<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Gelin Canlar Bir Olalım</title>
	<atom:link href="https://www.gelincanlar.com/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.gelincanlar.com/</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Mon, 17 Feb 2025 19:58:07 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.0.9</generator>

<image>
	<url>https://www.gelincanlar.com/wp-content/uploads/2019/10/gelincanlar-user.png</url>
	<title>Gelin Canlar Bir Olalım</title>
	<link>https://www.gelincanlar.com/</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Derweşgewr Ocağı Rayberi bir asrı aşan ömrüyle Aleviliğe ve ocağına sahip çıkıyor</title>
		<link>https://www.gelincanlar.com/derwesgewr-ocagi-rayberi-bir-asri-asan-omruyle-alevilige-ve-ocagina-sahip-cikiyor/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Gelin Canlar]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 17 Feb 2025 19:58:07 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haberler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.gelincanlar.com/?p=5864</guid>

					<description><![CDATA[<p>Mazgirt’in Dewreşgewr köyünde Dewreşgewr Ocağı taliplerinin gelip niyaz olduğu, cemlerini tuttuğu, lokmaların pay ettiği ocak evi yıkılmayla karşı karşıya. Dewrêşgewr Ocağı Rayberi Mehmet Ali Coşkun, yıllarca hizmet yürüttüğü ocağın yıkılmayla karşı karşıya kalmasının acısını yaşarken, Alevi inancının zorluklarına dikkat çekiyor Dersim inanç sistemi, aşirete dayalı olan ocaklık üzerinde temellenen bir inanç hiyerarşisi olarak tanımlanabilir. Dewrêşgewranlılar&#160;da...</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com/derwesgewr-ocagi-rayberi-bir-asri-asan-omruyle-alevilige-ve-ocagina-sahip-cikiyor/">Derweşgewr Ocağı Rayberi bir asrı aşan ömrüyle Aleviliğe ve ocağına sahip çıkıyor</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com">Gelin Canlar Bir Olalım</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Mazgirt’in Dewreşgewr köyünde Dewreşgewr Ocağı taliplerinin gelip niyaz olduğu, cemlerini tuttuğu, lokmaların pay ettiği ocak evi yıkılmayla karşı karşıya. Dewrêşgewr Ocağı Rayberi Mehmet Ali Coşkun, yıllarca hizmet yürüttüğü ocağın yıkılmayla karşı karşıya kalmasının acısını yaşarken, Alevi inancının zorluklarına dikkat çekiyor</strong></p>
<p>Dersim inanç sistemi, aşirete dayalı olan ocaklık üzerinde temellenen bir inanç hiyerarşisi olarak tanımlanabilir. Dewrêşgewranlılar&nbsp;da bu sistemin içinde kerameti tescilli bir ocak olarak yerini almıştır.</p>
<p>Dewrêşgewr ocak/aşireti mensupları, Mazgirt’in Kupık köyünün yarısında, Dewrêşan mezrasında, Goma Lotê’nin tamamı, Miraliyan ve eskiden Mazgirt’e bağlı şimdi Dersim merkeze bağlanan Tırkêl köylerinin tamamında, Varto’ya bağlı Şorik, Xarik, Tatan, Badan, Çorsan köylerinin bir kısmında, yine Kars’ın Göle ilçesinin Gundik ve Gulistan köylerinde ve Erzurum Şenkaya ve Bingöl Karlıova’ya bağlı birkaç köyde yaşıyorlar.</p>
<p>Dewreşgewr Ocak/aşiret iki dillidir. Kupık, Dewrâşan, Goma Lotê Kürtçenin Kurmanci lehçesini, Miraliyan, Tırkêl ve Varto ise Kırmancki lehçesini konuşmaktadırlar. Esas dilin Kürtçenin Kurmanci lehçesi olduğu kuvvetle muhtemeldir. Zira hem isminin etimolojisinde, hem de ilk yerleşim ve dağılım yeri olduğu belirtilen Bağın ve oradan da Kupik köyü, Dewrêşan mezrası, bu dili kullanmakta, Varto’ya yerleşenlerin de buradan gitmeleri ile, ilk gidenler olan yaşlıların Kurmanci lehçesini konuştukları, ancak bölgenin Kırmancki konuşması nedeniyle onlardan sonraki kuşakların bu dili konuştukları bilinmektedir.</p>
<p>Mazgirt’in Dewreşan köyünde Dewreşgewr Ocağı’nın mekanı yıkılmayla karşı karşıya. Yüzlerce yıldır, talip topluluklarına, pirlere, mürşidlere, Rehberlere ev sahipliği yapmış, Yol’un sembol merkezlerinden biri olan, cemlerin tutulduğu lokmaların pay edildiği mekanın yıkılmayla yüzyüze kalması 110 yaşındaki <strong>Dewrêşgewr Ocağı Rayberi Mehmet Ali Coşkun</strong>‘u yaralayan konulardan biri.</p>
<p><strong>Dewrêşgewr Ocağı Rayberi Mehmet Ali Coşkun</strong>‘un tekke diye adlandırdığı ocak merkezi halen mistik yanını koruyor. Ocağı ayakta tutmaya çalışan cisirler, yüzyılların tanıklığını, yaşanmışlığını ve Yol’u ayakta tutmanın gayretindeler.</p>
<p>Taliplerin zaman zaman geldiği ve ocağın halen sahipleri tarafından korunduğu Dewreşgewr Ocağı’nın bir asrı aşan ömrüyle korumaya çalışan Mehmet Ali Coşkun, Aleviğin ve seyitliğin zorluğuna dikkat çekiyor.</p>
<p><strong>Dewrêşgewr Ocağı Rayberi Mehmet Ali Coşkun</strong>, ocağın yıkılmak üzere olduğunu büyük bir hüzünle anlatarak, zengin insanların olduğunu ama paralarını vermediğinden yakınıyor.</p>
<p>Dilinden dökülen her cümlede Aleviliğin “ateşten gömlek giymek, fırına girip yanmadan çıkmak” olduğunu hatırlatan <strong>Mehmet Ali Coşkun</strong>, rızasız olan hiçbir şeye tenezzül edilmediğini paylaşıyor. Düşkün olanın lokmasının alınmadığını ifade eden <strong>Mehmet Ali Coşkun</strong>, Pir-Talip ilişkisinin öneminin altını çiziyor.</p>
<p>Alevi toplumunun itikatının zayıfladığını vurgulayan <strong>Dewrêşgewr Ocağı Rayberi Mehmet Ali Coşkun</strong>, “Meydan, dağılmış ve bozulmuş.Çünkü Alevilik zor iş ve bunu herkes yerine getirmez” diyerek Yol’u yürütmenin ne kadar derin bir bilgi, birikim ve bağlılığa denk geldiğini bir kez daha hatırlatıyor.</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com/derwesgewr-ocagi-rayberi-bir-asri-asan-omruyle-alevilige-ve-ocagina-sahip-cikiyor/">Derweşgewr Ocağı Rayberi bir asrı aşan ömrüyle Aleviliğe ve ocağına sahip çıkıyor</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com">Gelin Canlar Bir Olalım</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Karar yürürlüğe girdi: Cemevlerinin aydınlatma giderlerini Kültür ve Turizm Bakanlığı karşılayacak</title>
		<link>https://www.gelincanlar.com/karar-yururluge-girdi-cemevlerinin-aydinlatma-giderlerini-kultur-ve-turizm-bakanligi-karsilayacak/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Gelin Canlar]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 20 Apr 2024 16:02:47 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haberler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.gelincanlar.com/?p=5854</guid>

					<description><![CDATA[<p>Alevi vatandaşların ibadethaneleri olan cemevleri ile ilgili dikkat çeken bir yönetmelik yayımlandı. Resmi Gazete&#8217;de yer alan karara göre cemevlerinin aydınlatma giderleri Kültür ve Turizm Bakanlığı bütçesinden ödenecek. Aydınlatma gideri ödenen cemevleri İl Kültür Turizm Müdürlüğü tarafından her yıl yerinde kontrol edilecek. Cemevi dışında kaldığı tespit edilen ticari amaçla kullanılan bölümlerin aydınlatma giderleri Bakanlık bütçesinden karşılanmayacak....</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com/karar-yururluge-girdi-cemevlerinin-aydinlatma-giderlerini-kultur-ve-turizm-bakanligi-karsilayacak/">Karar yürürlüğe girdi: Cemevlerinin aydınlatma giderlerini Kültür ve Turizm Bakanlığı karşılayacak</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com">Gelin Canlar Bir Olalım</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Alevi vatandaşların ibadethaneleri olan cemevleri ile ilgili dikkat çeken bir yönetmelik yayımlandı. Resmi Gazete&#8217;de yer alan karara göre cemevlerinin aydınlatma giderleri Kültür ve Turizm Bakanlığı bütçesinden ödenecek. Aydınlatma gideri ödenen cemevleri İl Kültür Turizm Müdürlüğü tarafından her yıl yerinde kontrol edilecek. Cemevi dışında kaldığı tespit edilen ticari amaçla kullanılan bölümlerin aydınlatma giderleri Bakanlık bütçesinden karşılanmayacak.</p>
<h3>ÖDEME İÇİN YAZILI TALEPTE BULUNULACAK</h3>
<p>Resmi Gazete&#8217;de yayımlanan yönetmelik ile birlikte cemevlerinin aydınlatma giderlerinin Kültür ve Turizm Bakanlığı bütçesinden ödenmesinde uygulanacak usul ve esasları belirlendi. Yönetmeliğe göre cemevi, il müdürlüğüne Alevilerin ve Bektaşilerin cem erkanı yürüttükleri meydan adlı bölüm başta olmak üzere; kurban kesim yeri, aşevi, morg, gasilhane, görevli odası, taziye salonu ve diğer bölümlerden oluşan Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı tarafından tespiti yapılan cemevlerinin aydınlatma giderlerinin ödenmesi için yazılı talepte bulunacak.</p>
<h3>AYDINLATMA AMAÇLI KULLANIM AYRI TUTULACAK</h3>
<p>Cemevinin aydınlatma amaçlı enerji tüketimi ile diğer amaçlara yönelik enerji tüketiminin sayaç tefriki yapılmak suretiyle ayrılması zorunlu olacak. Sayaç tefrik işlemlerinin kontrolü cemevinin unsurları dikkate alınarak il müdürlüğünün teknik personeli tarafından yapılacak. Yönetmelikte aranan koşulların sağlandığı tespit edilen cemevlerinin aydınlatma giderinin fatura ibrazına bağlı olarak ödeneceği il müdürlüğünce cemevine bildirilecek.</p>
<h3>AYDINLATMA ÖDEMESİ YAPILAN İBADETHANELER KONTROL EDİLECEK</h3>
<p>Aydınlatma gideri ödenen cemevleri İl Kültür Turizm Müdürlüğü tarafından her yıl yerinde kontrol edilecek. Cemevi dışında kaldığı tespit edilen ticari amaçla kullanılan bölümlerin aydınlatma giderleri Bakanlık bütçesinden karşılanmayacak ve hükümlere uyulmaması halinde ödenmesi gereken faiz, gecikme faizi, gecikme zammı, kesme-bağlama bedeli gibi her türlü bedel abone tarafından ödenecek. Bu bedellerden Başkanlık sorumlu olmayacak. Yapılan kontroller neticesinde fazla ödenen tutarın tespit edilmesi halinde fazla ödenen tutar, il müdürlüğünce yapılan ödeme tarihinden geri ödeme tarihine kadar geçen süre için belirlenen gecikme zammı oranı dikkate alınarak hesaplanan faiz uygulanarak geri alınacak.</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com/karar-yururluge-girdi-cemevlerinin-aydinlatma-giderlerini-kultur-ve-turizm-bakanligi-karsilayacak/">Karar yürürlüğe girdi: Cemevlerinin aydınlatma giderlerini Kültür ve Turizm Bakanlığı karşılayacak</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com">Gelin Canlar Bir Olalım</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Alevi-Bektaşi Başkanlığı 1 yaşında</title>
		<link>https://www.gelincanlar.com/alevi-bektasi-baskanligi-1-yasinda/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Gelin Canlar]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 19 Dec 2023 06:25:50 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haberler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.gelincanlar.com/?p=5850</guid>

					<description><![CDATA[<p>Özdemir, AA muhabirine yaptığı açıklamada, Alevi ve Bektaşiliğin yaşatılması, gelecek nesillere aktarılması ve cemevlerine destek amacıyla kurulan Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığının bir yaşını doldurduğunu söyledi. Alevi ve Bektaşiliğin yaşatılması, gelecek nesillere aktarılması ve cemevlerine destek amacıyla kurulan Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı birinci yılını doldurdu. Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanı Ali Rıza Özdemir, 2024...</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com/alevi-bektasi-baskanligi-1-yasinda/">Alevi-Bektaşi Başkanlığı 1 yaşında</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com">Gelin Canlar Bir Olalım</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div>Özdemir, AA muhabirine yaptığı açıklamada, Alevi ve Bektaşiliğin yaşatılması, gelecek nesillere aktarılması ve cemevlerine destek amacıyla kurulan Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığının bir yaşını doldurduğunu söyledi.</p>
<p>Alevi ve Bektaşiliğin yaşatılması, gelecek nesillere aktarılması ve cemevlerine destek amacıyla kurulan Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı birinci yılını doldurdu. Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanı Ali Rıza Özdemir, 2024 yılında büyük buluşmalar için hazırlandıklarını aktardı. Kurumun talebe bağlı olarak, rızaya dayanan işbirliği modelleri geliştirdiğinin altını çizen Özdemir, Türkiye genelinde 605 cemevinin sürece dahil olduğunu söyledi. Özdemir, deprem bölgesindeki 55 cemevine 54 milyon lira ödenek aktarıldığını da bildirdi.</p>
<p>Devlet disiplini ve terbiyesi içinde başkanlığı kurumsallaştırmak ve Türkiye&#8217;nin güçlü kurumlarından biri yapmayı hedeflediklerini kaydeden Özdemir, &#8220;Toplumun genelinin fikirlerini dikkate alarak yol yürümek ve genel bir uzlaşma sağlamak istiyoruz.&#8221; dedi.</p>
<p>&nbsp;</p>
<h2>&#8216;TAMAMI DEĞERLENDİRİLMEYE ALINDI&#8217;</h2>
<p>Türkiye genelinde 605 cemevinin aydınlatma giderlerinin karşılandığını, aydınlatma giderleriyle ilgili yeni bir yönetmeliğin hazırlandığını ve ilgili kurumlardan görüş alma aşamasına geldiklerini aktaran Özdemir, &#8220;Cemevlerinin özgün durumunu dikkate alarak, herhangi bir mağduriyet yaratmadan bu alanda doğan mevzuat boşluğunu doldurmayı hedefliyoruz.&#8221; ifadelerini kullandı. &#8220;Cenaze hizmetleri ve cemevi görevlilerine ilişkin çalışmalarda sona yaklaşıldı. Deprem bölgesinden gelen bakım, onarım ve tefrişatla ilgili taleplerin tamamı değerlendirmeye alındı. Toplam 55 cemevi için 54 milyon lira ödenek aktarıldı. Deprem bölgesindeki taleplere ilişkin ihale sürecine girildi.&#8221; cümlelerini ekledi.</p>
<h2>&#8216;HİZMETLERİMİZ RIZA TEMELİNDE&#8217;</h2>
<p>Anadolu Ajansı&#8217;na konuşan Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanı Ali Rıza Özdemir&#8217;in öne çıkan vurguları şöyle:</p>
<p>&#8220;Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı olarak hizmetlerimizi rızalık/razılık temelinde yürütüyoruz. Bunun için tüm kurumları ve ocak temsilcilerini kuruma davet ediyoruz. Sahada da onların görüşlerini büyük bir dikkatle dinliyoruz. Toplumun genelinin fikirlerini dikkate alarak yol yürümek ve genel bir uzlaşma sağlamak istiyoruz.&#8221;</p>
<p>&nbsp;</p>
<h2>&#8216;SAMİMİYETİMİZ GÖRÜLECEK&#8217;</h2>
<p>&#8220;Türkiye Cumhuriyeti devletinin Alevi-Bektaşi toplumunun sorunlarının çözülmesi yönünde kararlı ve kesin iradesi var. Bu kararlılığı ve bizim samimiyetimizi illerdeki toplantılara katılan canlarımızın da gördüğüne inanıyorum. Aleviliğin bağışıklık sistemi olarak gördüğümüz ocaklarımızı göreve geldiğimiz ilk günden itibaren önemsedik ve bundan sonra da önemseyeceğiz. Alevi ocakları nezdindeki büyük buluşmaları 2024 yılında gerçekleştirmeye başlayacağız ve dedelerimizi Başkanlığımızda misafir ederek, istişarelerimize devam edeceğiz.&#8221;</p>
<h2>ANSİKLOPEDİ HAZIRLIĞI</h2>
<p>Özdemir ayrıca Alevi-Bektaşi yazılı kaynaklarının bugünün Türkçesine aktarılması projesinin başlatıldığını duyurdu. 300 kadar eserin üniversitelerle işbirliği içinde çalışma kapsamına alındığını ve bu eserleri tüm cemevlerine göndereceklerini dile getirdi. Özdemir, Alevilik ve Bektaşilik konusunda bir ansiklopedi çalışmaları olduğunu da belirtti ve şöyle anlattı: &#8220;Bu alanda yaratılan bilgi kirliliğinin önüne geçmek için hem online hem de matbu olarak yayınlayacağımız ansiklopedi hazırlanacak. Ansiklopedi için alanları ve editörlerini belirledik. Beş binden fazla madde tespit ettik. Akademisyenlerimiz ve inanç önderlerimiz yoğun şekilde hazırlık yapıyorlar.&#8221;</p>
<h2>&#8216;TÜM BİRİMLER SEFERBER&#8217;</h2>
<p>Özdemir sözlerini şöyle tamamladı: &#8220;Alevi ve Bektaşi vatandaşlarımızın 500 yıllık sorunlarını çözmek üzere devlet nezdinde resmi bir muhataplık oluşturma, Türkiye Cumhuriyeti&#8217;nin 100. yılında Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığını faaliyete geçirerek Sayın Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan&#8217;a nasip olmuştur. Bu tarihi adımı Kültür ve Turizm Bakanımız Mehmet Nuri Ersoy&#8217;un da aynı hassasiyetle önemsediğini, bakanlığımızın tüm birimlerinin Alevi-Bektaşi toplumunun ihtiyaçlarının giderilmesi konusunda seferber olduğunu vicdani bir borç olarak ifade etmek istiyorum.&#8221;</p>
</div>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com/alevi-bektasi-baskanligi-1-yasinda/">Alevi-Bektaşi Başkanlığı 1 yaşında</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com">Gelin Canlar Bir Olalım</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ahilik Kültürü Haftası Kutlamaları</title>
		<link>https://www.gelincanlar.com/ahilik-kulturu-haftasi-kutlamalari/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Gelin Canlar]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 18 Sep 2023 11:28:04 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haberler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.gelincanlar.com/?p=5846</guid>

					<description><![CDATA[<p>Ahilik, kelime olarak, Arapça “kardeşim” anlamına gelen “Ahî” kelimesinden gelmektedir. Bunun yanında, Ahî kelimesinin Türkçe kökenli “Akı” kelimesinden geldiğini savunanlar da vardır. Akı kelimesi “eli açık, cömert, yiğit” gibi anlamlara gelmektedir. Anadolu halkının ekonomik ve kültürel yaşamında önemli bir boyut oluşturan Ahilik; dürüstlüğün, sevginin, dostluğun, yardımlaşmanın, hoşgörünün, bilginin ve dayanışmanın sanat ile birleşimidir. Bu anlamda...</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com/ahilik-kulturu-haftasi-kutlamalari/">Ahilik Kültürü Haftası Kutlamaları</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com">Gelin Canlar Bir Olalım</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Ahilik, kelime olarak, Arapça “kardeşim” anlamına gelen “Ahî” kelimesinden gelmektedir. Bunun yanında, Ahî kelimesinin Türkçe kökenli “Akı” kelimesinden geldiğini savunanlar da vardır. Akı kelimesi “eli açık, cömert, yiğit” gibi anlamlara gelmektedir.<br />
Anadolu halkının ekonomik ve kültürel yaşamında önemli bir boyut oluşturan Ahilik; dürüstlüğün, sevginin, dostluğun, yardımlaşmanın, hoşgörünün, bilginin ve dayanışmanın sanat ile birleşimidir. Bu anlamda Ahiliğin, işçinin, çalışanın, üretenin, namuslu kazancın, namuslu ticaretin ve adaletli yönetimin simgesi olduğunu söyleyebiliriz.</p>
<p><strong>Ahiliğin temel ilkelerini şöyle sıralayabiliriz<br />
</strong>&#8211; Ahilik, halka dönük bir kurumdur. Kendi ticaret çıkarını diğer meslektaşlarından üstün tutmayan kişi mutluluğu halka hizmet edip yararlı olmakta arar.<br />
&#8211; Belli bir süre, bir iş basamağında kalarak olgunlaştırılan yamak-çırak-kalfa-usta hiyerarşisi kurmayı ve bu basamaklarda baba-evlat ilişkisi gibi öğreticiye candan bağlanmak suretiyle sanatı, sağlam ahlaki ve mesleki temellere oturtmayı amaçlar.<br />
&#8211; Esnaf ve sanatkârlıkta önemli bir sorun olan üretici-tüketici çıkar ilişkilerini, birbirleriyle sürtüşmeye düşmeyecek şekilde ayarlar.<br />
&#8211; İşe saygı ve çalışkanlık, yardımlaşma ve haksızlığın cezalandırılması da Ahilik kurumunun temel ilkeleri arasındadır.</p>
<p><strong>Ahilik geleneğine göre bir ahinin<br />
</strong>&#8211; Alnı açık olmalı,<br />
&#8211; Eli açık, cömert, yardımsever olmalı,<br />
&#8211; Sofrası, kapısı açık olmalı, nesi varsa misafiriyle paylaşmalıdır,<br />
&#8211; Dilini yalandan, gıybetten, iftiradan bağlamalı,<br />
&#8211; Gözünü ayıp aramaktan, elini haramdan bağlamalı,<br />
&#8211; Belini bağlamalı, kimsenin namusuna göz dikmemelidir.</p>
<p>Böyle güzel ilkelerle var olmuş olan Ahilik kurumumuz, Osmanlılar döneminde lonca, gedik kuruluşları olarak devam etmiş; Cumhuriyetimizin kuruluşuyla birlikte de esnaf teşkilatlarımız, yasal düzenlemelerle çalışmalarına devam etmiştir. Bugün peştamal kuşanma yerine diploma verilmekte, esnafın ve çalışan kesimlerin sosyal güvenlikleri Devletimizin sosyal güvenlik kurumları aracılığıyla sağlanmaktadır. Esnafın ve çalışanlarının hakları Esnaf ve Sanatkarlar Odaları Birlikleri ve Konfederasyonlarca korunmaktadır. Ahilerin kurduğu esnaf ve sanatkar birliklerinin koyduğu ana ilkeler, daha sonraları bu alanda hazırlanan yasaların ve tüzüklerin temelini oluşturmuştur.<br />
Günümüzde, esnaf ve sanatkarların oluşturduğu kurumlar; Ahiliğin insana değer veren, dayanışmayı özendiren ve adaleti amaçlayan temel ilkelerinden yararlanmakta, insanlığın ortak erdemleri olan sevgi, bilgi, dostluk, adalet ve dayanışma gibi değerlere önem vermektedir.<br />
İşte, daima “iyiyi, doğruyu, güzeli” benimsemiş olan Ahilik kurumunun bu yanlarını yeni nesillere aktararak öğretmek amacıyla daha önce sadece Kırşehir’de düzenlenen Ahilik Bayramı&#8217;nın ülke geneline yayılması ve “Ahilik Kültürü Haftası” adı altında kutlanması amacıyla 1988 yılında Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından hazırlanan Yönetmelik esas alınarak 15 yıldır bu anlamlı gün kutlanmaktadır.<br />
Ahilik kurumunun bilimsel platformda araştırılması ve tanıtılması amacıyla sempozyumlar beş yılda bir düzenlenmektedir.</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com/ahilik-kulturu-haftasi-kutlamalari/">Ahilik Kültürü Haftası Kutlamaları</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com">Gelin Canlar Bir Olalım</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Alevi Kültür Derneği&#8217;nden aşure afişlerinin kaldırılmasına tepki: &#8216;Saygısızlık!</title>
		<link>https://www.gelincanlar.com/alevi-kultur-derneginden-asure-afislerinin-kaldirilmasina-tepki-saygisizlik/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Gelin Canlar]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 27 Jul 2023 07:56:34 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haberler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.gelincanlar.com/?p=5842</guid>

					<description><![CDATA[<p>Antalya’da Alevi Kültür Derneği’nin aşure dağıtımına ilişkin üst geçitlere astığı afişler bir gün sonra kaldırıldı. Olayı kınadıklarını ifade eden Alevi Kültür Derneği Genel Başkanı Seher Şengünlü Yılmaz, yetkililerden açıklama beklediklerini belirtti.&#160; &#160; Alevi Kültür Dernekleri Antalya Şube Başkanı Dursun Kaya da olayı kınadıklarını belirterek afişlerin kaldırılmasını saygısızlık olarak değerlendirdi. “AFİŞLERİN HEPSİ DÜN TOPLANMIŞ&#8221; Antalya’nın Gündemi’nde...</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com/alevi-kultur-derneginden-asure-afislerinin-kaldirilmasina-tepki-saygisizlik/">Alevi Kültür Derneği&#8217;nden aşure afişlerinin kaldırılmasına tepki: &#8216;Saygısızlık!</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com">Gelin Canlar Bir Olalım</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div class="haberMetni inread-ads">
<p>Antalya’da Alevi Kültür Derneği’nin aşure dağıtımına ilişkin üst geçitlere astığı afişler bir gün sonra kaldırıldı. Olayı kınadıklarını ifade eden Alevi Kültür Derneği Genel Başkanı Seher Şengünlü Yılmaz, yetkililerden açıklama beklediklerini belirtti.&nbsp;</p>
<div id="gpt_unit_/11357266/haberdetay-haberici-kare1_1">&nbsp;</div>
<p>Alevi Kültür Dernekleri Antalya Şube Başkanı Dursun Kaya da olayı kınadıklarını belirterek afişlerin kaldırılmasını saygısızlık olarak değerlendirdi.</p>
<h3>“AFİŞLERİN HEPSİ DÜN TOPLANMIŞ&#8221;</h3>
<p><strong>Antalya’nın Gündemi’nde yer alan habere göre,</strong> Yılmaz, “Antalya’nın merkezinde üst geçitlerde bulunan afişlerin hepsi dün toplanmış. Belediye basınında görevli Batuhan Bey’in bu talimatı verdiğini öğrendik. Belediyeden henüz bir açıklama gelmedi. Alevi Kültür Dernekleri Türkiye’nin 81 ilinde örgütlü lokomotif bir kurumdur. Alevilere yapılan bir saygısızlık mı, alevi kültür derneklerinin tüzel kişilerine yapılan bir saygısızlık mı takdirini biz kamuoyuna bırakıyoruz ve bu durumu kınıyoruz. Yetkililerden bunu kimin neden yaptığını kamuoyu ile paylaşmasını istiyoruz” dedi.</p>
<h3>“HER KİM YAPTIYSA&#8230;&#8221;</h3>
<p><strong>Yılmaz, olayla ilgili sosyal medya paylaşımında #kınıyoruz etiketi ile şunları ifade etti:</strong></p>
<p>“Dün gece Antalya Büyükşehir Belediyesi yaya üst geçitlerine asılan Döşemealtı Şubemizin Aşure etkinlik pankartları kimliği belirsiz kişi kişiler veya kurumlar tarafından yerlerinden sökülerek tahrip edilmiştir. Bu üst geçitlerin kullanımı Büyükşehir Belediyesindedir. Yetkili kurumun bir açıklama yapmasını, sonucunu kurumlarımız ve kamuoyu ile paylaşmasını bekliyoruz. Kepez Altınova Cemevi projesinin gerekçesiz iptalinden sonra şimdi de kutsalımız olan Aşuremize yapılan saldırıyı her kim yaptıysa kınıyoruz…”</p>
</div>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com/alevi-kultur-derneginden-asure-afislerinin-kaldirilmasina-tepki-saygisizlik/">Alevi Kültür Derneği&#8217;nden aşure afişlerinin kaldırılmasına tepki: &#8216;Saygısızlık!</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com">Gelin Canlar Bir Olalım</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı kuruldu</title>
		<link>https://www.gelincanlar.com/alevi-bektasi-kultur-ve-cemevi-baskanligi-kuruldu/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Gelin Canlar]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 22 Nov 2022 05:58:37 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haberler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.gelincanlar.com/?p=5833</guid>

					<description><![CDATA[<p>Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan imzasıyla yayımlanan Bazı Cumhurbaşkanlığı Kararnamelerinde Değişiklik Yapılması Hakkında Cumhurbaşkanlığı Kararnamesine göre, Kültür ve Turizm Bakanlığının görev ve yetkileri arasına &#8220;Alevi-Bektaşi kültürünün araştırılması ve cemevleriyle ilgili iş ve işlemleri yürütmek&#8221; eklendi. Bakanlık bünyesinde Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı kurulurken, görev ve yetkileri şöyle sıralandı: &#8220;Cemevlerinin ve ihtiyaçlarının belirlenmesine yönelik çalışmalar yapmak, cemevlerindeki...</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com/alevi-bektasi-kultur-ve-cemevi-baskanligi-kuruldu/">Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı kuruldu</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com">Gelin Canlar Bir Olalım</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan imzasıyla yayımlanan Bazı Cumhurbaşkanlığı Kararnamelerinde Değişiklik Yapılması Hakkında Cumhurbaşkanlığı Kararnamesine göre, Kültür ve Turizm Bakanlığının görev ve yetkileri arasına &#8220;Alevi-Bektaşi kültürünün araştırılması ve cemevleriyle ilgili iş ve işlemleri yürütmek&#8221; eklendi.</p>
<p>Bakanlık bünyesinde Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı kurulurken, görev ve yetkileri şöyle sıralandı:</p>
<p>&#8220;Cemevlerinin ve ihtiyaçlarının belirlenmesine yönelik çalışmalar yapmak, cemevlerindeki hizmetlerin etkin ve verimli yürütülmesini koordine etmek. Cemevlerinin Başkanlıkça belirlenen hizmetlerinin gördürülmesi için yerel yönetimlere veya yatırım izleme ve koordinasyon başkanlıklarına ödenek aktarımına ilişkin iş ve işlemleri yürütmek. Alevi-Bektaşilik hakkında tüm yönleriyle, sosyal ve beşeri bilimler bütünlüğü içinde bilimsel araştırmalar yapmak, yaptırmak ve bu konularda seminer, sempozyum, konferans ve benzeri ulusal ve uluslararası etkinlikler düzenlemek. Özgün bilgi üretimi için uygun ortamlar hazırlamak, yayınlar yapmak ve bu alandaki çalışmaları desteklemek. Alevi-Bektaşilikle ilgili akademik faaliyetleri desteklemek amacıyla üniversiteler ve ilgili kurum ve kuruluşlarla işbirliği yapmak. Alevi-Bektaşiliği yurt içinde ve yurt dışında bilimsel yönüyle araştırmak, derlemek ve bu amaçla yapılan çalışmaları desteklemek. Görev alanı kapsamında ulusal ve uluslararası kurum ve kuruluşların bilimsel çalışmalarını ve bu alandaki yayınlarını takip etmek, gerekli görülenleri tercüme ettirerek basılmasını ve yayımlanmasını sağlamak. Alevi-Bektaşilikle ilgili eğitim ve kültür faaliyetlerini yürütmek ve desteklemek. Bakan tarafından verilen diğer görevleri yapmak.&#8221;</p>
<p>Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığının görev alanındaki çalışmalarını değerlendirmek ve önerilerini Başkanlığa bildirmek üzere Danışma Kurulu kurulacak.</p>
<p>Danışma Kurulu, başkan ve 11 üyeden oluşacak. Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanı, Danışma Kurulunun da başkanı olacak. Danışma Kurulu üyeleri, Alevi-Bektaşilik yolunda temayüz etmiş kişiler ile Başkanlığın görev alanına giren konularda araştırma ve çalışmaları bulunanlardan Cumhurbaşkanınca 3 yıllığına seçilecek. Bakan gerekli gördüğü hallerde Danışma Kuruluna başkanlık edebilecek.</p>
<p>Danışma Kurulu üyelerinin ve toplantıya davet edilen kişilerin ulaşım ve konaklama giderleri Bakanlık bütçesinden karşılanacak. Danışma Kurulunun çalışma usul ve esasları Bakanlıkça çıkarılan yönetmelikle belirlenecek.</p>
<p>Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanı ve Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkan Yardımcısı, mali ve sosyal hak ve yardımlar ile diğer özlük hakları bakımından 375 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin ek 30&#8217;uncu maddesi uyarınca sırasıyla strateji geliştirme başkanı ve bakanlık genel müdür yardımcısına denk olacak.</p>
<p>Başkanlık için 53 kadro ihdas edildi</p>
<p>Kararname ile Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı için başkan, başkan yardımcısı, daire başkanı, veri hazırlama ve kontrol işletmeni, programcı, çözümleyici, sekreter, şoför, hizmetli, mütercim, sosyolog, psikolog ve grafiker unvanlarından oluşan 53 kadro ihdası gerçekleştirildi.</p>
<p>Başkanlığın istihdam edeceği sözleşmeli unvan ve nitelikler</p>
<p>Resmi Gazete&#8217;de yayımlanan Cumhurbaşkanı Kararı ile Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığında sözleşmeli personel çalıştırılmasına ilişkin esaslar ile pozisyon unvanları ve asgari nitelikler de belirlendi.</p>
<p>Buna göre, Kültür ve Turizm Bakanlığınca belirlenecek usul ve esaslara uygun olarak &#8220;Alevi-Bektaşi Cemevi Önderi&#8221; ile &#8220;Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Uzmanı&#8221; unvanlarında sözleşmeli personel istihdam edilebilecek.</p>
<p>Alevi-Bektaşi Cemevi Önderi&#8217;nin Alevi-Bektaşilik yolunda temayüz etmiş olması veya cemevlerinde erkan hizmeti yürütülmesinde bulunmuş olması gerekiyor.</p>
<p>Yapılacak yazılı ve sözlü sınav sonucuna göre istihdam edilecek Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Uzmanı kadrosu için de Alevi-Bektaşilik alanında uzmanlaşmış olması ve alanıyla ilgili araştırma çalışmalarında bulunması şartı aranıyor.</p>
<p>Cumhurbaşkanı Erdoğan duyurmuştu</p>
<p>Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı&#8217;nın kurulmasını 7 Ekim&#8217;de Cemevleri Temel Atma ve Toplu Açılış Töreni&#8217;nde yaptığı konuşmada duyurmuştu.</p>
<p>Erdoğan açıklamasında şu ifadeleri kullanmıştı:</p>
<p>&#8220;Alevi-Bektaşi vatandaşlarımızın ve onların etrafında bir araya geldiği mekanların tüm meselelerinin devlet nezdinde takibini ve yürütmesini yapacak kurumsal bir yapı kuruyoruz. Kültür ve&nbsp;Turizm&nbsp;Bakanlığımız, kendi bünyesinde kuracağımız Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı, muhtarlıklara, derneklere, belediyelere, federasyonlara bağlı cemevlerinin tamamının yönetimini yürütecektir.&#8221;</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com/alevi-bektasi-kultur-ve-cemevi-baskanligi-kuruldu/">Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı kuruldu</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com">Gelin Canlar Bir Olalım</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Alevilik Bektaşilik Nedir?</title>
		<link>https://www.gelincanlar.com/alevilik-bektasilik-nedir/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Gelin Canlar]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 24 Aug 2022 21:27:57 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Alevilik]]></category>
		<category><![CDATA[Alevilik Hakkında]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.gelincanlar.com/?p=5829</guid>

					<description><![CDATA[<p>Sözlük anlamına göre Alevi, Hz. Ali’ye bağlı ve ondan yana olan kimse demektir. Alevilik ise genel olarak Hz. Ali’yi sevmek ve onun soyunun yani Ehli Beyt’in yolundan gitmek olarak tanımlanabilir. Ancak bugün için dünyanın değişik bölgelerinde yaşayan farklı Alevi grupların herbiri için Alevi ve Alevilik sözcüklerinin ifade ettiği anlamlar da farklı olmaktadır. Biz konuya Anadolu...</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com/alevilik-bektasilik-nedir/">Alevilik Bektaşilik Nedir?</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com">Gelin Canlar Bir Olalım</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div id="ja-contentwrap" class="">
<div id="ja-content" class="column">
<div id="ja-current-content" class="column">
<div class="ja-content-main clearfix">
<div class="article-content">
<p align="justify"><span class="contentpane">Sözlük anlamına göre Alevi, Hz. Ali’ye bağlı ve ondan yana olan kimse demektir. Alevilik ise genel olarak Hz. Ali’yi sevmek ve onun soyunun yani Ehli Beyt’in yolundan gitmek olarak tanımlanabilir.</span></p>
<p align="justify"><span class="contentpane">Ancak bugün için dünyanın değişik bölgelerinde yaşayan farklı Alevi grupların herbiri için Alevi ve Alevilik sözcüklerinin ifade ettiği anlamlar da farklı olmaktadır. Biz konuya Anadolu Alevileri açısından yaklaşmakla birlikte genel bir tarihsel perspektif de sunacağız.</span></p>
<p align="justify"><span class="contentpane">Ülkemizde bugün yaygın şekilde Alevi olarak adlandırılan kitleler için kaynaklarda birçok ismin kullanıldığını söyleyebiliriz. Anadolu’daki Alevi kitleleri nitelemek üzere kaynaklarda, kızılbaş, rafızi, ışık, mülhid ve torlak gibi adların kullanıldığını görmekteyiz. Bunlardan en çok kullanılanı Kızılbaş adı olmuştur. Anadolu Alevileri kendileri için çok anlamlı Kızılbaş adını, Osmanlı yönetiminin ahlakdışı anlamlar yükleyerek, sünni kitlelere aşılayarak bir psikolojik savaş aracı olarak kullanması sonucunda bırakmak zorunda kalmışlardır.</span></p>
<p align="justify"><span class="contentpane">Bugün Anadolu ve Balkanlar’da yaşayan Tahtacı, Çepni, Amucalı, Bedrettinli, Sıraç gibi değişik gruplar genelde Alevi olarak adlandırılırlar. Anadolu Aleviliği, tarihsel ve sosyal koşulların doğal bir sonucu olarak, kitabi olmaktan çok sözlü geleneğe dayalı eski inançların islami şekiller altında yaşamaya devam ettiği bir halk islamıdır.</span></p>
<p align="justify"><span class="contentpane">Genel olarak ifade etmek gerekirse Bektaşi sözcüğü de yukarıda değindiğimiz kitleler için kullanılmıştır. Bektaşilik Hacı Bektaş Veli’ye dayanılarak kurulmuştur. Alevilik ve Bektaşiliği birbirinden bağımsız olarak ele almak bugün gelinen noktada tarihsel ve sosyolojik açıdan mümkün görünmemektedir. Her iki terim de zaman zaman birbirinin yerine kullanılabilmektedir. Prof. Melikoff’un da belirttiği gibi “Alevilik, Bektaşilik’ten ayrılamaz. Çünkü her iki deyim de aynı olguya, Türk halk İslamlığı olgusuna bağlıdır.”Alevilik ve bektaşilik, inanç ve ahlak esasları ve edebiyatları bakımından temel olmayan farklılıklar dışında ortaktırlar. En temel farklılık, Bektaşi kitlelerin daha çok şehirde yaşamalarına karşın, Alevilerin göçebe/yarıgöçebe çevrelerde yaşamaları şeklinde ortaya çıkmış sosyal bir farklılıktır. Ancak tarihsel olarak doğru olan bu sosyal farklılık günümüzde anlamını yitirmeye başlamış, “Alevi” adı daha yaygın olarak kullanılır olmuştur. Bugün genel olarak Alevi olarak adlandırılan kitleler üç dinsel gruba bağlıdırlar:</span></p>
<ul>
<li class="contentpane">Ocakzade Dedeler</li>
<li class="contentpane">Çelebiler</li>
<li class="contentpane">Dedebabalar</li>
</ul>
<p align="justify"><span class="contentpane">Bu üç grupdan Anadolu’da en fazla etkinliğe ve nüfuza sahip olan Ocakzade Dedeler’dir. Daha sonra Çelebiler gelir. Dedebabaların ise Anadolu’da nüfuzları zayıftır, Balkanlar’da daha etkindirler.</span></p>
<p><span class="contentpane">Türkiye’de yaşayan Alevilerin sayısı konusunda çeşitli veriler ileri sürülmektedir. Türkiye’de etnik ve mezhep konularında varolan tabular nedeniyle, yapılan resmi sayımlarda bu konu bilinçli olarak ihmal edilmekte ve dolayısıyla Alevilerin sayısı konusunu herkes işine geldiği şekilde yazmaktadır. Tarafsız araştırmacılara göre Türkiye’de en az 15 milyon Alevi bulunmaktadır. Karadeniz ve Güneydoğu Anadolu Bölgelerindeki illerde sayıca az olmakla birlikte Türkiye’nin her yerinde Aleviler bulunmaktadırlar. Alevilerin sahip oldukları bu potansiyel onları zaman zaman Türkiye siyasetinin de merkezine yerleştirmektedir.</span></p>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com/alevilik-bektasilik-nedir/">Alevilik Bektaşilik Nedir?</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com">Gelin Canlar Bir Olalım</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Alevi Halk ozanı Hasan Erdoğan hakka yürüdü</title>
		<link>https://www.gelincanlar.com/alevi-halk-ozani-hasan-erdogan-hakka-yurudu/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Gelin Canlar]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 04 Aug 2022 20:13:39 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haberler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.gelincanlar.com/?p=5822</guid>

					<description><![CDATA[<p>Hasan Erdoğan, 1951&#8217;de Sivas&#8216;ın Divriği ilçesine bağlı Gökçebel köyünde doğdu. Babası Divriği&#8216;nin meşhur kemanîlerinden Süleyman Efendi&#8216;dir. Süleyman Efendi, 1960&#8217;da ailesini de yanına alarak Ankara&#8217;ya taşındı. İlk, orta ve lise öğrenimini Ankara&#8217;da tamamladı. 1969&#8217;da evlenen Hasan Erdoğan&#8216;ın bu evlilikten beş çocuğu oldu.&#160; HASAN ERDOĞAN&#8217;IN SANAT KARİYERİ Hasan Erdoğan, babası dolayısıyla çocukluğu büyük oranda sazlı ve sözlü...</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com/alevi-halk-ozani-hasan-erdogan-hakka-yurudu/">Alevi Halk ozanı Hasan Erdoğan hakka yürüdü</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com">Gelin Canlar Bir Olalım</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Hasan Erdoğan</strong>, 1951&#8217;de <strong>Sivas</strong>&#8216;ın <strong>Divriği</strong> ilçesine bağlı <strong>Gökçebel</strong> köyünde doğdu. Babası <strong>Divriği</strong>&#8216;nin meşhur kemanîlerinden <strong>Süleyman Efendi</strong>&#8216;dir. <strong>Süleyman Efendi</strong>, 1960&#8217;da ailesini de yanına alarak Ankara&#8217;ya taşındı. İlk, orta ve lise öğrenimini Ankara&#8217;da tamamladı. 1969&#8217;da evlenen <strong>Hasan Erdoğan</strong>&#8216;ın bu evlilikten beş çocuğu oldu.&nbsp;</p>
<p><strong>HASAN ERDOĞAN&#8217;IN SANAT KARİYERİ</strong></p>
<p><strong>Hasan Erdoğan</strong>, babası dolayısıyla çocukluğu büyük oranda sazlı ve sözlü ortamlarda geçti. Bundan ötürü Hasan&#8217;ın halk şiirine, âşıklığa; büyük ölçekte ise sanata hassas olduğu söylenebilir. Geleneği yakından bilmesine rağmen klasik âşıklık geleneğinin pek çok unsuruna haiz değildir. Hasan ve Erdoğan mahlaslarını kullanır.&nbsp; Hemen her konuda binden fazla şiiri olan âşığın şiirleri, pek çok yorumcu tarafından seslendirilmiştir. Ankara Radyosu&#8217;nda Hasan Erdoğan&#8217;ın kendine ait bir repertuvarı da bulunmaktadır. Pir Sultan Abdal, Yunus Emre, Karacaoğlan gibi geleneğe mal olmuş isimlerin yanında Ali İzzet Özkan, Feyzullah Çınar ve Mahzuni Şerif gibi çağdaşı sanatçıları da örnek almaktadır. Şiirlerinde yöresel ağız özelliklerini korur.</p>
<p>Bilhassa babaanne tarafından Malatya Arguvanlı olduğu için <strong>Arguvan</strong> ağzını kullanır. Hasan Erdoğan şimdiye kadar üç plak ile yirmi beş kaset doldurmuş; çok sayıda konser, organizasyon ve etkinliğe katıldı.</p>
<div>
<div dir="auto"><span dir="auto">Hakka ugurlama erkanı 05.08.2022 Cuma günü Saat 10.30 da Çankaya Oran Pir Sultan Abdal Cemevinde yapılacak ve Karşıyaka Mezarlığında toprağa sırlanacaktır.</span></div>
</div>
<div>
<div dir="auto"><span dir="auto">Devri Daim Menzili Işık Olsun.</span></div>
</div>
<p>Kaynak: <a href="https://www.alevihaber.com/alevi-halk-ozani-hasan-erdogan-hakka-yurudu-945990h.htm" target="_blank" rel="noopener">Alevi Halk ozanı Hasan Erdoğan hakka yürüdü</a></p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com/alevi-halk-ozani-hasan-erdogan-hakka-yurudu/">Alevi Halk ozanı Hasan Erdoğan hakka yürüdü</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com">Gelin Canlar Bir Olalım</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>ÇOMÜ&#8217;de Alevilik &#8211; Bektaşilik Konuşuldu</title>
		<link>https://www.gelincanlar.com/comude-alevilik-bektasilik-konusuldu/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Gelin Canlar]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 21 May 2022 15:44:31 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haberler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.gelincanlar.com/?p=5816</guid>

					<description><![CDATA[<p>Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi (ÇOMÜ) İlahiyat Fakültesi ve Ortak Akıl Topluluğu’nun ortaklaşa düzenlediği uluslararası katılımlı &#8220;Din-Kimlik Tartışmaları Ekseninde Alevilik-Bektaşilik Sempozyumu&#8221; gerçekleşti. Troia Kültür Merkezi’nde düzenlenen sempozyuma Arnavutluk Bektaşi Tekkesi Dedesi Hacı Dedebaba Edmond Brahimaj, Arnavutluk Epoka Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Remzi Altın ve çeşitli üniversitelerden gelen akademisyenler ile ÇOMÜ akademisyenleri ve öğrencileri katıldı. Açılış konuşmasını...</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com/comude-alevilik-bektasilik-konusuldu/">ÇOMÜ&#8217;de Alevilik &#8211; Bektaşilik Konuşuldu</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com">Gelin Canlar Bir Olalım</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi (ÇOMÜ) İlahiyat Fakültesi ve Ortak Akıl Topluluğu’nun ortaklaşa düzenlediği uluslararası katılımlı &#8220;Din-Kimlik Tartışmaları Ekseninde Alevilik-Bektaşilik Sempozyumu&#8221; gerçekleşti. Troia Kültür Merkezi’nde düzenlenen sempozyuma Arnavutluk Bektaşi Tekkesi Dedesi Hacı Dedebaba Edmond Brahimaj, Arnavutluk Epoka Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Remzi Altın ve çeşitli üniversitelerden gelen akademisyenler ile ÇOMÜ akademisyenleri ve öğrencileri katıldı. Açılış konuşmasını yapan ÇOMÜ İlahiyat Fakültesi İslam Mezhepleri Tarihi öğretim üyesi Yrd. Doç. Dr. Ahmet Yönem, ülkemizde yaşanan din &#8211; kimlik tartışmaları ve yaşanan siyasi, sosyal, ekonomik gelişmelerin etkisiyle en fazla tartışılan konulardan birinin Alevilik olduğunu söyledi ve herkesin kendi kimliğini doğru tanımlamasına, insanın vazgeçilmezlerinden biri olan doğru bilgiye ulaşma konusuna ciddi ihtiyaç olduğunu belirtti.</p>
<p><strong>&nbsp;‘’Dinde Asıl Olan Ayrışma Değil Bütünleşmedir’’</strong><br />
Dinde asıl olanın ayrılık, hizipleşme ve gruplaşmanın değil, toplumsal birlik ve bütünleşmenin olduğunu ifade eden İlahiyat Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Abdurrahman Kurt ise bütün din, ideoloji ve düşünce hareketlerinin kurumsallaşıp büyümeye başladıktan sonra sosyolojik bir gerçeklik olarak mezhep, tarikat ya da hizipler olarak çeşitli kollara ayrıldığını, Alevilik-Bektaşilik geleneğinin de Ali taraftarı anlamına gelen Şia ile ilişkilendirildiğini söyledi. Farklı dini grupların çatışma durumlarında siyasi faktörün her zaman etkili olduğu gerçeğinin altını çizen değinen Kurt sözlerine şöyle devam etti; ‘’Sünnilik ile Alevilik-Bektaşilik geleneği çoğu defa dinden beslenen hareketler olmakla birlikte tarih boyunca siyasi hedefler için uygun bir araç olarak görülmüşlerdir. 1980 öncesinde Türkiye’de bazı şehirlerimizde yaşanan Alevi Sünni gerilimi de bu bağlamda değerlendirilmektedir. Ancak memnuniyetle belirtmeliyiz ki ülkemizde farklı dini geleneklerden gelen insanlar, kardeş olduklarını küreselleşen dünyada şimdi yeniden keşfediyor ve artık farklı mezheplere yönelik önyargı ve olumsuz söylemler yerini birleştirici bir eğilime bırakıyor.’’ ÇOMÜ olarak olumlu sürece katkı sağlamak amacıyla bu sempozyumu düzenlediklerini belirten Kurt, böylesine önemli bir konuyu akademik ortamda müzakere etmek için gerekli imkânları sağlayan başta Rektör Laçiner olmak üzere emeği geçen tüm katılımcılara teşekkür etti.<br />
<strong>Hacı Dedebaba; ‘’Evrenin ışığı Hz. Muhammed, ayı ise Hz. Ali’dir’’</strong><br />
Arnavutluk Bektaşi Tekkesi Dedesi Hacı Dedebaba Edmond Brahimaj da üniversitelerin her zaman insanlığı aydınlatan ve onlara ışık tutan kurumlar olduğunu belirterek başladığı konuşmasında, Bektaşiler’in ve Aleviler’in her zaman barışın ve sevginin yanında yer aldığını, Bektaşiler’in İslam’dan ayrı olmadığını, Kur’an-ı Kerim’e ve Hz. Muhammed’e inanan, bütün kurallara saygı duyan insanlar olduğunu ifade etti. ‘’Evrenin ışığı Hz. Muhammed, ayı ise Hz. Ali’dir’’ sözleriyle salondan alkış alan Hacı Dedebaba, asıl olanın Allah’ı sevmek olduğunu, bu sevginin de insanlara olan sevgiyi, birlik ve beraberliği&nbsp; arttırdığını da söyledi. Arnavutluk Epoka Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Remzi Altın da, yurt dışında bulunan Türk üniversitelerinin birleştirici fonksiyonlarına değinerek ayrılıkları aslında insanların ürettiği gayri insani şeyler olarak tanımlayarak sempozyumun önemine vurgu yaptı. Altın, ayrıca insani unsurları öne çıkaran, birleştirici bir fonksiyonu olan böyle bir sempozyuma kendi üniversitelerinde de ev sahipliği yapmak arzusunda olduğunu dile getirdi. Rektör Laçiner; ‘’Hepimiz bir yönüyle Aleviyiz, bir yönüyle Bektaşiyiz’’&nbsp; ‘’Her şey her yerde konuşulmaz&nbsp; belki toplumun yadırgayacağı konular olabilir ama üniversitelerde her şey konuşulabilir’’ sözleriyle konuşmasına başlayan Rektör Prof. Dr. Sedat Laçiner, ‘’İlim yuvalarında, üniversitelerde her şey konuşulamıyorsa, tabular var ise o medeniyet çökmeye başlar. İslam dünyasının gerilemesinde pek çok sebepler sayılabilir. Bunların başında bilim insanlarının susmaya başlaması, konuşmaktan korkmaya başlaması geliyordur.’’ dedi. Alevilik gibi, Kürt sorunu gibi ülkemizde konuşulması gereken pek çok konu olduğunu ifade eden Prof. Dr. Laçiner, birleştirebilecek konuların konuşulmadığı takdirde ayrıştırıcı olacağını ve Türk üniversitelerinde bu konuların uzun yıllar boyunca yeterince konuşulamadığını da belirtti. Rektör Laçiner sözlerine şöyle devam etti; ‘’Bir toplum her kesimde bazı sınırlamalar getirebilir belki ama üniversitelerde düşünceyi sonuna kadar serbest bırakmak zorundadır, en uç fikirler dahi rahatlıkla burada söylenebilmelidir. Alevilik, Anadolu kültürünün özüdür, mayasıdır. Birlik ve beraberliğimizin en büyük sigortalarından bir tanesidir. Dışarıdan içimize girmiş yabancı bir unsur değildir, bizi biz yapan çok önemli parçalardan bir tanesidir. Böyle baktığınız zaman hepimiz bir yönümüzle Aleviyizdir, bir yönümüzle Bektaşiyizdir. Yüzyıllar içinde özelliklerimiz iç içe geçmiştir. Bundan sonra Üniversitemiz Alevilik-Bektaşilik konusunda üzerine düşeni sonuna kadar yerine getirecektir. Belki geç kalmıştır, Türk üniversiteleri ama uygun zemin zamanla oluşmaktadır. Kürt sorununda da, Alevilik meselesinde de toplumumuzun can acıtıcı diğer konularında da üniversiteler devreye girecektir. Üniversitenin Rektörü olarak bizim görevimiz alt yapıyı oluşturmaktır, dileyenin dilediği konuda çalışabilmesini madden ve manen sağlayabilmektir. Bilimsel tartışmalar ve araştırmalar için özgür bir ortam sağlayabilmektir. Biz de bu sorumluluğumuzu sonuna kadar yerine getireceğiz. Eğer Alevilik gibi en hayati konularımızdan birini de çalışamazsak kim bize üniversite der?’’ Prof. Dr. Sedat Laçiner sözlerinin sonunda, ‘’Bu konuda hepimizin mutabık olduğu yönler gibi mutabık olmadığı yönler de vardır. Bunların da açık yüreklilikle konuşulabilmesi gerektiği kanaatindeyim. Ümit ediyorum bu sempozyumda bunlar da yapıcı bir şekilde, bizleri birleştirecek bir şekilde ele alınacaktır. Sempozyumun ülkemiz ve tüm İslam alemi için hayırlı ve faydalı olmasını temenni ediyorum’’ dedi.<br />
<strong>&nbsp;‘’Bilimden gidilmeyen yolun sonu karanlıktır.’’</strong><br />
İslam Mezhepleri Tarihi uzmanlarından Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Hasan Onat; Alevilik-Bektaşilik konusunun Türkiye’nin can acıtıcı konularından biri olmasının temelinde bilgi ekseninde konuşulmayıp duygularımızla hareket etmemiz olduğunu belirtti. Sorunların sadece doğru bilgiyle çözüldüğünü söyleyerek Hacı Bektaşi Veli’nin ‘’Bilimden gidilmeyen yolun sonu karanlıktır’’ ve ‘’İman akıl üzeredir’’ düsturları üzerinde düşünmek gerektiğini vurguladı. Sorunları çözmek için tarihe bakmak gerektiğine değinen Onat, Alevilik-Bektaşilik için de bunu yapmak gerektiğini, kökü derinlerde olan sorunları çözebilmek için sorunların oluşum evrelerini bilmek gerektiğinin önemine dikkat çekti. Günümüzde evrensel boyut taşıyan sorunlardan birinin terör ve şiddet, diğerinin de kimlik problemi olduğunu belirterek Alevilik-Sünnilik, Türklük-Kürtlük şeklinde ortaya çıkan kimlik temelli sorunların çözümünün yüksek anlam bilinci olduğunu ifade etti ve ‘’İslam ortak paydasıyla insanlara bu kazandırılabilirse kimlikler sorun olmaktan çıkar, farklılıklar zenginlik haline gelebilir. Bizim kültürümüz buna müsait’’ dedi.</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com/comude-alevilik-bektasilik-konusuldu/">ÇOMÜ&#8217;de Alevilik &#8211; Bektaşilik Konuşuldu</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com">Gelin Canlar Bir Olalım</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>AABF’nin 13 Yıllık mücadelesi sonuç verdi, Avusturya devleti &#8216;Aleviliği&#8217; tanıdı</title>
		<link>https://www.gelincanlar.com/aabfnin-13-yillik-mucadelesi-sonuc-verdi-avusturya-devleti-aleviligi-tanidi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Gelin Canlar]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 21 May 2022 15:33:05 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haberler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.gelincanlar.com/?p=5812</guid>

					<description><![CDATA[<p>WELG &#8211;&#160;Avusturya Hükümeti, Özgün Alevi inancını resmi olarak tanıyarak, Aleviliğin hiçbir dine bağlı olmadan kendine özgün bağımsız bir inanç olduğunu kabul etti. Avusturya Alevi Birlikleri Federasyonu Genel Başkanı Özgür Turak &#8221;Hiçbir başarı tesadüf değildir! Yorulmadan mücadele verip direnenlere selam ola&#8221; diyerek duyurdu. Aleviliğin kendine öğün olarak bir ülke tarafından tanınması, Dünya Alevi Tarihi’nde bir ilk....</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com/aabfnin-13-yillik-mucadelesi-sonuc-verdi-avusturya-devleti-aleviligi-tanidi/">AABF’nin 13 Yıllık mücadelesi sonuç verdi, Avusturya devleti &#8216;Aleviliği&#8217; tanıdı</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com">Gelin Canlar Bir Olalım</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>WELG</strong> &#8211;&nbsp;<strong>Avusturya</strong> Hükümeti, Özgün Alevi inancını resmi olarak tanıyarak, <u><strong>Aleviliğin hiçbir dine bağlı olmadan kendine özgün bağımsız bir inanç olduğunu</strong></u> kabul etti. <strong>Avusturya Alevi Birlikleri Federasyonu</strong> Genel Başkanı <strong>Özgür Turak</strong> &#8221;<em>Hiçbir başarı tesadüf değildir! Yorulmadan mücadele verip direnenlere selam ola</em>&#8221; diyerek duyurdu.</p>
<p>Aleviliğin kendine öğün olarak bir ülke tarafından tanınması, <strong>Dünya Alevi Tarihi</strong>’nde bir ilk.<br />
Bu 13 yıl boyunca yılmadan inancını her alanda savunan Avusturya Alevi birliklerinin iradesinin zaferi. &nbsp;Alevilerin bir devletten yılmadan uzun soluklu bir mücadele vererek elde ettiği bir hak.</p>
<p><strong>Elde edilen bu hak ile Avusturya’da Alevileri dünyada Aleviliğin başka bir inancın şemsiyesi altında olmadan kendine özgü bir inanç olarak tanınması başarısını gösterdi.</strong></p>
<p>Konuyla ilgili geniş açıklama <strong>AABF Genel başkanı Özgür Turak</strong> ve <strong>AABF</strong> yönetimi tarafında birkaç gün içinde yapılacak.</p>
<p>Kaynak: <a href="https://www.alevihaber.com/aabfnin-13-yillik-mucadelesi-sonuc-verdi-avusturya-devleti-aleviligi-tanidi-45975h.htm" target="_blank" rel="noopener">AABF’nin 13 Yıllık mücadelesi sonuç verdi, Avusturya devleti &#8216;Aleviliği&#8217; tanıdı</a></p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com/aabfnin-13-yillik-mucadelesi-sonuc-verdi-avusturya-devleti-aleviligi-tanidi/">AABF’nin 13 Yıllık mücadelesi sonuç verdi, Avusturya devleti &#8216;Aleviliği&#8217; tanıdı</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com">Gelin Canlar Bir Olalım</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>1950&#8217;den bugüne Alevi Ocaklarının Tarihi</title>
		<link>https://www.gelincanlar.com/1950den-bugune-alevi-ocaklarinin-tarihi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Gelin Canlar]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 25 Feb 2022 20:48:29 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Alevilik]]></category>
		<category><![CDATA[Alevilik Hakkında]]></category>
		<category><![CDATA[Haberler]]></category>
		<category><![CDATA[alevi ocağı]]></category>
		<category><![CDATA[ALEVİ OCAKLARI tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Alevi Ocakları]]></category>
		<category><![CDATA[alevilikte ocak]]></category>
		<category><![CDATA[ocak nedir Kaynak: 1950'den bugüne ALEVİ OCAKLARININ Tarihi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.gelincanlar.com/?p=5807</guid>

					<description><![CDATA[<p>Alevi erkanında kendilerine kutsiyet atfedilmiş bu ailelerin evlerine &#8216;ocak&#8217;, ocaklara mensup aile bireylerine de &#8216;ocakzade&#8217; ya da &#8216;ocaklı&#8217; adı verilir. Her Alevi bir ocağa bağlıdır. Örnek vermek gerekirse; Orta Toroslar’ın Alevileri Abdal Musa Ocağı’na, Tunceli ve Adıyaman yöresindeki Aleviler, ağırlıı olarak, Baba Mansur Ocağı’na, Arapkir yöresindeki Aleviler Yürüyen Hızır Ocağı’na, İzmir ve Aydın bölgesi Alevileri...</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com/1950den-bugune-alevi-ocaklarinin-tarihi/">1950&#8217;den bugüne Alevi Ocaklarının Tarihi</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com">Gelin Canlar Bir Olalım</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Alevi erkanında kendilerine kutsiyet atfedilmiş bu ailelerin evlerine &#8216;ocak&#8217;, ocaklara mensup aile bireylerine de &#8216;ocakzade&#8217; ya da &#8216;ocaklı&#8217; adı verilir.</p>
<p>Her Alevi bir ocağa bağlıdır. Örnek vermek gerekirse; Orta Toroslar’ın Alevileri Abdal Musa Ocağı’na, Tunceli ve Adıyaman yöresindeki Aleviler, ağırlıı olarak, Baba Mansur Ocağı’na, Arapkir yöresindeki Aleviler Yürüyen Hızır Ocağı’na, İzmir ve Aydın bölgesi Alevileri Yanyatıroğulları ve Timur Beyli Ocakları’na, Tokat/Almus Alevileri Hubyar Sultan Ocağı’na, Trakya Alevileri Gözükızıl ve Otman Baba ocaklarına, Urfa/Viranşehir ve Mardin/Kızıltepe Alevileri Hacı Bektaş Veli ocağına, Musul Alevileri Sultan Sahak ocağına bağlıdırlar.</p>
<p>Anadolu ve Balkanlar&#8217;da, büyük bir bölümü faal olmasa da, iki yüz elliye yakın Alevi ocak ailesi var. Bu ailelerin çok büyük bir bölümü soylarının yedinci Şia İmamı Musa-i Kazım(745-799), azınlıkta kalan bir bölümü de üçüncü Şia imamı Zeynel Abidin (659-713) üzerinden Hz. Ali&#8217;ye ve Hz. Muhammed&#8217;e dayandığını öne sürüyorlar ve bu, soy bağını, kutsallıklarının kaynağı olarak ortaya koyuyorlar. Ocaklardan yükselen bu iddianın tek dayanağı on altıncı yüzyıl sonrasında yazdırılmış beş-altı yüzyıllık zaman diliminin üç kuşakla geçildiği uydurma soy ağacı çizelgeleri. Kimi ocakların tozlu sandıklarından çıkan acemice yazdırılmış bu soy ağacı çizelgeleri güvenilir bir belge niteliği taşımıyor. Alevi ocaklarının İslam iklimi altında kendilerine güvenlik şemsiyesi oluşturmak, gizlenmek ve kutsiyetlerini korumak için geliştirdikleri bu söylemin hiçbir tarihsel gerçekliği yok.</p>
<p>Her söylemin en ince ayrıntısına kadar sorgulandığı bu bilişim çağında ve genetikçilerin bir yudum tükürük üzerinden insanın altmış bin yıllık geçmişini ortaya döktükleri bu zamanda, böylesi biçare iddialar artık kabul görmüyor. Geçmişini arayan yeni kuşak Aleviler ; Pir Sultan Abdal,Battal Gazi, Sarı Saltuk, Baba İlyas,Yunus Emre,Kızıldeli Sultan,Hacı Bektaş-i Veli, Baba Mansur, Abdal Musa, Derviş Gevr, Güvenç Abdal, Kaygusuz Abdal, Baba Tekeli, Nur Halife, Hubyar Sultan, Cemal Abdal, ve diğer Alevi ocak atalarının Şia imamlarının soyundan gelen Arap asilzadeleri oldukları fikrine, tutarlı gerekçeler eşliğinde, şiddetle karşı çıkıyorlar. Bu çevrelerde, Alevi ocaklarının Hz. Muhammed ile tesis ettikleri soy bağının bir kurgu olup olmadığı, bu söylemin tarihsel gerçekliğinin bulunup bulunmadığı tartışmaları, artık boşa nefes tüketilen, bir &#8216;cahille sohbet&#8217;, sayılıyor.</p>
<p>Bu reddiye ile birlikte, cevaplanmasa olmaz, bir soru çıkıyor ortaya;</p>
<p>-Alevi ocak ailelerinin soy ağaçları Hz. Muhammed&#8217;e ve Hz. Ali&#8217;ye uzanmıyorsa, Alevi ocaklarının gerçek kurucuları kimlerdir, ne zaman kurulmuşlardır, bu ailelerin kutsiyetlerinin ve saygınlıklarının kaynağı nereden gelmektedir?</p>
<p>Alevi ocaklarının başlangıçlarına ulaşabilmek için önce yapmamız gereken bin yıldan bu yana toplumsal hafızamıza yerleştirilmeye çalışılan ön kabullerden sıyrılma,k ardından akademik bir üslup ile bu ocakların kurumsal özelliklerini ve baskın niteliklerini tespit edip, uzanabildiğimiz kadar uzak geçmişlere giderek benzer kurumsal özelliklere sahip yapılanmaların Alevi coğrafyası içinde izini sürmek olmalıdır.</p>
<p>Alevi ocaklarının kurumsal özelliklerini ve baskın niteliklerini şu başlıklar altında özetleyebiliriz:</p>
<p>1.Geleneksel Alevi örgütlenmesinde tapınak, mabet benzeri dini merkezler bulunmaz. Aleviliğin dini merkezleri Alevi ruhban sınıfının evleri/ocaklarıdır. Alevi sosyal hayatının ve inanç pratiklerinin uygulama, yönetim ve denetimi kendilerine kutsallık atfedilmiş, ailelerin yukarıda kısaca tanımlanan ocak adı verilen evlerinden yapılır.</p>
<p>Büyük Alevi ocakları, aynı yolu süren, birbirlerinden bağımsız yapılanmalardır.</p>
<p>2. On üçüncü yüzyıl sonlarına kadar Alevi ocaklarında, &#8216;postta oturan&#8217;lar yani ocak örgütlenmesinin en üst makamında bulunanlar genellikle kadınlar olurdu. &#8216;Ana&#8217; adı verilen kadın ruhbanlar zamanla yerlerini &#8216;dede&#8217; lere yani erkek ruhbanlara bıraktılar. Ocak örgütlenmesinin başındaki analar/dedeler ömür boyu daimi ve değişmez ruhbanlar olarak hizmet verirler.</p>
<p>Dedelerin/ anaların iki temel görevi vardır.Bu temel görevlerin ilki; ocağa bağlı taliplerin analık-dedelik hizmetlerinin yerine getirilmesi, ikincisi; kendilerinden sonra ocak örgütlenmesini üstleneceklerin eğitilmesi, yetiştirilmesidir. Dede/ana kendi yerine geçecek olan halefini sağlığında aile içinden seçer. Buna &#8216;el verme&#8217; denir. Ruhbanlık, istisnai haller dışında, kendilerine kutsallık atfedilmiş ailelerin dışına çıkmaz.</p>
<p>3. Çok dile getirilmese de;Aleviliğin ruhban sınıfını oluşturan ocaklı aileler, Alevi sosyal yaşamı içinde ayrıcalıklı bir sınıf oluştururlar. Alevilik; &#8216;ocakzadeler&#8217; ve &#8216;talipler&#8217; adları ile ayrışan, iki sınıflı bir toplumdur.</p>
<p>4.Alevi ocaklarında &#8216;ata kültü&#8217; önemli bir yer tutar. Alevi ocaklarında başat tanrının yanında ikincil tanrı/ aile tanrısı olarak ocak kurucusu da anılır. Ocak mensupları başat tanrı olan &#8216;Hızır&#8217;ı çağırırken &#8216;Hızır&#8217; ile birlikte &#8216;Ya Hızır, Ya Baba Düzgün&#8217; ya da &#8216;Ya Hızır, Ya Kureyş Baba&#8217; diyerek bağlı bulundukları ocağın atasını, pirini birlikte çağırırlar. Düzgün Baba,Dede Garkın, Hubyar Sultan,Baba Mansur,Derviş Gevr, Hacı Bektaş Veli gibi, Alevi ocaklarına adını veren ruhani isimler, isimlerini verdikleri ocakların hem atası hem de başat tanrının yanında anılan ikincil tanrılarıdırlar.</p>
<p>Yukarıda sayılan dört kurumsal özellik; Alevi ocaklarına özgüdür, eski tabirle &#8216;nev&#8217;i şahsına münhasır&#8217;dır. Bu&#8217;nev&#8217;i şahsına münhasır&#8217; kurumsal özellikleri tarihin derinlikleri içinde en uzak nerede bulabilirsek, Alevi ocaklarının başlangıcını- haklı gerekçelerle- o zaman diliminden başlatabiliriz..</p>
<p>Şimdi, Alevi coğrafyasından ayrılmadan, 4000 yıl geriye gidelim. Anadolu Asur Ticaret Kolonileri Çağına uzanalım:</p>
<p>Günümüz Musul şehrinin 100 km kuzeyinde yer alan Asur şehri, MÖ. 2025 yılında, bağımsız bir krallık olarak Kuzey Mezopotamya&#8217;da tarih sahnesine çıktı. Asurlu tüccarlar, MÖ.1950 yıllarından başlayarak Asur kentinden Anadolu&#8217;ya gelerek Anadolu kentlerinin çeperlerinde alış-veriş mahalleleri kurdular. Asurlu tüccarlar &#8216;karum&#8217; adı verilen bu ticaret kolonilerinde Asur&#8217;dan getirdikleri kıymetli madenleri ve kıymetli kumaşları, Anadolu&#8217;nun yünleri ve değerli madenleri takas ediyorlardı. Asur kolonileri döneminden günümüze kalan belgelerden şimdiye kadar çok sayıda Asur ticaret kolonisi; &#8216;karum&#8217; belirlendi.</p>
<p>Asur Ticaret Kolonilerinin merkezi Kaniş’te, 1900’lü yılların ilk çeyreğinde başlayıp bugüne kadar süren kazılarda ,Akadcanın Eski Asur lehçesi ve çiviyazısı ile yazılmış, yirmi üç binin üzerinde tablet bulundu. Bunun yanında,Alişar ve Boğazköy kazılarında da çok sayıda tablet ele geçti. Asur koloni devrine ait kazılarda ortaya çıkan belgelerin büyük çoğunluğu, Asurlu tüccar ailelerin ticari yazışmaları,alacak-verecek bilgileri, sözleşmeler, iş mektupları ve ticari kayıtlardan oluşuyordu. Tüccarların kişisel arşivlerinde devrin inancı, dini ritüelleri ve mitleri hakkında doğrudan bilgi veren yazılı bir belgeye rastlanılmadı.</p>
<p>Asur Ticaret Kolonileri çağından günümüze kalan tabletlerde dönemin tanrılar panteonunun, dini pratiklerin in ve mitlerinin doğrudan kayda geçtiği bir tablet bulunamamış olsa da; bulunan ticari kayıtların cümle aralarında, bu kolonilerde inancın örgütlenmesi ve yürütülmesine dair doyurucu bilgiler yer alıyordu.</p>
<p>Bu ticaret kolonilerinde inancın kurumsal işleyişi Alevi ocak sisteminin tam bir benzeriydi. Şöyle ki;</p>
<p>1.Asur ticaret kolonilerinde yapılan kazılarda dini yapı bulunamadı, bu alışveriş mahallelerinde tapınak yoktu, Asur ticaret kolonilerinde, önde gelen ailelere kutsallık atfedilmişti. Rabi’ūtum adı verilen bu ailelerin evleri birbirinden bağımsız dini merkezler olarak işlev görüyordu.</p>
<p>2. Asur Ticaret Kolonilerinde dini pratikler kutsallık atfedilen bu ailelerin evlerinde , &#8216;kumrum&#8217; ve &#8216;gubabtum&#8217; adı verilen erkek ve kadın ruhbanlar tarafından yürütülüyordu. . Rabi’ūtum&#8217;ların aile fertleri arasında geleneksel olarak kutsanmış bir kadın ruhban, bir &#8216;gubabtum&#8217; bulunurdu. Anadolu Asur ticaret kolonilerinde dini merkezler olarak görev üstlenen bu ailelerde posta oturan kadın ruhbanlar ömür boyu dini pratiklerin yürütülmesinden sorumlu olurlardı.</p>
<p>3. Asur ticaret kolonilerinde iki sınıflı bir toplum yapısı vardı: Rabi’ūtum&#8217;lar ve ṣahhurūtum&#8217;lar. Rabi’ūtum&#8217;lar kendilerine kutsiyet atfedilmiş ailelerdi. Ticaret kolonilerinin ayrıcalıklı sınıfını oluşturuyorlardı. Bu ailelerin bireyleri topluluğun ruhban sınıfını oluşturuyordu. &#8216;Rabi’ūtum&#8217; adı verilen kendilerine kutsiyet atfedilmiş ailelerin dışında kalanlara &#8216;ṣahhurūtum&#8217; adı veriliyordu.</p>
<p>4. Asur Ticaret Kolonilerinde &#8216;ata kültü&#8217; hakimdi. Dini pratiklerin merkezi yürütüldüğü kutsanmış ailelerde yani &#8216;rabi’ūtum&#8217;larda başat tanrılarının yanında , &#8216;aile tanrısı&#8217; da olurdu. &#8216;Rabi’ūtum&#8217;larda başat tanrının yanında ailenin kurucusu, atası ikincil tanrı olarak anılırdı.</p>
<p>Anadolu Asur Ticaret Kolonilerinin inanç örgütlenme modeli ile bugünün Alevi Ocak örgütlenme modeli arasındaki hiçbir farklılık olmadığı görülüyor. Aradan geçen dört bin yıla rağmen Anadolu&#8217;da her şey olduğu gibi kalmıştı.</p>
<p>Değişen sadece isimler oldu.</p>
<p>-Rabi’ūtum&#8217;lar, &#8216;ocaklı&#8217;lara</p>
<p>-şahhurūtum&#8217;lar, &#8216;talip&#8217;lere</p>
<p>-gubabtum&#8217;lar, &#8216;ana&#8217;lara</p>
<p>-kumrum&#8217;lar, dede&#8217;lere</p>
<p>dönüştüler</p>
<p>Alevi ruhban sınıfının evleri dört bin yıl öncesinin &#8216;rabi’ūtum&#8217;ları gibi dini merkezler olarak işlev görmeye devam ettiler.Ruhbanlık kuşaklar boyu aile içinde kaldı. İnancın örgütlenmesinde iki sınıflı toplum yapısı hep var oldu. Ruhban ailenin atası ve ocağın kurucusu, ikincil tanrı olarak varlığını ve saygınlığını bin yıllar boyunca korudu.</p>
<p>Asur koloni yerleşimlerinde yapılan kazılarda Asur Ticaret Kolonileri Çağında Anadolu Ticaret Kolonilerinde çok az sayıda dinsel obje gün yüzüne çıkartıldı. Bu objelerin tamamı &#8216;Hızır Kültü&#8217; ile bağlantılıydı. Bu az sayıdaki dinsel objeler Asur&#8217;lu tüccarların inançlarında &#8216;Hızır Kültü&#8217;nün hakim ve baskın olduğunu ortaya koydu.</p>
<p>Hızır Alevilerin &#8216;son medet kapısı&#8217;dır. Hızır her yerde hazır ve nazırdır, her darlığın, her zorluğun üstesinden yalnızca o gelir. Yolda kalanların yoldaşı, zorda,darda kalanların yardımcısıdır. Hızır, Alevilerin tutunduğu son dal, sığındıkları son limandır. Peygamber, melek, veli yada nebi, Hızır; Alevi erkanı içinde , tüm bu nitelemelerin üzerinde, çok ayrıcalıklı yere sahip yüce bir varlıktır Hızır. Hiçbir Alevi gülbengi (duası) yoktur ki içinde onun adı geçmesin.Alevi erkanında Hızır adı -Hakk dahil &#8211; her kutsal isimden fazla çağrılır.</p>
<p>Asur Ticaret Kolonilerinde ve Alevi ocaklarında sadece inancın örgütlenme modelleri aynı değildi, inancın esasında da müthiş bir ortak payda vardı. Alevi ocaklarının yücelerden yüce ruhani kutsalı Hızır, Asur Ticaret Koloni yerleşmelerinin de başat tanrısıydı.</p>
<p>(&#8216;Bozatlı Hızır&#8217;ın altı bin yıl önce, Sümer&#8217;den başlayıp bugüne uzanan macerasını bir önceki yazımda paylaştım)</p>
<p>Aradaki müthiş zaman farkına rağmen Asur Ticaret Kolonilerindeki inanç örgütlenmesi ile Alevi ocak sisteminin birbirinin kopyası denecek kadar benzer olması ve Hızır kültünün her iki inanç örgütlenmesinin merkezinde olmasının yanı sıra, bu iki inanç örgütlenmesinin coğrafyası da aynıdır. Asurlu Tüccarların Anadolu&#8217;ya olan yolculuklarında izledikleri kervan yolları ve bu yollar üzerinde kurdukları ticaret kolonilerinin dağılımı incelendiğinde (ekli harita) bu kolonilerin ve kolonileri birbirine bağlayan ticaret yollarının tamamının geçmişte ve bugün Alevilerin yoğun olarak yaşadığı yerler oldukları çok açık bir biçimde görülecektir.</p>
<p>Asurlu tüccarların Anadolu&#8217;da kurdukları ticaret kolonilerinden yerleri kesin olarak bilinenler Kanes (Kayseri), Ankuwa(Yozgat/Sorgun) ve Hattus&#8217;tur (Çorum).Bu ticaret kolonilerinden bulundukları lokasyon yaklaşık olarak belirlenenler de vardır, bunlar; Luhušatiya,(Adıyaman) , Kuššara (Sivas/Şarkışla), Šamuha (Sivas Kayalıpınar), Karahna (Tokat-Sulusaray) , Kuburnat (Niksar/Kazova) , Durhumit (Amasya),), Timelyaka (Elbistan-Gölbaşı),Hurama (Kahramanmaraş/Elbistan), Mamma (Kahramanmaraş),Unipsum(Göksun), Zalpuwa (Orta Karadeniz), Salahsuwa(Zamantı), Washaniya (Kırşehir), Washusana (Kırıkkale/Keskin) ) ve Salatuwar&#8217;dır (Eskişehir/Sivrihisar).</p>
<p>Adıyaman, Elbistan, Maraş, Göksun,Malatya, Sivas, Batı Dersim, Çorum, Kayseri/Sarız, Kırşehir,Kırıkkale,Yozgat, Kazova/Niksar, Merzifon, Amasya, Eskişehir/Sivrihisar ve Orta Karadeniz kıyı şeridi kadimden bu yana Alevilerin yurdu olageldi, Alevi tarihi bu coğrafyada yaşandı, Alevi acıları buralarda çekildi. Bu coğrafya cümle Alevi başkaldırılarının yaşandığı yer oldu aynı zamanda.</p>
<p>Aleviliğe sesini ve ruhunu veren Alevi ozanlar, aşık-ı sadıklar, zakirler bu bölgelerde yetiştiler. Yunus Emre de buralıydı, Kul Himmet de, Davut Sulari de, Mahsuni Şerif de. Meydanlar buralarda açıldı, cemler buralarda yürütüldüi semahlar bu meydanlarda dönüldü.Alevi tarihine ait ne varsa buralarda yaşandı.Pir Sultan burada baş kaldırdı Ortodoks Kilisesine, Baba İlyas burada katledildi, Baba İshak Selçuklu&#8217;nun sonunu yaklaştıran yürüyüşünü bu coğrafyada başlattı. Şahkulu ,Nur Ali Hanife, Baba Zünnun, Zünnünoğlu Halil, Kalender Çelebi ve daha nice Alevi isyanları buralarda ortaya çıktı. Koçgiri ve Dersim acıları buralarda çekildi. Nisan 1978 Malatya, Aralık 1978 Maraş, Mayıs 1980 Çorum, Temmuz 1993 Sivas Alevi kırım ve katliamları dün gibi yakın bir tarihte bu coğrafyada vuku buldu.</p>
<p>Öyle anlaşılıyor ki; başlangıçları &#8211; kör bir inatla- yedinci Şia imamı Musa-i Kazım&#8217;a bağlanmak istenen Alevi ocak sistemi -tüm zamanların en uzun ömürlüsü ve varlığını sürdüren tanrıların en yaşlısı &#8216;Bozatlı Hızır&#8217; ile birlikte- Musa-i Kazım&#8217;ın doğumundan 2700 yıl önce de vardı. Asur Ticaret Kolonilerinin merkezi olan Kaneş&#8217;te, Alişar&#8217;da ve Boğazköy&#8217;de bulunan on binlerce kil tablet; Alevi ocaklarının dört bin yıllık geçmişlerinin yazılı tanıkları ve muteber belgeler olarak müzelerde yerlerini çoktan aldılar.</p>
<p>Uydurma soy ağacı çizelgeleri ile tarih yazma döneminin sonuna geldik .</p>
<p>ERDOĞAN ÇINAR</p>
<p>(BRONZ ÇAĞI&#8217;NDA ALEVİLİK)</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com/1950den-bugune-alevi-ocaklarinin-tarihi/">1950&#8217;den bugüne Alevi Ocaklarının Tarihi</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com">Gelin Canlar Bir Olalım</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bektaşi Edebiyatında Ermeni Aşıklar kimlerdir?</title>
		<link>https://www.gelincanlar.com/bektasi-edebiyatinda-ermeni-asiklar-kimlerdir/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Gelin Canlar]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 18 Feb 2022 21:11:36 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Alevilik]]></category>
		<category><![CDATA[Alevilik Hakkında]]></category>
		<category><![CDATA[Ermeni Aşıklar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.gelincanlar.com/?p=5802</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bir Hıristiyan halk olarak, özellikle Gregoryan Ermeniler, birçok açıdan kendilerine yakın buldukları Alevilik’le Bektaşiliği rahatlıkla benimsemişler ve onların şiirsel sözcülüğüne kendilerini uyarlamışlardır. Cumhuriyet’in başlangıç yıllarında Şark İlleri Asayiş Müşaviri ve Türk Ocakları Koordinatörü olarak görevlendirildikten sonra yönetime gizlilik dereceli birçok etno-politik inceleme raporu sunan ve sonradan Atatürk’e danışmanlık yapan Prof. Hasan Reşit Tankut, hazırladığı gizli...</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com/bektasi-edebiyatinda-ermeni-asiklar-kimlerdir/">Bektaşi Edebiyatında Ermeni Aşıklar kimlerdir?</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com">Gelin Canlar Bir Olalım</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Bir Hıristiyan halk olarak, özellikle Gregoryan Ermeniler, birçok açıdan kendilerine yakın buldukları Alevilik’le Bektaşiliği rahatlıkla benimsemişler ve onların şiirsel sözcülüğüne kendilerini uyarlamışlardır.</p>
<p>Cumhuriyet’in başlangıç yıllarında Şark İlleri Asayiş Müşaviri ve Türk Ocakları Koordinatörü olarak görevlendirildikten sonra yönetime gizlilik dereceli birçok etno-politik inceleme raporu sunan ve sonradan Atatürk’e danışmanlık yapan Prof. Hasan Reşit Tankut, hazırladığı gizli raporlarının birinde; Aleviler’le Hıristiyan Ermeniler’in tarihten bu yana son derece iyi anlaştıklarını, Aleviler’in her yerde Hıristiyan dostu olduğunu belirttikten sonra, Ermeni kökenli kimi Alevi- Bektaşi âşıklarının Alevi toplumu üzerinde oldukça etkili olduklarını vurguluyor ve sözlerini şöyle sürdürüyordu:“Alevi âşıklar arasında Sarkis Zeki kudretli bir ozandı. O tıpkı Viranî gibi, Turabî gibi demeler söylemiş ve Ehlibeyt methiyeleri yazmıştı.“</p>
<p>(…)</p>
<p>Esasen, kaynaklarını eski Anadolu ve Mezopotamya şiir kültüründen alan Âşıklık geleneği’ nin bir bakıma Alevilik- Bektaşilikle özdeşleştiği ve çok sayıda Hıristiyan Ermeni aşuğu’ nun yani aşığın , aynı gelenek çerçevesinde bu öğretilere intisab ettikleri (katıldıkları) bilinmeyen birşey değildi.</p>
<p>(…)</p>
<p>Ancak, bu „Aşuğlar“ ve yarattıkları Alevi- Bektaşi mahreçli edebiyat, bugüne kadar bütüncül bir çalışmaya konu olmamıştı. Oysa, salt Türkçe ve Azerice yazan 400 dolayında Ermeni aşığının büyük bir bölümü, gerek inançsal yakınlıkları, gerekse aşıklık geleneği çerçevesinde Bektaşiliğe intisap etmiş ve Alevi- Bektaşi Edebiyatı’na önemli katkıda bulunmuşlardı. Üstelik, Tankut’un yukarda sözünü ettiği Sarkis Zeki’nin yanısıra; Aşkî, Zikrî ve Seyrî gibi Ermeni aşıkları Bektaşi tekkelerinden elalarak „babalık“ mertebesine ulaşmışlardı.</p>
<p>Sözgelimi Aşık Zikrî’nin, „Ben fahrederim ki bana Bektaşi desinler/ Dergâh-ı Ali’nin bu da bir taşı desinler“ nakaratlı Alevi antolojilerinde yeralan şiiri ile Ermeni aşığı Yeksanî’ nin, Alevi edebiyatının en güzel örneklerinden sayılabilecek şu şiirini görmezlikten gelmek mümkün mü?</p>
<p>İstemem âlemde gayrı meyvayı<br />
Tadına doyulmaz balımdır Ali<br />
İstemem dünyayı verseler dahi<br />
Koklasam sünbülü gülümdür Ali</p>
<p>Ali’dir gönlümün tahtında köşem<br />
Ali’dir sahrada morlu menekşem<br />
Ali’dir kadehim Ali’dir şişem<br />
Engürden ezilmiş dolumdur Ali</p>
<p>Yeksanî’ yim nice düştüm derdime<br />
Gark oldu vücudum çile bendine<br />
Sormaz oldu gönül kendi kendine<br />
Söyler dehanımda dilimdir Ali</p>
<p>(…)</p>
<p>Bugün deyiş, nefes, semayi, türkü , gazel ve destanlarına ulaştığım 140 dolayında Ermeni aşığı bulunuyor ki, bunların çoğunluğu Aleviliğe ve Bektaşiliğe intisap etmiş, geriye kalanların küçük bir bölümü Hıristiyanlık temasını işlemekte, geriye kalanlarsa dindışı konuları işlemektedir… Dahası Ermeni araştırmacıların bugüne kadar ulaştıkları isimlerin de eksik olduğu anlaşılmaktadır. Kayseri yöresinden Germirli Aşık Mercanî’ yi, buna örnek olarak verebiliriz. Bugüne kadar bilinen Kayserili Ermeni aşıkları (aşuğlar) şunlardı: Abdî, Cemali, Cüdayî, Harbî, Fakirî, Ğanioğlu, İz’anî, Kalust Dedeyan, Kul Elfazî, Lutfî, Mahcubî (Büyük, Küçük), Maklubî, Meydanî, Nadirî, Nasibî, Peprone, Pesendî (Sivaslı olarak da geçer), Serunî, Ziynetî…</p>
<p>(…)</p>
<p>Bu konuda yaptığım inceleme- antoloji çalışması, kanımca şu gerçekleri ortaya koymaktadır:</p>
<p>1 – Anadolu coğrafyasında Türkçe yaratılmış olsa da, Alevi- Bektaşi Edebiyatı’ nın yaratıcıları sadece Türk âşık ve edebiyatçıları değil; bu öğretiyi benimsemiş her halktan insanlardır.</p>
<p>2 – „Misyonerlik“ söylemlerinin kolgezdiği bu aşamada, ulaştığım bir gerçeklik de şudur: Bir Hıristiyan halk olarak, özellikle Gregoryan Ermeniler, birçok açıdan kendilerine yakın buldukları Alevilik’le Bektaşiliği rahatlıkla benimsemişler ve onların şiirsel sözcülüğüne kendilerini uyarlamışlardır. Zaten, tarihtenberi Alevilik- Bektaşilik, bir bakıma İslâmlık’la Hıristiyanlık arasında bir köprü görevi görmüştür. Bu nedenle, doğal bir yakınlaşma ve bütünleşme sözkonusudur. Yani zoraki değil, gönüllü bir bütünleşmedir bu olgu.</p>
<p>(…)</p>
<p>Ermeni aşıkları bazında, Arap harfli Türkçe cönklerin zengin olduğu bölgelerden ikisi Kayseri ve Maraş yöresidir. Salt Maraş yöresinden belirleyibildiğimiz aşıklarından bazıları şunlardır: Daderî, Kul Davut, Dildarî, Elfazî, Feyzî, Kul Garib, Haşerî, Karabetoğlan, Niyazî, Peprone, Piruşan, Sarkiz, Kul Sefil, Serunî, Turabdar, Yakubî, Zülalî…</p>
<p>(…)</p>
<p>1923-30 yılları arasında yedi yıl süreyle yapılan derlemeler sırasında ulaşılmış olup, belirleyebildiğimiz Ermeni aşık ve şairleri ile şiir sayılarını şöyle sıralayabiliriz: Kul Abdi (3), Agahî (2), Aşkî (1), Baharî (8), Behrî (1), Beyoğlu (28), Cehdî (14), Cemalî (2), Ceyhunî (70, Bölgede birden çok Ceyhuni olduğu biliniyor ), Coşkuni (2), Cüdayî (29); Dildarî (2), Elbendî (10), Elfazî (1), Fakirî (4), Fennî (17), Ğanioğlu (6), Gevheroğlu (1), Gülşeni (2), Hakkî (1), Harbî (4), Hekim Serkis (1), İkrarî (1), İrfanî (13), Kenzî (10), Lisanî (1), Lutfî (1), Mahcubî (1), Mercanî (1), Mevcî (2), Mevzunî (14), Nâmî (9), Nadirî (3), Perişan (2), Pervane (32), Ra’detî (1), Sabrî (9), Sadayî (5), Selisî (1), Sevdayî (1), Suzî (3), Şirin (1), Zarî (3), Zeki (5), Zikrî (1), Zülalî (1)…(Bkz. Ahmet Emin Güven: Kayseri’de Yazma Mecmualar, Erciyes Ün. Yay. Ank. 1999)</p>
<p>Gerek Batı’da, gerekse Ermeniler’in yaşadığı Doğu ülkelerinde Ermeni aşıkları üstüne birçok çalışma yapılmışken; Türkiye’de, bilinen tabular dolayısıyla yeterince çalışma yapılamamıştır. Bu nedenle de, sayılarının 400’e ulaştığı varsayılan Türkçe ve Azerice yazan Ermeni aşıklarının büyük bölümünün eserlerine ulaşabilmek adeta olanaksızdır. Bu nedenle, esas olarak Osmanlıca ve Türkçe yazan aşıklardan yaklaşık 140’ına ulaşılabildim ki, bunların büyük bölümü bugüne kadar Türk literatürüne yansımamıştır.</p>
<p>(…)</p>
<p>Not1: Bu yazının tamamı Alevilerin Sesi Dergisi’nin 102. sayısında yayınlanmıştır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com/bektasi-edebiyatinda-ermeni-asiklar-kimlerdir/">Bektaşi Edebiyatında Ermeni Aşıklar kimlerdir?</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com">Gelin Canlar Bir Olalım</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kocaeli’de Alevilere küfreden zanlı: Alkollüydüm</title>
		<link>https://www.gelincanlar.com/kocaelide-alevilere-kufreden-zanli-alkolluydum/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Gelin Canlar]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 18 Feb 2022 21:08:01 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haberler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.gelincanlar.com/?p=5799</guid>

					<description><![CDATA[<p>Sosyal medya hesabından canlı yayın yapan Yakup Tilki, Alevilere küfretti. Paylaşılan görüntüler, büyük tepki çekti. Yapılan şikayetler üzerine İl Emniyet Müdürlüğü ekipleri, Kocaeli’nin Körfez ilçesinde yaşayan Yakup Tilki’yi gözaltına aldı. TUTUKLANDI Körfez Cumhuriyet Başsavcılığı, Yakup Tilki hakkında, ‘Halkı kin ve düşmanlığa sevk etmek’ suçundan soruşturma başlattı. Dün adliyeye sevk edilen Yakup Tilki, çıkarıldığı mahkemece tutuklandı.</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com/kocaelide-alevilere-kufreden-zanli-alkolluydum/">Kocaeli’de Alevilere küfreden zanlı: Alkollüydüm</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com">Gelin Canlar Bir Olalım</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Sosyal medya hesabından canlı yayın yapan Yakup Tilki, Alevilere küfretti.</p>
<p>Paylaşılan görüntüler, büyük tepki çekti.</p>
<p>Yapılan şikayetler üzerine İl Emniyet Müdürlüğü ekipleri, Kocaeli’nin Körfez ilçesinde yaşayan Yakup Tilki’yi gözaltına aldı.</p>
<h4>TUTUKLANDI</h4>
<p>Körfez Cumhuriyet Başsavcılığı, Yakup Tilki hakkında,<strong><em> ‘Halkı kin ve düşmanlığa sevk etmek’ </em></strong>suçundan soruşturma başlattı.</p>
<p>Dün adliyeye sevk edilen Yakup Tilki, çıkarıldığı mahkemece tutuklandı.</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com/kocaelide-alevilere-kufreden-zanli-alkolluydum/">Kocaeli’de Alevilere küfreden zanlı: Alkollüydüm</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com">Gelin Canlar Bir Olalım</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hızır orucu nedir, nasıl tutulur, ne zaman, kaç gün tutulur? Hızır orucu açma saatleri 2021</title>
		<link>https://www.gelincanlar.com/hizir-orucu-nedir-nasil-tutulur-ne-zaman-kac-gun-tutulur-hizir-orucu-acma-saatleri-2021/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Gelin Canlar]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 10 Feb 2022 12:34:05 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haberler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.gelincanlar.com/?p=5796</guid>

					<description><![CDATA[<p>Hızır Peygambere adanmış olan Hızır orucu, Alevi vatandaşlar tarafından her yıl tutulmaktadır. Hızır orucu da Muharrem orucu gibi bölge de en çok tutulan oruçlardan biridir. Nuh Peygamber’in gemisi fırtınaya tutulunca, halk feryat edip yetiş ya Hızır, bizi kurtar diyerek dua etmiştir. Allah tarafından bu dualar kabul olunur ve fırtına diner. O vakitten sonra halk, yüce...</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com/hizir-orucu-nedir-nasil-tutulur-ne-zaman-kac-gun-tutulur-hizir-orucu-acma-saatleri-2021/">Hızır orucu nedir, nasıl tutulur, ne zaman, kaç gün tutulur? Hızır orucu açma saatleri 2021</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com">Gelin Canlar Bir Olalım</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Hızır Peygambere adanmış olan Hızır orucu, Alevi vatandaşlar tarafından her yıl tutulmaktadır. Hızır orucu da Muharrem orucu gibi bölge de en çok tutulan oruçlardan biridir. Nuh Peygamber’in gemisi fırtınaya tutulunca, halk feryat edip yetiş ya Hızır, bizi kurtar diyerek dua etmiştir. Allah tarafından bu dualar kabul olunur ve fırtına diner. O vakitten sonra halk, yüce Allah’a şükür orucu olarak 3 gün oruç adamıştır. Bu oruç o günden, bu güne kadar önemini kaybetmeden devam etmiştir. Orucun inancı ise, o gün olduğu gibi Yüce Allah&#8217;ın insanların dar günlerinde yardımcısı ve gözcüsü olmasına devam etmesi için şükretmektir. Peki,&nbsp;Hızır orucu nedir, nasıl tutulur, ne zaman, kaç gün tutulur? Hızır orucu açma saatleri 2021 nedir?</p>
<p><strong>HIZIR ORUCU NEDİR?</strong></p>
<div id="mid-article-thumbnails-medyanetb-cnnturkdesktop1" data-placement="Mid Article Thumbnails MedyanetB cnnturkdesktop1">&nbsp;</div>
<p>Hızır Orucu, Alevi inancında genellikle her yıl <strong>13 Şubat&#8217;ta başlayan ve 3 gün süren oruç.</strong> Hızır&#8217;a adanan bu oruç ardından Hızır Cemi yapılır, oruç boyunca geleneksel olarak Alevi köylerinde sazlar çalınır, deyişler söylenir ve Hızır peygamber ile ilgili hikâyeler anlatılır, oruç ardından kavrulmuş ve öğütülmüş buğday irmiğinden gavut isimli bir pilav pişirilip içine tereyağı dökülerek tüm komşularla birlikte dua edilerek yenir.</p>
<p><strong>HIZIR ORUCU NE ZAMAN TUTULUR?</strong></p>
<p>Rumi takvime göre 31 Ocak- 2 Şubat tarihleri arasında tutulan Hızır Orucu, Miladi Takvim baz alındığında <strong>13-15 Şubat günlerine</strong> denk gelmektedir. Hızır Orucu için bazı kaynaklarda her yıl Ocak ayının ikinci haftası tutulmaya başlar, Şubat ayının ikinci haftasıyla son bulur ifadesi de yer almaktadır.</p>
<p><strong>HIZIR ORUCU SAAT KAÇTA AÇILIR?</strong></p>
<p>Hızır orucuna akşamdan niyet edilir ve sahura kalkmadan ertesi günün akşam vaktine kadar, oruç tutulur. Gece 00.00&#8217;dan sonra gün döner ve yeni gün oruç günü olur. Bundan sebep 24 saatlik gün bitince, oruç başlar ve güneş batınca da biter.&nbsp;</p>
<p><strong>HIZIR ORUCU BAŞLAMA TARİHİ VE ORUÇ AÇMA SAATLERİ</strong></p>
<p><strong>Ankara;</strong><br />
13 Şubat Perşembe: 18:35<br />
14 Şubat Cuma: 18:36<br />
15 Şubat Cumartesi: 18:38</p>
<p><strong>İstanbul;</strong><br />
13 Şubat Perşembe; 18:49<br />
14 Şubat Cuma: 18:50<br />
15 Şubat Cumartesi: 18:52</p>
<p><strong>İzmir;</strong><br />
13 Şubat Perşembe; 19:00<br />
14 Şubat Cuma: 19:02<br />
15 Şubat Cumartesi: 19:04</p>
<p><strong>HIZIR ORUCU NASIL TUTULUR?</strong></p>
<p>Hızır Orucu içerisinde illere veya bölgelere farklılıklar gözükebilir. Ancak geleneksel şekilde Hızır Orucu şu şekilde tutulur;</p>
<p>-Hızır orucu, 3 gün tutulur. Oruç tutan akşamdan niyet eder ve sahur etmeden ertesi gün akşam vakti gelene kadar oruç tutar.</p>
<p>-Hızır orucunun 3. gününde buğday taneleri ocak üzerinde kavrulur ve geleneğe göre taş değirmende öğütülmesi sağlanır. El değirmeni ile öğütülen buğday unu irmik büyüklüğündedir.</p>
<p>-Unu öğüttükten sonra bir araya toplanır ve tepsiye veya temiz bez parçası üzerine dökülür. Bir gece boyunca bekletilir. Evde bulunan genç kız ya da erkekler niyet edip uyuduktan sonra sabah kalkar ve bez üzerine bakar. Eğer unun üzerine izler varsa Hızır&#8217;ın uğradığına inanırlar ve dua ederler.</p>
<p>-Hazırlanan un ise akşam yemeğinde içine tereyağı katılarak helva yapılır gibi hazırlanır ve yenilir. Kalan kısmı ise komşulara dağıtılır. Maddi durumu iyi olan aileler daha sonra Pirini çağırıp kurbanını keser. Ekonomik durumu elverişli olmayanlar ise Cem yapar.</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com/hizir-orucu-nedir-nasil-tutulur-ne-zaman-kac-gun-tutulur-hizir-orucu-acma-saatleri-2021/">Hızır orucu nedir, nasıl tutulur, ne zaman, kaç gün tutulur? Hızır orucu açma saatleri 2021</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com">Gelin Canlar Bir Olalım</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Büyük Kadın Buluşması’nda gözaltına alınanlara tutuklama talebi</title>
		<link>https://www.gelincanlar.com/buyuk-kadin-bulusmasinda-gozaltina-alinanlara-tutuklama-talebi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Gelin Canlar]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 08 Mar 2021 07:26:17 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haberler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.gelincanlar.com/?p=5789</guid>

					<description><![CDATA[<p>İstanbul Kadıköy’de, 8 Mart Kadın Platformu’nun çağrısıyla dün gerçekleştirilen Büyük Kadın Buluşması’nın ardından 8 LGBTİ+ aktivisti ve kadın darp edilerek gözaltına alındı. Emniyetteki işlemlerinin ardından adliyeye çıkarılan aktivistler, savcılık tarafından ifadeleri alınmadan tutuklama talebiyle mahkemeye sevk edildi. Çağdaş Hukukçular Derneği (ÇHD) İstanbul Şubesi, sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda, “6 Mart Kadıköy eyleminde gözaltına alınan kadınlar,...</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com/buyuk-kadin-bulusmasinda-gozaltina-alinanlara-tutuklama-talebi/">Büyük Kadın Buluşması’nda gözaltına alınanlara tutuklama talebi</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com">Gelin Canlar Bir Olalım</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>İstanbul Kadıköy’de, 8 Mart Kadın Platformu’nun çağrısıyla dün gerçekleştirilen Büyük Kadın Buluşması’nın ardından 8 LGBTİ+ aktivisti ve kadın darp edilerek gözaltına alındı. Emniyetteki işlemlerinin ardından adliyeye çıkarılan aktivistler, savcılık tarafından ifadeleri alınmadan tutuklama talebiyle mahkemeye sevk edildi.<br />
Çağdaş Hukukçular Derneği (ÇHD) İstanbul Şubesi, sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda, “6 Mart Kadıköy eyleminde gözaltına alınan kadınlar, Anadolu Adliyesi’ne çıkartıldı. Tamamı savcılık tarafından ifadeleri alınmaksızın tutuklanmaları talebiyle Sulh Ceza Hakimliği’ne sevk edildi. Sorgu için adliyeye geçiyoruz” ifadeleri yer aldı</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com/buyuk-kadin-bulusmasinda-gozaltina-alinanlara-tutuklama-talebi/">Büyük Kadın Buluşması’nda gözaltına alınanlara tutuklama talebi</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com">Gelin Canlar Bir Olalım</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Gazi Katliamı’nın üzerinden 26 yıl geçti: Katliamlar devam ediyor</title>
		<link>https://www.gelincanlar.com/gazi-katliaminin-uzerinden-26-yil-gecti-katliamlar-devam-ediyor/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Gelin Canlar]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 07 Mar 2021 07:28:33 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haberler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.gelincanlar.com/?p=5792</guid>

					<description><![CDATA[<p>Gazi Katliamı’nın 26’ncı yılında 12 Mart Platformu’nun düzenlediği panelde konuşan HDP Milletvekili Musa Piroğlu, katliamlara karşı birlikte mücadele vurgusu yaparak, “Kendi içimizdeki parçalanmayı bir an önce aşmamız gerekiyor” dedi. İstanbul’da Gazi Katliamı’nın yıl dönümü dolayısıyla 12 Mart Platformu tarafından panel düzenlendi. Sultangazi ilçesinde bulunan Gazi Cemevi’nde düzenlenen panele, Halkların Demokratik Partisi (HDP) İstanbul Milletvekili Musa...</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com/gazi-katliaminin-uzerinden-26-yil-gecti-katliamlar-devam-ediyor/">Gazi Katliamı’nın üzerinden 26 yıl geçti: Katliamlar devam ediyor</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com">Gelin Canlar Bir Olalım</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Gazi Katliamı’nın 26’ncı yılında 12 Mart Platformu’nun düzenlediği panelde konuşan HDP Milletvekili Musa Piroğlu, katliamlara karşı birlikte mücadele vurgusu yaparak, “Kendi içimizdeki parçalanmayı bir an önce aşmamız gerekiyor” dedi.</p>
<div class="post_content clearfix">
<div class="content_box">
<div class="text">
<div>İstanbul’da Gazi Katliamı’nın yıl dönümü dolayısıyla 12 Mart Platformu tarafından panel düzenlendi. Sultangazi ilçesinde bulunan Gazi Cemevi’nde düzenlenen panele, Halkların Demokratik Partisi (HDP) İstanbul Milletvekili Musa Piroğlu ile katliamda yaşamını yitirenlerin aileleri ve çok sayıda kişi katıldı.</div>
<div>&nbsp;</div>
<div>Panelde konuşan katliam sırasında gözaltına alındıktan sonra kaybolan, daha sonra cansız bedeni bulunan Hasan Ocak’ın kardeşi Ali Ocak, adaletsizliğin tüm coğrafyaya yayıldığını söyledi. Katliamların cezasızlıkla sonuçlandığını belirten Ocak, “Öteden yapılan suçların hesabı sorulmadığı sürece, katliamlar devam edecek. Devlet Hasan’ı gözaltına aldı ve katletti. Kaybetme politikasını kabul etmiyoruz. Sorumlular cezalandırılsın istiyoruz” dedi.</div>
<div>&nbsp;</div>
<div><strong>‘OMUZ OMUZA MÜCADELE’</strong></div>
<div>&nbsp;</div>
<div>Katliamda yaşamın yitiren Zeynep Poyraz’ın babası Cemal Poyraz, “26 yıldır kızımın hasretiyle yaşıyorum. Herkesin bir olması gerekiyor ki daha fazla canımız yanmasın. Katliamlar hala devam ediyor. Katliamlar devlet eliyle yapılıyor. Herkesin bir olup mücadele etmesi gerekiyor. Devlet vurun, kırın, gidin diyor ve yapıyorlar. Siyasi kimliklerinizi bir kenara bırakıp, omuz omuza mücadele edelim” ifadelerini kullandı.</div>
<div>&nbsp;</div>
<div><strong>‘PARÇALANMA AŞILMALI’</strong></div>
<div>&nbsp;</div>
<div>HDP Milletvekili Musa Piroğlu ise katliamlara karşı birlikte mücadele vurgusu yaparak, “Kendi içimizdeki parçalanmayı bir an önce aşmamız gerekiyor” dedi.</div>
<div>&nbsp;</div>
<div>Panel, konuşmaların ardından soru ve cevap bölümüyle sona erdi.</div>
</div>
</div>
</div>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com/gazi-katliaminin-uzerinden-26-yil-gecti-katliamlar-devam-ediyor/">Gazi Katliamı’nın üzerinden 26 yıl geçti: Katliamlar devam ediyor</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com">Gelin Canlar Bir Olalım</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Federal Almanya Parlamentosu’nda Hızır lokması verildi</title>
		<link>https://www.gelincanlar.com/federal-almanya-parlamentosunda-hizir-lokmasi-verildi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Gelin Canlar]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 15 Feb 2020 20:34:21 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haberler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.gelincanlar.com/?p=5773</guid>

					<description><![CDATA[<p>Hızır ayı vesilesiyle, Federal Parlamento İnançlar odasında bir araya gelen yurttaşlar, katledilen-yaşamını yitirenler, tüm canlı alemi aşkına, karanlığa karşı aydınlık, savaşa karşı barış için deliller uyandırdılar, gulbanglar-deyişler okudular, Hızır lokmalarını pay ettiler. SPD Milletvekili Elvan Korkmaz Emre’nin girişimi ile başlayan, Almanya Alevi Birlikleri Federasyonu (AABF) ve Berlin Alevi Toplumu-Cemevi’nin (BAT) desteği ile geleneksel hale gelen...</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com/federal-almanya-parlamentosunda-hizir-lokmasi-verildi/">Federal Almanya Parlamentosu’nda Hızır lokması verildi</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com">Gelin Canlar Bir Olalım</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Hızır ayı vesilesiyle, Federal Parlamento İnançlar odasında bir araya gelen yurttaşlar, katledilen-yaşamını yitirenler, tüm canlı alemi aşkına, karanlığa karşı aydınlık, savaşa karşı barış için deliller uyandırdılar, gulbanglar-deyişler okudular, Hızır lokmalarını pay ettiler.</p>
<p>SPD Milletvekili Elvan Korkmaz Emre’nin girişimi ile başlayan, Almanya Alevi Birlikleri Federasyonu (AABF) ve Berlin Alevi Toplumu-Ce<span class="text_exposed_show">mevi’nin (BAT) desteği ile geleneksel hale gelen Alman Parlementosu’ndaki Hızır Lokması etkinliği için üçüncü kez bir araya gelindi.</span></p>
<div class="text_exposed_show">
<p>Aleviliğe ait kutsal sembollerinin bulunduğu İnanç Odasında düzenlenen etkinliğe, SPD Federal Milletvekilleri Elvan Korkmaz Emre (organizatör) ve Cansel Kızıltepe, AABF-AABK Genel Başkanı Hüseyin Mat, AABF YK üyeleri Av. İbrahim Emre ve Melek Şahin, AABF İnanç Kurulu Başkanı Pir Müslüm Kaya ve Kurul üyeleri, AABF Kuzey Bölge Başkanı Haydar Gencer, Kuzey Bölge Gençlik Kolu (BDAJ) Başkanı Deniz Kasal ve gençlik üyeleri, NRW İnanç Kurulu Başkanı Pir Mehmet Korkmaz, BAT-Cemevi Başkanı Dr. Yüksel Özdemir, Cemevi Yönetim, İnanç ve Kadın Kurulu üyeleri katıldı.</p>
<p>Etkinlik Öncü Pektaş’ın delil uyandırması ile Pir Hasan Göçer’in verdiği gülbenkle başladı. Gülbenk ve delil uyandırmanın ardından Pir Müslüm Kaya, vekiller Elvan Korkmaz Emre ve Cansel Kızıltepe, Hüseyin Mat, İbrahim Emre, Pir Musa Gönül sırasıyla konuşma yaptılar. Hızır’ın Alevi toplumundaki önemine ve değerine dikkat çeken konuşmacılar, Parlamento inanç odasında bu yılda canlar ile buluşup lokmaların pay edilmesinin kıymetli bir kazanım olduğu ve birlik beraberliğin her daim korunması gerektiğine vurgu yaptı.</p>
<p>Konuşmalardan sonra BAT-Cemevi İnanç Kurulu üyesi Pir Musa Gönül, Hızır’la ilgili deyişler okudu ve ardından Pir Müslüm Kaya Kırmancki ve Türkçe dualar ile Hızır lokmalarını gelen katılımcılara pay etti.</p>
</div>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com/federal-almanya-parlamentosunda-hizir-lokmasi-verildi/">Federal Almanya Parlamentosu’nda Hızır lokması verildi</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com">Gelin Canlar Bir Olalım</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Çukurova’da Xızır orucu başladı</title>
		<link>https://www.gelincanlar.com/cukurovada-xizir-orucu-basladi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Gelin Canlar]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 15 Feb 2020 20:33:17 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haberler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.gelincanlar.com/?p=5770</guid>

					<description><![CDATA[<p>Xızır ayı dolayısıyla Çukurova kentlerinde yaşayan Aleviler Xızır orucu tutmaya başladı. Mersin, Toroslar, Tarsus ve Adana cemevlerinde lokmalar paylanıp, muhabbet edilecek. Mezitli Cemevi ise cumartesi saat 13:00’da yapımı devam eden inşaat alanında lokmalar paylaşılacak. Xızır orucuna dair açıklama yapan Mersin Cemevi İnanç Kurulu, “Cemevimizde 13-14-15 Şubat günlerinde Hızır Orucu tutulacak, 15 Şubat Cumartesi günü akşam...</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com/cukurovada-xizir-orucu-basladi/">Çukurova’da Xızır orucu başladı</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com">Gelin Canlar Bir Olalım</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Xızır ayı dolayısıyla Çukurova kentlerinde yaşayan Aleviler Xızır orucu tutmaya başladı. Mersin, Toroslar, Tarsus ve Adana cemevlerinde lokmalar paylanıp, muhabbet edilecek. Mezitli Cemevi ise cumartesi saat 13:00’da yapımı devam eden inşaat alanında lokmalar paylaşılacak.</p>
<p>Xızır orucuna dair açıklama yapan Mersin Cemevi İnanç Kurulu, “Cemevimizde 13-14-15 Şubat günlerinde Hızır Orucu tutulacak, 15 Şubat Cumartesi günü akşam 19.30 ‘da Hızır Cemimiz yapılacaktır. Oruç açma gün batımıdır. Hızır lokma ve kurbanlarınızı cemevimize bağışlayabilirsiniz. Bütün canlarımız lokma ve niyazlarıyla Hızır oruç açma, muhabbet programlarınıza ve Hızır Cemimize davetlidir” denildi.</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com/cukurovada-xizir-orucu-basladi/">Çukurova’da Xızır orucu başladı</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com">Gelin Canlar Bir Olalım</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>ADFE’nin üyelik talebi kabul edildi</title>
		<link>https://www.gelincanlar.com/adfenin-uyelik-talebi-kabul-edildi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Gelin Canlar]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 26 Nov 2019 06:31:52 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haberler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.gelincanlar.com/?p=5766</guid>

					<description><![CDATA[<p>Alevi Dernekleri Federasyonu (ADFE) geçtiğimiz aylarda Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu’na üye olmak için başvuru yapmıştı. ADFE’nin üyelik başvurusu AABK’nin 6. Olağan Seçimli Genel Kurul’nda kabul edildi. ADFE Başkanı Cela Fırat, üyelik başvurularının kabul edilmesine ilişkin şunları ifade etti: “AABK 6. Olağan Seçimili Genel Kurulu bugün yapıldı. Yeniden göreve seçilen sevgili Hüseyin Mat Başkanımı ve yönetimini...</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com/adfenin-uyelik-talebi-kabul-edildi/">ADFE’nin üyelik talebi kabul edildi</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com">Gelin Canlar Bir Olalım</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Alevi Dernekleri Federasyonu (ADFE) geçtiğimiz aylarda Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu’na üye olmak için başvuru yapmıştı. ADFE’nin üyelik başvurusu AABK’nin 6. Olağan Seçimli Genel Kurul’nda kabul edildi. ADFE Başkanı Cela Fırat, üyelik başvurularının kabul edilmesine ilişkin şunları ifade etti:</p>
<p>“AABK 6. Olağan Seçimili Genel Kurulu bugün yapıldı. Yeniden göreve seçilen sevgili Hüseyin Mat Başkanımı ve yönetimini tebrik eder, başarılarının devamını dilerim. Alevi Derne<span class="text_exposed_show">kleri Federasyonu olarak AABK’ye üye olmak için başvurmuştuk. Üyelik başvurumuz genel kurulda karara bağlanmış&nbsp; ve oy birliğiyle onaylanmıştır. İnanıyorum ki bu birliktelik gücümüze güç katacaktır! Alevilik vardır, Alevilik haktır” dedi.<br />
</span></p>
<div id="js_5tv" class="_5pbx userContent _3576" data-testid="post_message" data-ft="{&quot;tn&quot;:&quot;K&quot;}">
<p>Alevi Dernekleri Federasyonu’nun, AABK’ye üye olmasına ilişkiın kısa bir açıklamada Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu Genel Başkanı&nbsp; Hüseyin Mat yaptı. Mat, “Birliğimiz, dirliğimiz daim, Hızır yardımcımız olsun. Alevi Dernekleri Federasyonumuzun değerli Başkanı Celal Fırat Dedemiz nezdinde, Alevi Dernekleri Federasyonumuzun tüm bileşenlerine, cemevlerimize, canlarımıza teşekkür ediyorum. Aramıza hoş geldiniz” dedi.</p>
</div>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com/adfenin-uyelik-talebi-kabul-edildi/">ADFE’nin üyelik talebi kabul edildi</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com">Gelin Canlar Bir Olalım</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>PSAKD Eyüp Şube 14. Olağan Genel Kurulu’nu gerçekleştirdi</title>
		<link>https://www.gelincanlar.com/psakd-eyup-sube-14-olagan-genel-kurulunu-gerceklestirdi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Gelin Canlar]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 25 Nov 2019 06:30:13 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haberler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.gelincanlar.com/?p=5763</guid>

					<description><![CDATA[<p>Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) Eyüp Şubesi Alibeyköy Cemevi olağan genel kurulunu gerçekleştirdi. Genel kurulda PSAKD Eyüp şube başkanlığı için Alevi Bektaşi Federasyonu Genel Başkanı Hüseyin Güzelgül ve PASKD Eyüp Şube üyesi Mehmet Gerçek yarıştı. Cemevinde yapılan genel kurula, Eyüp şube üyeleri yoğun katılım gösterdi. Başkan adaylarından Mehmet Gerçek 199 oyda kalırken Hüseyin Güzelgül...</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com/psakd-eyup-sube-14-olagan-genel-kurulunu-gerceklestirdi/">PSAKD Eyüp Şube 14. Olağan Genel Kurulu’nu gerçekleştirdi</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com">Gelin Canlar Bir Olalım</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) Eyüp Şubesi Alibeyköy Cemevi olağan genel kurulunu gerçekleştirdi. Genel kurulda PSAKD Eyüp şube başkanlığı için Alevi Bektaşi Federasyonu Genel Başkanı Hüseyin Güzelgül ve PASKD Eyüp Şube üyesi Mehmet Gerçek yarıştı.</p>
<p>Cemevinde yapılan genel kurula, Eyüp şube üyeleri yoğun katılım gösterdi.</p>
<p>Başkan adaylarından Mehmet Gerçek 199 oyda kalırken Hüseyin Güzelgül ise 360 oy alarak yeniden başkanlığa seçildi.</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com/psakd-eyup-sube-14-olagan-genel-kurulunu-gerceklestirdi/">PSAKD Eyüp Şube 14. Olağan Genel Kurulu’nu gerçekleştirdi</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com">Gelin Canlar Bir Olalım</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yalıncak Sultan Alevi Kültür Derneği 9. olağan genel kurulunu gerçekleştirdi</title>
		<link>https://www.gelincanlar.com/yalincak-sultan-alevi-kultur-dernegi-9-olagan-genel-kurulunu-gerceklestirdi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Gelin Canlar]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 24 Nov 2019 06:27:23 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haberler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.gelincanlar.com/?p=5760</guid>

					<description><![CDATA[<p>Sivas Hafik Yalıncak köyünde Yalıncak Sultan Dergahı’nı Onarma Derneği olarak kurulan ve İstanbul’da faaliyetlerine devam eden Yalıncak Sultan Alevi Kültür Derneği 9. Olağan Genel Kurulu’nu gerçekleştirdi. Derneğin 9 dönem başkanlığını yürütmüş olan Hüseyin Elmas Dede inanç kuruluna seçilerek dernek başkanlığı görevini yeni yönetim kuruluna devretti. Üyelerin yoğun katılımı ile gerçekleştirilen genel kurulda başkanlığa Ali Ekber...</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com/yalincak-sultan-alevi-kultur-dernegi-9-olagan-genel-kurulunu-gerceklestirdi/">Yalıncak Sultan Alevi Kültür Derneği 9. olağan genel kurulunu gerçekleştirdi</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com">Gelin Canlar Bir Olalım</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Sivas Hafik Yalıncak köyünde Yalıncak Sultan Dergahı’nı Onarma Derneği olarak kurulan ve İstanbul’da faaliyetlerine devam eden Yalıncak Sultan Alevi Kültür Derneği 9. Olağan Genel Kurulu’nu gerçekleştirdi.</p>
<p>Derneğin 9 dönem başkanlığını yürütmüş olan Hüseyin Elmas Dede inanç kuruluna seçilerek dernek başkanlığı görevini yeni yönetim kuruluna devretti. Üyelerin yoğun katılımı ile gerçekleştirilen genel kurulda başkanlığa Ali Ekber Göktepe seçildi.</p>
<p>Yönetim kurulu listesi Ali Ekber Göktepe, Sevim Yalıncakoğlu, İsmail Erder, Gül Ağcagül, Veyis Ertemur, Hanife Erder ve Mehmet Yalıncakoğlu olarak belirlendi. Denetim kurulunda ise Nuri Erdemir, Halis Erdemir ve Şahbaz Kalemköy yer aldı.</p>
<p>Ayrıca Hüseyin Elmas, Mahmut Yalıncakoğlu, Zeynep Yalıncakoğlu, Ziya Erder ve Kenan Elmas ise inanç kuruluna seçildi.</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com/yalincak-sultan-alevi-kultur-dernegi-9-olagan-genel-kurulunu-gerceklestirdi/">Yalıncak Sultan Alevi Kültür Derneği 9. olağan genel kurulunu gerçekleştirdi</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com">Gelin Canlar Bir Olalım</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Alevi Kadınların, ‘Söz Kadının Sıra Bizde’ Eğitim Kampına Yoğun Ilgi</title>
		<link>https://www.gelincanlar.com/alevi-kadinlarin-soz-kadinin-sira-bizde-egitim-kampina-yogun-ilgi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Gelin Canlar]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 11 Nov 2019 06:36:04 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haberler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.gelincanlar.com/?p=5755</guid>

					<description><![CDATA[<p>Fransa Alevi Kadınlar Birliği’nin düzenlediği, ‘Söz Kadının Sıra Bizde’ 2’inci eğitim kampı son gününde büyük bir çoşku ile devam etti. Üç gün süren eğitim kampına Fransa’nın farklı bölgelerinde yaşayan çok sayıda kadın katıldı. Konuşmacı olarak Prof. Dr. Bedriye Poyraz, siyasetçi-aktivist Şafak Arabacı ve FUAF Eşit Başkanı Rozbi Demir’in katıldığı kampta, Alevi toplumunda Alevi kadın örgütlenmesinin...</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com/alevi-kadinlarin-soz-kadinin-sira-bizde-egitim-kampina-yogun-ilgi/">Alevi Kadınların, ‘Söz Kadının Sıra Bizde’ Eğitim Kampına Yoğun Ilgi</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com">Gelin Canlar Bir Olalım</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Fransa Alevi Kadınlar Birliği’nin düzenlediği, ‘Söz Kadının Sıra Bizde’ 2’inci eğitim kampı son gününde büyük bir çoşku ile devam etti. Üç gün süren eğitim kampına Fransa’nın farklı bölgelerinde yaşayan çok sayıda kadın katıldı.</p>
<p>Konuşmacı olarak Prof. Dr. Bedriye Poyraz, siyasetçi-aktivist Şafak Arabacı ve FUAF Eşit Başkanı Rozbi Demir’in katıldığı kampta, Alevi toplumunda Alevi kadın örgütlenmesinin önemi, kadın ve özgüven konuları ele alındı.</p>
<p>Eğitim kampında müzik dinletisi, tiyatro gösterimi, kültür sanat atölyesi, özgüven atölyesi, Alevilikte kadının yeri ve önemi konulu tartışma atölyesi, hukuksal açıdan kadın hakları gibi konular işlendi.</p>
<h2>“HAKLARIMIZ ERKEKLER TARAFINDAN GASP EDİLİYOR”</h2>
<p>Avrupa Alevi Birlikleri Federasyonu 2. Başkanı Sultan Şahin, Bir Yol’a yaptığı değerlendirmede, “Alevi kadınları görünür kılmak için bu tarz etkinlikleri çok önemsiyoruz. AKM’lerde inançta kadın erkek eşitliği savunuluyor fakat pratikte öyle olmuyor. Erkekler erkek egemen sistemden etkileniyor biz de böylesi eşitsiz bir toplumdan payımızı alıyoruz. Avrupa’da yaşamımıza rağmen kadın erkek eşitliği sağlanamadı. Haklarımız erkekler tarafından gasp ediliyor.” dedi.</p>
<p>Böyle bir ortamda kadınların yapması gereken en önemli şeyin kadının kadını desteklemesi olduğunu vurgulayan Şahin, “Kadınlar birbirini sevmeli, birbirine el verip mücadeleyi yüksek bir çıtaya çıkarmalı. Munzur’un coşkusuyla, Toros Dağları’nın yüksekliğiyle kadın mücadelesini yükseltmeliyiz. Feminist bakış açısıyla çalışmalar yapmalıyız. Bu çalışmaları yaparken erkek arkadaşlarımızı dışlamaktan bahsetmiyoruz onlara da anlatmamız ve farkındalık kazandırmamız gerekiyor” ifadelerini kullandı.</p>
<p>Şahin son olarak kadınların yönetimlere girmesi gerektiğini ve AKM’lerde aktif olmalarının çok önemli olduğunu söyleyerek sadece Can’ız demekle bu sorun çözülmez özgür toplumun özgür kadınla mümkün olabileceğinin altını çizdi.</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com/alevi-kadinlarin-soz-kadinin-sira-bizde-egitim-kampina-yogun-ilgi/">Alevi Kadınların, ‘Söz Kadının Sıra Bizde’ Eğitim Kampına Yoğun Ilgi</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com">Gelin Canlar Bir Olalım</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Pir Ali Koçak: Asimilasyona karşı Diyanet kökünden sökülmeli</title>
		<link>https://www.gelincanlar.com/pir-ali-kocak-asimilasyona-karsi-diyanet-kokunden-sokulmeli/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Gelin Canlar]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 08 Nov 2019 10:20:38 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haberler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.gelincanlar.com/?p=5750</guid>

					<description><![CDATA[<p>1980 askeri darbe sonrasında yapımı daha da artan ‘Alevi köylerine cami’ dayatmasına bugün yenileri ekleniyor. Pir Ali Koçak da devam eden asimilasyonların bir tür ‘devlet geleneği’ olduğuna işaret ediyor. Asimilasyonun en temel alanlarından biri olan inanç merkezlerine dönük artan baskı ve dayatmalara vurgu yapan Pir Ali &#160;Koçak, “Aleviler ceketinin düğmelerini yanlış iliklemeye başlamış. Bu sebeple...</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com/pir-ali-kocak-asimilasyona-karsi-diyanet-kokunden-sokulmeli/">Pir Ali Koçak: Asimilasyona karşı Diyanet kökünden sökülmeli</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com">Gelin Canlar Bir Olalım</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>1980 askeri darbe sonrasında yapımı daha da artan ‘Alevi köylerine cami’ dayatmasına bugün yenileri ekleniyor. Pir Ali Koçak da devam eden asimilasyonların bir tür ‘devlet geleneği’ olduğuna işaret ediyor.</p>
<p>Asimilasyonun en temel alanlarından biri olan inanç merkezlerine dönük artan baskı ve dayatmalara vurgu yapan Pir Ali &nbsp;Koçak, “Aleviler ceketinin düğmelerini yanlış iliklemeye başlamış. Bu sebeple de var olan kendi içerisinde bir birlik sağlayamadı. Mevcut birliktelik de sadece çıkar düzeyinde. Bunun üzerinden devletin yapmış olduğu politikada Alevilerin birbirine kenetlenmesini önlemiş oldu. Son dönemdeki tutuklamalar, cami yapmalar sadece devletin suçu değil. Devlete bu suçu işlemesine biz müsaade ettik. Eğer biz birlik olmuş olsaydık hiçbir yerde Alevi köyüne cami yapılmazdı.” ifadelerini kullandı.</p>
<p><strong>“KENDİ TOHUMLARIMIZI YEŞERTMEK ZORUNDAYIZ”</strong></p>
<p>Pir &nbsp;Koçak, devletin, Selçuklulardan günümüze kadar asimilasyonu gelenek haline getirdiğini de söyleyerek şöyle devam etti:</p>
<p>“Eğer Alevilere cami ile birlikte hizmet gelecekse Alevilerin tek bir sözü olması lazım; eğer biz Aleviliği özüne bağlı olarak görmek istiyorsak şu andaki yaşamımız içinde önce kendimizi gözden geçirmeliyiz.</p>
<p>Size bir kurbağa hikâyesi anlatayım. Kurbağayı kaynamış bir suyun içeresine koyarsan kurbağa zıplar kaçar. Ama kurbağayı soğuk bir suyun içeresine koyup altını yavaş yavaş yakarsan kurbağa fark etmeden ölür. Aynen Aleviliği de öyle asimile etmeye başladılar. Biz kendi tohumlarımızı yeşertmek zorundayız. Eğer biz kendi kökümüze inip tohumlarımızı yeşertmezsek devlet, bizi asimile eder. Kendi içimizdeki gri pasaportlu dede dediğimiz ve Avrupa’da gri dedeleri de gelir bize İslam’ı, Şia’yı anlatır ve hiç Alevilikten söz etmeden bizi asimile edip ve kendi yollarına koymaya çalışır.</p>
<p>Kars’taki olaya değinecek olursak; mantık olarak bir Alevi köyüne eğer yol yapılacaksa insan oldukları için yapılması lazım. Alevi ya da Müslüman oldukları için değil. Eğer biz bunu topluma aşılayamaz, bu yolun gerçeklerini gençlerimize anlatmaz, gençlerimizi cemlere getirmez, caminin bizim olmadığını anlatmazsak camiye gideceklerdir. Biz, kendimizi; yani hak yolunu ayakta tutabilmek için önce özümüzü bileceğiz, özü bozmadan zamana ayarlayacağız.”</p>
<p><strong>“DEDELERİMİZ KENDİLERİNİ YETİŞTİRMİYOR”</strong></p>
<p>Halkımız öyle bir inançlı ki temiz kalpli göğsünü gere gere ‘ben Aleviyim’ diyor ve gidiyor dedeleri dinliyor. Ama tırnak içinde ‘dedeler’. Dedelerimiz, pirlerimiz kendilerini yetiştirmiyor. Bir ezberleri var o ezberle gidiyorlar.</p>
<p>Aleviler, Viyana’da mahkemeye müracaat ettiler ve ‘Biz ayrı bir inancız. İslam’la bir ilişkimiz yok.’ dediler. Tüzüklere bakıyorlar ki peygamberleri Muhammet. Ali’ye bir bakıyorlar ki İslam’da da aynısı var. ‘Biz sizi ayrı bir din ya da ayrı bir inanç olarak kabul etmeyiz’ diyorlar. Eğer biz kendi özümüze dönersek hem Avrupa’da hem de dünyada saygı görürüz.”</p>
<p><strong>“DİYANET KÖKÜNDEN SÖKÜLMELİ”</strong></p>
<p>Süren asimilasyon politikalarının en temel kaynağı olarak Diyanet İşlerini işaret eden Pir Ali Koçak, &nbsp;“Diyanet kökünden sökülmeli” diyerek şöyle devam etti:</p>
<p>“Biz anlatmasını biliyoruz. Aleviliği Almanlara da İngilizlere de Fransızlara da anlattık. Ama şu Alevilere Aleviliği bir türlü anlatamadık, anlatamıyoruz. Bir anlatabilsek o zaman kendimize geleceğiz. Yani bütün kabahat ne hükümette ne Osmanlı devletinde ne de bu ülkeyi idare edenlerdedir. Onların amacı belli zaten. Devletin din adamları devletten maaş alıyor. İnanç kurumları, hocaları, imamları, koskoca bir diyanet işleri var. Diyanet işlerine pirlerimiz diyor ki ‘Diyanet, bize adam göndersin de Kur’an kursu versin’. Oysaki biz diyoruz ki ‘Hayır kardeşim, diyanet işlerini istemiyoruz. Diyanet işlerinin Alevilerle ilişkisi olmamalıdır.</p>
<p>Cemevlerini rant kapısına çevirmişler. Hakk hizmetçi dedem de babam da hatta bütün ehil insanlarımız da ‘Hakk hizmeti karşılıksız yapılır’ derlerdi. Çünkü sen onu isteyerek, severek yapıyorsun. Eğer ona bir karşılık vereceklerse değer biçemezsin. Her kelamına bir değer mi biçeceksin? ‘Fiyatı şudur’ mu diyeceksin? Biz de Alevilikte büyüklerimizden kalma en önemli şey; kendi özünden gelerek verdiği hakullahtır, çerağlıktır.</p>
<p>‘Çerağılık’ kelimesini herhalde bazı canlarımız bilmiyor. Eskiden cemevlerinde yağdanlıklar vardı. Onun üzerine mumlar konuluyordu. Bezden küçük küçük parçalar yapılıyordu. O yağda çerağ yakıyorlardı. Onun içinde bir para gerekliydi. Ceme gelen insanlar bir daha yanması için çerağın devamlı yanabilmesi için yağa, life ihtiyaç vardı. İşte onlar için para alıyorlardı.&nbsp; Dedeye ya da pire alınmıyordu. O çerağlık hizmeti veren ya da hizmeti yapan rayber ise o çıkarıp pire verirdi. Pir ‘bana ver’ demezdi. Derse eğer o zaman o pirlikten çıkar.</p>
<p><strong>“CEM YÜRÜTENLER TALİPLERDEN YUKARIDA OTURAMAZ”</strong></p>
<p>Bir de cemlerde kodes gibi yerler yapıyorlar. Yani hiçbir pir, hiçbir ehil insan ya da cem, cemaat sunan biri taliplerden daha yukarıda oturamaz. Aşağıda olmak zorundadır. Biz aşağıda talipler ise yukarıda oturabilirler. Onlar bizi kendi yüreklerinde, görüşlerinde, sevgisiyle yükseltecekler.”</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com/pir-ali-kocak-asimilasyona-karsi-diyanet-kokunden-sokulmeli/">Pir Ali Koçak: Asimilasyona karşı Diyanet kökünden sökülmeli</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com">Gelin Canlar Bir Olalım</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Turgut Öker’e konulan yurtdışı yasağı derhal kaldırılsın!</title>
		<link>https://www.gelincanlar.com/turgut-okere-konulan-yurtdisi-yasagi-derhal-kaldirilsin/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Gelin Canlar]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 08 Nov 2019 10:18:25 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haberler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.gelincanlar.com/?p=5747</guid>

					<description><![CDATA[<p>Almanya Alevi Birlikleri Federasyonu (AABF), Onursal Başkan Turgut Öker’e konulan yurtdışı yasağına ilişkin açıklama yaptı. Alevilere yapılan baskıların devam ettiğine değinilen açıklamada, “Uzun bir süredir Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından hedef gösterilen Avrupa’daki Alevi kurumlarına yönelik dünya kamuoyunun gözü önünde siyasi bir baskı uygulanıyor. Daha evvel hükümet yanlısı medya tarafından yalan haberlerle köşeye...</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com/turgut-okere-konulan-yurtdisi-yasagi-derhal-kaldirilsin/">Turgut Öker’e konulan yurtdışı yasağı derhal kaldırılsın!</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com">Gelin Canlar Bir Olalım</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Almanya Alevi Birlikleri Federasyonu (AABF), Onursal Başkan Turgut Öker’e konulan yurtdışı yasağına ilişkin açıklama yaptı.</p>
<p>Alevilere yapılan baskıların devam ettiğine değinilen açıklamada, “Uzun bir süredir Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından hedef gösterilen Avrupa’daki Alevi kurumlarına yönelik dünya kamuoyunun gözü önünde siyasi bir baskı uygulanıyor. Daha evvel hükümet yanlısı medya tarafından yalan haberlerle köşeye sıkıştırılmaya çalışılan Alevi toplumuna karşı geldiğimiz son noktada yargının da bir baskı aracı olarak kullandığını görmekteyiz. Bu uygulamanın son örneği; kurumumuzun Onursal Başkanı Sayın Turgut Öker ile ilgili 2014 – 2015 yılında yaptığı konuşmalar ve sosyal medya paylaşımlarının neden olarak gösterildiği davadır. Bu paylaşımlar, Üçüncü Köprüye Yavuz Sultan Selim adının verilmesine ilişkin eleştiriler ve gezi şehitleriyle ilgili Alevi toplumunun da hem fikir olduğu taleplerin bir ifadesidir. Bu süreçte Onursal Genel Başkanımız, açılan davalardan kaçmayıp, kendi isteğiyle Türkiye’ye gitmesine rağmen ihtiyati tedbir çerçevesinde yurtdışı yasağı konmasını, Alevi toplumunu sindirmeye yönelik siyasi bir karar olarak değerlendiriyoruz. Türk-İslam Sentezi yüzyıllardır sürdürdüğü Alevi toplumuna dönük tarihsel kininin bir yansımasıdır” ifadeleri yer aldı.</p>
<p><strong>“TÜM MUHALİF GRUPLARA KARŞI AYNI YÖNTEM UYGULANIYOR”</strong></p>
<p>Açıklama şöyle devam etti:</p>
<p>“Onursal başkanımız dışında son iki yıldır Avrupa’dan Türkiye’ye giden yüzlerce Alevi kurum yöneticisi ve üyeleri sosyal medya paylaşımları neden gösterilerek gözaltına alındılar. Bazılarına Türkiye giriş yasağı uygulanırken, bazılarına da tutuksuz yargılanma kapsamında yurtdışı yasağı konuldu.</p>
<p>Bu gözaltı dalgasıyla ilgili Türkiye’deki resmi makamlardan yapılan bir açıklama yok. Soruşturmalara dair bir bilgi yok. Yurtdışı yasağı normalde tedbir amaçlı kullanılması gerekirken, maalesef Türkiye Hükümeti tarafından Alevi Toplumu’na karşı bir cezalandırma aracı olarak kullanılıyor. Sadece Alevi toplumuna değil, Türkiye’deki tüm muhalif gruplara karşı da aynı yöntemi kullanıyor. Suç Politikaları Araştırma Enstitüsü’nün (Institute for Criminal Policy Research – ICPR) verilerine göre Türkiye, mahpus sayısının artışında Avrupa’da birinci, dünyada onuncu sırada yer alıyor.</p>
<p>Yaklaşık yüzde 70’i Alman vatandaşlığına sahip ve Almanya’da uyum konusunda örnek gösterilen Alevi toplumuna yönelik bu baskılara karşı Alman Hükümeti ve kamuoyundan dayanışma bekliyoruz. Özellikle Almanya Dışişleri Bakanlığı ve Türkiye’deki Almanya Başkonsolosluğu’nu onursal genel başkanımız Sayın Turgut Öker’in hukuk mücadelesini yakından takip etmeye</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com/turgut-okere-konulan-yurtdisi-yasagi-derhal-kaldirilsin/">Turgut Öker’e konulan yurtdışı yasağı derhal kaldırılsın!</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com">Gelin Canlar Bir Olalım</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Muhammed Miraca Vardığı Gece Kapıda Gördüğü Aslandır Ali</title>
		<link>https://www.gelincanlar.com/muhammed-miraca-vardigi-gece-kapida-gordugu-aslandir-ali/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Gelin Canlar]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 07 Nov 2019 06:40:25 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Videolar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.gelincanlar.com/?p=5741</guid>

					<description><![CDATA[<p>Hz. Muhammed Miraç&#8217;ta Neler Gördü? Sözlükte gece yürüyüşü anlamına gelen &#8220;İsra&#8221;, Hz. Muhammed Mustafa (sav)’in bir gece Cebrail (as) tarafından Mekke’deki Mescid-i Haram’dan Kudüs’teki Mescid-i Aksa’ya götürülmesi anlamına geliyor; &#8220;Miraç&#8221; ise Hz. Peygamber’in Mescid-i Aksa’dan semalara yükselmesi ve Allah’la buluşması demektir. İsra ve Miraç olayı Yüce Allah’ın Sevgili Peygamberine bir mükâfatı, büyük bir ihsanı, eşsiz...</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com/muhammed-miraca-vardigi-gece-kapida-gordugu-aslandir-ali/">Muhammed Miraca Vardığı Gece Kapıda Gördüğü Aslandır Ali</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com">Gelin Canlar Bir Olalım</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Hz. Muhammed Miraç&#8217;ta Neler Gördü? Sözlükte gece yürüyüşü anlamına gelen &#8220;İsra&#8221;, Hz. Muhammed Mustafa (sav)’in bir gece Cebrail (as) tarafından Mekke’deki Mescid-i Haram’dan Kudüs’teki Mescid-i Aksa’ya götürülmesi anlamına geliyor; &#8220;Miraç&#8221; ise Hz. Peygamber’in Mescid-i Aksa’dan semalara yükselmesi ve Allah’la buluşması demektir. İsra ve Miraç olayı Yüce Allah’ın Sevgili Peygamberine bir mükâfatı, büyük bir ihsanı, eşsiz bir armağanı ve ilahî bir mucizedir. Miladi 610 tarihinde peygamberlik görevi verilen Hz. Muhammed (sav), bütün gücüyle tevhid inancını yerleştirmeye ve ilahi mesajı tebliğe çalıştı. Mekkeli müşrikler direniş gösterdiler, atalarının putperest dinlerini terk etmek istemediler.</p>
<p>Cebrail (as), Hz. Peygamber’i &#8220;Miraç&#8221; (göğe yükselme vasıtası) ile Mescid-i Aksa’dan semalara çıkarır. Birinci semada Hz. Adem’i görür. Hz. Adem&#8217;in sağında cennetliklerin ruhları, solunda cehennemliklerin ruhları vardır. Adem (as), sağına bakınca güler, soluna bakınca ağlar. ikinci semada İsa (as) ve Yahya (as)’ı, üçüncü semada Yusuf (as), dördüncü semada İdris (as), beşinci semada Harun (as) ve altıncı semada Hz. Musa (as) ile görüşür ve selamlaşır, peygamberler kendisine hayır duası ederler. Her gün 70 bin meleğin ibadet ettiği Beytü’l-Ma’mur’un bulunduğu 7. semada Hz. İbrahim (as) ile buluşur. Hz. İbrahim kendisini selamlar ve hayır duaları eder. Sonra Sidretü’l-Münteha (hudut ağacı) denilen yere ulaşırlar. Burada Hz. Peygamber’e evrenin sırları, varlığın kaderiyle ilgili hükümlerin tespiti için görevli meleklerin çalışmaları gösterilir.</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com/muhammed-miraca-vardigi-gece-kapida-gordugu-aslandir-ali/">Muhammed Miraca Vardığı Gece Kapıda Gördüğü Aslandır Ali</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com">Gelin Canlar Bir Olalım</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sezgin Kartal, Alevi hareketinin yaşadığı üç temel sorununu yazdı</title>
		<link>https://www.gelincanlar.com/sezgin-kartal-alevi-hareketinin-yasadigi-uc-temel-sorununu-yazdi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Gelin Canlar]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 07 Nov 2019 06:33:42 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haberler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.gelincanlar.com/?p=5737</guid>

					<description><![CDATA[<p>Gazeteci Sezgin Kartal, Karşı Mahalle’deki köşe yazısında Alevi örgütlenmesinin durumuna dikkat çekti. Alevi hareketinin temel sorunlarını “Mücadelede verilen otuz yılın kazanımını yiyip, yenisini üretmiyor. İçinde yaşadığı sistemi, zamanı tanımıyor. Örgütler ve toplumu var eden Yol’un kuralları fazlasıyla esnetilmiş” olarak üç maddede toplayan Kartal, Alevilerin taleplerinin haklı olduğunu ancak bu taleplerin karşılanması için örgütlülük anlamında bir...</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com/sezgin-kartal-alevi-hareketinin-yasadigi-uc-temel-sorununu-yazdi/">Sezgin Kartal, Alevi hareketinin yaşadığı üç temel sorununu yazdı</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com">Gelin Canlar Bir Olalım</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Gazeteci Sezgin Kartal, Karşı Mahalle’deki köşe yazısında Alevi örgütlenmesinin durumuna dikkat çekti. Alevi hareketinin temel sorunlarını “Mücadelede verilen otuz yılın kazanımını yiyip, yenisini üretmiyor. İçinde yaşadığı sistemi, zamanı tanımıyor. Örgütler ve toplumu var eden Yol’un kuralları fazlasıyla esnetilmiş” olarak üç maddede toplayan Kartal, Alevilerin taleplerinin haklı olduğunu ancak bu taleplerin karşılanması için örgütlülük anlamında bir şey yapılmadığını belirtti.</p>
<p>Kartal’ın “Alevi hareketi mi dediniz?” başlıklı yazısının tamamı şu şekilde:</p>
<p>“Alevilere dair yazılarımıza uzun süredir ara vermiştik. Geçtiğimiz hafta Karşı Mahalle’de Aydın Deniz’in bir yazısı yayımlandı. Deniz, yazısında Alevi gündemlerini ele alıyor ve Türkiye Cumhuriyeti’nin 96. yılını geride bırakırken, tarihindeki Alevi katliamlarıyla yüzleşmediği gerçekliğini not ederek yazısını sonlandırıyor. Yazıda maddi bir hata yok, hiçbir satırına itiraz edemeyiz, aksine eklenecek çok şey var. Yazılanlardan ziyade yazılmayan, üzerine eğilinmeyen konuları tartışmakta yarar görüyorum.</p>
<p><strong>“ALEVİ HAREKETİ ÜÇ TEMEL SORUN YAŞIYOR”</strong></p>
<p>Katliamları, hak kayıplarını sıralayıp devletin bunlarla yüzleşmesini ve taleplere karşılık vermesini beklemek doğal. Sorun ise ne değişti ki devlet bu talepleri yerine getirsin? Aleviler çok haklı ondan mı; yoksa demokratik, eşitlikçi bir rejim inşa edildiğinden mi? Ne oldu?</p>
<p>Alevi hareketi bugün üç temel sorunu yaşıyor.</p>
<p>Bir, mücadelede verilen otuz yılın kazanımını yiyip, yenisini üretmiyor.</p>
<p>İki, içinde yaşadığı sistemi, zamanı tanımıyor.</p>
<p>Üç, örgütler ve toplumu var eden Yol’un kuralları fazlasıyla esnetilmiş.</p>
<p>Yıllar evvel Alevi kamuoyunda bilinen bir derneğin başkanına sorduğum ‘Kurumunuz söz üretmede, tanınır olmada sorun yaşamıyor. Neden bunu örgütlenmeye dönüştürmüyorsunuz?’a aldığım cevap çok şaşırtıcıydı. Başkan ‘Örgütlenme zaman ve enerji isteyen meşakkatli bir iş, yapamayız’ demişti. Aslında Alevi hareketinin bütününü çok iyi özetlemişti kendileri üzerinden. Örgütlenmeye dair yapılan bu değerlendirme aynı zamanda zamanın ruhunu yakalayamama için de geçerli. Yıllardır ezber haline gelen mücadelenin temel başlıkları kazanımla sonuçlanmadığı için de etkili bir talep olmaktan çıkıyor. Daha doğrusu uğruna mücadele edilecek bir motivasyon kaynağı olmuyor. Hatta daha ilginç olanı fiilen kazanılmış kimi haklar (cemevleri gibi) yeteri kadar değerlendirilmiyor. ‘Devlet cemevlerini yasal statüye kavuştursun’ haklı talep ama sistemi zorlayacak, ona bu adımı attıracak ne yapıyoruz?</p>
<p>Örgütlenme Alevi hareketinin temel gündemi olmaktan çıktığında ‘Madem Diyanet’in kaldırılmasını başaramıyoruz; o zaman içinde yer almanın yollarına bakalım’ anlayışı baş gösteriyor.</p>
<p><strong>“DEVLET RAHATLIKLA ALEVİ HAREKETİNE MÜDAHALE EDEBİLİYOR”</strong></p>
<p>Ayrıca Alevi toplumunun içinde sistemli politik bir örgütlenmeyi ele almadığımız içindir ki devlet rahatlıkla Alevi hareketinin içine müdahaleler geliştirebiliyor.</p>
<p>Bakın geçtiğimiz günlerde AKP’nin önemli isimlerinden Bülent Arınç ‘Liberaller ve Alevilerden oy alabilmeliyiz’ dedi. Bu sözler boşa söylenmiş sözler değil. Alevilerin AKP’ye ne kadar öfkeli olduğunu anlatmaya gerek yok. Peki Arınç’ın sözleri neyin nesi?</p>
<p>Hatırlanacaktır; AKP-Gülen kavgasıyla cami-cemevi projeleri rafa kaldırılmıştı. Bu proje ile ‘devletin Alevisi’ni yaratma çizgisinden milim şaşmayan Cem Vakfı’na (İzzettin Doğan) devlet mesafe koymuştu. Arınç’ın sözünün birinci adresi İzzettin Doğan’dır. Çünkü Alevilerin kurumsallığı bakımından sözünü üreten, bu temelde örgütlenmesini yapan neredeyse tek kurum.</p>
<p>İkinci adresi ise, Alevi hareketinin örgütlü yapısının zayıflamasıyla birlikte devletin desteğini esirgemediği kimi Alevi ‘önderleri (dedeleri)’dir.</p>
<p>Üçüncü adres ise, Alevi hareketiyle hiç etkileşimde bulunmamış tamamen örgütsüz Anadolu Alevileridir.</p>
<p>Kendi tarihimizden öğrenmiyoruz bari gözümüzün önündeki Kürt halkını örnek alalım.</p>
<p>İnsanın aklına ne kadar zulüm gelirse Kürtlerin onu eksiksiz yaşamasına rağmen bütünlüklü davranabilme, siyasette belirleyici olma yeteneği kuşkusuz örgütlü oluşundandır. Taleplerinin karşılanmasını ve devletin katliamlarla yüzleşmesini beklemek gibi bir şey göremezsiniz. Dikkat edilirse aynı şeyleri tekrar edip durmak yerine çetin bir mücadeleyi sürekli yürütüyor; önüne çıkan her engeli aşmak için yeni yollar, yeni örgütlenme yöntemleri geliştiriyor. Bu Kürtlerin bulduğu bir formül de değil. Yaşamın diyalektiği bu! Alevilerin sorunu, örgütlerinin bu diyalektikten kaçınması, kolay olanı seçmesidir.</p>
<p>Önümüzde duran, taşın altına elimizi koymaktır. Yani Alevi toplumunun örgütlenmesini sağlamaktır. Örgütlemediğimiz bir toplumun temsilcisi olduğumuz da iddiadan başka anlam ifade etmiyor.</p>
<p>Alevilerin ordusuz generallere ihtiyacı yok!</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com/sezgin-kartal-alevi-hareketinin-yasadigi-uc-temel-sorununu-yazdi/">Sezgin Kartal, Alevi hareketinin yaşadığı üç temel sorununu yazdı</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com">Gelin Canlar Bir Olalım</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Maltepe Cemevi yöneticileri Kılıçdaroğlu’na sorunlarını anlattı</title>
		<link>https://www.gelincanlar.com/maltepe-cemevi-yoneticileri-kilicdarogluna-sorunlarini-anlatti/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Gelin Canlar]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 06 Nov 2019 06:28:54 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haberler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.gelincanlar.com/?p=5734</guid>

					<description><![CDATA[<p>CHP’li Maltepe Belediyesi ile mahkemelik olan Maltepe Cemevi yöneticileri, sorunlarını CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’na anlattı. Görüşmede Kılıçdaroğlu’na 1992 yılından bu yana Maltepe Cemevi ile ilgili süreç, dosya halinde sunuldu. Görüşme sonrasında cemevi yönetimi tarafından yapılan açıklamada şu ifadelere yer verildi: “Sayın Kemal Kılıçdaroğlu’nun cemevimizin 2017 yılı itibarı ile geçmiş dönem belediye başkanlarının belediye bütçesinden...</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com/maltepe-cemevi-yoneticileri-kilicdarogluna-sorunlarini-anlatti/">Maltepe Cemevi yöneticileri Kılıçdaroğlu’na sorunlarını anlattı</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com">Gelin Canlar Bir Olalım</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>CHP’li Maltepe Belediyesi ile mahkemelik olan Maltepe Cemevi yöneticileri, sorunlarını CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’na anlattı.</p>
<p>Görüşmede Kılıçdaroğlu’na 1992 yılından bu yana Maltepe Cemevi ile ilgili süreç, dosya halinde sunuldu.</p>
<p>Görüşme sonrasında cemevi yönetimi tarafından yapılan açıklamada şu ifadelere yer verildi:</p>
<p>“Sayın Kemal Kılıçdaroğlu’nun cemevimizin 2017 yılı itibarı ile geçmiş dönem belediye başkanlarının belediye bütçesinden tek bir kuruş katkısı olmadan tamamen Alevilerin ve Alevi dostlarının bağış ve yardımları ile 7 katlı binanın ve çatısının tamamlanmış olduğu gerçeğini ilk kez öğrendiği toplantı oldukça verimli geçti ve kısa zaman içinde belediye tarafından cemevimiz üzerinden kurgulanmak istenen tezgahın ortadan kalkacağı izlenimini net bir şekilde aldığımızı belirtmek isteriz.</p>
<p>Beklentimiz en kısa zamanda sayın Kılıçdaroğlu’nun beyanının altının doldurulması ve cemevimiz bugün olduğu gibi yarın da toplumumuz tarafından sevk ve idare edilen, kendi kendini yöneten, kendi yönetimini kendi seçen demokratik kurulların son kertesine kadar işletildiği kurumsal kimliğimize ve halkımızın 17 Ekim’de ortaya koyduğu iradeye başta Belediye Başkanı Ali Kılıç olmak üzere herkesin saygı göstermesi, destek olunmayacak ise de yolumuza erkanımıza köstek olunmamasını bekliyoruz ve ısrarla talep ediyoruz.”</p>
<p>Maltepe Cemevi yönetimi, yarın cemevinde bilgilendirme toplantısı yapacak.</p>
<h2>NE OLMUŞTU?</h2>
<p>İstanbul Maltepe Gülsuyu’nda bulunan Maltepe Cemevi Derneği, Maltepe Sağlık Turizm Eğitim Otopark Temizlik ve İnş. San. ve Tic. A.Ş. (MATAŞ) tarafından kendilerine ait araziyi ‘işgal’ ettiği gerekçesiyle kaymakamlığa şikayet edilmişti. Şikayet kapsamında kaymakamlık 22 Mayıs günü cemevinde tahkikat başlattı. Cemevinin yemekhanesinde yapılan tahkikatta bazı cemevi yönetici ve üyelerinin ifadeleri alınmıştı. Maltepe Belediye Başkanı Ali Kılıç’ın cemevi yöneticilerine inşaatı bir yıl içinde bitireceğine dair söz verdiği yıl aynı arsayı Süreyyapaşa Vakfı’na devrettiği, vakfın da arsayı 25 yıl süreliğine MATAŞ’a kiraya verdiği ortaya çıkmıştı.</p>
<p>Maltepe Cemevi, belediyenin bu kararını protesto etmişti. Cemevi üyesi Abidin Sarı da bu konuya dikkat çekmek amacıyla her Perşembe Maltepe Meydanı’nda oturma eylemi başlatmıştı.</p>
<p>Ayrıca cemevi yönetimi yöre dernekleri ve kanaat önderleriyle yaptıkları toplantı sonucu bir komisyon oluşturmuştu. Son olarak geçtiğimiz gün Maltepe Belediyesi, cemevini “haksız yere işgal ettiği” gerekçesiyle mahkemeye vermişti.</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com/maltepe-cemevi-yoneticileri-kilicdarogluna-sorunlarini-anlatti/">Maltepe Cemevi yöneticileri Kılıçdaroğlu’na sorunlarını anlattı</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com">Gelin Canlar Bir Olalım</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Eminönü&#8217;nde kazanan İBB oldu</title>
		<link>https://www.gelincanlar.com/eminonunde-kazanan-ibb-oldu/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Gelin Canlar]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 05 Nov 2019 14:46:36 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haberler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.gelincanlar.com/?p=5731</guid>

					<description><![CDATA[<p>İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB), Eminönü&#8217;nde kira sözleşmeleri dolan balık ekmek tekneleriyle ilgili esnafın başvurusu üzerine, İstanbul 4&#8217;üncü İdare Mahkemesi&#8217;nin verdiği yürütmeyi durdurma kararına itiraz etti. İBB tarafından balık ekmek satılan kayıkçıların, 1 Kasım&#8217;da dolan sözleşme süreleri yenilenmemiş, bölgenin de boşaltılması istenmişti. Bunun üzerine Tarihi Eminönü Turizm Balık Ekmek Kooperatifi&#8217;nce mahkemeye başvurulunca İBB&#8217;nin işlemiyle ilgili yürütmeyi...</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com/eminonunde-kazanan-ibb-oldu/">Eminönü&#8217;nde kazanan İBB oldu</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com">Gelin Canlar Bir Olalım</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB), Eminönü&#8217;nde kira sözleşmeleri dolan balık ekmek tekneleriyle ilgili esnafın başvurusu üzerine, İstanbul 4&#8217;üncü İdare Mahkemesi&#8217;nin verdiği yürütmeyi durdurma kararına itiraz etti.</p>
<p>İBB tarafından balık ekmek satılan kayıkçıların, 1 Kasım&#8217;da dolan sözleşme süreleri yenilenmemiş, bölgenin de boşaltılması istenmişti. Bunun üzerine Tarihi Eminönü Turizm Balık Ekmek Kooperatifi&#8217;nce mahkemeye başvurulunca İBB&#8217;nin işlemiyle ilgili yürütmeyi durdurma kararı verilmişti.</p>
<p><strong>İBB SÖZCÜSÜ: TAHLİYEYE İLİŞKİN YASAL SÜREÇ KALDIĞI YERDEN DEVAM EDECEKTİR</strong></p>
<p>İBB Sözcüsü Murat Ongun, sosyal medya hesabından yaptığı açıklamada, mahkemeye yaptıkları başvurunun sonucunun geldiğini duyurdu. Ongun şu ifadeleri kullandı:</p>
<p><strong>“İstanbul 4. İdare Mahkemesince Eminönü’ndeki balıkçı teknelerinin tahliyesiyle ilgili açılan davada savunmamız sonrası davanın incelenmeksizin reddine karar verilmiş olup ‘yürütmeyi durdurma’ kararı ortadan kalkmıştır. Tahliyeye ilişkin yasal süreç kaldığı yerden devam edecektir.”</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<blockquote class="twitter-tweet">
<p dir="ltr" lang="tr">İstanbul 4. İdare Mahkemesince Eminönü’ndeki balıkçı teknelerinin tahliyesiyle ilgili açılan davada savunmamız sonrası davanın incelenmeksizin reddine karar verilmiş olup &#8220;yürütmeyi durdurma&#8221; kararı ortadan kalkmıştır. Tahliyeye ilişkin yasal süreç kaldığı yerden devam edecektir.</p>
<p>— Murat Ongun (@Mrt_Ongun) <a href="https://twitter.com/Mrt_Ongun/status/1191715254973140992?ref_src=twsrc%5Etfw">November 5, 2019</a></p></blockquote>
<p><script async="" src="https://platform.twitter.com/widgets.js" charset="utf-8"></script></p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com/eminonunde-kazanan-ibb-oldu/">Eminönü&#8217;nde kazanan İBB oldu</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com">Gelin Canlar Bir Olalım</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Alevilerin Yunanistan’da Kasım Kurbanı etkinlikleri başlıyor</title>
		<link>https://www.gelincanlar.com/alevilerin-yunanistanda-kasim-kurbani-etkinlikleri-basliyor/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Gelin Canlar]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 05 Nov 2019 13:20:32 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haberler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.gelincanlar.com/?p=5727</guid>

					<description><![CDATA[<p>Yunanistan’daki en önemli Alevi-Bektaşi etkinliği olan Kasım Kurbanı etkinliği, inançsal bir tarihi gün dönümünü simgelerken, aynı zamanda binlerce insanın katıldığı bir sosyal etkinlik özelliği gösteriyor. Yunanistan’da, Seyyid Ali Sultan (Kızıldeli)’nin manevi varlığını yaşatmak ve onunla özdeş dergâhın (ocak-tekke) korunup onarılması vazifesini gönüllü olarak üstlenen insanlar tarafından kurulmuş Seyyid Ali Sultan Dergâhı Koruma Heyeti Kurumu tarafından...</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com/alevilerin-yunanistanda-kasim-kurbani-etkinlikleri-basliyor/">Alevilerin Yunanistan’da Kasım Kurbanı etkinlikleri başlıyor</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com">Gelin Canlar Bir Olalım</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Yunanistan’daki en önemli Alevi-Bektaşi etkinliği olan Kasım Kurbanı etkinliği, inançsal bir tarihi gün dönümünü simgelerken, aynı zamanda binlerce insanın katıldığı bir sosyal etkinlik özelliği gösteriyor.</p>
<p>Yunanistan’da, Seyyid Ali Sultan (Kızıldeli)’nin manevi varlığını yaşatmak ve onunla özdeş dergâhın (ocak-tekke) korunup onarılması vazifesini gönüllü olarak üstlenen insanlar tarafından kurulmuş Seyyid Ali Sultan Dergâhı Koruma Heyeti Kurumu tarafından düzenlenen etkinliğe, aynı zamanda yurt dışından da katılımlar oluyor. Etkinlikte; Rumeli’yi fetheden, Rumeli’nin Gözcüsü olarak kabul edilen, Seyyid Ali Sultan ve tüm eren-evliyalar aşkına kurbanlar kesilip lokmalar dağıtılıyor.</p>
<p>Seyyid Ali Sultan (Kızıldeli), Rumeli (Balkanlar)’da Sarı Saltuk’tan (Rumeli’ye geçişi 1263) sonra bu toprakların sevgiden, barıştan, dostluktan yana bir yurt yapmış, buraların Ehlibeyt’in ışığıyla nurlanmasını sağlamış, bu topraklara bolluk ve bereket, adalet ve barış getirmiş bir alp-eren olarak anılıyor.</p>
<p>Pir Hünkâr Hacı Bektaş Veli düşünce dünyasının içerisinde yer alan ve 1354 tarihinde diğer eren ve alp-erenlerle bu topraklara gelmesinin üzerinden yüzyıllar geçmiş olmasına rağmen halen çok derin bir sevgi ve saygıyla anılıyor, onunla özdeş gelenekleri yaşatılıyor.</p>
<p>O bir inanç önderi olmasının yanında, bir toplum önderi olarak kabul ediliyor, tüm dünyada aralıksız hizmet yürüten en önemli Alevi- Bektaşi inanç ve kültür merkezlerinden birinin kurucusu olarak kabul edilen bir seyyid olarak seviliyor. Gerçekten de bu ocak-tekke merkezi çerağların sönmeden yandığı, meydanevinde cemlerin yapıldığı, dünya Alevi- Bektaşi toplumunun en önemli inanç merkezlerinin başında yer alıyor.</p>
<p><strong>TÜRKİYE VE BULGARİSTAN’DAN DA KATILIM OLACAK</strong></p>
<p>Eski Türk takviminde kışın başlangıcı olarak kabul edilen 8 Kasım günü, inançlarını, kültürlerini her koşulda ve tüm boyutuyla sürdüren- yaşatan Yunanistan’daki Alevi Bektaşi toplumu için de ayrı bir öneme sahip. Önceki senelerde olduğu gibi bu seneki etkinliğe de, Türkiye ve Bulgaristan’dan birçok misafirin katılması bekleniyor.</p>
<p>Seyyid Ali Sultan (Kızıldeli) Türbesi, Ruşenler (Russo) Köyü sınırlarında. Ruşenler ise Dimetoka (Didmotiho) İlçesi, Evros (Meriç) İli’ne bağlı.</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com/alevilerin-yunanistanda-kasim-kurbani-etkinlikleri-basliyor/">Alevilerin Yunanistan’da Kasım Kurbanı etkinlikleri başlıyor</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com">Gelin Canlar Bir Olalım</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Dilek İmamoğlu, İstanbul Maratonu’nda Emel Korkmaz ile birlikte koştu</title>
		<link>https://www.gelincanlar.com/dilek-imamoglu-istanbul-maratonunda-emel-korkmaz-ile-birlikte-kostu/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Gelin Canlar]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 05 Nov 2019 06:40:57 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haberler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.gelincanlar.com/?p=5722</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#8220;BİR SÜRÜ ALİ İSMAİL KOŞUYOR&#8221; Maraton öncesi ALİKEV’in çalışmalarını anlatan Korkmaz, “Ali’nin ardından iyi ki kurmuşuz bu vakfı” demiş ve şöyle devam etmişti: “Okuyan çocuklarımıza destek olmak için burs veriyoruz. Geçen sene 167 çocuğumuza burs verdik. Bu sene 200’den fazla çocuğa burs vermeyi hedefliyoruz” dedi. Maratonda ALİKEV çatısı altında koşan gönüllüleri “Benimle birlikte her sene...</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com/dilek-imamoglu-istanbul-maratonunda-emel-korkmaz-ile-birlikte-kostu/">Dilek İmamoğlu, İstanbul Maratonu’nda Emel Korkmaz ile birlikte koştu</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com">Gelin Canlar Bir Olalım</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>&#8220;BİR SÜRÜ ALİ İSMAİL KOŞUYOR&#8221;</p>
<p>Maraton öncesi ALİKEV’in çalışmalarını anlatan Korkmaz, “Ali’nin ardından iyi ki kurmuşuz bu vakfı” demiş ve şöyle devam etmişti: “Okuyan çocuklarımıza destek olmak için burs veriyoruz. Geçen sene 167 çocuğumuza burs verdik. Bu sene 200’den fazla çocuğa burs vermeyi hedefliyoruz” dedi. Maratonda ALİKEV çatısı altında koşan gönüllüleri “Benimle birlikte her sene çocuklarım koşuyor, bir sürü Ali İsmail koşuyor. Her sene çoğalıyoruz.”</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com/dilek-imamoglu-istanbul-maratonunda-emel-korkmaz-ile-birlikte-kostu/">Dilek İmamoğlu, İstanbul Maratonu’nda Emel Korkmaz ile birlikte koştu</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com">Gelin Canlar Bir Olalım</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>AABF: Baskılar Hakka ve hakikate olan inancımızı daha da güçlendirecektir!</title>
		<link>https://www.gelincanlar.com/aabf-baskilar-hakka-ve-hakikate-olan-inancimizi-daha-da-guclendirecektir/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Gelin Canlar]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 04 Nov 2019 08:04:08 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haberler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.gelincanlar.com/?p=5718</guid>

					<description><![CDATA[<p>PİRHA-AABF geçtiğimiz gün Olağanüstü seçimsiz genel kuruluğunu gerçekleştirdi. Alevilere yönelik baskı ve saldırı politikalarının değerlendirildiği genel kurul sonucunda 16 Kasım Cumartesi günü İstanbul Garip Dede Dergahı’nda tüm Alevi kurumlarının katılacağı bir toplantı kararı alındı. Almanya Alevi Birlikleri Federasyonu (AABF) Olağanüstü Seçimsiz Genel Kurulu’nu Almanya‘nın Köln kentinde gerçekleştirdi. 2 Kasım 2019 tarihinde Ezgi Center’te yapılan AABF...</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com/aabf-baskilar-hakka-ve-hakikate-olan-inancimizi-daha-da-guclendirecektir/">AABF: Baskılar Hakka ve hakikate olan inancımızı daha da güçlendirecektir!</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com">Gelin Canlar Bir Olalım</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>PİRHA-AABF geçtiğimiz gün Olağanüstü seçimsiz genel kuruluğunu gerçekleştirdi. Alevilere yönelik baskı ve saldırı politikalarının değerlendirildiği genel kurul sonucunda 16 Kasım Cumartesi günü İstanbul Garip Dede Dergahı’nda tüm Alevi kurumlarının katılacağı bir toplantı kararı alındı.</p>
<p>Almanya Alevi Birlikleri Federasyonu (AABF) Olağanüstü Seçimsiz Genel Kurulu’nu Almanya‘nın Köln kentinde gerçekleştirdi. 2 Kasım 2019 tarihinde Ezgi Center’te yapılan AABF Olağanüstü Seçimsiz Genel Kurulu’na AABF Başkanı Hüseyin Mat ve yönetim kurulu üyelerinin yanı sıra, AABF’ye bağlı olan Alevi Kültür Merkezlerinden gelen çok sayıda delege katıldı.</p>
<p>Genel kurulda Alevilere ve Alevi kurum yöneticilerine yönelik baskı, yasak politikalarına ve bu kapsamda Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu (AABK) Onursal Başkanı Turgut Öker’e konulan yurt dışına çıkma yasağına karşı nasıl bir tavır alınacağına ilişkin öneriler tartışıldı.</p>
<p>Alevilerin taleplerini dile getirmenin ve toplumsal hak mücadelesi yürütmenin asla suç sayılamayacağına vurgu yapılan sonuç bildirgesinde Alevi İmam Hatip Projesi, Alevi köylerine zorla cami yaptırılması, Alevi çocuklarına zorunlu din dersleri kapsamında dayatılan baskı politikalarının yoğunlaştığı bir dönemde buna karşı koymanın Alevi kurumları ve toplum için bir varlık gerekçesi olduğuna dikkat çekildi.</p>
<p>Ayrıca genel kurul sonuç bildirgesinde AABK Onursal Genel Başkanı Turgut Öker şahsında tüm Alevi kurumlarına, kurum başkanlarına, yöneticilere ve genel olarak Alevi toplumuna yöneltilen saldırılara cevaben Türkiye’de bulunan Alevi kurumlarının 16 Kasım günü Garip Dede Dergahı’nda bir araya gelerek tartışmalar yürüteceği ifade edildi.</p>
<p>Açıklamanın devamında şu ifadelere yer verildi:</p>
<p><strong>“TÜRK-İSLAM SENTEZİNİN SALDIRI DALGASI İLE KARŞI KARŞIYAYIZ”</strong></p>
<p>Kamuoyunun da bildiği üzere AABK Onursal Başkanı Sayın Turgut Öker ile ilgili paralel devam eden birkaç dava var. Bunlardan sonuncusu; 2014 – 2015 yılında yaptığı konuşmalar ve sosyal medya paylaşımlarının neden olarak gösterildiği davadır. Bu paylaşımlar, üçüncü köprüye Yavuz Sultan Selim adının verilmesine ilişkin eleştiriler ve Gezi şehitleriyle ilgili Alevi toplumunun da hemfikir olduğu taleplerin bir ifadesidir. Bu süreçte Onursal Başkanımız, açılan davalardan kaçmayıp, kendi isteğiyle Türkiye’ye gitmesine rağmen ihtiyati tedbir çerçevesinde yurtdışı yasağı konmasını, Alevi toplumunu sindirmeye yönelik siyasi bir karar olarak değerlendiriyoruz. Yüzyıllardır Alevileri katleden ve Alevi inancını asimile etmek isteyen Türk-İslam sentezinin yeni bir gözdağı ve saldırı dalgasıyla karşı karşıyayız. Nazarımızda; cezalandırılmak ve mahkum edilmek istenen kişiler ve onların söylemleri değil, davamız, yolumuz ve ikrarımızdır!</p>
<p>Özellikle Avrupa’daki Alevileri marjinalleştirerek, Türkiye’deki Alevi kurumları ve toplumuyla olan bağlarımızı zayıflatmak isteyen AKP hükümetinin bu sinsi planı; Avrupa’ya yolladığı gri pasaportlu dedeler, kurdurduğu çakma Alevi dernekleri ve benzeri diğer tüm girişimlerinde olduğu gibi yine hüsrana uğrayacaktır.</p>
<p><strong>“BASKI POLİTİKASINA KARŞI KOYMAK VARLIK GEREKÇEMİZDİR”</strong></p>
<p>Alevilerin taleplerini dile getirmek ve bu kararlılıkla toplumsal hak mücadelesi yürütmek asla suç değildir. Aksine, Alevi İmam Hatip Projesi, Alevi köylerine zorla cami yaptırılması, Alevi çocuklarına zorunlu din dersleri kapsamında dayatılan baskı politikalarının yoğunlaştığı bir dönemde karşı koymak, tüm Alevi kurumları ve toplumumuz için bir varlık gerekçesidir. Alevi toplumu dün olduğu gibi bugün de tarihi misyonu ve inançsal değerleri doğrultusunda zulme ve baskılara toplumsal dayanışma ruhuyla karşı koyacaktır.</p>
<p>Avrupa’daki Alevi hareketi; ‘Yol Bir Sürek Binbir Barış Senfonisi’nde ortaya koyduğu tabloda olduğu gibi çok dilli, çok kültürlü bir anlayışı esas alan ve halkların kardeşliği şiarıyla tüm dünyayı rıza şehrine çevirme perspektifinden asla vazgeçmeyecektir. Alevi toplumu olarak sadece öznel taleplerimiz doğrultusunda mücadele etmenin dışında özellikle Ortadoğu’daki halklara yönelik saldırılar karşısında da barıştan yana taraf olmaya devam edecektir. Bu mücadele sürecinde dış odaklardan toplumumuza ve kurumlarımıza yönelecek her saldırı içimizdeki dava ateşini harlayacağı gibi Hakka ve hakikate olan inancımızı daha da güçlendirecektir!</p>
<p><strong>“KURUMLARIMIZLA MÜCADELE HATTIMIZI ORTAKLAŞTIRACAĞIZ”</strong></p>
<p>Bu bağlamda onursal genel başkanımız şahsında tüm kurumlarımıza, kurum başkanlarımıza, yöneticilerimize ve genel olarak Alevi toplumuna yöneltilen saldırılara cevaben; Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu, Alevi Bektaşi Federasyonu, Pir Sultan Abdal Kültür Dernekleri, Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı, Alevi Dernekleri Federasyonu, Alevi Vakıflar Federasyonu, Demokratik Alevi Dernekleri ve Alevi toplumuyla birlikte 16 Kasım 2019 Cumartesi günü İstanbul Garip Dede Dergahı’nda bir araya gelerek mücadele hattımızı ortaklaştıracağız ve ezelden beri Alevi toplumuna her türlü eziyeti reva görenlere birliğimizi, dirliğimizi ve varlığımızı yeniden hatırlatacağız.</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com/aabf-baskilar-hakka-ve-hakikate-olan-inancimizi-daha-da-guclendirecektir/">AABF: Baskılar Hakka ve hakikate olan inancımızı daha da güçlendirecektir!</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com">Gelin Canlar Bir Olalım</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İzmir’de Alevi Çiftin Kapısı Işaretlendi: ‘Alevilere Ölüm’</title>
		<link>https://www.gelincanlar.com/izmirde-alevi-ciftin-kapisi-isaretlendi-alevilere-olum/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Gelin Canlar]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 02 Nov 2019 10:05:19 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haberler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.gelincanlar.com.tr/?p=5691</guid>

					<description><![CDATA[<p>İzmir’de yaşayan Yalçın Acar isimli vatandaşın evinin kapısına “Alevilere ölüm” tehdidi yazılarak ve çarpı işareti koyuldu. İzmir’de yaşayan Yalçın Acar isimli vatandaş, evinin kapısına “Alevilere ölüm” tehdidinin yazıldığını ve işaretleme yapıldığını söyledi. “ALEVİLERE ÖLÜM YAZISI VE ÇARPI İŞARETİ GÖRDÜM” Kızlarını okul servisine bindirmek için kapıyı açtığında çapı işaretini gören&#160;Acar, “Bu sabah kızlarımı servise bindirmek için...</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com/izmirde-alevi-ciftin-kapisi-isaretlendi-alevilere-olum/">İzmir’de Alevi Çiftin Kapısı Işaretlendi: ‘Alevilere Ölüm’</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com">Gelin Canlar Bir Olalım</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>İzmir’de yaşayan Yalçın Acar isimli vatandaşın evinin kapısına “Alevilere ölüm” tehdidi yazılarak ve çarpı işareti koyuldu.</strong></p>
<p>İzmir’de yaşayan Yalçın Acar isimli vatandaş, evinin kapısına “Alevilere ölüm” tehdidinin yazıldığını ve işaretleme yapıldığını söyledi.</p>
<p><strong>“ALEVİLERE ÖLÜM YAZISI VE ÇARPI İŞARETİ GÖRDÜM”</strong></p>
<p>Kızlarını okul servisine bindirmek için kapıyı açtığında çapı işaretini gören&nbsp;<strong>Acar</strong>, “Bu sabah kızlarımı servise bindirmek için kapıyı açtığımda, ‘Alevilere ölüm’ yazısını ve çarpı işaretini gördüm. Ancak kızlarımın korkmaması için kapının önünde durdum. Onları servise bindirdim. Ne olduğunu anlama çalışıyorum. Eşim ve ben Aleviyiz. Yıllarca Pir Sultan Abdal Derneği’nde görev aldık, gençlik kollarında çalıştık” diye konuştu. Yalçın Acar, mahallede ve oturduğu apartmanda kimse ile bir tartışma yaşamadığını da ifade etti.</p>
<p><strong>“SUÇ DUYURUSUNDA BULUNMAYACAĞIM”</strong></p>
<p>“Bugün eşim ve ben de raporluyuz. İkimizin aynı gün evde olduğumuzda bunun yapılması dikkat çekici. Sanki birileri bizi takip ediyor, raporlu olduğumuzu biliyormuş gibi” diyerek sözlerine devam eden Yalçın Acar, daha önce hiç böyle bir tehdit almadıklarını söyledi.</p>
<p><strong>Yalçın Acar</strong>, “Suç duyurusunda bulundunuz mu” şeklindeki soruya ise şu yanıtı verdi:</p>
<p>“Korkuyorum suç duyurusunda bulunmaya. Polise bildirmeye korkuyorum. Bu sene içerisinde kayınvalidemin oturduğu Yamanlar semtinde de benzer şeyler oldu. Alevi ailelere linç girişiminde bulunuldu ve polis hiçbir şekilde müdahale etmedi. Bunun benim başıma gelebileceğinden korkuyorum. Polisin beni korumayacağını düşünüyorum, bu yüzden suç duyurusunda bulunmayacağım.”</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com/izmirde-alevi-ciftin-kapisi-isaretlendi-alevilere-olum/">İzmir’de Alevi Çiftin Kapısı Işaretlendi: ‘Alevilere Ölüm’</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com">Gelin Canlar Bir Olalım</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Atatürk Doğumu</title>
		<link>https://www.gelincanlar.com/ataturk-dogumu/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Gelin Canlar]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 31 Oct 2019 11:09:51 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Atatürk Köşesi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.gelincanlar.com.tr/?p=4847</guid>

					<description><![CDATA[<p>Mustafa Kemal Atatürk 1881 yılında Selanik’te Koca kasım Mahallesi, Islahhane Caddesi&#8217;ndeki üç katlı pembe evde doğdu. Babası Ali Rıza Efendi, annesi Zübeyde Hanım&#8217;dır. Baba tarafından dedesi Hafız Ahmet Efendi XIV-XV. yüzyıllarda Konya ve Aydın&#8217;dan Makedonya&#8217;ya yerleştirilmiş Kocacık Yörüklerindendir. Annesi Zübeyde Hanım ise Selanik yakınlarındaki Langaza kasabasına yerleşmiş eski bir Türk ailesinin kızıdır. Milis subaylığı, evkaf...</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com/ataturk-dogumu/">Atatürk Doğumu</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com">Gelin Canlar Bir Olalım</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img loading="lazy" class=" wp-image-4848 alignright" src="http://www.gelincanlar.com.tr/wp-content/uploads/2019/10/ataturk-anne-babasi.jpg" alt="" width="296" height="237" srcset="https://www.gelincanlar.com/wp-content/uploads/2019/10/ataturk-anne-babasi.jpg 450w, https://www.gelincanlar.com/wp-content/uploads/2019/10/ataturk-anne-babasi-300x240.jpg 300w" sizes="(max-width: 296px) 100vw, 296px" />Mustafa Kemal Atatürk 1881 yılında Selanik’te Koca kasım Mahallesi, Islahhane Caddesi&#8217;ndeki üç katlı pembe evde doğdu. Babası Ali Rıza Efendi, annesi Zübeyde Hanım&#8217;dır. Baba tarafından dedesi Hafız Ahmet Efendi XIV-XV. yüzyıllarda Konya ve Aydın&#8217;dan Makedonya&#8217;ya yerleştirilmiş Kocacık Yörüklerindendir. Annesi Zübeyde Hanım ise Selanik yakınlarındaki Langaza kasabasına yerleşmiş eski bir Türk ailesinin kızıdır. Milis subaylığı, evkaf katipliği ve kereste ticareti yapan Ali Rıza Efendi, 1871 yılında Zübeyde Hanım&#8217;la evlendi. Atatürk&#8217;ün beş kardeşinden dördü küçük yaşlarda öldü, sadece Makbule (Atadan) 1956 yılına değin yaşadı.</p>
<p>Çocukluk Yılları;<br />
Mustafa, ilk önce mahalle mektebinde öğrenim hayatına başlamış, sonra da babasının isteğiyle Şemsi Efendi Mektebi’ne geçmiştir. 1888 yılında babasını kaybetmiş, bir süreliğine dayısının yanında kalarak eğitimine ara vermek zorunda kalmıştır.</p>
<p>Makbule Atadan’ın anılarından anlaşıldığı üzere; Mustafa, kardeşleri Makbule ve Naciye ile ceviz oyunu, saklambaç ve daha bir çok değişik oyunlar oynarmış. Çok hareketli olan Mustafa, kız kardeşleri ile şakalaşır, bir çok muziplikler yaparmış. Aslında mizaç olarak sert bir yapıya sahip olan Mustafa, kız kardeşi Makbule’nin itaatkâr olmasından dolayı ona pek kızmazmış.</p>
<p>Çocukluk yıllarından beri ata ve silaha karşı büyük heves duyan Mustafa’nın, tahta parçalarından tabanca ve tambura yaptığını anlatan Makbule Atadan, kardeşinin her türlü oyuncağa düşkün olduğunu ve kendisine “Makbuş” diye hitap ettiğini söylüyor.</p>
<p>Ağabeyi Mustafa’nın çocukken fareden korktuğunu anlatan Makbule Atadan, Zübeyde Hanım’ın Mustafa’ya; “Sen asker olacaksın!&#8230; Asker korkar mı hiç?” dediğinden bahsediyor.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><img loading="lazy" class="size-full wp-image-4850 aligncenter" src="http://www.gelincanlar.com.tr/wp-content/uploads/2019/10/ataturk-nufus-cuzdani.jpg" alt="" width="791" height="600" srcset="https://www.gelincanlar.com/wp-content/uploads/2019/10/ataturk-nufus-cuzdani.jpg 791w, https://www.gelincanlar.com/wp-content/uploads/2019/10/ataturk-nufus-cuzdani-300x228.jpg 300w, https://www.gelincanlar.com/wp-content/uploads/2019/10/ataturk-nufus-cuzdani-768x583.jpg 768w" sizes="(max-width: 791px) 100vw, 791px" /></p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com/ataturk-dogumu/">Atatürk Doğumu</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com">Gelin Canlar Bir Olalım</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Atatürk Gençlik Yılları</title>
		<link>https://www.gelincanlar.com/ataturk-genclik-yillari/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Gelin Canlar]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 31 Oct 2019 11:05:32 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Atatürk Köşesi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.gelincanlar.com.tr/?p=4844</guid>

					<description><![CDATA[<p>Mustafa Kemal, Selanik Askeri Rüştiyesi’ni bitirdikten sonra, 14 yaşında iken Manastır Askeri İdadisi’ne (askeri lise) girdi (1895) Mustafa Kemal’in fikir hayatının oluşmasında ve gelişmesinde Manastır Askeri İdadisi’nde okuduğu dönem çok etkili oldu. Manastır kentinin yer aldığı Makedonya Bölgesi, Fransız İhtilali’nin ortaya çıkardığı milliyetçilik fikirlerinin etkisiyle, son derece karışıktı. Bölgede yaşayan azınlıklar Osmanlı Devleti’nden ayrılmak için...</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com/ataturk-genclik-yillari/">Atatürk Gençlik Yılları</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com">Gelin Canlar Bir Olalım</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div align="justify">Mustafa Kemal, Selanik Askeri Rüştiyesi’ni bitirdikten sonra, 14 yaşında iken Manastır Askeri İdadisi’ne (askeri lise) girdi (1895)</div>
<div align="justify">Mustafa Kemal’in fikir hayatının oluşmasında ve gelişmesinde Manastır Askeri İdadisi’nde okuduğu dönem çok etkili oldu. Manastır kentinin yer aldığı Makedonya Bölgesi, Fransız İhtilali’nin ortaya çıkardığı milliyetçilik fikirlerinin etkisiyle, son derece karışıktı. Bölgede yaşayan azınlıklar Osmanlı Devleti’nden ayrılmak için ayaklanmışlardı. Bulgar ve Yunan çeteleri bölgede Türklere karşı yoğun bir saldırı içindeydiler. Cereyan eden bu olaylar, Osmanlı Devleti’nin hızla yıkılışa doğru gittiğini göstermekteydi.</div>
<div align="justify"></div>
<div align="justify">Mustafa Kemal, Fransız İhtilali sonrasında ortaya çıkan milliyetçilik, demokrasi, özgürlük ve eşitlik fikirlerini öğrenmiş, arkadaşları ile birlikte ülkenin içinde bulunduğu sorunlara çareler aramaya başlamıştı. Manastır Askeri İdadisi’ni 1899 yılında başarı ile bitiren Mustafa Kemal, İstanbul’a gelerek Harp Okulu’na girdi (13 Mart 1899).</div>
<div align="justify"></div>
<div align="justify">1902 yılında Harp Okulu’nu bitirerek aynı yıl Harp Akademisi’ne devam etti. Harp Akademisi’nde okurken ülke sorunları ile daha fazla ilgilenmeye başlayan Mustafa Kemal, derslerinin arta kalan zamanlarında bazı yakın arkadaşları ile birlikte ülkenin içerisinde bulunduğu olumsuz durumu tüm okul öğrencilerine aktarmak amacıyla, el yazısı ile bir gazete çıkardı. Gazetenin yazılarını genellikle Mustafa Kemal yazıyordu. Mustafa Kemal, bütün gençliğini askeri okullarda okuyarak ve ülke sorunları ile meşgul olarak geçiriyordu.</div>
<div align="justify"></div>
<div align="justify">11 Ocak 1905 tarihinde Harp Akademisi’ni kurmay yüzbaşı rütbesi ile bitiren Mustafa Kemal, görev ve savaşlarla geçecek zorlu bir hayata, Şam’da 5. Ordu emrine atanarak başladı.</div>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com/ataturk-genclik-yillari/">Atatürk Gençlik Yılları</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com">Gelin Canlar Bir Olalım</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Atatürk Öğrenim Hayatı</title>
		<link>https://www.gelincanlar.com/ataturk-ogrenim-hayati/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Gelin Canlar]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 31 Oct 2019 11:03:34 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Atatürk Köşesi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.gelincanlar.com.tr/?p=4841</guid>

					<description><![CDATA[<p>Küçük Mustafa’nın öğrenim çağı geldiğinde anne ve babası arasında görüş ayrılığı belirdi. Zübeyde Hanım, oğlunun geleneklere uygun bir törenle mahalle mektebine verilmesinden yanaydı. Ali Rıza Efendi ise yeni yöntemlerle eğitim yapan Şemsi Efendi Okulu’na gitmesini istiyordu. Ali Rıza Efendi, Zübeyde Hanım’ında isteğini dikkate alarak Mustafa’yı ilk önce mahalle mektebine, ardından da Şemsi Efendi Okulu’na gönderdi....</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com/ataturk-ogrenim-hayati/">Atatürk Öğrenim Hayatı</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com">Gelin Canlar Bir Olalım</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div align="justify">Küçük Mustafa’nın öğrenim çağı geldiğinde anne ve babası arasında görüş ayrılığı belirdi. Zübeyde Hanım, oğlunun geleneklere uygun bir törenle mahalle mektebine verilmesinden yanaydı. Ali Rıza Efendi ise yeni yöntemlerle eğitim yapan Şemsi Efendi Okulu’na gitmesini istiyordu.</div>
<div align="justify"></div>
<div align="justify">Ali Rıza Efendi, Zübeyde Hanım’ında isteğini dikkate alarak Mustafa’yı ilk önce mahalle mektebine, ardından da Şemsi Efendi Okulu’na gönderdi. Ali Rıza Efendi’nin 1888 yılında hayatını kaybetmesi üzerine, büyük sorunlarla karşı karşıya kalan Zübeyde Hanım, çocuklarını yanına alarak Selanik yakınlarında Langaza’daki Rabla Çiftliğinde çalışan ağabeyinin yanına gitti. Küçük Mustafa böylelikle öğrenimine bir süreliğine ara vermek zorunda kaldı.</div>
<div align="justify"></div>
<div align="justify">Ancak Zübeyde Hanım, Mustafa’yı okulsuz bırakmak istemiyordu. Tekrar çocuklarıyla birlikte Selanik’te bulunan kız kardeşinin yanına döndü. Selanik’e dönüp okulunu bitiren Mustafa, Selânik Mülkiye Rüştiyesine kaydoldu.</div>
<div align="justify"></div>
<div align="justify">İçindeki asker olma arzusuna karşı koyamayan Mustafa, annesinin askerlik mesleğine sıcak bakmamasına rağmen, gizlice girdiği Askeri Rüştiye sınavlarını kazanarak 1893’te Selanik Askeri Rüştiyesi’ne yazıldı. Bu okulu çok seven Mustafa, yazları dayısı Hüseyin Efendi`nin yanına giderek, okul zamanına kadar çiftlikte kalırdı.</div>
<div align="justify"></div>
<div align="justify">Selanik Askeri Rüştiyesi’nde üstün zekası ile dikkati çeken Mustafa’ya bu okuldaki tüm öğretmenleri arkadaş muamelesi yapmaya başlamıştı. Bu okulda matematik öğretmenliği yapan Yüzbaşı Mustafa Efendi, genç öğrencisinin başarılarından dolayı, sınıftaki diğer Mustafa`larla aralarındaki farkı belirtmek üzere öğrencisinin adının sonuna “Kemal” ismini ilâve etti. Böylece “Mustafa Kemal” adını almış oldu.</div>
<div align="justify"></div>
<div align="justify">Rüştiye’yi bitirdikten sonra 1895 yılında Manastır Askeri İdadisi’ne girdi Mustafa Kemal’in fikir hayatının oluşmasında ve gelişmesinde Manastır Askeri İdadisi’nde okuduğu dönem oldukça etkili oldu. Burada ilerde ünlü bir hatip olarak tanınacak Ömer Naci ile arkadaşlık yaptı. Ömer Naci, Mustafa Kemal`in hitabet ve edebiyat sevgisinde etkin rol oynadı.</div>
<div align="justify"></div>
<div align="justify">Mustafa Kemal, askeri öğreniminin yanı sıra yabancı dil öğrenimini de ihmal etmiyor yazları izinli olarak Selânik`e döndüğü zaman Fransızca dersleri alıyordu.</div>
<div align="justify"></div>
<div align="justify">Makedonya’da bulunan Manastır Askeri İdadisi’ni başarı ile bitirdikten sonra 1899’da İstanbul Harp Okulu’nun piyade sınıfına yazıldı. Harp Okulu öğrencisiyken, idarenin siyaset alanındaki yanlışlarını ve aksaklıklarını belirtmek ve eleştirmek maksadıyla kendi el yazısı ile bir gazete çıkardı.</div>
<div align="justify"></div>
<div align="justify">1902 yılında Harp Okulu’nu Teğmen rütbesiyle, 1905 yılında da Harp Akademisi’ni Kurmay Yüzbaşı rütbesiyle bitiren Mustafa Kemal, Kurmay Yüzbaşı olarak ordu saflarına katıldı.</div>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com/ataturk-ogrenim-hayati/">Atatürk Öğrenim Hayatı</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com">Gelin Canlar Bir Olalım</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Atatürk Askerlik Yılları</title>
		<link>https://www.gelincanlar.com/ataturk-askerlik-yillari/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Gelin Canlar]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 31 Oct 2019 11:00:59 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Atatürk Köşesi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.gelincanlar.com.tr/?p=4838</guid>

					<description><![CDATA[<p>Manastır Askeri İdadisi’ni 1896-1899 yılları arasında bitirdikten sonra, İstanbul’da Harp Okulu’ndan 1902 yılında teğmen rütbesiyle mezun oldu. Daha sonra Harp Akademisine devam eden Mustafa Kemal, 11 Ocak 1905’te yüzbaşı rütbesiyle Akademiyi bitirdi. 1905-1907 yılları arasında Şam’da 5. Ordu emrinde görev yaptı. 1907’de Kolağası (Kıdemli Yüzbaşı) oldu ve Manastır’a 3. Ordu’ya atandı. 19 Nisan 1909’da İstanbul’a...</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com/ataturk-askerlik-yillari/">Atatürk Askerlik Yılları</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com">Gelin Canlar Bir Olalım</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p align="justify">Manastır Askeri İdadisi’ni 1896-1899 yılları arasında bitirdikten sonra, İstanbul’da Harp Okulu’ndan 1902 yılında teğmen rütbesiyle mezun oldu. Daha sonra Harp Akademisine devam eden Mustafa Kemal, 11 Ocak 1905’te yüzbaşı rütbesiyle Akademiyi bitirdi.</p>
<div align="justify">1905-1907 yılları arasında Şam’da 5. Ordu emrinde görev yaptı. 1907’de Kolağası (Kıdemli Yüzbaşı) oldu ve Manastır’a 3. Ordu’ya atandı. 19 Nisan 1909’da İstanbul’a giren Hareket Ordusu’nda Kurmay Başkanı olarak görevlendirildi.</div>
<div align="justify"></div>
<div align="justify">1910 yılında Fransa’ya gönderildi ve Picardiye Manevraları’na katıldı. 1911 yılında İstanbul’da Genel Kurmay Başkanlığı emrinde çalışmaya başladı. İtalyanlara karşı 22 Aralık 1911’de Tobruk Savaşı’nda zafer elde etti.</div>
<div align="justify"></div>
<div align="justify">6 Mart 1912 yılında Derne komutanlığı yaptı. Balkan Savaşları’nın başlaması ile birlikte, Gelibolu ve Bolayır’daki birliklerle beraber savaşa katıldı. Mustafa Kemal 1913 yılında Sofya Ateşemiliterliğine atandı. 1914 yılında yarbay rütbesine yükseldi.</div>
<div align="justify"></div>
<div align="justify">Birinci Dünya Savaşı’nın başlaması ve Osmanlı İmparatorluğu’nun da savaşa girmek zorunda bırakılmasının ardından, Tekirdağ’da 19. Tümeni kurmak üzere görevlendirildi. 18 Mart 1915’te Çanakkale’de Mustafa Kemal önderliğinde “Çanakkale Geçilmez” destanını yazan Türk ordusu, 250.000 den fazla şehit vererek bir ulusun adeta yok edilmesini önlemiştir. 25 Nisan 1915’te Arıburnu’nda, düşman kuvvetlerini Mustafa Kemal’in komuta ettiği 19. Tümen Conkbayırı’nda durdurmuştur. Bu başarının ardından da Albay rütbesine yükselmiştir.</div>
<div align="justify"></div>
<div align="justify">Mustafa Kemal 9-10 Ağustos’ta Anafartalar Zaferi’ni, 17 Ağustos’ta Kireçtepe, 21 Ağustos’ta II. Anafartalar Zaferlerini kazanarak Türk ulusunun bağımsızlık mücadelesinin kazanılmasında askerlerine söylediği şu sözü büyük rol oynamıştır, “Ben size taarruzu emretmiyorum, ölmeyi emrediyorum.” Mustafa Kemal 1916 yılında Edirne ve Diyarbakır’da görev almış ve 1 Nisan 1916’da Tümgeneralliğe yükselmiştir. Ruslarla savaşarak Bitlis ve Muş’un geri alınmasını sağladı. Halep ve Şam’da kısa bir süreliğine görev aldıktan sonra 1917’de İstanbul’a geldi. 15 Ağustos 1918’de 7. Ordu Komutanı olarak Halep’e tekrar döndü. Burada İngilizlere karşı başarılı savunma savaşları yaptı. 31 Ekim 1918’de Yıldırım Orduları Grubu Komutanlığı’na getirildi. 13 Kasım 1918’de İstanbul’da Harbiye Nezareti’nde (Bakanlığında) göreve başladı. İtilaf Devletleri’nin Osmanlı topraklarını işgale başlamaları üzerine, 9. Ordu Müfettişi olarak 19 Mayıs 1919’da Samsuna çıktı.</div>
<div align="justify"></div>
<div align="justify">22 Haziran 1919’da Amasya Genelgesini yayımlayarak Sivas Kongresi’ni toplantıya çağırdı. 23 Temmuz-7 Ağustos 1919’da Erzurum, 4-11 Eylül 1919 tarihleri arasında da Sivas Kongresini yaparak kurtuluş mücadelesinde izlenecek yolu belirledi. 23 Nisan 1920’de TBMM’nin açılması ile beraber Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulması yolunda çok büyük bir adım atılmış oldu. Meclis ve Hükümet Başkanlığı’na Mustafa Kemal seçildi. İlk önceleri Kuva-i Milliye adlı milis kuvvetler ile yürütülen bağımsızlık mücadelesine düzenli ordu kurularak devam edildi. 20 Eylül 1920’de Sarıkamış’ta, 30 Ekim 1920’de Kars’ta, 7 Kasım 1920’de Gümrü’de, 1919-1921 tarihleri arasında Çukurova, Maraş, Antep, Urfa savunmalarında başarılar elde edilmiş; 23 Ağustos-13 Eylül 1921’de Sakarya Zaferi, 6-10 Ocak 1921’de I. İnönü, 23 Mart-1 Nisan 1921’de II. İnönü Zaferi kazanılmıştır. 26 Ağustos-9 Eylül 1922 tarihleri arasında da Büyük Taarruz, Başkomutanlık Meydan Muharebesi ve Büyük Zafer kazanılmıştır. Sakarya Zaferi sonrası Mustafa Kemal’e TBMM’nce Mareşal rütbesi ve Gazi unvanı verildi. Türk Kurtuluş Savaşı 24 Temmuz 1923’te imzalanan Lozan Antlaşması ile son buldu ve yeni Türk Devletinin kurulması çalışmalarına başlandı.</div>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com/ataturk-askerlik-yillari/">Atatürk Askerlik Yılları</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com">Gelin Canlar Bir Olalım</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Atatürk İlkeleri</title>
		<link>https://www.gelincanlar.com/ataturk-ilkeleri/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Gelin Canlar]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 31 Oct 2019 10:58:21 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Atatürk Köşesi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.gelincanlar.com.tr/?p=4835</guid>

					<description><![CDATA[<p>CUMHURİYETÇİLİK Kemalist devrimler siyasi bir devrim niteliğindedir ve çok uluslu bir imparatorluktan Türkiye ulus devletine geçiş gerçekleştirilmiş ve böylece Modern Türkiye&#8217;nin ulusal kimliği kazandırılmıştır. Kemalizm Türkiye için yalnızca Cumhuriyet rejimini tanımaktadır. Kemalizm insanların arzularını yerine getirebilecek yegane rejimin cumhuriyet rejimi olduğuna inanmaktadır. HALKÇILIK Gerek içeriği gerekse hedefleri açısından bakıldığında, Kemalist Devrim ayrıca bir sosyal devrim...</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com/ataturk-ilkeleri/">Atatürk İlkeleri</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com">Gelin Canlar Bir Olalım</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>CUMHURİYETÇİLİK</strong><br />
Kemalist devrimler siyasi bir devrim niteliğindedir ve çok uluslu bir imparatorluktan Türkiye ulus devletine geçiş gerçekleştirilmiş ve böylece Modern Türkiye&#8217;nin ulusal kimliği kazandırılmıştır. Kemalizm Türkiye için yalnızca Cumhuriyet rejimini tanımaktadır. Kemalizm insanların arzularını yerine getirebilecek yegane rejimin cumhuriyet rejimi olduğuna inanmaktadır.</p>
<p><strong>HALKÇILIK</strong><br />
Gerek içeriği gerekse hedefleri açısından bakıldığında, Kemalist Devrim ayrıca bir sosyal devrim niteliği de taşımaktaydı. Bu devrim seçkin bir grup tarafından genel olarak halka yönelik bir biçimde gerçekleştirilmişti. Kemalist Devrimler, özellikle İsviçre Medeni Kanunu olmak üzere batı kanunlarının Türkiye&#8217; de uygulamaya konmasıyla birlikte kadınların statüsüne kökten değişiklikler getirmiştir. Üstelik, 1934 yılında kabul edilen bir kanun ile kadınlar seçme hakkını almışlardır. Atatürk çeşitli ortamlarda Türkiye&#8217;nin gerçek Yöneticilerinin köylüler olduğunu söylemiştir. Aslında bu durum Türkiye için bir gerçek olmaktan çok bir hedef niteliğindeydi.Gerçekte, halkçılık ilkesi için yapılan resmi açıklamada Kemalizmin sınıf ayrıcalıklarına ve sınıf farklılıklarına karşı olduğu ifade edilmekte ve hiçbir bireyin, ailenin, sınıfın veya organizasyonun diğerlerinin daha üzerinde olmasını kabul etmiyordu. Kemalist ideoloji, aslında, Türk vatandaşlığı olarak ifade edilen bir fikre dayanmaktaydı. Gurur ile birleşen vatandaşlık fikri, onların daha fazla çalışmaları için gerekli psikolojik teşviki sağlayacak, birlik fikri ve ulusal bir kimliğin kazanılmasına yardımcı olacaktı.</p>
<p><strong>LAİKLİK</strong><br />
Kemalist laiklik yalnızca devlet ve dinin birbirinden ayrılması anlamına gelmiyor, ayrıca dinin eğitim, kültürel ve yasal konulardan da ayrılması anlamını taşıyordu. Laiklik, düşünce özgürlüğü ve kuruluşların dini düşünce ve dini kuruluşların etkisinden bağımsız olmaları anlamına geliyordu. Böylece, Kemalist devrim ayrıca laik bir devrim idi. Kemalist devrimlerin birçoğu laikliği gerçekleştirmek amacıyla yapılmış ve diğer birçoğu ise laikliğe ulaşılmış olması nedeniyle gerçekleştirilebilmiştir. Kemalist laiklik ilkesi Tanrı karşıtı bir ilke değildi. Bu akılcı ve dini siyasettir dışında tutan bir ilke idi. Bu Kemalist ilke aydınlanmış İslam&#8217;a değil, çağdaşlığa karşı olan Müslümanlığa karşısındaydı.</p>
<p><strong>DEVRİMCİLİK</strong><br />
Atatürk&#8217;ün ortaya koyduğu en önemli ilkelerden birisi de reformculuk veya devrimcilikti. Bu ilkenin anlamı Türkiye&#8217;nin devrimler yaptığı ve geleneksel kuruluşlarını modern kuruluşlar ile değiştirmiş olduğu idi. Geleneksel kavramların iptal edildiği ve modern kavramların benimsendiği anlamına geliyordu. Devrimcilik ilkesi, yapılmış olan devrimlerin tanınmalarının çok ötesine geçti.</p>
<p><strong>MİLLİYETÇİLİK</strong><br />
Kemalist devrim ayrıca milliyetçi bir devrim idi. Kemalist milliyetçilik ırkçı bir yapıda değildi. Bu devrimin amacı, Türkiye Cumhuriyetinin bağımsızlığının korunması ve ayrıca Cumhuriyetin siyasal yönden gelişmesi idi. Bu milliyetçilik, tüm diğer milletlerin bağımsızlık haklarına saygılı idi. Yine bu milliyetçilik, sosyal içerikli bir milliyetçilikti. Yalnızca anti &#8211; emperyalist değil, aynı zamanda gerek hanedan yönetimine gerekse herhangi bir sınıfın Türk toplumunu yönetmesine karşı olan bir milliyetçilikti. Kemalist milliyetçilik, Türk devletinin vatanı ve halkı ile bölünmez bir bütün olduğu ilkesine inanmaktadır.</p>
<p><strong>DEVLETÇİLİK</strong><br />
Kemal Atatürk yapmış olduğu açıklamalarda ve politikalarında Türkiye&#8217;nin bir bütün olarak modernizasyonunun ekonomik ve teknolojik gelişmeye önemli ölçüde bağlı olduğunu ifade etmiştir. Bu bağlamda, devletçilik ilkesinin de devletin ülkenin genel ekonomik faaliyetlerini düzenlenmesi ve özel sektörün girmek istemediği alanlara veya özel sektörün yetersiz kaldığı alanlara veya ulusal çıkarların gerekli kıldığı alanlara yine devletin girmesi gerektiği anlamında yorumlanmaktadır. Ancak, devletçilik ilkesinin uygulanmasında, devlet yalnızca ekonomik faaliyetlerin temel kaynağını teşkil etmemiş, aynı zamanda ülkenin büyük sanayi kuruluşlarının da sahibi olmuştur.</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com/ataturk-ilkeleri/">Atatürk İlkeleri</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com">Gelin Canlar Bir Olalım</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İnkılapları</title>
		<link>https://www.gelincanlar.com/inkilaplari/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Gelin Canlar]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 31 Oct 2019 10:56:56 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Atatürk Köşesi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.gelincanlar.com.tr/?p=4832</guid>

					<description><![CDATA[<p>Büyük önder Mustafa Kemal Atatürk’ün yapmış olduğu inkılaplar yurdumuzun kalkınması milletimizin refah düzeyinin yükselmesi ve çağdaş Türkiye Cumhuriyeti’nin her açıdan diğer gelişmiş ülkelerle yarışabilecek düzeye gelmesinde en büyük atılımlar olarak değerlendirilmelidir.Gerçekleştirdiği inkılaplar; siyasal alanda, hukuk alanında, eğitim ve kültür alanında, ekonomik alanda ve toplumsal alanda yapılan değişiklikler olarak bazı ana başlıklar altında toplayabiliriz; SİYASAL ALANDA Saltanatın...</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com/inkilaplari/">İnkılapları</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com">Gelin Canlar Bir Olalım</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div align="justify">Büyük önder Mustafa Kemal Atatürk’ün yapmış olduğu inkılaplar yurdumuzun kalkınması milletimizin refah düzeyinin yükselmesi ve çağdaş Türkiye Cumhuriyeti’nin her açıdan diğer gelişmiş ülkelerle yarışabilecek düzeye gelmesinde en büyük atılımlar olarak değerlendirilmelidir.Gerçekleştirdiği inkılaplar; siyasal alanda, hukuk alanında, eğitim ve kültür alanında, ekonomik alanda ve toplumsal alanda yapılan değişiklikler olarak bazı ana başlıklar altında toplayabiliriz;</div>
<div align="justify"></div>
<div align="justify"><strong>SİYASAL ALANDA </strong></div>
<div align="justify">
Saltanatın Kaldırılması</div>
<div align="justify"> Cumhuriyet’in İlanı</div>
<div align="justify"> Halifeliğin Kaldırılması</div>
<div align="justify">
<strong>HUKUKSAL ALANDA   </strong></div>
<div align="justify"></div>
<div align="justify"> Teşkilatı Esasiye Kanunu (1921)</div>
<div align="justify"> 1924 Anayasası<br />
Şeriyye Mahkemelerinin Kapatılması (1924)<br />
Medeni Kanunun Kabulü (1926)<br />
Türk Ceza Kanunu (1926)<br />
Mecellenin Kaldırılması (1924-1937)</p>
<p><strong> EĞİTİM VE KÜLTÜR ALANINDA </strong></div>
<div align="justify">
Millet Mekteplerinin Açılması (1920)<br />
Öğretimin Birleştirilmesi (1924)<br />
Maarif Teşkilatı Hakkında Kanun (1926)<br />
Medreselerin Kapatılması (1926)<br />
Güzel Sanatlarda Yapılan Yenilikler (1928)<br />
Harf Devrimi (1928)<br />
Türk Dil ve Tarih Kurumlarının Kurulması (1931)<br />
Üniversite Reformu (1933)</p>
<p><strong>EKONOMİK ANLAMDA </strong></div>
<div align="justify">
İzmir İktisat Kongresi (17 Şubat 1923)<br />
Aşar(Öşür) Vergisinin Kaldırılması (17 Şubat 1925)<br />
Çiftçinin Özendirilmesi(1925)<br />
Örnek Çiftliklerin Kurulması (1925)<br />
Tarım Kredi Kooperatifleri`nin Kurulması (1925)<br />
Kabotaj Kanunu (1 Temmuz 1926)<br />
Sanayi Teşvik Kanunu (28 Mayıs 1927)<br />
1-I. ve II. Kalkınma Planları (1933, 1937)<br />
2-Yüksek Ziraat Enstitüsü’nün Kurulması (1935)<br />
3-Ticaret ve Sanayi Odalarının Kurulması (1935)<br />
Sağlık Hizmetleri Alanında Yapılan reformlar</p>
<p><strong>TOPLUMDA ALANDA </strong></div>
<div align="justify">
Tekke ve Zaviyelerin Kapatılması (30 Kasım1925)<br />
Kılık ve Kıyafette Değişiklik (1925-1934)<br />
Takvim, Saat ve Ölçülerde Yapılan Değişiklikler (1925-1935)<br />
Soyadı Kanunu (21 Haziran 1934)<br />
Türk Kadınının Medeni ve Siyasi Haklarına kavuşması (1926-1934)<br />
Şapka kanunu (25 Kasım 1925)</div>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com/inkilaplari/">İnkılapları</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com">Gelin Canlar Bir Olalım</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Atatürk&#8217;ün yaptığı kongreler ve genelgeler</title>
		<link>https://www.gelincanlar.com/ataturkun-yaptigi-kongreler-ve-genelgeler/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Gelin Canlar]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 31 Oct 2019 10:52:24 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Atatürk Köşesi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.gelincanlar.com.tr/?p=4829</guid>

					<description><![CDATA[<p>-Havza Genelgesi &#8211; 28 Mayıs 1919 -Amasya Genelgesi &#8211; 22 Haziran 1919 -Balıkesir Kongresi &#8211; 26 Temmuz 1919 -Erzurum Kongresi &#8211; 23 Temmuz 1919 -Alaşehir Kongresi &#8211; 16 Ağustos 1919 -Sivas Kongresi &#8211; 4 Eylül 1919 -Amasya Görüşmeleri &#8211; 20 Ekim 1919</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com/ataturkun-yaptigi-kongreler-ve-genelgeler/">Atatürk&#8217;ün yaptığı kongreler ve genelgeler</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com">Gelin Canlar Bir Olalım</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>-Havza Genelgesi &#8211; 28 Mayıs 1919<br />
-Amasya Genelgesi &#8211; 22 Haziran 1919<br />
-Balıkesir Kongresi &#8211; 26 Temmuz 1919<br />
-Erzurum Kongresi &#8211; 23 Temmuz 1919<br />
-Alaşehir Kongresi &#8211; 16 Ağustos 1919<br />
-Sivas Kongresi &#8211; 4 Eylül 1919<br />
-Amasya Görüşmeleri &#8211; 20 Ekim 1919</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com/ataturkun-yaptigi-kongreler-ve-genelgeler/">Atatürk&#8217;ün yaptığı kongreler ve genelgeler</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com">Gelin Canlar Bir Olalım</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Mustafa Kemal Atatürk&#8217;ün Katıldığı Savaşlar</title>
		<link>https://www.gelincanlar.com/mustafa-kemal-ataturkun-katildigi-savaslar/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Gelin Canlar]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 31 Oct 2019 10:48:57 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Atatürk Köşesi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.gelincanlar.com.tr/?p=4826</guid>

					<description><![CDATA[<p>Türkiye Cumhuriyeti&#8217;nin kurucusu olan Mustafa Kemal Atatürk, askeri kökenli olup hayatı boyunca birçok savaşta bizzat bulunmuş ve komutanlık etmiştir. Bu savaşları şu şekilde sıralayabilriz: 31 Mart Vakası 13 Nisan 1909 Arnavutluk İsyanı 15 Ocak 1911 Trablusgarp Savaşı 29 Eylül 1911 İkinci Balkan Savaşı 1912- 1913 Çanakkale Savaşı 18 Mart 1915 Doğu (Kafkas) Cephesi 1916-1917 Suriye-Filistin...</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com/mustafa-kemal-ataturkun-katildigi-savaslar/">Mustafa Kemal Atatürk&#8217;ün Katıldığı Savaşlar</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com">Gelin Canlar Bir Olalım</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div class="makale">
<p>Türkiye Cumhuriyeti&#8217;nin kurucusu olan Mustafa Kemal Atatürk, askeri kökenli olup hayatı boyunca birçok savaşta bizzat bulunmuş ve komutanlık etmiştir. Bu savaşları şu şekilde sıralayabilriz:</p>
<ul>
<li>31 Mart Vakası 13 Nisan 1909</li>
<li>Arnavutluk İsyanı 15 Ocak 1911</li>
<li>Trablusgarp Savaşı 29 Eylül 1911</li>
<li>İkinci Balkan Savaşı 1912- 1913</li>
<li>Çanakkale Savaşı 18 Mart 1915</li>
<li>Doğu (Kafkas) Cephesi 1916-1917</li>
<li>Suriye-Filistin Cephesi 1917-1918</li>
<li>Kurtuluş Savaşı 1919 &#8211; 1923</li>
<li>Sakarya Savaşı 20 Ekim 1921</li>
<li>Büyük Taarruz 4 Mart 1922</li>
</ul>
<h4><strong>31 Mart Vakası (13 Nisan 1909)</strong></h4>
<p>İkinci Meşrutiyetin ilanından sonra İstanbul’da oluşan yönetime karşı oluşturulmuş çok büyük çapta bir ayaklanmadır. Toplamda 13 gün sürmüştür. En başta askeri bir yapı ile başlayan ayaklanma daha sonra dini kesimlerinden araya girmesi ile dini bir boyut kazanmıştır. İstanbul’da hükümetin istifa etmesini sağlayan isyan ile isyancı askerler 7 gün boyunca İstanbul’u kuşatmışlardır. Bu askerlerin hangi amaç ile isyan ettikleri ve bu isyanın planlı ya da bilinçli bir isyan olup olmadığı hala bilinmemektedir.</p>
<p>31 Mart faciasının birebir içerisinde bulunan ve olayları gözlemleyen Atatürk, Orgeneral İzzettin Çalışlar ile isyan eden askerlere karşı savaşmışlardır. Atatürk’ün oluşturmuş olduğu Hareket Ordusu’nun başarısı ve 31 Mart Vakasında yaşananlar daha sonra Atatürk’ün dilinden Ulusal Gazetesinden yayımlanmıştır.</p>
<h4><strong>Arnavutluk İsyanı (15 Ocak 1911)</strong></h4>
<p>Bu isyanı bastırmak üzere görevlendirilen o dönemde Harbiye Nazırı olan Mahmut Şevket olmuştur. Mahmut Şevket komutasındaki isyanı durdurmak için görevlendirilen kuvvet içerisinde Mustafa Kemal Atatürk de bizzat bulunmuştur. Mahmut Şevket ve Atatürk’ün de dahil olduğu ordu isyanı bir ay içerisinde bastırmıştır.</p>
<h4><strong>Trablusgarp Savaşı (29 Eylül 1911)</strong></h4>
<p>1911-1921 Türk-İtalyan Savaşı olarak da geçen savaş Osmanlı İmparatorluğu ile İtalya arasında geçmiştir. Bu savaş genel olarak Adriyatik Denizi, Ege Adaları, Çanakkale boğazı ve Kızıldeniz üzerinde gerçekleşmiştir. Birinci Balkan Savaşı’nın da aynı zamanda başlaması üzerine sahip olduğu askeri gücü birçok savaş arasında paylaştırması sonucu başarısızlığa uğrayan Osmanlı İtalya’ya karşı yenilmiş ve bu yenilgi sonucu Trablusgarp, Fizan ve Sirenayka bölgelerini kaybetmiştir. Daha sonra ise bu bölgelerin birleşmesi ile Libya Devleti kurulmuştur. Savaş sırasında her ne kadar İtalyan Güçleri Rodos ve Oniki Ada’yı kuşatmış olsalar da savaş sonrası imzalanan Uşi antlaşması ile Oniki Ada yeniden Osmanlı’ya verilmiştir.</p>
<p>Trablusgarp Savaşı sırasında Mustafa Kemal Atatürk binbaşı rütbesi ile Tobruk Muharebesini yöneterek askeri alandaki başarısını göstermiştir. 8 Ekim tarihinde başlayan Balkan Savaşları nedeni ile Osmanlı İtalya ile anlaşmaya razı olmuş ve savaştan çekilmiştir. Savaş sonucu İtalya’nın şartları kabul edildi ve 15 Ekim 1912’de İsviçre’nin Ouchy (Uşi) kentinde antlaşma imzalandı.</p>
<h4><strong>İkinci Balkan Savaşı (1912- 1913)</strong></h4>
<p>Balkan Savaşları sırasında dört ülkeye karşı birden savaşan Osmanlı Devleti, Balkan Savaşları’nı kaybetmiştir. Bu savaş sonrası Londra Antlaşması imzalanmıştır. Bu antlaşmaya göre, Osmanlı Devleti Balkan ve Trakya topraklarını kaybetmiştir.  İkinci Balkan Savaşı’da Balkan Devletleri’nin kazandıkları toprakları kendi aralarında paylaşamamaları sonucu çıkmıştır.  Bu sırada Trablusgarp’ta ordu komutasında görev yapan Mustafa Kemal Atatürk ise bu savaşın sonra ermesi ile İstanbul’a dönmüş ve İkinci Balkan Savaşı’nın patlak vermesi ile Gelibolu’da yeniden görevlendirilmiştir.</p>
<p>İkinci Balkan Savaşı sırasında Trakya’da gösterdiği başarısından dolayı Mustafa Kemal Atatürk Sofya ateşeliğine atanmıştır. Osmanlı Devleti’nin Birinci Balkan Savaşı ile Gelibolu ve Trakya’da kaybettiği toprakların bir kısmını İkinci Balkan Savaşı ile geri kazanmasında Mustafa Kemal’in askeri başarısı yine etkili olmuştur.</p>
<h4><strong>Çanakkale Savaşı (18 Mart 1915)</strong></h4>
<p>Birinci Dünya Savaşı esnasında Osmanlı Devleti’nin savaştığı en güçlü cephelerden bir tanesi Çanakkale Cephesi olmuştur. Birinci Dünya Savaşı’nın en kanlı cephelerinden birisi olan Çanakkale Cephesi’nde Rusya’ya yardım etmek isteyen İngiltere ve Fransa ile savaşılmıştır. Fransa ve İngiltere’nin Rusya’ya yardım etmek istemesinin altında yatan neden ise Rusya’nın zayıflayan ekonomisini güçlendirerek Rusya’nın Osmanlı Devleti’ni savaş dışı bırakmasını sağlayabilmekti. Bu amaçlar ile Fransa ve İngiltere Çanakkale Cephesi’ne bir saldırı düzenlediler.</p>
<p>İlk olarak deniz savaşları ile başlayan Çanakkale Savaşı  İngiliz ve Fransız’ların Çanakkale Boğazı’ndan geçiş sırasında ağır kayıplar vermesi ile ilerledi. Denizde ağır kayıplar veren bu devletler Gelibolu’ya asker çıkararak Osmanlı Devleti’ne karadan saldırmayı planlamışlarsa da Gelibolu’da Mustafa Kemal Atatürk’ün komutasındaki Türk ordusu, bu saldırıyı yine denizde olduğu gibi başarılı bir şekilde önlemeyi başarmıştır. Gelibolu Yarımadası’nda Mustafa Kemal Atatürk’ün düşman askerlerine karşı gösterdiği başarısı onun albaylık rütbesine yükselmesini sağlamıştır. Bu savaşlar sırasında yaklaşık olarak 253.000 subay, er ve erbaş şehit olmuştur. Düşman orduları Fransız ve İtalyanlar ise yine aynı şekilde Türkler kadar çok kayıplar vermişler ve 1915 senesin 20 Aralık tarihinde Anafartalar ve Arıburnu’ndan kesin olarak çekilmişlerdir.</p>
<h4><strong>Doğu (Kafkas) Cephesi (1916-1917)</strong></h4>
<p><u>Mustafa Kemal Atatürk</u> 11 Mart 1916 tarihinde Kolordu Komutanı olarak Diyarbakır, Muş ve Bitlis cephesinde Ruslara ve Ruslar ile birleşen Ermenilere karşı savaşmıştır. 8 Ağustos 1916 tarihinde Bitlis’de ve 14 Mayıs 1917 tarihinde Muş cephesinde düşmana karşı zafer elde edilmiş ve bu bölgeler düşman işgalinden kurtulmuştur. 1 Nisan 1916 tarihinde Mustafa Kemal Atatürk’e Doğu (Kafkas) Cephesi olarak da bilinen Diyarbakır, Muş ve Bitlis cephelerinde göstermiş olduğu başarısından dolayı Tuğgenerallık Rütbesi verilmiştir. Bu cephede gösterilen başarı sonrası Rus birlikleri geri çekilmiştir.</p>
<h4><strong>Suriye-Filistin Cephesi (1917-1918)</strong></h4>
<p>1914 senesinde Süveyş Kanalı’na tamamen sahip olan İngilizler 1917 senesinde de Gazze’ye saldırmışlardır. Burada geçen savaşlar Birinci ve İkinci Gazze Savaşları olarak geçmektedir. Türklerin göstermiş olduğu başarısı sonrası İngilizler Gazze’de bir yenilgi elde etmişlerdir. Bu yenilgi sonrası takviye güçleri ile askeri gücünü kuvvetlendiren İngilizler, Filistin Cephesi’ne yoğun baskılar yapmışlardır. Bu süre içerisinde 7. Ordu Komutanlığı’na atanmış olan Mustafa Kemal Atatürk Yıldırım Ordular Komutanı General Falkenhayn ile yaşadığı anlaşmazlık üzerine bu görevinden istifa etmiştir.</p>
<p>24 Ekim 1917 tarihinde İngilizler 138.000 asker ile taarruza geçmişler ve Birusseba-Gazze savaşını kazanmışlardır. 1918 senesinde Mustafa Kemal Atatürk istifa ettiği 7. Ordu Komutanlığı’na yeniden dönerek İngilizlere karşı orduyu komuta etmiştir. Asker sayısını 460.000 e çıkaran İngilizler ise Filistin’i ele geçirmeyi başarmışlardır.</p>
<p>Bu cephede Mustafa Kemal Atatürk, hem İngilizlere hem de Arap silahlı çetelerine karşı savaşmıştır. Sonunda İngilizleri durdurmayı başarmış ve 31 Ekim 1918 Mondros Mütarekesi sonrası Yıldırım Ordular Grubu Komutanlığı’na atanmıştır.</p>
<h4><strong>Kurtuluş Savaşı (1919 &#8211; 1923)</strong></h4>
<p>Türk ordusunun büyük bir azimle savaştığı bir cephe olan Kurtuluş Savaşı Cephesi 31 Mart 1921 senesine kadar sürmüş ve çok kanlı geçmiştir. Mustafa Kemal Bu savaş sonrası `milletin makus talihini yenen bir savaş olmuştur` şeklinde bir ifade ile bu savaşın önemini anlatmıştır.</p>
<h4><strong>Sakarya Savaşı (20 Ekim 1921)</strong></h4>
<p>Mustafa Kemal Atatürk Yunanlara karşı savaşılan bu cepheye 18 Temmuz 1921 tarihinde bizzat gelerek gözlemlemiştir. Ordunun yeniden güçlendirilebilmesi için Sakarya’ya kadar çekilmesini söyleyen Atatürk Yunan ordularına karşı bir şans elde etmiştir. Bu cephede savaşırken Başkomutan unvanı alan Atatürk, 12 Ağustos 1921 günü bu unvanı ile ordunun başına geçmiştir.</p>
</div>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com/mustafa-kemal-ataturkun-katildigi-savaslar/">Mustafa Kemal Atatürk&#8217;ün Katıldığı Savaşlar</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com">Gelin Canlar Bir Olalım</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Eserleri</title>
		<link>https://www.gelincanlar.com/eserleri/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Gelin Canlar]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 31 Oct 2019 10:44:53 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Atatürk Köşesi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.gelincanlar.com.tr/?p=4823</guid>

					<description><![CDATA[<p>Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün yaşamı boyunca kaleme almış olduğu eserlerinin toplamı 14’tür. Atatürk bu eserlerinde Siyasal yaşama, sosyal ve kültürel hayata ve askerliğe yönelik bir çok konulara değinerek aslında başarı için izlenmesi gereken yolları anlatmış bulunmaktadır. Atatürk’ün en büyük eseri denince akla elbetteki ilk olarak kurduğu, Türkiye Cumhuriyeti Devleti gelmektedir. Ancak...</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com/eserleri/">Eserleri</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com">Gelin Canlar Bir Olalım</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün yaşamı boyunca kaleme almış olduğu eserlerinin toplamı 14’tür. Atatürk bu eserlerinde Siyasal yaşama, sosyal ve kültürel hayata ve askerliğe yönelik bir çok konulara değinerek aslında başarı için izlenmesi gereken yolları anlatmış bulunmaktadır. Atatürk’ün en büyük eseri denince akla elbetteki ilk olarak kurduğu, Türkiye Cumhuriyeti Devleti gelmektedir. Ancak bunun yanında yukarda da bahsettiğimiz gibi bir çok alanda tavsiye ve fikirleri ile yine en büyük yol göstericimiz olmaktadır.</p>
<p>Büyük önder Atatürk’ün yazmış olduğu bu eserleri başlıkları ile hatırlayacak olursak: “Nutuk (Büyük Söylev), Atatürk’ten Mektuplar, Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, Atatürk’ün Hatıra Defteri, Arıburnu Muharebeleri Raporu, Karlsbad Hatıraları, Geometri, Medeni Bilgiler, Bölüğün Muharebe Eğitimi, Takımın Muharebe Eğitimi, Taktik Tatbikat Gezisi, Taktik Meselelerin Çözümü ve Emirlerin Yazılmasına İlişkin Öğütler, Cumalı Ordugahı, Zabit ve Kumandan İle Hasbihal”dir.</p>
<p>Büyük Söylev (Nutuk); Cumhuriyet’i pekiştiren, tarihi yorumlayan, “GENÇLİĞE ARMAĞAN” ile biten, kendi gerçekleştirdiği Devrimleri yorumlayan ve tarihe mal olmuş, tarihe ışık tutan bir belge niteliği taşımaktadır.</p>
<p>Atatürk’ten Mektuplar; Atatürk ile Afet İnan arasında 1935 ile 1938 yılları arasında yazılmış mektupları kapsamaktadır. Bu mektuplarda Atatürk en çok Hatay Meselesinden bahsetmektedir. Atatürk’ün son zamanlarında başbakan ve bakanlar ile yaptığı görüşmelerde Ekonomik kalkınma üzerine yapmış olduğu konuşmalar ile Türk Tarih Kurumu’nun çalışmaları ile ilgilendiği bilgilerine ulaşmaktayız.</p>
<p>Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri; Atatürk’ün Cumhuriyet Halk Partisi Platformlarında, mecliste, yurt genelinde yapmış olduğu gezilerde, gazeteciler ile bazı kişilere vermiş olduğu demeçler ile tüm konuşmaları kapsamaktadır. Toplam 5 cilttir.</p>
<p>Atatürk’ün Sosyal Ve Kültürel Alana Yönelik Eserleri;<br />
Atatürk’ün Hatıra Defteri; Atatürk, 1. Dünya Savaşı’nda Bitlis, Diyarbakır, Gelibolu ve Suriye cephelerinde bulunduğu esnada aynı zamanda yöre halkını da tanıma fırsatı bulması ile beraber, bu cephelerde savaşmak için gelen askerlerimiz hakkında da bilgi sahibi olmuştur. Askerlerimizin savaş meydanlarındaki kahramanlıklarına ve fedakarlıklarına şahit olmuştur. Bu bilgileri küçük bir hatıra defterine yazan Atatürk, bu defteri yaveri Şükrü Tezer’e vermiştir. Daha sonra bu bilgiler Şükrü Tezer tarafından savaşa ait hatıra ve yazıları ile beraber yayımlanmıştır. Oldukça ilginç hatıralarla doludur.</p>
<p>Arıburnu Muharebeleri Raporu; Harp Tarihi Dairesi’nin isteği üzerine Atatürk tarafından yazılmıştır. Atatürk o yıllarda 1. Dünya Savaşı’nda 2. Ordu Komutanlığı görevini yürütmektedir. Arıburnu Muharebeleri hakkında yazıları kapsar.</p>
<p>Karlsbad Hatıraları; Atatürk’ün siyasi, askeri ve sosyal meseleler üzerinde fikirlerini beyan ettiği ve okumuş olduğu kitaplardan yapmış olduğu aktarmaları kapsamaktadır.  Mustafa Kemal’in Karlsbad’da “Geçen Günlerim” başlığı altında altı deftere yazdığı hatıralardır.</p>
<p>Geometri; 44 sayfalık küçük bir kitaptır. Bu kitap 1936-1937 yılları arasında Dolmabahçe Sarayı’nda kendi el yazısı ile yazmış olduğu bir kitaptır. 3. Türk Kurultayı’ndan hemen sonra yazılan bu kitapta, yüzey, düzey, uzay, boyut, çap, yay, kesit, çember, teğet, taban, açı, açıortay, yatay, düşey, dikey, dörtgen, üçgen, eşkenar, ikizkenar, artı, eksi, yamuk, bölü, eşit, çarpı, toplam, oran, orantı, türev, alan, gerekçe, varsayım gibi terimler Atatürk tarafından türetilmiştir.</p>
<p>Medeni Bilgiler; Vatandaşların devlet ile olan ilişkileri ile hakları hakkında yazılmış olan ve Afet İnan tarafından aktarılan “Medeni Bilgiler” kitabında toplanmıştır. Bu kitapta millet, hakimiyet, devlet, hürriyet, ferdi haklar, ferdi hürriyetler ile hak ve görevlerden sıklıkla bahsedilmekte ve bu kavramlar üzerinde sıklıkla durulmaktadır. Afet İnan bu kitapta Atatürk”ün çalışmaları ve fikirlerini yayınlarken O’nun el yazılarını da birer belge olarak koymak istediğini belirtmektedir.</p>
<p><strong> Atatürk’ün Askerliğe Yönelik Eserleri;</strong></p>
<p>Bölüğn Muharebe Eğitimi; Mustafa Kemal’in tercüme ettiği küçük birlik komutanlarının sevk ve idare bilgilerinin arttırılmasının amaçlandığı bu bilgiler “Meskun yerlerde muharebe” “Savunma” ve “Taarruz” konularını kapsamaktadır.</p>
<p>Takımın Muharebe Eğitimi; General Lıtzmann’ın ‘Sefer Memevcudunda takım, bölük ve taburun muharebe talimleri’ adlı eserin ilk bölümlerini oluşturmakta olup, Selanik’te 3. Ordu Karargahında görevli olan Kurmay Kıdemli Yüzbaşı Mustafa Kemal tarafından tercüme edilmiştir. Kitabın içeriği, değişik hava şartlarında basit bir mesele içinde muharabe yöntemlerinin uygulanması ile avcı hattı teşkili ve avcı hattının ateş muharebesi ile ilgili konuları oluşturmaktadır.</p>
<p>Taktik Tatbikat Gezisi;  Mustafa Kemal bu eserini 1911 yılında 5. Kolordu Harekat Şube Müdürü iken yazmıştır. Subayların arazide yetiştirilmesini hedefleyen tatbikatların önemini vurgulayan bu eserde, Kırmızı ve Mavi rollerdeki muharebe birliklerinin Selanik &#8211; Kılkış arasında yapmış oldukları savunma ve taarruz uygulamalarının değerlendirmesini yapmıştır.</p>
<p>Taktik Meselelerin Çözümü Ve Emirlerin Yazılmasına İlişkin Öğütler; Atatürk Çanakkale Muharebelerinden elde ettiği başarıları ve tecrübelerini, ‘Taktik Meselelerin Çözümü’ ve ‘Emirlerin Yazılması’ ile ilgili hususları yedi sayfalık bu eserinde toplamıştır. 1915 yılında yazdığı bu eserinin, 16. Kolordu Komutanı olarak bütün subaylarca okunmasını emretmiştir.</p>
<p>Cumalı Ordugahı; Mustafa Kemal, Cumali Ordugahı’nda 3. Süvari Tümeni’nin manevralarına katılarak “Cumali Ordugahı” adlı eserini yazmıştır. Mustafa Kemal, tatbikat ve manevralardan sadece katılanların yararlanmasının yeterli olamayacağı kanaatindeydi. İşte bu yüzden 10 gün süren bu tatbikatta tuttuğu notları bu eserinde ayrıntılı olarak ele almıştır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Zabit Ve Kumandan İle Hasbıhal; Mustafa Kemal, Sofya’da Ataşe militer iken 1914 Mayıs ayında bu eserini yazmıştır. Mustafa Kemal bu kitabında, Nuri Conker ile takip ettikleri manevralardaki kumandan ve zabitlerin durumlarını ve bilgisizliklerini acıklı bir surette tasvir etmiştir. Atatürk’ün en çok üzerinde durduğu bölüm ise “İnisiyatif” başlığı altındaki yazılardır. İnisiyatif kelimesini “kendiliğinden hareket ve iş görme” olarak tarif etmiş ve anlatmıştır. Bu kitap o tarihlerde Mustafa Kemal’in düşünce yapısını en iyi şekilde ortaya koyan bir eseridir.</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com/eserleri/">Eserleri</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com">Gelin Canlar Bir Olalım</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Gençiğe Hitabe</title>
		<link>https://www.gelincanlar.com/gencige-hitabe/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Gelin Canlar]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 31 Oct 2019 10:44:16 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Atatürk Köşesi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.gelincanlar.com.tr/?p=4820</guid>

					<description><![CDATA[<p>ATATÜRK’ÜN GENÇLİĞE HİTABESİ Ey Türk Gençliği! Birinci vazifen, Türk istiklâlini, Türk cumhuriyetini, ilelebet, muhafaza   ve müdafaa etmektir. Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegâne temeli budur. Bu temel, senin, en kıymetli hazinendir. İstikbalde dahi, seni, bu hazineden, mahrum etmek isteyecek, dahilî ve haricî, bedhahların olacaktır. Bir gün, istiklâl ve cumhuriyeti müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın...</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com/gencige-hitabe/">Gençiğe Hitabe</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com">Gelin Canlar Bir Olalım</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div><strong>ATATÜRK’ÜN GENÇLİĞE HİTABESİ</strong></div>
<div></div>
<div>Ey Türk Gençliği! Birinci vazifen, Türk istiklâlini, Türk cumhuriyetini, ilelebet, muhafaza   ve müdafaa etmektir.</div>
<div></div>
<div>Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegâne temeli budur. Bu temel, senin, en kıymetli hazinendir. İstikbalde dahi, seni, bu hazineden, mahrum etmek isteyecek, dahilî ve haricî, bedhahların olacaktır. Bir gün, istiklâl ve cumhuriyeti müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şeraitini düşünmeyeceksin! Bu imkân ve şerait, çok nâmüsait bir mahiyette tezahür edebilir. İstiklâl ve cumhuriyetine kastedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili olabilirler. Cebren ve hile ile aziz vatanın, bütün kaleleri zapt edilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir. Bütün bu şeraitten daha elîm ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hattâ hıyanet içinde bulunabilirler. Hattâ bu iktidar sahipleri şahsî menfaatlerini, müstevlilerin siyasî emelleriyle tevhit edebilirler. Millet, fakr ü zaruret içinde harap ve bîtap düşmüş olabilir.</div>
<div></div>
<div>Ey Türk istikbalinin evlâdı! İşte, bu ahval ve şerait içinde dahi, vazifen; Türk istiklâl ve cumhuriyetini kurtarmaktır! Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asîl kanda, mevcuttur!</div>
<div></div>
<div>20 Ekim 1927</div>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com/gencige-hitabe/">Gençiğe Hitabe</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com">Gelin Canlar Bir Olalım</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>10&#8217;cu Yıl Nutku</title>
		<link>https://www.gelincanlar.com/10cu-yil-nutku/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Gelin Canlar]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 31 Oct 2019 10:43:03 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Atatürk Köşesi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.gelincanlar.com.tr/?p=4817</guid>

					<description><![CDATA[<p>Türk Milleti! Kurtuluş savaşına başladığımızın 15’inci yılındayız. Bugün cumhuriyetimizin onuncu yılını doldurduğu en büyük bayramdır. Kutlu olsun! Bu anda büyük Türk milletinin bir ferdi olarak bu kutlu güne kavuşmanın en derin sevinci ve heyecanı içindeyim. Yurttaşlarım! Az zamanda çok ve büyük işler yaptık. Bu işlerin en büyüğü, Temeli, Türk kahramanlığı ve yüksek Türk kültürü olan...</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com/10cu-yil-nutku/">10&#8217;cu Yıl Nutku</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com">Gelin Canlar Bir Olalım</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Türk Milleti!</p>
<p>Kurtuluş savaşına başladığımızın 15’inci yılındayız. Bugün cumhuriyetimizin onuncu yılını doldurduğu en büyük bayramdır.<br />
Kutlu olsun!<br />
Bu anda büyük Türk milletinin bir ferdi olarak bu kutlu güne kavuşmanın en derin sevinci ve heyecanı içindeyim.</p>
<p>Yurttaşlarım!<br />
Az zamanda çok ve büyük işler yaptık. Bu işlerin en büyüğü, Temeli, Türk kahramanlığı ve yüksek Türk kültürü olan Türkiye Cumhuriyetidir. Bundaki muvaffakiyeti Türk milletinin ve onun değerli ordusunun bir ve beraber olarak azimkarane yürümesine borçluyuz. Fakat yaptıklarımızı asla kafi göremeyiz. Çünkü daha çok ve daha büyük işler yapmak mecburiyetinde ve azmindeyiz. Yurdumuzu dünyanın en mamur ve en medeni memleketleri seviyesine çıkaracağız. Milletimizi en geniş refah, vasıta ve kaynaklarına sahip kılacağız. Milli kültürümüzü muasır medeniyet seviyesinin üstüne çıkaracağız. Bunun için, bizce zaman ölçüsü geçmiş asırların gevşetici zihniyetine göre değil, asrımızın sürat ve hareket mefhumuna göre düşünülmelidir. Geçen zamana nispetle, daha çok çalışacağız. Daha az zamanda, daha büyük işler başaracağız. Bunda da muvaffak olacağımıza şüphem yoktur. Çünkü, Türk milletinin karakteri yüksektir. Türk milleti çalışkandır. Türk milleti zekidir. Çünkü Türk milleti milli birlik ve beraberlikle güçlükleri yenmesini bilmiştir. Ve çünkü, Türk milletinin yürümekte olduğu terakki ve medeniyet yolunda, elinde ve kafasında tuttuğu meşale, müspet ilimdir.</p>
<p>Şunu da ehemmiyetle tebarüz ettirmeliyim ki, yüksek bir insan cemiyeti olan Türk milletinin tarihi bir vasfı da, güzel sanatları sevmek ve onda yükselmektir. Bunun içindir ki, milletimizin yüksek karakterini, yorulmaz çalışkanlığını, fıtri zekasını, ilme bağlılığını, güzel sanatlara sevgisini, milli birlik duygusunu mütemadiyen ve her türlü vasıta ve tedbirlerle besleyerek inkişaf ettirmek milli ülkümüzdür. Türk milletine çok yaraşan bu ülkü, onu, bütün beşeriyete hakiki huzurun temini yolunda, kendine düşen medeni vazifeyi yapmakta, muvaffak kılacaktır.</p>
<p>Büyük Türk Milleti,<br />
On beş yıldan beri giriştiğimiz işlerde muvaffakiyet vaat eden çok sözlerimi işittin. Bahtiyarım ki, bu sözlerimin hiçbirinde, milletimin hakkımdaki itimadını sarsacak bir isabetsizliğe uğramadım. Bugün, aynı iman ve katiyetle söylüyorum ki, milli ülküye, tam bir bütünlükle yürümekte olan Türk milletinin büyük millet olduğunu, bütün medeni alem, az zamanda bir kere daha tanıyacaktır. Asla şüphem yoktur ki, Türklüğün unutulmuş büyük medeni vasfı ve büyük medeni kabiliyeti, bundan sonraki inkişafıyla, atinin yüksek medeniyet ufkunda yeni bir güneş gibi doğacaktır.</p>
<p>Türk Milleti!<br />
Ebediyete akıp giden her on senede, bu büyük millet bayramını daha büyük şereflerle, saadetlerle huzur ve refah içinde kutlamanı gönülden dilerim.<br />
Ne mutlu Türküm diyene!<br />
Ankara, 29 Ekim 1933</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com/10cu-yil-nutku/">10&#8217;cu Yıl Nutku</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com">Gelin Canlar Bir Olalım</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Atatürk&#8217;ün Ölümü</title>
		<link>https://www.gelincanlar.com/ataturkun-olumu/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Gelin Canlar]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 31 Oct 2019 10:39:57 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Atatürk Köşesi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.gelincanlar.com.tr/?p=4812</guid>

					<description><![CDATA[<p>Atatürk&#8217;ün sağlığının bozulmasına ve ölümüne neden olan hastalık konusunda çeşitli iddialar vardır. Bir karaciğer rahatsızlığına dair hemen herkes hemfikirdir. Ancak hastalığın adı konusundaki tartışmalar günümüzde bile devam etmektedir.Ata’nın sağlığı 1937 yılından itibaren bozulmaya başladı. 1938 başlarında ve halsizlik hissetmeye başladı. Vücudunun çeşitli yerlerinde kaşıntılar meydana geliyor ve burun kanamaları güçlükle önleniyordu. Atatürk&#8217;ün sağlık durumunun ciddiyet...</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com/ataturkun-olumu/">Atatürk&#8217;ün Ölümü</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com">Gelin Canlar Bir Olalım</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Atatürk&#8217;ün sağlığının bozulmasına ve ölümüne neden olan hastalık konusunda çeşitli iddialar vardır. Bir karaciğer rahatsızlığına dair hemen herkes hemfikirdir. Ancak hastalığın adı konusundaki tartışmalar günümüzde bile devam etmektedir.Ata’nın sağlığı 1937 yılından itibaren bozulmaya başladı. 1938 başlarında ve halsizlik hissetmeye başladı. Vücudunun çeşitli yerlerinde kaşıntılar meydana geliyor ve burun kanamaları güçlükle önleniyordu.</p>
<p>Atatürk&#8217;ün sağlık durumunun ciddiyet göstermesi hükümeti de telaşlandırdı. Başbakan Celal Bayar ,Avrupa&#8217;dan iki hekim getirilmesini önerse de Atatürk o günlerdeki Hatay sorunu yüzünden hastalığının dışarıda duyulmasının iyi olmayacağını düşündüğünü belirtti ve bunu reddetti. Türk doktorların kapsamlı bir muayene yapmasını kabul etti. 6 Mart 1938 günü beş doktor Çankaya Köşkünde Atatürk&#8217;e bir konsültasyon yaptılar ve siroz hastalığı teşhisini yenilediler. Atatürk&#8217;ün kesinlikle yoğun çalışma temposunu biraz düşürmesini istediler. Atatürk bu önerilere olumlu yanıt verdi.</p>
<p>Bu muayeneden bir süre sonra Başbakan Celâl Bayar&#8217;ın tavsiyesi üzerine Paris Tıp Fakültesi&#8217;nden Prof. Dr. Noel Fissenger Ankara&#8217;ya davet edildi. Fransız doktor Atatürk&#8217;ü muayene etti ve diğer doktorların teşhis ve tavsiyeleriyle örtüşen bir tanı-tedavi ortaya koydu. Fransız doktorun sözleri ve tavsiyeleri ve tavırları Atatürk&#8217;ü oldukça memnun eder cinstendi. İlk teşhisten sonra Fissinger Atatürk&#8217;e &#8220;Efendim, büyük savaşlar kazanmış olabilirsiniz ancak bu olayda vaka sizsiniz ve bende sizin komutanınızım, lütfen bu hususu unutmayınız&#8221; telkininde bulunmuş ve Atatürk&#8217;de gerçekten doktorun tavsiyelerini ciddi şekilde uygulamıştır.</p>
<p>Atatürk&#8217;ün rahatsızlığı ve özellikle Avrupa’dan doktor getirtilmesi, dünyada geniş bir yankı buldu. Atatürk&#8217;ün ölmek üzere olduğu ve siyasi mirasını kime bırakacağı yönündeki haberler üzerine Atatürk tüm dünyaya sağlıklı olduğunu göstermek istercesine 19 Mayıs 1938 günü Ankara Stadyumu&#8217;nda halkın karşısına çıktı. O gün son defa Ankaralıların karşısındaydı. Kutlamalar çok parlak geçti hatta o günün anısına Ankara Stadyumu&#8217;nun adı 19 Mayıs olarak değiştirildi.</p>
<p>Atatürk aynı gün törenden sonra Mersin’e hareket etti. Daha sonra Adana’ya geçti. Askeri geçit törenleri yaptırdı ve ordunun başında olduğunu herkese gösterdi. Yaptıkları işe yaramıştı, dış basında hastalık, hatta &#8220;ölüyor&#8221; tarzı haberler kesildi. Fransızlar Hatay konusunda tüm şartları kabul ettiklerini bildirdiler. Ancak bu seyahat Atatürk&#8217;ün hastalığını iyiden iyiye arttırmıştı. Atatürk 26 Mayıs 1938 günü son defa Ankara&#8217;dan ayrıldı, İstanbul&#8217;a hareket etti.<br />
Atatürk, İstanbul&#8217;da 1 Haziran 1938&#8217;den 25 Temmuz 1938&#8217;e kadar Savarona Yatında kaldı. Yaz sıcakları üzerine tekrar Dolmabahçe Sarayına döndü. Bu arada Hatay sorunu da çözüldü ve Türk Ordusu Temmuz ayı başlarında Hatay&#8217;a girdi.</p>
<p>5 Eylül’de bütün malvarlığını belirli şartlarla, genel başkanı olduğu Cumhuriyet Halk Partisine bıraktı. Kız kardeşine ve manevi çocuklarına, İsmet İnönü&#8217;nün çocuklarına para yardımı yapılmasını belirtti. Ayrıca Türk Dil ve Türk Tarih Kurumu&#8217;na da belirli miktarlarda yardım yapılmasını istedi.</p>
<p>9 Kasım Günü ve gecesi ağır koma devam etti. Atatürk, 10 Kasım 1938 perşembe sabahı saat 9&#8217;u 5 geçe, İstanbul Dolmabahçe Sarayı&#8217;nda hayata gözlerini yumdu.</p>
<p>Atatürk&#8217;ün ölümü Ankara&#8217;yı yasa boğarken hemen ertesi gün toplanan TBMM, Atatürk&#8217;ün silah arkadaşı ve 1937&#8217;ye kadar başbakanı olan Cumhuriyet Halk Partisi Malatya milletvekili İsmet İnönü’yü 348 milletvekilinin oy birliği ile Türkiye Cumhuriyeti&#8217;nin ikinci cumhurbaşkanlığına seçti.</p>
<p>Atatürk&#8217;ün naaşı 16 Kasım 1938 günü Dolmabahçe Sarayı tören salonunda katafalka konuldu. İstanbul halkı Büyük Önder&#8217;in önünden saygıyla geçti. Atatürk&#8217;ün cenaze namazı 19 Kasım 1938 günü Dolmabahçe Sarayı&#8217;nda Diyanet İşleri Başkanı Prof.Dr.Şerefattin Yaltkaya tarafından dualarla kıldırıldı.</p>
<p>Ertesi gün Ankara&#8217;da başta İsmet İnönü olmak üzere devlet erkanı tarafından karşılanan cenaze TBMM önünde hazırlanan katafalka konuldu.Ankara halkı Atatürk&#8217;ün önünden saygı geçişlerini yaptı.</p>
<p><img loading="lazy" class="size-full wp-image-4814 aligncenter" src="http://www.gelincanlar.com.tr/wp-content/uploads/2019/10/ataturk-olumu.jpg" alt="" width="960" height="641" srcset="https://www.gelincanlar.com/wp-content/uploads/2019/10/ataturk-olumu.jpg 960w, https://www.gelincanlar.com/wp-content/uploads/2019/10/ataturk-olumu-300x200.jpg 300w, https://www.gelincanlar.com/wp-content/uploads/2019/10/ataturk-olumu-768x513.jpg 768w" sizes="(max-width: 960px) 100vw, 960px" /></p>
<p>21 Kasım 1938 günü yabancı devletlerden gelenlerin de katıldığı çok büyük bir cenaze töreni ile Ata’nın cenazesi Ankara Etnografya Müzesinde ki geçici kabrine konuldu.<br />
Ata’nın ebedi istirahatgahı Anıtkabirin yapımına 1944 yılında başlandı.<br />
İnşaat aşaması oldukça uzun sürdü ve 1953 yılında tamamlanabildi. Ölümünden 15 yıl sonra 10 Kasım 1953’te Atatürk’ün cenazesi Anıtkabir’e getirilerek toprağa verildi.</p>
<p><img loading="lazy" class="size-full wp-image-4815 aligncenter" src="http://www.gelincanlar.com.tr/wp-content/uploads/2019/10/ataturk-mezar.jpg" alt="" width="950" height="631" srcset="https://www.gelincanlar.com/wp-content/uploads/2019/10/ataturk-mezar.jpg 950w, https://www.gelincanlar.com/wp-content/uploads/2019/10/ataturk-mezar-300x199.jpg 300w, https://www.gelincanlar.com/wp-content/uploads/2019/10/ataturk-mezar-768x510.jpg 768w, https://www.gelincanlar.com/wp-content/uploads/2019/10/ataturk-mezar-600x398.jpg 600w" sizes="(max-width: 950px) 100vw, 950px" /></p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com/ataturkun-olumu/">Atatürk&#8217;ün Ölümü</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com">Gelin Canlar Bir Olalım</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sivas Şehitleri</title>
		<link>https://www.gelincanlar.com/sivas-sehitleri/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Gelin Canlar]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 31 Oct 2019 10:13:49 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Alevilik]]></category>
		<category><![CDATA[sivas şehitleri]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.gelincanlar.com.tr/?p=4802</guid>

					<description><![CDATA[<p>1993 yılında Sivas&#8217;ta Madımak oteli yakılmadan iki gün önce bir bildiri dağıtılarak Aydınlık gazetesinin baş yazarı Aziz Nesin&#8217;in o dönemde yayımlanan Salman Rüşdi&#8217;nin &#8220;Şeytan Ayetleri&#8221; kitabından söz edilerek, Aziz Nesin hedef gösterilmişti. Bildiride dönemin Sivas Valisi Ahmet Karabilgin&#8217;in şenliklere ev sahipliği yapması eleştirilmiş, Nesin için &#8220;Şehirde adeta Müslümanlarla alay edercesine gezebilmektedir&#8221; ifadesi kullanılmıştı. 2 Temmuz...</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com/sivas-sehitleri/">Sivas Şehitleri</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com">Gelin Canlar Bir Olalım</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>1993 yılında Sivas&#8217;ta Madımak oteli yakılmadan iki gün önce bir bildiri dağıtılarak Aydınlık gazetesinin baş yazarı Aziz Nesin&#8217;in o dönemde yayımlanan Salman Rüşdi&#8217;nin &#8220;Şeytan Ayetleri&#8221; kitabından söz edilerek, Aziz Nesin hedef gösterilmişti. Bildiride dönemin Sivas Valisi Ahmet Karabilgin&#8217;in şenliklere ev sahipliği yapması eleştirilmiş, Nesin için &#8220;Şehirde adeta Müslümanlarla alay edercesine gezebilmektedir&#8221; ifadesi kullanılmıştı. 2 Temmuz günü Cuma namazı sonrasında Pir Sultan Abdal Şenliklerinin gerçekleştirildiği kültür merkezine doğru ilerleyen grup &#8220;Sivas laiklere mezar olacak&#8221; sloganlarıyla ilerlerken grubun bir kısmı o zamanlar yeni açılan &#8220;Halk Ozanları&#8221; heykelini paramparça yapıp, yerde sürüklerken; bir kısmı ise Valilik önünde Ahmet Karabilgin&#8217;i protesto ediyordu. Vali Karabilgin meydana gelen Madımak otelindeki yangın sonrasında İçişleri Bakanlığı&#8217;na gönderdiği rapora göre, saldırganların sayısının çoğaldığını ve akşam saat 18:00&#8217;e kadar Madımak Oteli&#8217;nin önünde 15 bin kişi toplandığı ifadeleri yer alıyordu. Otel önünde toplanan kalabalık araçları ve heykelleri ateşe vererek, otelin camlarını kırdı. Çıkan yangında hayatını kaybedenler.</p>
<div>
<p><strong>Sivas Madımak olayında hayatını kaybedenlerin isimleri</strong></p>
<p>• Muhlis Akarsu – 45 yaşında, sanatçı<br />
• Muhibe Akarsu – 45 yaşında, Muhlis Akarsu’nun eşi<br />
• Gülender Akça – 25 yaşında<br />
• Metin Altıok – 53 yaşında, şair, yazar, felsefeci<br />
• Mehmet Atay – 25 yaşında, gazeteci, fotoğraf sanatçısı<br />
• Sehergül Ateş – 30 yaşında<br />
• Behçet Sefa Aysan – 44 yaşında, şair<br />
• Erdal Ayrancı – 35 yaşında<br />
• Asım Bezirci – 66 yaşında, araştırmacı, yazar<br />
• Belkıs Çakır – 18 yaşında<br />
• Serpil Canik – 19 yaşında<br />
• Muammer Çiçek – 26 yaşında, aktör<br />
• Nesimi Çimen – 62 yaşında, şair, sanatçı<br />
• Carina Cuanna Thuijs – 23 yaşında, Hollandalı akademisyen<br />
• Serkan Doğan – 19 yaşında<br />
• Hasret Gültekin – 22 yaşında şair, sanatçı<br />
• Murat Gündüz – 22 yaşında<br />
• Gülsüm Karababa – 22 yaşında<br />
• Uğur Kaynar – 37 yaşında, şair<br />
• Asaf Koçak – 35 yaşında, karikatürist<br />
• Koray Kaya – 12 yaşında<br />
• Menekşe Kaya – 15 yaşında<br />
• Handan Metin – 20 yaşında<br />
• Sait Metin – 23 yaşında<br />
• Huriye Özkan – 22 yaşında<br />
• Yeşim Özkan – 20 yaşında<br />
• Ahmet Özyurt – 21 yaşında<br />
• Nurcan Şahin – 18 yaşında<br />
• Özlem Şahin – 17 yaşında<br />
• Asuman Sivri – 16 yaşında<br />
• Yasemin Sivri – 19 yaşında<br />
• Edibe Sulari – 40 yaşında, sanatçı<br />
• İnci Türk – 22 yaşında</p>
 [<a href="https://www.gelincanlar.com/sivas-sehitleri/">See image gallery at www.gelincanlar.com</a>] </div>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com/sivas-sehitleri/">Sivas Şehitleri</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com">Gelin Canlar Bir Olalım</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kul Dede</title>
		<link>https://www.gelincanlar.com/kul-dede/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Gelin Canlar]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 31 Oct 2019 09:58:15 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Alevi Erenleri]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.gelincanlar.com.tr/?p=4799</guid>

					<description><![CDATA[<p>Kul Dede konusunda daha geniş bilgi yakında sitemizde olacak. Yalnız Türbenin yapımı  Haydar Sultan Ocağı evlatlarından Ali Haydardedeoğlu ve Erbay Haydardedeoğlu tarafından yapılmıştır.İşte bunun üzerine Dede Mehmet Ali Kuldedeoğlu tarafından derlenmi. bir demet şiir. 1)   Karaman elinden sökün eyledim Urum diyarının gülü dediler Tamşuvar Viyana kale feth oldu Şehidi galiba Veli dediler 2)   Pir Veli’yi şehit aldı...</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com/kul-dede/">Kul Dede</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com">Gelin Canlar Bir Olalım</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Kul Dede konusunda daha geniş bilgi yakında sitemizde olacak.</strong> Yalnız Türbenin yapımı  Haydar Sultan Ocağı evlatlarından<br />
Ali Haydardedeoğlu ve Erbay Haydardedeoğlu tarafından yapılmıştır.İşte bunun üzerine Dede Mehmet Ali Kuldedeoğlu<br />
tarafından derlenmi.</p>
<p>bir demet şiir.</p>
<table border="1" cellspacing="0" cellpadding="0">
<tbody>
<tr>
<td valign="top" width="282">1)   Karaman elinden sökün eyledim<br />
Urum diyarının gülü dediler<br />
Tamşuvar Viyana kale feth oldu<br />
Şehidi galiba Veli dediler</td>
<td valign="top" width="282">2)   Pir Veli’yi şehit aldı Viyana<br />
Bir zamanlar dolaştı diyar diyara<br />
Kanuni’den ferman aldı bir ara<br />
Pirim Hasan Dede Veli dediler</td>
</tr>
<tr>
<td valign="top" width="282">3)   Pirim Hasan Dede Kulu geldiler<br />
Ankara Samanpazar çadır kurdular<br />
Kurbalı Ebulhas yolun tuttular<br />
Ayrıldı evimizin yolu dediler</td>
<td valign="top" width="282">4)   Kızılırmak kenarına kurdular mekan<br />
Yol doğru giderse olur mu diken<br />
Hacı Bektaş’ınan Haydar Sultan<br />
Erenler körpesi geldi dediler</td>
</tr>
<tr>
<td valign="top" width="282">5)   Bir zaman diyarda gezdi dolaştı<br />
Bugün yarın derken gün geldi çattı<br />
Kendisi dünyadan elini çekti<br />
Galiba Kulu’ya göçtü dediler</td>
<td valign="top" width="282">6)   Başında kalmadı akraba hısım<br />
Hacılar köyüne her zaman küsüm<br />
Otuzdokuz yaşına gelince yaşım<br />
Kulu’nun açıldı gülü dediler</td>
</tr>
<tr>
<td valign="top" width="282">7)   Sefil idi perişandı türbesi<br />
Kabul olur yüz sürenlerin tövbesi<br />
Ali Baba Haydar Sultan’nın körpesi<br />
Gidelim yapalım belli dediler</td>
<td valign="top" width="282">8)   Onardık türbeyi çok güzel oldu<br />
Suyunu getirdik Cennet bağ oldu<br />
Erbay Haydardedeoğlu cem evi dedi<br />
Atalım temelini gelir dediler</td>
</tr>
<tr>
<td valign="top" width="282">9)   Tamam ettik cem evin temeli<br />
Burda gayrı Hak lokması yemeli<br />
Sene doksandördü tarih koymalı<br />
Erbay Haydardedeoğlu’nun eli dediler</td>
<td valign="top" width="282">10)  Kulu dedem bahçan bağın şen olsun<br />
Gelen misafirin girip otursun<br />
Kurbanlar kesilip cemin yürüsün<br />
Dedemoğlu’na şimdi deli dediler</td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>KUL DEDE EVLATLARINDAN AŞIK DEDEMOĞLU’NUN HAYATI</p>
<p>Pirim Hasan Dede Ecdadım Kulu                              Gelin Hey Erenler Semah Dönelim<br />
Çoban İsmail&#8217;e vermişim beli                                  Kırklar Meydanında Ararlar Bizi<br />
Aklımdan Çıkmıyor Gördüm Göreli                           El Bağlayıp Divana Duralım<br />
Dedemoğlu&#8217;nun Sinesi Yareli Dilber                          O Ulu Divanda Tanırlar Bizi</p>
<p>Dedemoğlu 1946 yılında Hasandede’de dünyaya gelen aşığın gerçek adı, Mehmet Ali Kuldedeoğlu‘dur.  Soyadları dedeleri olan Kuludede’den gelmektedir. Bağ ve bahçe işleri ile geçimini sağlayan fakir bir ailede büyümüştür. İlkokulu Hasandede Kasabasında bitirmiştir ve bu öğrenim hayatının sonu olmuştur.</p>
<p>Çocukluğundan itibaren saz çalanlara ve saza karşı büyük bir ilgisi olur. Daha ilkokulda iken köyde usta malı şiir söyleyen İbrahim Demirhan’ın sürekli yanına gider onu her fırsatta dinler ve fırsat buldukçada onun sazı ile de birşeyler çalmaya çalışır .</p>
<p>Ayrıca sesi güzel olduğu için aile meclisinde ve dügünlerde ona türkü söyletilir. Bir gün babasına “Baba ben elin sazı ile oynayıp duruyorum bana bir saz alsana” dedikten sonra babası da 3,5 liraya kendisine bir saz alır. 3. sınıfa geldikten sonra ise artık saz çalmayı öğrenmiştir. Saz öğrenmek için haftada <strong>20 km yaz kış</strong> demeden yol kat edip <strong>Haydar Sultan&#8217;a</strong> giderek Teyze’si olan Hayriye Saliha&#8217;nın oğlu Muharrem Haydardedeoğlu’ndan ders almıştır. İşte zaman ya; hoca ve talebe ilişkisi onları dünürlüğe kadar taşımıştır.</p>
<p>Dedemoğlu, bu çocuklukla askerlik devresi arasındaki gençlik yıllarını “hoyrat” kelimesi ile tanımlıyor. Dedemoğlu askere gidene kadar düğünlerde saz çalan kendi değimi ile “piyasa parçaları” söyleyen daha çok iç anadoluya özgü bir “abdallık kültürü” içinde yoğrulmuş biridir. Aynı zamanda bu çalgıcılık şairin askere gidene kadarki dönemde geçim kaynağı olmuştur.</p>
<p>Sazı ilk defa onun elinden tanıdığı İbrahim Demirhan’dan sonra gerçek anlamda sazın inceliklerini ona öğreten hocası Anadolu bzo kırının ölümsüz isimlerinden olan Hacı Taşan’dır. O dönem çevrede icraa eden kendi söylemi ile zaten 5 kişi vardır. Ankara’da Zekeriya Ziya, Elmedağı’nda Bayram Arıcı, Kırıkkale’de Ekrem Aydost, Keskin’de (Kırıkkale’nin ilçesi) hocası Mustafa Taşan ve Hasandede’de kendisidir.</p>
<p>Askerden sonra 1966 yılında aynı zamanda da akrabası olan Nahide Hanım ile evlenir ve bu evlilikten 4 çocuğu olur. Hüryan (evli), Perihan (evli), Cihangir (evli), Ercihan (evli). Askerden döndükten sonra artık düğünlerde saz çalmayı bırakmış ve geçimi için Hasandede Belediyesi’ne işçi olarak girmiş ve buradan emekli olmuştur. Fakat aşığımız özellikle bağ ve bahçe işleri ile uğraşmayı hep sürdürmüştür. Birçok Hasandedeli gibi yazları bağ evinde meyve ve bahçe işleri ile uğraşarak geçinirken kışları ise Hasandede merkezindeki evinde gerçirmektedir</p>
<p>AŞIKLIĞA GEÇİŞUsta – Çırak ilişkisi ile saz çalmayı öğrenen Mehmet Ali Kuldedeoğlu, aşıklığa geçişi bir rüya sonucu bade içerek olur. Birgün rüyasında daha önce hiç görmediği “Cafer Dede”yi görür. Cafer Dede, ona “Hadi bir çalda dinleyeyim” der. Aşık sazı çalmaya başlayınca, Cafer Dede, ona “Ben bunları istemedim ki, bana içeri makamından çal” der. İşte o günden sonra Dedemoğlu sadece deyiş ve nefesler okumaya başlar ve bundan sonra diğer parçaları söylemeyi, düğünlerde çalmayı bırakır.</p>
<p>Aşık daha sonraları Aptallığı bırakır ve Alevi – Bektaşi geleneğine yönelir. 23 yaşında da artık “cem”lerde “zakir”lik yapmaya başlar.</p>
<p>MAHLAS ALMA Gördüğü bir rüya sonrası etkilenip, dini şiire yönelen aşık, yine gördüğü bir rüya sonrası mahlasını alır. Rüyasında gördüğü “Kuludede”, onu “Gel Dedemoğlu gel” diye çağırır ve bundan sonra yazdığı tüm şiirlerde bu mahlası kullanmay başlar. Yine bu olayı “rüyasında bade içerken mahlas alan aşıklar</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com/kul-dede/">Kul Dede</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com">Gelin Canlar Bir Olalım</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Abdal Musa</title>
		<link>https://www.gelincanlar.com/abdal-musa/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Gelin Canlar]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 31 Oct 2019 09:55:57 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Alevi Erenleri]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.gelincanlar.com.tr/?p=4796</guid>

					<description><![CDATA[<p>Abdal Musa, Hacı Bektaş’ın önde gelen ardıllarındandır (Alevilikte: halifelerinden). Söylenceler O’nu Anadolu’nun gözcüsü olarak gösterirler. Bektaşi meydanındaki oniki posttan onbirincisi olan “ayakçı postu” O’nundur ve “Abdal Musa Postu” olarak adlandırılır. Bektaşi söylencelerinde Abdal Musa, Ahmet Yesevi’nin halifelerinden gösterilir. Soyunun Orta Asya’dan gelmesi nedeniyle &#8220;Horasan Erenleri&#8221;nden sayılır. Azerbaycan&#8217;a bağlı Hoy&#8217;dan olduğu söylense de Anadolu’ya Horasan’dan gelmiştir....</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com/abdal-musa/">Abdal Musa</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com">Gelin Canlar Bir Olalım</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Abdal Musa, Hacı Bektaş’ın önde gelen ardıllarındandır (Alevilikte: halifelerinden). Söylenceler O’nu Anadolu’nun gözcüsü olarak gösterirler. Bektaşi meydanındaki oniki posttan onbirincisi olan “ayakçı postu” O’nundur ve “Abdal Musa Postu” olarak adlandırılır.</p>
<p>Bektaşi söylencelerinde Abdal Musa, Ahmet Yesevi’nin halifelerinden gösterilir. Soyunun Orta Asya’dan gelmesi nedeniyle &#8220;Horasan Erenleri&#8221;nden sayılır. Azerbaycan&#8217;a bağlı Hoy&#8217;dan olduğu söylense de Anadolu’ya Horasan’dan gelmiştir. Bektaşiler, peygamber soyundan geldiğini, yani &#8220;seyyid&#8221; olduğunu düşünürler. Babası Hasan Gazi’dir. Dedesi Haydar Ata ise Hacı Bektaş’ın amcasıdır. Hacı Bektaş’la yakın akrabalığı vardır. Annesi Ana Sultan, kız kardeşi ise Hüsniye Bacı’dır. Annesi ile kız kardeşinin mezarları Elmalı’nın Tekke köyünde, Abdal Musa Tekkesi’ndedir.</p>
<p>Aşıkpaşaoğlu Tarihi’nde Abdal Musa’ya ilişkin bilgiler vardır. Aşıkpaşaoğlu, Abdal Musa’yı Hacı Bektaş’ın “müridi”, Hatun Ana(Kadıncık Ana)’nınsa “muhibi” olarak gösterir. Abdal Musa Sulucakarahöyük’te Hacı Bektaş’ın yatırının başında bir süre kalmış, büyük bir olasılıkla Hacı Bektaş Degahı’nı Kadıncık Ana ile birlikte o kurmuş, Orhan Bey döneminde savaşlara katılmış, özellikle Bursa’nın alınmasında(1326) bulunmuş, bir asker üsküfünü başına koyarak geri geldiğinden Bektaşiler’in “Elifi tac”ı böylece onunla gelenekleşmiştir.</p>
<p>Abdal Musa, XIII. y. yılın son yarısıyla XIV. y. yılın ilk yarısı içerisinde yaşamış olmalıdır. Kaynaklar ve söylenceler O’nun Orhan Bey döneminde yaşadığını ve Bursa’nın alınmasına katıldığını vurguyla belirtirler. Eğer böyleyse Hacı Bektaş’ın son dönemine kavuşmuştur. Bursa ve Orhan Bey zamanına rastlayan dömemiyse O’nun oldukça olgunluk ve yaşlılık dönemi olmalıdır. Yeniçeriliğin kuruluşuna(1363) ya kalmamış olmalı, ya da Yeniçeri dönemi savaşlara katılmamış olmalıdır. Bu nedenle “Elifi tac” Yeniçeriler’le katıldığı savaşlardan değil de, daha önceki akınlara katılışı sırasıyla ilgili bir söylenceye bağlanabilir.</p>
<p>Abdal Musa uzun zaman Bursa’da kaldığından ve Orhan Bey döneminde yararlı hizmetlerde bulunduğundan, kendisine Bursa’da bir makam verilmiştir. O ise daha sonraları heterodoks Türkmenler’in yoğunlukta olduğu yöreleri tercih etmiş, önce Aydın bölgesine, sonraysa Kızılbaşlık-Aleviliğin merkezi Teke bölgesine göçmüştür. Antalya dolaylarını ve Toros dağları eteklerini tercih ederek Elmalı’ya yerleşmiştir.Bektaşilik inancında merkez dergahtan sonra en önemli bir Bektaşi dergahı olarak bilinen Elmalı Tekkesi’ni kurmuştur. Mezarı oradadır. Elmalı aynı zamanda Tahtacı Alevileri’nin yaşadığı önemli bir merkezdir. Hasluck bura tarikat üyelerinin mali durumlarının iyi olduğunu belirtir.</p>
<p>Bektaşi eşik(asitane) ve dergahlarının en büyüklerinden ikisinin Abdal Musa ve O’nun halifesi olan Kaygusuz Abdal adına kurulmuş olması, Abdal Musa’nın Bektaşilik içerisindeki yerinin önemini gösterir. Zaten, Abdal Musa’nın da Alevi-Bektaşiler içerisinde önemli bir yeri vardır. Alevi yolunun kurallarını Abdal Musa netleştirmiştir. Aleviler, Balım Sultan’dan çok, Abdal Musa’ya önem verir, adına özel Cemler düzenler ve kurban keserler. Abdal Musa bu yönüyle kimi kez Hacı Bektaş’tan bile öne çıkarılır.</p>
<p>Arşiv belgelerine göre, Abdal Musa’nın Fenike köylerinde vakıf arazileri vardır. Hatta O’na bağlı Bektaşi tekkeleri de kurulmuştur. Manisa’nın Adala bucağında Abdal Musa adına vakfedilmiş çiftlikler vardır. Abdal Musa Tekkesi’ni XVII. y. yılda gezen Evliya Çelebi tekkenin varlıklı olduğunu belirtir. Bektaşilik, Abdal Musa yoluyla Doğu Anadolu’da, Batı Anadolu’da, Balkanlar’da, Rodos ve Girit’te tutunur ve tanınır. Zile- Emirören köyünde bir mezar, Abdal Musa mezarı olarak bilinir. Divriği’nin Timisi köyünde Abdal Musa koruluğu vardır. Divriği’ye bağlı Hergün tuzlasındaki 80 dikili taş “Abdal Musa’nın askerleri” olarak adlandırılır. “Abdal Musa’nın askerleri” miti Doğu Anadolu’nun Alevi çevrelerinin tümünde yaygındır. Anadolu Alevileri Muharrem ayında Abdal Musa çorbası(aşuresi) dağıtırlar. Bosna’nın Sarajova bölgesi, aşure çorbasına Abdal Musa çorbası derler. Bosna’dan Azerbaycan’a kadar Alevi- Bektaşiler Abdal Musa kurbanı keserler. Araştırmacı W. Bauer’e göre Bektaşiliğin batı ve güney batıya yayılması ve özellikle Likya’da tutunması Abdal Musa yoluyla olmuştur.</p>
<p>Kaygusuz Abdal, Kafi Baba, Budala Sultan, Sevündük Dede, Kilerci Baba, Baltası Gedik, Mesten Dede, Keramet Baba, Hasan Baba, Oturak Dede’ler ise Abdal Musa’ya, ya da zaman içerisinde tekkesine bağlanmış Bektaşi babalarıdır. Kafi Baba, Abdal Musa’nın mürididir. Kaygusuz Abdal’sa halifesidir ve Mısır’a görevlendirmiştir.</p>
<p><strong>Yukardaki bilgiler Wikipedia Ansiklopedisinden alınmıştır. Bu bilgiler zaman içerisinde araştırma yaptıkça güncellenecektir. Abdal Musa, Anadolu alevileri arasında yaygın olan Abdal Musa Ayı veya Abdal Musa A<span lang="tr">şure/</span>Pilav günlerinin ayrı bir anlamı vardır. Zenginle fakirin varlık paylaştığı gün olarak bilinir. Zenginler adak kurbanlarını keser ve yoksullara bir ay süresünce dağıtılır. Bu konuyu güncelleştirip daha geniş tutmaya çalışacağız.</p>
<p>Veyis Haydardedeoğlu</strong></p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com/abdal-musa/">Abdal Musa</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com">Gelin Canlar Bir Olalım</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ahi Evren</title>
		<link>https://www.gelincanlar.com/ahi-evren/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Gelin Canlar]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 31 Oct 2019 09:54:37 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Alevi Erenleri]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.gelincanlar.com.tr/?p=4793</guid>

					<description><![CDATA[<p>Anadolu’da Ahilik adlı esnaf teşkilatının kurucusu olan alim ve veli. İsmi, Mahmud bin Ahmed el-Hoyi, künyesi Ebü’l-Hakayık, lakabı Nasirüddin’dir. 1171 (H. 567) senesinde İran’ın batı Azerbaycan taraflarında bulunan Hoy kasabasında doğdu. 1262 (H. 660)de Kırşehir’de şehid edildi. Zamanın en büyük alimlerinden olan Fahreddin-i Razi’nin derslerine devam ederek akli (fen) ve nakli (din) ilimleri öğrendi. Ahmed...</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com/ahi-evren/">Ahi Evren</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com">Gelin Canlar Bir Olalım</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Anadolu’da Ahilik adlı esnaf teşkilatının kurucusu olan alim ve veli. İsmi, Mahmud bin Ahmed el-Hoyi, künyesi Ebü’l-Hakayık, lakabı Nasirüddin’dir. 1171 (H. 567) senesinde İran’ın batı Azerbaycan taraflarında bulunan Hoy kasabasında doğdu. 1262 (H. 660)de Kırşehir’de şehid edildi.</p>
<p>Zamanın en büyük alimlerinden olan Fahreddin-i Razi’nin derslerine devam ederek akli (fen) ve nakli (din) ilimleri öğrendi. Ahmed Yesevi hazretlerinin talebelerinin sohbetlerine devam ederek tasavvuf yolunda yüksek derecelere kavuştu. Şihabüddin-i Sühreverdi hazretlerinin sohbetlerinde bulundu. Bir hac yolculuğu esnasında evliyadan Evhadüddin Hamid Kirmani ile tanışıp, onun talebeleri arasına katıldı ve vefatına kadar yanından ayrılmadı. Böylece tefsir, hadis, fıkıh, kelam ve tıp ilimlerinde derin alim, tasavvuf yolunda yüksek makam sahibi bir veli oldu.</p>
<p>Sadreddin-i Konevi hazretlerinin babası Mecdüddin İshak’ın daveti üzerine, insanlara dinlerini öğretmek, kardeşlik ve beraberliği aşılamak için Muhyiddin ibni Arabi ve hocası Evhadüddin’le birlikte Anadolu’ya gelen Ahi Evren, hocasının kızı Fatıma Bacı ile evlendi. Hocası ve kayınpederi Evhadüddin’le birlikte çeşitli Anadolu şehirlerini dolaştı. Vaazlarında özellikle esnafa İslamiyet’i anlatarak dünya ve ahiret işlerini düzenli hale getirmeleri için nasihatlerde bulundu. Yaklaşan Moğol tehlikesine karşı Müslümanların kuvvetlendirilip teşkilatlandırılması için çalıştı. Hocasının vefatından sonra yerine geçti ve vekili oldu. Kayseri’ye yerleşti. Debbağlık yaparak (deri dabağlayarak) geçimini temin ettiği gibi Müslümanlara Allahü tealanın emir ve yasaklarını da anlattı. Bilhassa sanat sahibi kimseler arasında çok sevildi. Bugünkü manada esnaf teşkilatı diyebileceğimiz Ahilik (kardeşlik) müessesesini kurarak bir çok şehir ve kasabada teşkilatlanmasını sağladı. Hanımı Fatıma Bacı da kadınlar arasında bu faaliyetleri yapmış ve “Baciyan-ı Rum” adıyla meşhur olmuştur. Ahilik mensuplarının toplanıp sohbet edebilecekleri, birbirlerinin ilimlerinden faydalanacakları, gelen misafirleri ağırlayabilecekleri dergahlar kuruldu.</p>
<p>Ahi Evren’in yetiştirdiği talebeler gittikleri yerlerde zaviyeler inşa ederek, bilhassa esnafı bir çatı altında toplayıp teşkilatlandırdılar ve dışarıdan gelen misafirleri ağırladılar. Moğol tehlikesine karşı halkı uyandırmaya çalışarak, istilacıların önünden kaçıp gelen kimsesizleri barındırmak için ellerinden gelen gayreti gösterdiler. Moğollarla mücadelede devlet güçlerinin yetersiz kaldığı yerlerde esnaftan milis kuvvetleri teşkil edip “Vatan sevgisi imandandır.” hadis-i şerifinde bildirildiği gibi vatanlarını, din ve namuslarını müdafaa için çalıştılar.</p>
<p>Anadolu Selçuklu Devletine karşı meydana gelen bir hadise bahanesiyle onun nüfuzundan rahatsız olan bazı kimselerin şikayeti üzerine Ahi Evren tutuklanıp hapsedildi. Beş sene hapiste kaldı. Bu sırada Moğollar Kayseri’yi muhasara ettiler. Ahi Evren’in teşkilatlandırdığı Ahiler, şehri kahramanca müdafaa etti. Ancak sürüler halinde gelen Moğollar bu müdafaayı kırıp bir çoklarını şehit, bir kısmını da esir edip şehre girdiler. Ahi Evren’in hanımı Fatıma Bacı da esirler arasındaydı. Ahi Evren beş yıllık tutukluluk süresini bitirdikten sonra Denizli’ye gitti. Bir müddet sonra Sadreddin-i Konevi hazretlerinin isteği üzerine Konya’ya gelip Müslümanlara İslamiyeti anlatmakla meşgul oldu. Şems-i Tebrizi’nin şehid edilmesinden sonra Kırşehir’e (Gülşehir’e) yerleşti. Vaazlarındaki sadelik, herkesin anlayabileceği şekilde meseleleri izah ederek yazdığı kitaplar, kendisinde görülen kerametler, ahlakının güzelliği, dünya malına ehemmiyet vermeyip, yalnız Allahü tealanın rızası için çalışması, insanların sevgisini kazanmasına vesile oldu. Çevresine pekçok kimse toplandı. Herkesin korkarak kaçıştığı Evran ismindeki büyükçe bir yılanın kendisine itaat etmesi, herkesin gözü önünde bu kerameti göstermesi sebebiyle “Ahi Evran (yılanın kardeşi)” ve İslamiyete yaptığı hizmetlerinden dolayı “Nasirüddin” lakabı verildi. Moğollar, Ahi Evren’in nüfuzundan ve sevenlerinin çokluğundan korkuyor, ne pahasına olursa olsun öldürülmesini istiyorlar, bunun için Kırşehir emirine baskı yapıyorlardı. Nihayet Ahi Evren 1262 (H. 660) yılında Kırşehir’de şehit edildi. Şehit olduğu tarih hususunda farklı rivayetler vardır.</p>
<p>Talebeleri onun yolunu devam ettirdiler. İslam dininin yayılmasını tek gaye edinmiş olan Ahiler, Söğüt civarında, Bizans hududunda gelişmeye başlayan Osmanlı beyliği emrine koşuştular. Uçlara yerleşip tekkeler ve zaviyeler kurdular. İnsanlara Allahü tealanın dinini anlatıp, örnek ahlaklarıyla gayri müslimlerin Müslüman olmalarına vesile oldular. Osman Gazinin kayınpederi olan Şeyh Edebali bir Ahi şeyhiydi. Ahi Evren’in yolunda olan Ahiler, Allahü tealanın rızası ve O’nun dinini yaymak aşkıyla çalışan Alperenleri ve gazileri yetiştirdiler.</p>
<p><em>Eserleri:</em>Allahü tealanın kullarına hizmet ve onlara din bilgilerini öğretmek için gayret eden Ahi Evren, yazdığı kıymetli eserlerle, insanlara nasihatlerinin devamlı olmasına gayret etti. Bu eserlerinden bazıları şunlardır: 1) Metali-ul-İman, 2) Tebsırat-ül Mübtedi ve Tezkiret-ül Müntehi, 3) Et-Teveccüh-ül-Etemm, 4) Menahic-i Seyfi, 5) Medh-i Fakr ve Zemm-i Dünya, 6) Ağazi Encam, 7) Mükatebat, 8) Yezdan-Şinaht, 9) Tercüme-i Elvah-ı Imadi, 10) Mürşid-ül-Kifaye</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com/ahi-evren/">Ahi Evren</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com">Gelin Canlar Bir Olalım</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hala Sultan</title>
		<link>https://www.gelincanlar.com/hala-sultan/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Gelin Canlar]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 31 Oct 2019 09:52:38 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Alevi Erenleri]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.gelincanlar.com.tr/?p=4790</guid>

					<description><![CDATA[<p>Kadın sahabilerden. İsmi bilinmemekte olup Ümmü Hıram künyesi ile meşhurdur. Türkler tarafından Hala Sultan diye bilinmektedir. Babası Milhan bin Halid, annesi Mülkiyye binti Malik’tir. Hazrec kabilesinin Neccaroğulları koluna mensuptur. Ensarın (Medineli Müslümanların) büyüklerinden olan Enes bin Malik’in (radıyallahü anh) teyzesidir. Resulullah efendimizin de teyzeleri tarafından akrabası olup süt teyzesidir. Bi’setten (Peygamberimize peygamberliği bildirilmeden) önceMedine’de doğdu....</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com/hala-sultan/">Hala Sultan</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com">Gelin Canlar Bir Olalım</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Kadın sahabilerden. İsmi bilinmemekte olup Ümmü Hıram künyesi ile meşhurdur. Türkler tarafından <b>Hala Sultan</b> diye bilinmektedir.</p>
<p>Babası Milhan bin Halid, annesi Mülkiyye binti Malik’tir. Hazrec kabilesinin Neccaroğulları koluna mensuptur. Ensarın (Medineli Müslümanların) büyüklerinden olan Enes bin Malik’in (radıyallahü anh) teyzesidir. Resulullah efendimizin de teyzeleri tarafından akrabası olup süt teyzesidir. Bi’setten (Peygamberimize peygamberliği bildirilmeden) önceMedine’de doğdu. 647 (H. 28) senesinde Kıbrıs’ta şehid oldu. İslamiyetten önce Amr bin Kays ile evlendi. Ondan Kays ve Abdullah adlı iki oğlu oldu. Peygamber efendimiz, İslamiyeti anlatmaya başlayınca Müslüman oldu. Kocası iman etmeyince ayrıldılar. Daha sonra Ensar’ın büyüklerinden olan Ubade bin Samit ile evlendi. Nikahlarını Peygamber efendimiz kıydı. Bu evlilikten de Muhammed adında bir oğlu oldu. Medine-i münevveredeki evini Resulullah efendimiz ziyaret eder, o ise Resulullah’a ikramda bulunup, hizmet etmekle şereflenirdi.</p>
<p>Peygamber efendimiz bir ziyareti esnasında evinde uyumuştu. Gülerek uyandı. Ümmü Hıram; ’Ya Resullallah! Niçin güldünüz?’ diye sorunca Peygamber efendimiz; ’Ya Ümmü Hıram! Ümmetimden bir kısmını gemilere binip, kafirlere gazaya gider gördüm.’ buyurdular. Ümmü Hıram da; ’Ya Resulallah! Dua et de ben de onlardan olayım.’ dedi. Peygamber efendimiz; ’Ya Rabbi! Bunu da onlardan eyle.’ diye dua buyurdular. Peygamber efendimiz, tekrar uyuyup gülümseyerek uyandı. Tekrar gülme sebebi sorulunca: ’Bu defa da ümmetimden bir kısmının, padişahların tahtlarına kuruldukları gibi debdebeli bir kalabalık halinde gazaya gittiklerini gördüm.’ buyurdu. Ümmü Hıram bu sefer de; ’Ya Resulallah! Dua et de ben de bir gazi olarak onların arasında bulunayım.’ deyince, Peygamberimiz; ’Hayır, sen öncekilerdensin!’ buyurarak onun deniz seferinde bulunacağını haber verdi. Peygamber efendimizin vefatından sonra ilmi heyet içinde Şam’a gönderilen ve Humus’a yerleşen kocası Ubade bin Samit ile birlikte oraya yerleşti. Hazret-i Osman zamanında hazret-i Muaviye’nin emrinde Kıbrıs Adasına düzenlenen deniz seferine kocası Ubade bin Samit’le birlikte gönüllü olarak katılan Ümmü Hıram seksen altı yaşında olmasına rağmen bu zahmetli yolculuğa katlanarak Kıbrıs Adasına geçti. Mısır’dan gelen İslam askerleri de kendileriyle birleşince Kıbrıs Rumlarına Müslüman olmalarını, yoksa cizye vermelerini, bunu da kabul etmezlerse savaş yapacaklarını bildirdiler. Kıbrıslılar Müslüman olmayacaklarını ve cizye vermeyeceklerini açıklayınca şiddetli çarpışma oldu. Kıbrıs Rum donanması İstanbul’a kaçtı. Rum donanması kaçınca çarpışmalar sahilde devam etmeye başladı. İslam askeri bir çıkarma hareketiyle iç kısımlara daldılar. Askerlerle birlikte savaşa katılan Ümmü Hıram genç askerleri gayrete getirmeye çalıştı. Ümmü Hıram, Larnaka yakınlarında atının ayağının sürçmesiyle düşerek şehid oldu. İslam ordusu da zafere ulaştı. Ümmü Hiram’ın kabri Larnaka şehrinin Tuz Gölü kıyısındadır. Osmanlılar Kıbrıs Adasını 1570 (H. 978) senesinde fethedince, Ümmü Hıram’ın kabrini imar ettiler. <b>Hala Sultan</b> adını verip kabri üzerine bir türbe, yanına bir dergah ve cami yaptırdılar. Peygamber efendimizin akrabası olan Ümmü Hıram fazilet sahibiydi. Müslümanlar ona hürmet edip duasını alırlardı. Kabri, asırlardır ziyaret edilmekte feyz ve bereketlerinden istifade edilmektedir.</p>
<p>Türkler ona <b>Hala Sultan</b> deyip çok hürmet göstermektedirler. Osmanlılar zamanında ve sonrasında gemiler <b>Hala Sultan</b> türbesi istikametinde geçerler, toplarını çevirirler ve mübarek makamı ziyaret maksadıyla selamlarlardı. HALACİLER (Bkz. Delhi Türk Sultanlığı) HALAT; Alm. Seil, Reep, Tau, Kabel (n), Fr. Corde (f), cordage amarre, cable (m), İng. Rope, cord, hawser. Üç veya daha fazla telden örülmüş kalın ip. Çelik veya keten, naylon vb. maddelerden yapılabilir. Denizciler çevresi 2.5-3 cm’den daha fazla kalın olanları halat olarak kabul eder. Halat yapımında kullanılan en sağlam lifler, sisal keneviri ve meyve vermeyen muz ağaçlarından elde edilir. Bu ağaçlar dünyada en çok Filipin Adalarında bulunur. Halat, kenevir lifi ve Hint keneviri gibi yumuşak liflerden de yapılır. On dokuzuncu yüzyılda daha dayanıklı halatların yapımından öncesine kadar, kenevir lifi geniş çapta kullanılmaktaydı. Halat yapımı, lifin türüne bağlı olmaksızın aynı sistemle yürütülür. İlk önce örmeye hazırlık olarak lifler uzatılıp birleştirilir. Lifler bobinlere sarıldıktan sonra bunu eğiren bir makinadan geçirilerek halat telleri yapılır. Son safha, telleri halat haline sokmaktır. İstenilen kalınlığa göre örme işlemi yapılır. Halatın kalınlığı tel sayısına bağlıdır. Son zamanlarda sun’i lifler, tabii liflerin yerini almaya başladı. İkinci Dünya Savaşı öncesinde sun’i lif olarak ilk defa naylon kullanıldı. Naylon halatlar fazla elastikiyete sahiptir. Diğer sun’i lifler dakron ve polyethylene lifleri dahildir. Halatlar insanların çok eskiden beri ürettiği ürünlerden biridir. İlk zamanlarda ağaçları bağlamak, ağ yapmak ve derin vadiler üzerinde köprü yapmak maksadıyla kullanıldı. Halat, insanların denize açılmalarından beri denizcilerin ana techizatlarından biridir. Bazı milletler halatı, kalasları gemilerinin iskarmozlarına bağlamada kullanmıştı. Uzun deniz yolculuklarının başladığı dönemde gerek yelkenleri germede, gerekse demirlemede esas malzemeydi. Hatta modern nükleer gemilerde bile malzemeleri bağlama ve demirleme için kullanılmaktadır.</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com/hala-sultan/">Hala Sultan</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com">Gelin Canlar Bir Olalım</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hasan Dede</title>
		<link>https://www.gelincanlar.com/hasan-dede/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Gelin Canlar]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 31 Oct 2019 09:46:47 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Alevi Erenleri]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.gelincanlar.com.tr/?p=4786</guid>

					<description><![CDATA[<p>Anadoluyu Aydinlatan Evliyalardan biriside HASAN DEDE Yazar: Yunus Koçak &#8211;  Yunus Koçak, Hasandede ocağına bağlı Sarıoğlu ocağındandır. Hasandede ocağından Bükreş&#8217;de yaşayan Erhan Demirhan&#8217;ın isteği üzerine Hasandede ile ilgili konuların gerçek yönünün yazılmasını istemesi üzerine Türkiye Anıtlar Derneği Hasandede şubesi yönetim kurulu başkanı Ekrem Demirhan, 2. başkan Haşim (Otman) Demirhan ve postnişin Yanık Mustafa Demirhan&#8217;ın talebi üzerine...</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com/hasan-dede/">Hasan Dede</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com">Gelin Canlar Bir Olalım</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Anadoluyu Aydinlatan Evliyalardan biriside <strong>HASAN DEDE</strong></p>
<p><strong>Yazar: Yunus Koçak &#8211;  </strong>Yunus Koçak, Hasandede ocağına bağlı Sarıoğlu ocağındandır. Hasandede ocağından Bükreş&#8217;de yaşayan Erhan Demirhan&#8217;ın isteği üzerine Hasandede ile ilgili konuların gerçek yönünün yazılmasını istemesi üzerine Türkiye Anıtlar Derneği Hasandede şubesi yönetim kurulu başkanı Ekrem Demirhan, 2. başkan Haşim (Otman) Demirhan ve postnişin Yanık Mustafa Demirhan&#8217;ın talebi üzerine Yusuk Koçak&#8217;ın hazırladığı ANADOLUYU AYDINLATAN EVLİYALARDAN BİRİSİDE HASANDEDE’DİR kitabından alıntılar yapılarak siteye konulmuştur. Bu kitap sitemize Romanya&#8217;da işsahibi olan Ekrem Demirhan oğlu iktisatcı Ertan Demirhan tarafından hediye edilmişdir. Kendisine buradan teşekkür ediyoruz.</p>
<p>Horasan doğumlu olan Hasandede 1489-1596 yılları arasında yaşamış, babası İslam Hukukcusu Şeyh Yakup Fakıh ve annesi Ümmü Azize&#8217;dir. Hasandede’nin Halil İbrahim ve Mustafa adında iki oğlu ve Ümmühan adında da bir kızı vardı.</p>
<p>Hasandede’nin ailesi Oğuz boylarından Ustaclu topluluğuna bağlıdır. Soyu 12. İmamlardan 9. İmam olan Muhammet Taki’ye çıktığı tereddütsüz inanılmaktadır. Hasandede’nin Hz Muhammed ve Hz Ali soyuna dayanması bazı Arap yazarlar ve İran araştırmacıları tarafından karşı çıkılsada gerçekdir. Emevi dönemi katliamalarından kurtulmak için seyyid evlatları 681 yılı itibariyle Horasan, Türkistan’da bulunmuş olmaları bir rastlantı olmasa gerek. Katliamdan kaçan Ehlibeyt evlatları zamanla Türkistan topraklarında evlililik yaparak Türk toprakları üzerinde yeşeren bir nesil olmuştur. 1071 Malazgirt savaşından sonra Anadolu kapıları Türk&#8217;lere açılınca Türkmen aşiretleri Anadoluya göç ederlerken Ali evladı dedelerde Anadoluya gelmişlerdir.Uzun zaman Türk&#8217;lerle beraber yaşadıkları için gelenek, görenek, örf ve adetleri Türk&#8217;leşmiştir. İşte Hasandede&#8217;nin ataları soyuda m.s. 818 yılındandan 1515 yılına kadar Horansan&#8217;da Ustaclu olan Türkmen aşiretiyle kaynaşmıştır.</p>
<p><strong>Yazar Kocak, Türkiye’de seyyid evladı olarak yaşayan yaklaşık 2.5 milyon olduğunu savunmaktadır. Devlet hazinesinden maaşla çalışan ve evkafdan yardım alan Nakibül Eşraflık, Cumhuriyet devrinde Atatürk tarafından kaldırılmıştır. Resmi evrakların elde olmadığı gibi Alevi ocaklarının ellerindeki cönkler, vakfiyeler, soy secereleri, belgeler ya alınmış yok edilmiş veya resmi rejim tarafından yakılmış yada kayıp olmasın diye bazı ocaklar da gizili tutup saklamaktadırlar diye savunmaktadır.</strong></p>
<p><strong> HASANDEDE ANADOLUDA</strong></p>
<p>Çaldıran 1514, Mercibadık 1515, Ridaniye 1516 ve Mısır Kahire 1517 savaşlarından sonra Osmanlı hazinesi çökmüş, halk rüşvete bağlanmış devlet erkanının maaşını öder durumdadır. Boy boy yükselen ayaklanmalar ve sonra merkezi hükümet Halifelik görevi ve ünvanını da Arap&#8217;lardan almas<span lang="tr">ı</span> bardağı taşıran en son damla olduğunda Türkmen boyları arasında savaş başlayıp (Başbakanlık Arşivleri) 1526 da ilk katliam ve daha sonra 1540 Erzincan,Terzcan daki toplu katliamı Yavuz Sultan Selim  vahşetinden sonra Hasandede 1526&#8217;daki ilk katliamdan sonra Horasan&#8217;dan gizli bir ordu kurarak Karamanalı dergahgından Anadolu&#8217;ya hareket eder. Cebeli, Bereket, Adana çevresini gezmiş, Kadirli ilçesi Elbistli köyüne yerleşmişdir.Henüz 25 yaşında olan Hasandede, önce Hacı Bektaş&#8217;a uğradığında, dergah postnişini Balım Sultan&#8217;dır. Hasandede&#8217;nin başarılarını öğrenen Balım Sultan Hasandede&#8217;ye himmet ederek bazı emanetleri ve tahta kılıcı verir. Hoca Ahmet Yesevi&#8217;den Hacı Bektaş Veli&#8217;ye intikal eden emanetler ve tahta Kılıcı Hasandede&#8217;ye Alevi edep ve erkanına göre teslim eden Balım Sultan&#8217; Hasandede&#8217;yi Türk aşiretleri ve Türkmenlerin kurtarıcısı olarak ilan eder. Tıpkı Bedehşan kafirlerine Hoca Ahmet Yesevi&#8217;nin evladı Kutbetdin Haydar (Haydar Sultan) gönderdiği gibi Balım Sultan&#8217;da Hasandede&#8217;yi Çukurova&#8217;ya gönderip oradaki huzur ve refahı sağlamasını salık verir.</p>
<p>Hasandede&#8217;nin kurduğu dostluk, kardeşlik bağı yüzyıllarca Türkmen&#8217;ler arasında Anadoluda devam etmiştir. Aşiretler arasında dostluğu kurarak Hak, Muhammed Ali sevgisini yayıp bölgede barış sağlamıştır. Bakın Hasandede&#8217;den 300 yıl sonra yaşamış bir Türkmen şairine kulak verelim.</p>
<p>Horasan elinden urum iline                Horasan&#8217;dan Anadoluya gelmiş<br />
Islataha gelmiş Pir Hasandedem        Balım Sultan&#8217;dan nasibini almış<br />
Seyreyle barışa sevgi seline              Tahta kılıcını beline çalmış<br />
Islataha gelmiş Pir Hasandedem        Islataha gelmiş Pir Hasandedem</p>
<p>Barek dağında Haydar seslenir           Bir ismi Hasan&#8217;dır bir ismi Ali<br />
Varan deli akıllanır uslanır                  Bir ismi Bektaş&#8217;dır bir ismi Veli<br />
Tahta kılıç kılıfında paslanır                Velim eydür hakkın sevgili kulu<br />
Islataha gelmiş Pir Hasandedem        Islataha gelmiş Pir Hasandedem</p>
<p><strong>HASANDEDE BALKANLAR&#8217;DA</strong></p>
<p>Kanuni S. Süleyman, Hasandede&#8217;nin Anadoluda olduğunu, Ahmet Yesevi, Hacı Bektaş&#8217;dan sonra en fazla saygı duyulan Türkmen&#8217;lerin<img loading="lazy" class="imageBorder" src="http://www.gelincanlar.com/Upload/UploadFiles/Hasandede-4.jpg" alt="" width="250" height="137" align="right" />   piri oladuğunu öğrenir fakat nerede yaşadığına ait bilgisi yoktur. Gizli diplomatlar aracılığıyla 1531 yılında Padişah Hasandede&#8217;yi makamına davet eder. Hasandede arkasına Kırşehir, Ankara ve Eskişehir Türkmen aşiretlerinden  Bayındır, Kını aşireti, Eymürler, Çavundur ve Kızık boyları, Yıvalılar, Kargınlar, Alayundlar, Iğdırlılar, Dadurga aşireti, Yazır, Salur, Yüregiller, Afşarlar, Belekler, Bedrikler, Beydililer, Tabanlu Namlı Bayatlu, Emünlü, Dengizler, Karkular, Karahanlular gibi daha değişik aşiret boyları Hasandede&#8217;ye eşlik edip Halife Padişa çıkarlar. Halife Kanuni S. Süleyman hürmetle karşıladığı Hasandede&#8217;ye Kayseri, Sivas, Maraş, Adana ve Antep gibi yörelerdeki Türkmen boylarının ayaklanmasını önlemesini rica eder.</p>
<p>Hasandede hakkında devlet arşivlerinde 25 adet resmi belgeye ulaştığını savunan Sn Koçak bu belgeleri daha önce basılan kitaplarında yayınlamıştır. Ayrıca Ocakzade olan Dede’lere ricada bulunuyor, elinde yazı belge, ve ne tür evrak varsa ortaya koysun saklamakla hiç birşeye yaramadığını savunarak gerçek belgelere hala ulaşmakda güçlük çekildiğinin altını çizmekdedir.</p>
<p>Hasan Dede Camisi’nin batı duvarı bitişiğinde yan yana duran iki türbedir. Bu türbelerin camiye bitişik ve büyük olanında Şeyh Hasan Dede diğerinde ise evlatları Mustafa, Halil İbrahim ve Ümmühan’ın sandukaları bulunur. Kesme taş duvarlı ve sekiz köşe duvar üzerine oturtulmuş kubbeden oluşur. Camiinin hemen önünde yeşillikler içinde bir şadırvan bulunmaktadır. Güllerle süslenmiş bahçenin içinde ise Hasan Dede torunlarının mezarları bulunmaktadır. Türbenin girişinde bulunan onarım yazıtı Hicrî 1312(1894) tarihlidir. Hasan Dede Camii Kanuni Süleyman zamanında Mimar Sinan tarafından yaptırılmış ve onarımmıda 1894’lerde elden geçirilimştir<em>. (Antraploğ Halkbilimci Güler Özden Gökbulut)</em></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Günceleşme devam ediyor&#8230;.</p>
<p>Hasan Dede ve Hasan Dede Türbesi<br />
Güler Özden GÖKBULUT<br />
<strong>Antropolog-Halk Bilimci</strong></p>
<p>Anadolu fiziksel konumu sebebiyle kültürel açıdan zengin bir yapıya sahiptir. Yüzyıllar boyunca çeşitli halk ve kültürlerin yaşayıp kaynaştığı Anadolu toprakları bir çok dinin gelişimine ve yayılışına mekân olmuştur. Bir zamanlar Ana Tanrıçanın yaşadığı topraklarda zamanla Meryemler ve Azizler, sonraları ise Evliyalar, Pirler, Erenler yaşamıştır.</p>
<p>Bunlar arasında önemli bir yeri olan Hasan Dede ve Hasan Dede Türbesi Kırıkkale iline bağlı, aynı adla anılan kasabada bulunmaktadır. Kasaba önceleri  “Süleymanlı”, “Çukurcak” ve “İkikol” adlarını almış sonunda bu topraklarda yaşayıp bölgenin gelişmesinde önemli katkıları olan ve halkça büyük bir saygı gören Hasan Dede’ nin adını almıştır&#8230;&#8230;&#8230;.</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com/hasan-dede/">Hasan Dede</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com">Gelin Canlar Bir Olalım</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yunus Emre</title>
		<link>https://www.gelincanlar.com/yunus-emre/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Gelin Canlar]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 31 Oct 2019 09:43:40 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Alevi Erenleri]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.gelincanlar.com.tr/?p=4783</guid>

					<description><![CDATA[<p>Horasan’da Ahmet Yesevi’yle başlayan Türk tasavvuf hareketi, 13 üncü Yüzyılda Anadolu’da, aynı dönemde ve aynı bölgede yaşayan Hacı Bektaş Veli, Mevlana ve Yunus Emre´yle doruk noktasına ulaşmıştır. Yunus Emre 13 üncü Yüzyıl Anadolusunun en önemli manevî mimarlarından birisi ve sade bir Türkmen dervişidir. Anadolu’da birliğin bozulduğu, Moğol ordularının yakıp yıktığı, insanların umutsuzluğa kapıldığı bir dönemdeYunus...</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com/yunus-emre/">Yunus Emre</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com">Gelin Canlar Bir Olalım</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family: Arial;">Horasan’da Ahmet Yesevi’yle başlayan Türk tasavvuf hareketi, 13 üncü Yüzyılda Anadolu’da, aynı dönemde ve aynı bölgede yaşayan Hacı Bektaş Veli, Mevlana ve Yunus Emre´yle doruk noktasına ulaşmıştır.<br />
Yunus Emre 13 üncü Yüzyıl Anadolusunun en önemli manevî mimarlarından birisi ve sade bir Türkmen dervişidir. Anadolu’da birliğin bozulduğu, Moğol ordularının yakıp yıktığı, insanların umutsuzluğa kapıldığı bir dönemdeYunus Emre şiirleriyle bir sevgi seli oluşturmuş, insanlara manevî huzuru, sevgi ve hoşgörü gibi evrensel değerleri aşılamaya çalışmıştır.<br />
Gönül kırmamak, hiçbir canlıyı incitmemek, gönül almak, büyük taslamamak, geçimli olmak, bilgili olmak Yunus´un ana kavramlarıdır. “Herkes ayıbını ve kötülüğünü görebilmeli ve bunları düzeltmek için çaba göstermelidir” diye düşünür Dervis Yunus.<br />
Dervişlik bir hizmet makamıdır, bir insanlık disiplinidir. Derviş olabilmek için, kötü düşüncelerden arınmak, mal, mülk hırsından sıyrılmak, sen-ben kavgasından uzak kalmak, insana ve insanlığa hizmete soyunmak, tanrı ve insanlık yolunda çaba göstermek gerekir. Elde tespih, dilde dua, her şeyden elini ayağını çekmiş insanlara yakıştırılan dervişlik, sonraları ortaya çıkan bir sapmadır.<br />
Nitekim,Yunus bu softalara şiddetle karşı çıkmış ve şiirlerinde şunları söylemiştir:</p>
<p>“Dervişlik dedikleri, hırka ile taç değil.<br />
Gönlünü derviş eden, hırkaya muhtaç değil.”</p>
<p>Gerçeğe, tanrıya, evrensele ve her şeyin özüne varmak çabasında olan Yunus´un tasavvuf felsefesi ve görüşleri, Bektaşî öğretilerini yansıtır; şeyhi Taptuk Emre, Hacı Bektaş Veli’ye bağlıdır.Yunus Emre de, Mevlânâ gibi insana önem verir. Din, tarikat, görünüşte farklı olan yollardır; hepsinin amacı, iyi insan olmak ve insanlık hedefine ulaşmaktır.<br />
Bugün Yunus Emre nin yaşadığı Anadolu topraklarında kurulan Türkiye Cumhuriyetinin Sayın Başbakanının, Hacı Bektaş Veli’nin “gelin canlar bir olalım, iri olalım, diri olalım” sözleriyle, insanları birliğe çağırdığına tanık oluyor ve bundan mutluluk duyuyorum; ancak, biliyoruz ki, insanların düşüncelerini, eylemlerini ve inançlarını gözardı ederek, ibadetin şekli üzerinde durup içeriğini unutarak, onları dinli-dinsiz, bizden veya bizden değil diye ayırarak “bir olmak, iri olmak, diri olmak” asla mümkün değildir. Nitekim Yunus´un kendisi de, işin şeklinde değil, manasındadır; gerçek ibadeti, gerçek dindarlığı da, şeklen bazı şeylerin yerine getirilmesinde değil, o şeklin var ediliş amacında arar; tanrıyı, sevgiler ve yücelikler dolu bir güç olarak tanıtıcıdır; dinin dogmalarını, şeriatın katı kurallarını kırıcıdır.</p>
<p>“Bir kez gönül yıktın ise,<br />
Bu kıldığın namaz değil.<br />
Yetmiş iki millet dahi,<br />
Elin yüzün yumaz değil” der Derviş Yunus</p>
<p>Yunus Emre çeşitli görüşlerini yapıtlarında ortaya koymuştur. Bilim, bilgi, gerçek, tanrı, ölüm, aşk gibi konulardaki düşüncelerini bir potada eritmiştir. Ermişler aşamasına ulaşmak için yetkin insan olmak için çalışmış, sonunda da en yüksek makama ulaşmıştır.<br />
Yunus´a göre, bilim bir amaç değil, araçtır; çünkü, bilimi kendilerine amaç edinenler, kendilerini dünyanın merkezi sanırlar ve bu bilgileriyle de üstünlük taslarlar.<br />
Oysa,Yunus´a göre, mutlak varlıktan başka varlık yoktur ve bütün var olanlar Tanrı’nın; yani, mutlak varlığın çeşitli görüntülerinden başka bir şey değildir.<br />
Bu düşünceyle Derviş Yunus;</p>
<p>“Yol odur ki doğru vara,<br />
Göz odur ki Hak’kı göre,<br />
Er odur ki alçakta dura,<br />
Yüceden bakan göz değil” demiştir.</p>
<p>Yunus Emre aynı zamanda ulusumuzun değerlerini, görüşlerini yansıtan büyük bir sanatçıdır.o, sözün gücünü ve kudretini çok iyi kavramıştır. İyilik ve kötülüğün sözden geldiğini, ifadesini doğru bulmayan sözün nelere yol açabileceğini görmüştür.<br />
Ona göre söz, insanları dost da, düşman da eden bir araçtır.</p>
<p>“Söz ola kese savaşı,<br />
Söz ola bitire işi,<br />
Söz ola ağılı aşı,<br />
Bal ile yağ ede bir söz.”</p>
<p>Yunus bize şiirlerinde hafif güldürünün, acı kınamanın ve kara yerginin de ilk örneklerini verir.Yunus´tan evvel edebiyatımızda böyle bir gelenek yoktur. Usta sanat eri Yunus´un yergisi özele, somuta iner. İşte, zamane beyleri için:</p>
<p>“Gitti beyler mürveti binmişler birer atı,<br />
Yediği yoksul eti, içtiği kan oluptur”<br />
“Beyler azdı yolundan bilmez yoksul halından”</p>
<p>Yine Yunus´un şiirlerinde insanların bir bölüğü bize tasavvuf imgeleri olarak sunulur. Bunlar canlardır, erenlerdir, padişahtır, erdir, gerçek erdir, aşıktır ve gerçek aşıktır.<br />
Bunların aralarında boy, pos, huy, hus, duygu, düşünce farkları yoktur. Hepsi iyilik, güzellik, bilgelikle bezenerek Tanrı suretleri olmuşlardır.<br />
“Ey aşıklar, ey aşıklar,<br />
Aşk mezhebi dindir bana,<br />
Gördü gözüm dost yüzünü,<br />
Kamu yas düğündür bana” der.<br />
Her ne kadar bir şiirinde<br />
“Bilmeyen ne bilsin bizi,<br />
Bilenlere selam olsun” derse de, Anadolu insanı Yunus´u öylesine sahiplenmiştir ki, onun mezarının kendi topraklarında bulunmasını arzulamıştır; bugün, Anadolu’nun onbeş ayrı yerinde mezarının oluşu, şiirlerinin de, ilahilerinin de dillerden düşmeyişi bu sevginin en açık ifadesidir; Bursa, Sandıklı, Kula, Erzurum, Sarıköy ve Karaman bu yerlerden bazılarıdır.<br />
Anadolu toprağında yetişen ve adına “Hoşgörü Yılı” ilan edilen büyük ustanın yine orada yatıyor olması bizim için yeterlidir.<br />
Sözlerimi Yunus´un, tüm insanları kucaklayan<br />
“Adımız miskindir bizim<br />
Düşmanımız kindir bizim<br />
Biz kimseye kin tutmayız<br />
Kamu alem birdir bize” dizeleriyle, selam sana sekiz yüzyıldır diri kalan canlı Yunus diyerek bitiriyorum.</p>
<p>Ali Riza Gülcicek<br />
2003 TBMM konusmasi</span></p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com/yunus-emre/">Yunus Emre</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com">Gelin Canlar Bir Olalım</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Balkanlarda En Büyük Pir</title>
		<link>https://www.gelincanlar.com/balkanlarda-en-buyuk-pir/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Gelin Canlar]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 31 Oct 2019 09:42:17 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Alevi Erenleri]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.gelincanlar.com.tr/?p=4781</guid>

					<description><![CDATA[<p>Balkanların yetiştirdiği önemli bir kişi olan Balım Sultan, Alevi-Bektaşi inancında, Anadolu ve Rumeli&#8217;de Hacıbektaş Dergahı&#8217;nın yetiştirdiği en büyük Pir&#8217;dir. Hacı Bektaşi Veli&#8217;nin müridi ve en büyük halifesidir. Hatta Bektaşiliği kurumlaştıran ve yeniden irşad eden Dede Baba&#8217;dır. Bektaşiliği sistemleştirip geliştiren Balım Sultan&#8217;ın annesi Balkan&#8217;lı bir Rum kızıdır. Olay şöyle gelişmiştir. Fatih Sultan Mehmet, Sırbistan&#8217;nın fethi sırasında...</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com/balkanlarda-en-buyuk-pir/">Balkanlarda En Büyük Pir</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com">Gelin Canlar Bir Olalım</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Balkanların yetiştirdiği önemli bir kişi olan Balım Sultan, Alevi-Bektaşi inancında, Anadolu ve Rumeli&#8217;de Hacıbektaş Dergahı&#8217;nın yetiştirdiği en büyük Pir&#8217;dir. Hacı Bektaşi Veli&#8217;nin müridi ve en büyük halifesidir. Hatta Bektaşiliği kurumlaştıran ve yeniden irşad eden Dede Baba&#8217;dır.</p>
<p>Bektaşiliği sistemleştirip geliştiren Balım Sultan&#8217;ın annesi Balkan&#8217;lı bir Rum kızıdır. Olay şöyle gelişmiştir. Fatih Sultan Mehmet, Sırbistan&#8217;nın fethi sırasında esirler arasında bir Sırp presnsi ve prensesi görür. Bunlar kardeştirler. Fatih bu iki genci, yetiştirilmek üzere Dimetoka&#8217;da bulunan Bektaşi tekkesine gönderir. Bu prens ve prenses Bektaşi terbiyesine göre yetişir. Bektaşi Babalarından Sersem Ali bu Sırp presni ile evlenir. Bu evlilikten Balım Sultan dünyaya gelir. Balım Sultan daha sonra Hacı Bektaş Dergah&#8217;ında eğtim görür. Bu gün Balım Sultan&#8217;ın türbesi Hacı Bektaş Dergah&#8217;ında ve Hacı Bektaş&#8217;ı Veli Türbesi ile birlikte zıyaretcilere açıktır.</p>
<p>Balkan&#8221;lardaki Alevi-Bektaşi olgusuna yine başka bir uzmanın araştırmasıyla göz atalım: Prof Dr Michael Keil Hacı Bektaşi Veli araştırmasıyla Avrupa Bektaşileri için önemli bir yer taşımaktadaır. Prof. Kiel, &#8221; Eski Türk Avrupa Bektaşiliği üzerine bir şeyler söylemeden edemeyeceğim&#8221; diye sözüne başlıyor. Özellikle Balkanlarda 17 yıl süren çalışmasıyla bu yörenin insanlarına daha yakın olduğu bilinmekte. Makedonya ve Arnavut&#8217;luk hakkında araştırmasının daha geniş boyutlarda olduğu için bu konuda genelleme yapabilecek bilgiye sahip olduğu anlaşılıyor.</p>
<p>Konuşmalarının bir bölümünde şöyle başlıyor Prof. Kiel: &#8220;Bektaşi tarikatı için balkanlar ikinci derecede önem taşımazlar, tersine en başta gelirler. Trakya&#8221;nın ovalarında ve tepelerinde Kızıl Deli adı ile tanınan, Seyit Ali Sultan&#8217;ın asithanesi, şimdi içinde bulunduğumuz ana tekkeden (Hacı Bektaş Dergahı kastediliyor) hemen sonra gelir. Burası Bektaşi merkezlerinden ikinci derecede önem taşıyan bir tapınaktır. Kızıl Deli Tekkesi 1501 yılında tarikatın büyük devrimcisi Balım Sultan&#8221;ın şeyh mertebesine erişinceye kadar yaşadığı ve faliyet gösterdiği bir yerdir.</p>
<p>Bu erken Bektaşilik yolunun en ünlü misyonerlerinden ikisi, Sarı Saltuk ve Seyit Ali Sultan bugün Doğu Yunanistan, Doğu Bulgaristan ve Güney Romanya gibi yerlerde vaaz vererek, mücadele ederek, hayatlarının en verimli çağlarını harcamışlardır. Bundan başka 14. ve 16. yüz yıl arası Balkanlar, büyük çapta tarikatın düşünce ve biçim bakımından yön kazandığı bir yerdir. Balkanlar&#8217;da büyük ve en görkemli eserlerin bir çoğu, Bektaşi Tekkeleridir. Osmanlı edebiyatı ve şiiri alanında, Balkanlarda yazılanlar Anadoluda yazılanlardan çok daha geniş bir yer tutmaktadır. Yalnızca bu durum bile dikkati çekmeye yeter&#8221;.</p>
<p>Prof. Dr. Michael Kiel-Haci Bektaşi Veli &#8230;. kitabından</p>
<p>Alevi/Bektaşiliğin Balkanlara kadar genişlemesinide İslam Ansiklopedisi de aynen şu şekilde veriyor:</p>
<p>Bektaşilik, Osmanlı futuhatı ile Balkanlara da geçmiş ve Tuna kıyılarından Arnavutluk&#8217;a kadar çok geniş sahalarda kurduğu tekkelerde, Balkanlar&#8217;ın İslamlaşmasında, sonradan Bektaşilerle karışmış saır bir takım derviş zümreleriyle birlikte mühim rol oynamıştır. Sarı Saltuk, Seyit Ali Sultan, Otman Baba gibi bir kısmı mahhali bir kısmıda umumi&#8221; diye geçiyor. Daha sonra Evliya Çelebi&#8217;nin de 17. yüzyılda bu gelenegin &#8220;Daha pek canlı olan yerli ananelerin&#8221; yaşandığı söylendiğini de belirtiyor. &#8211; İslam Ansiklopedisi &#8211; Bektaşilik maddesi.</p>
<p>Evet, Balım Sultan gerçekden de Makedonya, Yunanistan Arnavutluk gibi yerlerde Alevi Bektaşi kültürünü yerleştirip kurumlaştırarak insan sevgisini Hırıstiyan toplumlara da beğendirmiş bir ulu önderdir. Onun açtığı insan sevigi günümüzde bile yaşamaktadır. Ohri, Prilep, Manastır ve Üsküp gibi şehirlerde Bektaşi dergahları Pazar günleri Ortodoks inancına da açılmış ibadet yerleridir. Zamanla Ortodoks inançlı olan insanlar Bektaşiliğin hoş görüsüne ilgi duyarak Alevi Bektaşi kültürünü kabul etmişlerdir.</p>
<p>Ne varki, II. Selim yani Osmanlı hanedanı Sultan Selim 16. yy&#8217;da başlatığı İslam rönesansı adıyla Anadoluyu araplaştırma sürecinde, Balım Sultan Padişah fermanı baskısı altında kalmış ve bir süre Arap kültürünü benimsemiştir. Bunun üzerine Hacı Bektaş dergından dışlanmış ve yetkileri elinden alınmıştır. Fakat bu isyan uzun sürmeden geri dönüş yapan Balım Sultan tövbe ederek Hacı Bektaş dergahına döner ve şu ifadeyi kullanır:</p>
<p>&#8220;Hünkarım kısa bir süre yolundan ayrıldım, bundan böyle başımla, serimle yolundayım, ben öldükten sonra senin dergahına gömsünler, başımı da giriş kapısına doğru koysunlar ki, seni görmeye gelen canlar, benim kısa dönem isyanımın cezası olarak başıma basarak tekkeye girsinler&#8221;</p>
<p>Hacı Bektaş tekkesine gidenler, Balım Sultan&#8217;nın türbesinde mezarın baş ucu giriş kapısına doğru bakar. Dolayısıyle, vasiyetine uygun şekilde mezarı yapılmıştır.</p>
<p>Balım Sultan, kısa süren isyanından sonra da, Alevi Bektaşi kültürünün evrensellğini batı dünyasında tanıtmıştır.</p>
<p>Hoşca kalın, hakca kalın &#8211; Veyis Haydardedeoğlu.</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com/balkanlarda-en-buyuk-pir/">Balkanlarda En Büyük Pir</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com">Gelin Canlar Bir Olalım</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Şeyh Edebalı</title>
		<link>https://www.gelincanlar.com/seyh-edebali/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Gelin Canlar]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 31 Oct 2019 09:37:34 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Alevi Erenleri]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.gelincanlar.com.tr/?p=4776</guid>

					<description><![CDATA[<p>Şeyh Edebalı 1206 yılında Karaman&#8217;da doğdu.Selçukluların Şeyh&#8217;ül İslam&#8217;ı Şeyh Sadrettin Konevi ve Mevlâna Celâleddini Rumi&#8217;nin çağdaşıdır.Künyesi İmadüddin Mustafa b.İbrahim b.İnac el-Kırşehri&#8217;dir. Edebalı ilk tahsilini Karaman&#8217;da yaptı.Hanefi hukukçusu Necmeddin ez-Zahidi&#8217;nin öğrencisi oldu.Daha sonra Dımaşk&#8217;a(Şam)giderek Sadreddin Süleyman b.Ebül-iz ve Cemalettin el-Hasiri gibi dönemin tanınmış alimlerinden dini ilim tahsil etti.Şam&#8217;dan ülkesine dönünce tasavvufa yöneldi.Eskişehir yakınlarında bulunan İtburnu Köyü&#8217;nde...</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com/seyh-edebali/">Şeyh Edebalı</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com">Gelin Canlar Bir Olalım</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Şeyh Edebalı 1206 yılında Karaman&#8217;da doğdu.Selçukluların Şeyh&#8217;ül İslam&#8217;ı Şeyh Sadrettin Konevi ve Mevlâna Celâleddini Rumi&#8217;nin çağdaşıdır.Künyesi İmadüddin Mustafa b.İbrahim b.İnac el-Kırşehri&#8217;dir. Edebalı ilk tahsilini Karaman&#8217;da yaptı.Hanefi hukukçusu Necmeddin ez-Zahidi&#8217;nin öğrencisi oldu.Daha sonra Dımaşk&#8217;a(Şam)giderek Sadreddin Süleyman b.Ebül-iz ve Cemalettin el-Hasiri gibi dönemin tanınmış alimlerinden dini ilim tahsil etti.Şam&#8217;dan ülkesine dönünce tasavvufa yöneldi.Eskişehir yakınlarında bulunan İtburnu Köyü&#8217;nde bir zaviye kurarak halkı irşada başladı.Aşıkpaşazade zaviyesinin hiç boş kalmadığını,Edebalı&#8217;nın gelip geçen fukaranın hertürlü ihtiyacını gidermeye çalıştığını,hatta bu maksatla koyun sürüsü bulundurduğunu kaydederler.</p>
<p>Söğüt ve Domaniç yaylaları,Selçuklu Devleti tarafından aşiretine yaylak ve kışlak olarak verilen Osman Gazi sık sık Edebalı&#8217;nın zaviyesinde misafir olarak kalırdı.Orta Asya&#8217;dan getirdikleri bir takım özelliklerden dolayı alim ve sûfilere karşı son derece hürmeti olan Osman Gazi,mübarek günlerde Edebalı&#8217;nın zaviyesine giderek dini ve idari konularda ,onun görüşlerini alırdı.</p>
<p>Misafir olarak kaldığı bir gecede gördüğü rüya şöyle idi.Şey Edebalı&#8217;nın koynundan çıkan bir ay geldi kendi koynuna girdi.Göğsünden bir ağaç bitti.Öylesine büyük bir ağaç oldu ki dalları gökleri,kökleri tüm dünyaya sardı.Gölgesi bütün yeryüzünü tuttu.İnsanlar o ağacın gölgesinde toplandılar.Ulu dağlara ve dağların eteğinden çıkan coşkun sulara hep o ağaç gölge etti.</p>
<p>Osman Bey rüyasını Şeyh Edebalı&#8217;ya anlatır.Edebalı rüyayı şöyle yorumlar:&#8221;Oğul Osman,Hak Teala sana ve soyuna hükümranlık verdi mübarek olsun,kızım Malhun Hatun senin helâlin olsun.&#8221;der.Edebalı&#8217;nın bu yorumu üzerine Osman Gazi Malhun Hatun(Rabia Bala Hatun)ile evlenir.</p>
<p>Şeyh Edebalı ahi teşkilatının reisi idi.Ahi Şehliğinin Edebalı&#8217;dan sonra kime geçtiği bilinmemektedir;ancak daha sonra I:Murat&#8217;a intikal etmiştir.Bilecik&#8217;in Osmanlılar tarafından fethedilmesinden sonra zaviyesini buraya taşıyan Edebalı,aynı şekilde dini hizmetlerine devam etmiştir.Osman Gazi&#8217;nin vefatından sonra kızı ve torunu Alâaddin Bey ile Bilecik&#8217;te Edebalı&#8217;ya Kozağaç(Şimdiki Karaağaç) köyünün öşür ve hasılatı verilmiş,kızı Rabia Hatun da kendilerine verilen bu köyü tekkeye vakfetmiştir.Şeyh Edebalı uzun bir hayat sürdükten sonra 726(1326)yılında Bilecik&#8217;te vefat etti.Zaviyesinin mescid olarak kullanılan odasına defnedildi.</p>
<p>Edebalı,mutasavvıf olmasının yanında ilk Osmanlı kadısı ve müftüsüdür.Dönemin birçok fakihi ile görüşmüş ve onlardan ders almış,çok sayıda talebe yetiştirmiştir.Önde gelen öğrencilerinden aynı zamanda damadı Dursun Fakih,Edebalıdan sonra Osmanlı Devleti&#8217;nin ikinci müftüsü ve kadısı olmuştur.Mevlidi Şerif&#8217;in yazarı Süleyman Çelebi,Mahmut Paşa yönüyle ikinci kuşaktan Şeyh Edebalı&#8217;nın torunudur.</p>
<p>Bilecik Edebalı zaviyesine kendisiyle birlikte hanımı,kızı,zamanın büyüklerinden Molla Hattab-ı Karahisar,Şeyh Muhlis Baba ve isimleri bilinmeyen bazı yakınları defnedilmiştir.</p>
<p>Ahi reisi Şeyh Edebalı kendisini dinleyenlere;<br />
&#8220;Toprağa bağlanın.Suyu israf etmeyin.Mirasınızın sağlam kalmasına dikkat ediniz.Veriniz,cömert olunuz elleriniz yumuk kalmasın.İlim sahiplarini koruyunuz.Ağaç dikiniz.Ödünç aldığınızı fazlasıyla iade ediniz.Kuran-ı Kerimi güçlü olmak için okuyunuz.Bağınızı bahçenizi viran bırakmayınız.Hadis ezberleyiniz.Bildiklerini öğretenler unutmazlar.Asıl ölüm ilimden payını almayanlaradır.Faydalı ile faydasızı bilenler bilgi sahipleridir&#8230;.&#8221;der ve tavsiyelerde bulunurdu.</p>
<p>Şeyh Edebalı geleceği görebilen bir kişiliğe sahipti.Neyin ne kimin kim olduğunu bilen bir insandı.O gelecekteki Türk birliğini,Kayı Boyunun dolayısıyla Osman Bey&#8217;in kuracağını sezmişti.Tüm Kayı Erenleri edebalıdan feyiz almıştı.</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com/seyh-edebali/">Şeyh Edebalı</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com">Gelin Canlar Bir Olalım</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Pir Sultan Abdal</title>
		<link>https://www.gelincanlar.com/pir-sultan-abdal/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Gelin Canlar]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 31 Oct 2019 09:36:23 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ehli-Beyt Tarihi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.gelincanlar.com.tr/?p=4773</guid>

					<description><![CDATA[<p>Pir Sultan 16. Yüzyılda Anadolu’nun fikri ve siyasi yönden en karışık olduğu dönemlerde Sivas ve civarında yaşamış bir halk ozanımızdır. Anadolu’da yaşayan bütün Aleviler yaşları ne olursa olsun Pir Sultan’ı severler. Onu diğer halk ozanlarımızın piri yapan gerçekler devrimci karekterinden,  Oniki İmam yolunu yaymaya çalışmasından, Türkçe’yi çok güzel kullanmasından ve hayatının idam edilerek bitiş şeklinden...</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com/pir-sultan-abdal/">Pir Sultan Abdal</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com">Gelin Canlar Bir Olalım</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Pir Sultan 16. Yüzyılda Anadolu’nun fikri ve siyasi yönden en karışık olduğu dönemlerde Sivas ve civarında yaşamış bir halk ozanımızdır. Anadolu’da yaşayan bütün Aleviler yaşları ne olursa olsun Pir Sultan’ı severler.</p>
<p>Onu diğer halk ozanlarımızın piri yapan gerçekler devrimci karekterinden,  Oniki İmam yolunu yaymaya çalışmasından, Türkçe’yi çok güzel kullanmasından ve hayatının idam edilerek bitiş şeklinden kaynaklanmıştır.</p>
<p>Pir Sultan sözünü ve sazını çok güzel bir şekilde kullanarak tıpkı Şah İsmail’in yaptığı gibi Oniki İmam felsefesini Oniki İmamların İsimlerinin anıldığı Düzevi  İmam türünden şiirlerle anlatmaya çalışmış, bu yüzden de Osmanlı’nın halk ozanları arasındaki en büyük düşmanı olmuştur. Çünkü aynı dönem Osmanlı’nın Sünnileştirme çabasında olduğu bir dönemdir. Bu nedenle de CASUSLUK’LA suçlanarak idam edilmiştir. Bilindiği gibi Osmanlı Sultanları valiliklerine gönderdikleri fermanlarda “Erdebil dergahıyla <strong>İLİŞKİSİ BULANAN ALEVİLERİN ÇEŞİTLİ  BAHANELERLE SUÇLANARAK ÖLDÜRÜLMELERİNİ”</strong> istemişlerdi.</p>
<p>Halk ozanları geleneğinde sevilen ozanların isimleri diğer ozanlarcada kullanıldığı için Pir Sultan şehid edildikten sonra dahi onun ismiyle birçok eserler yazılmış ve söylenmiştir.</p>
<p>Pir Sultan Erdebil şahları ve dervişleriyle kurduğu ilişki çerçevesinde Oniki İmamlar yolunda elde edindiği bilgileri Anadolu’ya Şah İsmail’in takip ettiği metoda göre aktarıyordu. Ancak bilgilerini herhangi bir eğitim kurumunda tahsil görerek değilde yüz yüze ilişkiler neticesinde elde ettiği için Pir Sultanın Oniki İmam yoluyla ilgili olarak herşeyi bilebilmesi ve bu çerçevede de aktarabilmesi mümkün değildi. Pir  Sultan özellikle Oniki İmamların isimlerini yayma konusunda başarılı olmuştur.</p>
<p>Günümüzde Aleviler üzerinde oyunlar oynayarak Alevi toplumumuzu kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirmek isteyen şahıslar ve gruplar Pir Sultan’a sahip çıkarak halkımızı kandırmak istemektedirler. Bu yüzden de Pir Sultan’ın gerçek yüzünün bilinmesi gerekmektedir. İşte bu amaçla Pir Sultan’ı daha iyi tanımak ve anlamak için O’na ait olduğu müştereken kabul edilmiş bulunan değişik şiirlerinden değişik ve farklı dörtlükleri yanyana koymak istiyoruz.</p>
<p>EZELDEN  DİVANE ETTİ AŞK BENİ<br />
HÜSEYNİYİM ALEVİYİM NE DERSİN<br />
NİÇİN DAHLEDERSİN TARIK DÜŞMANI<br />
HÜSEYNİYİM ALEVİYİM NE DERSİN</p>
<p>DİDAR DEFTERİNE GEÇTİM<br />
MÜNKİR MÜNAFIKI SEÇTİM<br />
MEZHEBDE CAFER’E DÜŞTÜM<br />
FİRDEVS’İ ALA İÇİNDE</p>
<p>BEN GAYRİ NESNE BİLMESEM<br />
ALLAH BİR MUHAMMED ALİ<br />
ÖZÜMÜ GAYRİ SALMAZAM<br />
ALLAH BİR MUHAMMED ALİ</p>
<p>PİR SULTANIM EYDÜR VUR GİDİYİ<br />
DİLİM ZİKREDER DAİM HÜDAYI<br />
ONİKİ İMAMIN NESLİ SULTANI<br />
TURNALAR ALİMİ GÖRMEDİNİZ Mİ</p>
<p>PİR SULTAN ABDALIM AĞLADI GÜLDÜ<br />
KABE-İ  ŞERİFTEN BİR NİDA GELDİ<br />
HAKKIN EMRİ İLE DÖRT KİTAP İNDİ<br />
OKUYAN MUHAMMED YAZAN ALİ’DİR</p>
<p>PİR SULTAN ABDALIM DÜNYA KOVANDIR<br />
GİDEN ADİL BEYLER GELEN İHVANDIR<br />
MUHAMMED DİVANI ULU DİVANDIR<br />
KALSIN BENİM DAVAM DİVANA KALSIN</p>
<p>PİR SULTAN ABDAL ÇOŞKUNA<br />
GEL OTUR GÖNÜL KÖŞKÜNE<br />
ONİKİ İMAM AŞKINA<br />
BEN BU SERİ VERE GELDİM</p>
<p>PİR SULTAN HAYDAR ŞUNDA<br />
ÇOK KERAMET VAR İNSANDA<br />
O CİHANDA BU CİHANDA<br />
ALİ’YE SAYDILAR BİZİ</p>
<p>MUHAMMED BAKIR’IN İZİNDEN ÇIKMAM<br />
ŞAH İMAM CAFER’DEN GAYRIYA BAKMAM<br />
HATIRA DEĞİPDE GÖNÜLLER YIKMAM<br />
TÖVBE GÜNAHIMA ESTAĞFURULLAH</p>
<p>EVVEL BAŞTAN MUHAMMED’E SALAVAT<br />
BİZİM DİNDEN ULU DİN BULUNUR MU?<br />
EYYÜP ŞÜKREYLEDİ  MURADA ERDİ<br />
ERDEN ÖZGE ERE ER BULUNUR MU?</p>
<p>Açıkca görüldüğü gibi <strong>PİR SULTAN ABDAL,</strong></p>
<p>ALLAH’a(cc) Peygambere (sav) ve Hz.Ali(as)’ye  inanan bir halk ozanıdır. <strong>ONİKİ İMAM YOLUNU YAYMAYA ÇALIŞAN BİR HALK OZANIDIR.</strong></p>
<p>PİR SULTAN ABDALIM DÜNYA DURULMAZ<br />
GİTTİ GİDEN ÖMÜR GERİ DÖNÜLMEZ<br />
GÖZLERİMDE ŞAH YOLUNDAN AYRILMAZ<br />
BENDE BU YAYLADAN ŞAHA GİDERİM</p>
<p>GÖNÜL ÇIKMAK İSTER ŞAHIN KÖŞKÜNE<br />
CAN BOYANMAK İSTER ALİ MÜŞKÜNE<br />
PİRİM ALİ ONİKİ İMAM AŞKINA<br />
AÇILIN KAPI ŞAH’A GİDELİM</p>
<p>YERYÜZÜNÜ KIRMIZI TAÇLAR BÜRÜYYE<br />
MÜNAFIK OLANIN BAĞRI ERİYE<br />
SAHİB-İ ZAMANIN EMRİ YÜRÜYE<br />
SULTAN KİM OLDUĞU BİLİNMELİDİR</p>
<p>YÜRÜ BİRE HIZIR PAŞA<br />
SENİNDE ÇARKIN KIRILIR<br />
GÜVENDİĞİN PADİŞAHIN<br />
O DA BİRGÜN DEVRİLİR</p>
<p>PİR SULTAN ABDALIM HEY HIZIR PAŞA<br />
GÖRKİ NELER GELİR SAĞ OLAN BAŞA<br />
HASRET KOYDUN BİZİ KAVMU KARDAŞA<br />
KATİP AHVALİMİ YAZ ŞAHA BÖYLE</p>
<p>HAZRETİ ALİ’NİN DEVRİ YÜRÜYE<br />
ALİ KİM OLDUĞU BİLİNMELİDİR<br />
ALAY ALAY GELEN GAZİLER İLE<br />
İMAMLARIN ÖCÜ ALINMALIDIR</p>
<p>YÜRÜYÜŞ EYLEDİ URUM ÜSTÜNE<br />
ALİ NESLİ GÜZEL İMAM GELİYOR<br />
İNİP TEMENNA EYLEDİM DESTİNE<br />
ALİ NESLİ GÜZEL İMAM GELİYOR</p>
<p>ŞAH’I SEVMEK SUÇMU BANA<br />
KEM BİLDİRDİN BENİ HANA<br />
CAN İÇİN YALVARMAM SANA<br />
ŞEHİNŞAH BANA DARILIR.</p>
<p>Pir Sultan’ın birçok şiirinde bahsettiği ŞAH Erdebil şahıdır. Osmanlı’ya karşı Erdebil dergahından yana olduğunu açık açık ortaya koyan Pir Sultan <strong>“AÇILIN KAPILAR ŞAHA GİDELİM,</strong> katip Ahvalimi yaz şaha böyle. <strong>BENDE BU YAYLADAN ŞAHA GİDERİM”</strong> derken  erdebil’e olan bağlılığını ifade etmektedir. Zaten o dönemlerde Erdebil şahları’nın, Anadolu’da yaşayan Alevilerin gözünde <strong>KURTARICI </strong>olduğu belirlenmişti. Fakat Anadolu’nun sünnileşmesi gerçekleştikten ve Aleviler baskı altına alındıktan sonra, Alevilerin Erdebil’le ilişkileri kesilmiş ve zamanla Halk Ozanlarının şiirlerinde gecen <strong>ŞAH </strong>kelimesiyle Hz. Ali(as) anlatılmaya başlanmıştır.</p>
<p>Pir Sultan Abdal “güzel şahım niye verdin bağdatı” derken 16. Yüzyıl başlarında yaşamış Şah Tahmasb’dan bahsetmektedir. Ayrıca <strong>“URUM  (Anadolu) memleketine yürüdü” </strong>dediği şahta aynı şah olmalıdır. Zaten Pir Sultan Abdal Şah İsmail (Hayati) ve Şah Tahmasbdönemlerinde yaşamıştır.</p>
<p>Pir Sultan öncülüğünü yaptığı ekol öylesine tutulmuştur ki kendisi halk ozanlarının <strong>PİR</strong>’i sayılmıştır.  Anadolu tarihi çok dikkatle incelenirse Pir Sultan Abdal’dan önce yaşamış olan halk ozanlarının Oniki İmamları anlattıkları görülmemektedir. Gelenek Pir Sultan Abdal’la başlamıştır.</p>
<p>Pir Sultan Halk ozanlığı’nın yanısıra Osmanlı’ya açıkca tavır alabilecek kadar <strong>DEVRİMCİ </strong>bir kişiliktir.  Yaşadığı dönemin baskısı göz önüne alındığında bu tavrı almanın her ozanın harcı olmadığı da görülür. Aşağıdaki dörtlük Pir Sultan’ın bu konudaki duygularını çok güzel anlatır;</p>
<p>KOCA BAŞLI KOCA KADI<br />
SENDE HİÇ DİN İMAN VAR MI?<br />
HARAMI HELALİ YEDİ<br />
SENDE HİÇ DİN İMAN VAR MI?</p>
<p>FETVA VERİR AYALAN YULAN<br />
DOMUZ GİBİ DAĞI DOLAN<br />
SIRTINA VURURUM PALAN<br />
SENİN GİBİ HAYVAN VAR MI?</p>
<p>İMAN EDER AMEL ETMEZ<br />
HAKKIN BUYRUĞUNA GİTMEZ<br />
KADILAR YAŞ YERE YATMAZ<br />
HİÇ BÖYLE KÖR ŞEYTAN VAR MI?</p>
<p>PİR SULTAN’IM ZATLARIMIZ<br />
GERÇEKTİR ŞÖHRETİMİZ<br />
HARAM YEMEZ İTLERİMİZ<br />
BU SÖZÜMDE YALAN VAR MI?</p>
<p>Erdebil tarafını tutmuş, Osmanlı’ya karşı açıkca tavır almış ve bu uğurda can vermeyi göze almış bir halk ozanı’nın Osmanlı’nın kurdurduğu dergahı ve o dergaha ismini verdirdiği şahsı övmesi ve hatta anması mümkün değildir. Bu nedenle Hacı Bektaş’tan ve Bektaşilikten bahsedilen ve Pir Sultan’ın söylediği iddia edilen şiirler  tamamen uydurmadır. Zaten çok az miktarda olan bu şiirler Pir Sultan adına onun yoluna ihanet eden köle zihniyetli halk ozanları tarafından söylenmiştir. Büyük ihtimallede bu tür şiirler Alevilerin, çaresizlikten dolayı Bektaşilik dergahına sığınmalarından sonra söylenmmiş ve yayılmıştır.</p>
<p>Pir Sultan’ın Bektaşiliği ve Hacı Bektaşı öven Osmanlı’yı öven hiçbir şiiri yoktur, söylenenlerde ona ait değildir. Pir Sultan’ın şiirleri Oniki İmamlara  yöneliktir. Devrimci karaktere sahiptir. Halk ozanlarının piri yada üstadı olan Pir Sultan Osmanlı’nın bir numaralı düşmanıdır. KISACA, Oiki İmam dostudur ve bu yüzdende ŞEHİT  edilmiştir.</p>
<h3><strong>SONUCU ÖZETLERSEK,</strong></h3>
<p>·        ŞAH İSMAİL’İN ŞİİRLERLE ONİKİ İMAM’I YAYMA ÇABASI PİR SULTAN ABDAL’LA GELİŞMİŞTİR.</p>
<p>·        PİR SULTAN, DÖNEMİNDE ONİKİ İMAM ÇİZGİSİNİN ÖNDERİDİR.</p>
<p>·        PİR SULTAN ABDAL, ONİKİ İMAM YOLUNU YAYDIĞI İÇİN ÖLDÜRÜLMÜŞ, ŞEHİT OLMUŞTUR.</p>
<p>·        ANADOLU’DA ONİKİ İMAMLARIN İSİMLERİ YAŞAYABİLMİŞSE BİZ BUNU HALK OZANLARINA BORÇLUYUZ.</p>
<p>&nbsp;</p>
<h3><strong>EY HALK OZANLARI;</strong></h3>
<p>BIRAKIN ARTIK, BEKTAŞİLERİ VE DEDELERİNİ SIRTINIZDA TAŞIMAYI, sizler olmazsanız onlar bir HİÇTİR, söyleyecek sözleri yoktur.</p>
<p>GELİN İLK ÖNCE ONİKİ İMAMLARIN İSİMLERİNİ YAYALIM, PİR SULTAN’IN KALDIĞI YERDEN YÜRÜYÜŞÜMÜZE DEVAM EDELİM, O’NUN TAŞIDIĞI BAŞRAĞI YÜCELTELİM.</p>
<p>MAHŞERDE ONİKİ İMAMLARIN YÜZLERİNE BAKMAYA YÜZÜMÜZ OLSUN…</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com/pir-sultan-abdal/">Pir Sultan Abdal</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com">Gelin Canlar Bir Olalım</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Meysem B. Yahya Temmar</title>
		<link>https://www.gelincanlar.com/meysem-b-yahya-temmar/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Gelin Canlar]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 31 Oct 2019 09:34:14 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ehli-Beyt Tarihi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.gelincanlar.com.tr/?p=4770</guid>

					<description><![CDATA[<p>Meysem b. Yahya Temmar, Hz. Ali’nin (as) özel yaranlarından ve onun sır ehlindendi. Hz. Ali (as) ona kabiliyeti ve kapasitesi oranın ilim ve bilgi öğretti. Ona gizli sırlardan ve gaybi haberlerden bilgi verdi ki bazı zamanlar o gaybi haberleri naklediyordu. Ebu Halid Temmar diyor ki: “Cuma günüydü ve Meysem’le birlikte Fırat nehrinde gemide gidiyorduk. Birden...</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com/meysem-b-yahya-temmar/">Meysem B. Yahya Temmar</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com">Gelin Canlar Bir Olalım</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Meysem b. Yahya Temmar, Hz. Ali’nin (as) özel yaranlarından ve onun sır ehlindendi. Hz. Ali (as) ona kabiliyeti ve kapasitesi oranın ilim ve bilgi öğretti. Ona gizli sırlardan ve gaybi haberlerden bilgi verdi ki bazı zamanlar o gaybi haberleri naklediyordu. Ebu Halid Temmar diyor ki: “Cuma günüydü ve Meysem’le birlikte Fırat nehrinde gemide gidiyorduk. Birden bir rüzgar esti ve Meysem dışarı çıkarak rüzgara baktı ve gemidekilere gemiyi sıkı bağlayın, bu ölüm rüzgarıdır ki bu saatte Muaviye ölecektir dedi. Bir sonraki cuma Şamdan bir haberci geldi ve Muaviye’nin ölüm haberini verdi ve Yezid’in onun yerine hilafete geçtiğini bildirdi.</p>
<p>Haberciye dediki: Muaviye ne zaman öldü?<br />
Haberci: Geçen hafta cuma günü dedi.</p>
<p>Birgün Hz. Ali (as) Meysem’e buyurdu. “Benden sonra seni yakalayacaklar ve seni daracağına asacaklar ve sana kırbaç vuracaklar ve asılışının üçüncü günü burnundan ve ağzından kan gelecek. O kanın geleceği günü bekle! Seni dokuz kişiyle birlikte Amr b. Haris’in kapısının önüne asacaklar ki senin darağacın hepsinden kısa olacak.”</p>
<p>Başka bir rivayette şöyle naklediliyor: Hz. Ali (as) Meysem’e sordu: Zinazade oğlu beni ümeyye seni yakalayıpta bana küfretmeni söylediklerinde ne yapacaksın?</p>
<p>Meysem: Allah’a andolsun ki sana küfretmeyeceğim!<br />
Hz. Ali (as): Allah’a andolsun ki o zaman seni daracağına asacaklar.<br />
Meysem: Sabredeceğim ki bunlar Allah yolunda kolaydır.<br />
Hz. Ali (as): Ey Meysem! cennette benimle ve benim derecemde olacaksın.</p>
<p dir="ltr">Muaviye ve adamları Hz. Ali (as)’yi veya Ehli Beytini seven birisini yakaladıkları zaman onu ölümle ve Ehli Beyte özellikle Hz. Ali (as)’ye küfretme arasında seçme hakkı tanıyorlardı.</p>
<p dir="ltr">Ubeydullah b. Ziyad Kufeye geldiğinde Meysem’i sordu. Ona Meysem’in Hacda olduğunu bildirdiler. Ubeydullah Hacdan dönünce Meysem’i yanına getirmelerini emretti. Meysem Hacdan dönünce onu Ubeydullah’ın yanına getirdiler ve Ubeydullah ondan Hz. Ali (as)’ye kötü söz söylemesini istedi.</p>
<p dir="ltr">Meysem: “Söylemezsem ne yaparsın.” dedi,<br />
Ubeydullah: “O zaman seni öldürürüm.” dedi.<br />
Meysem: “Mevlam Ali (as) bana bunu haber vermişti.” dedi.</p>
<p dir="ltr">Ubeydullah Meysem ile Muhtar b. Sakafinin hapse atılmasını emretti. Meysem, hapiste Muhtar’a yakında sen hapisten kurtulacaksın ve İmam Hüseyin’in kanının öcünü alacaksın ama bu adam beni oldürecek, dedi.</p>
<p dir="ltr">Muhtar’ı öldürmek için dışarı çıkardıklarında Yezit tarafından bir haberci bir mektup getirdi ki, mektupta Muhtar’ın bırakılması yazıyordu. (Çünkü Kufe de Muhtarın taraftarları çoktu, onun öldürülmesi durumunda ayaklanma olabilirdi.)</p>
<p dir="ltr">Ubeydullah daha sonra Meysem’in getirilmesini emretti ve onu Amr b. Haris’in evinin önüne getirdiler ve oradaki ağaca bağladılar. Meysem, Ehli Beyt’in faziletleri hakkında hadis nakletmeye başladı ve Ümeyye oğullarına lanetler yağdırdı. Ümeyye Oğullarının soyunun tükeneceği hususunda bilgiler verdi. Ubeydullah b. Ziyad’a yaptıkalrını haber verdiler ve ağzının kapanması emredildi.(ki bu islam tarihinde ilk ağız bağlama olayıydı.) Üçüncü gün elinde kırbacı olan zalim birisi onun yanına geldi ve Meysem’e bu kırbacı sana gündüzleri oruç tuttuğunu ve geceleri ibadet ettiğini bildiğim halde vuruyorum dedi ve daha sonra Meysem’in arkasına kırbaçla vurmaya başladı. O kadar vurdu ki ağzından ve burnundan kan geldi, yanaklarına dökülerek sakallarını kızıla boyadı ve şehadate erdi.</p>
<p dir="ltr">Tarih boyunca hakkı tanıyan insanlar hakkı ayakta tutmak için hiç tereddüt etmeden bu yolda canlarını feda ettiler ve dünya ve ahiret saadetine nail oldular. Muaviye kendi zamanında ve ondan sonraki dönemlerde öyle bir siyaset uyguladı ki hilafeti türlü hilelerle geçirdiği yetmediği gibi Ehli Beyt’in adını da tarihten silmek istiyordu ve neticesinde hakkın ortadan yok oluşu geliyordu. İşte Meysem-i Temmar gibi velayet mektebinde yetişmiş şahsiyetler kanlarının son damlasına kadar canları bedenlerinde olduğu süre batılla savaştılar ve onun gerçek yüzünü insanlara göstererek nifak perdesini onun yüzünden sonsuza kadar söküp attılar.</p>
<p dir="ltr">Selam olsun Melsemlere,<br />
Selam olsun Ebuzerlere,<br />
Selam olsun Miktadlara,<br />
Selam olsun Pir Sultanlara,<br />
Ve selam olsun bu yolda gidenlere.</p>
<p>Muntehal amal c.1 s. 400-405′ten iktibasla Şeyh Abbas Kummi.</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com/meysem-b-yahya-temmar/">Meysem B. Yahya Temmar</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com">Gelin Canlar Bir Olalım</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ebuzer-i Gıffari</title>
		<link>https://www.gelincanlar.com/ebuzer-i-giffari/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Gelin Canlar]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 31 Oct 2019 09:33:06 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ehli-Beyt Tarihi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.gelincanlar.com.tr/?p=4768</guid>

					<description><![CDATA[<p>Ebuzer-i Gıfârî’nin inişli çıkışlı yaşantısı mücadeleyle başladı ve mücadeleyle son buldu. O, fesat ve yanlışlıkla mücadele edenlerin kahramanı; uşaklık edenlerin ve nifakçıların en büyük düşmanıdır. O, Gifar kabilesinden idi. Bu kabile Mekke ile Medine arasında ikamet ediyordu. Hepsi de putperest ve müşrik idi. Ayrıca yağmacılık ve soygunculukta; kötülükte çok meşhur idiler. O, çevresinin inancı tesirinde...</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com/ebuzer-i-giffari/">Ebuzer-i Gıffari</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com">Gelin Canlar Bir Olalım</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Ebuzer-i Gıfârî’nin inişli çıkışlı yaşantısı mücadeleyle başladı ve mücadeleyle son buldu. O, fesat ve yanlışlıkla mücadele edenlerin kahramanı; uşaklık edenlerin ve nifakçıların en büyük düşmanıdır.</p>
<p>O, Gifar kabilesinden idi. Bu kabile Mekke ile Medine arasında ikamet ediyordu. Hepsi de putperest ve müşrik idi. Ayrıca yağmacılık ve soygunculukta; kötülükte çok meşhur idiler.</p>
<p>O, çevresinin inancı tesirinde kaldığından gençliğinde putperest idi; ama temiz kalpli ve aydın fikirli olduğundan Resulullah’ın (s.a.a) huzuruna varmadan önce putperestliği bırakmış ve tek olan Allah’a inanmıştı. O, temiz kalpliliği ve aydın fikirliliği sayesinde tevhide hazırdı. Küçük bir hadise onun tamamen inancını değiştirip put perestliği (babalarının dinini) terk etmesine neden oldu.<br />
Bu Hadise Ne İdi?</p>
<p>O, bir gün sahraya koyun otlatmak için çıkmış ve putperestlik inancı gereğince putunu da yanına almıştı. Tuvalet ihtiyacı duyduğu için putu yere koyarak ondan uzaklaşmıştı. Döndüğünde karşılaştığı sahne onu çok şaşırttı! Bir tilkinin putu pislettiğini ve putunun da onun karşısında sessiz kaldığını görünce, kalbinin nurunu örten perde kenara itildi ve şöyle söyledi: “Bu nasıl bir İlahtır; sahradaki bir tilkiden kendisini koruyamıyan, beni nasıl koruyacak?!”</p>
<p>O, bu olayı gördükten sonra puta tapmayı bırakıp, bir olan Allah’a inanarak O’na tapmaya başladı. O, Resulullah’ı (s.a.a) ziyaret etmeden üç yıl önce namaz kılıyordu. Bir gün ondan: “Namaz kıldığında hangi kıbleye yöneliyordun?” diye sorduklarında O: “Allah’ın yönelttiği yere doğru.”cevabını verdi.[1]<br />
Hak Dini Aramada</p>
<p>Zikrettiğimiz gibi Ebuzer’in temiz kalpli oluşu, onu tevhide kavuşturdu ve putu terk etmesine neden oldu. Ama bu kadarı ona yetmiyordu. Marifetini tamamlama ve gerçek dini bulma çabasındaydı. Onu Allah’a daha çok bağlayacak, manevi ve ruhi tekamüle eriştirecek bir din arıyordu.</p>
<p>Ebuzer, bu araştırma sırasında birisinin Mekke’den kalkıp peygamberlik iddiasında bulunduğunu duydu. Daha fazla bilgi alabilmek için kardeşini Mekke’ye yolladı. Kardeşi döndüğünde kısaca şöyle bir haber getirmişti: “O, insanları iyi işlere davet ediyor, kötülükten alıkoyuyor ve yüce ahlakî erdemlere davet ediyor.”</p>
<p>Bu kısa haber Ebuzer’i tatmin etmedi. Kendisinin şahsen gidip yakından araştırması gerektiğini anlayınca ekmeğini, suyunu alıp, Mekke’ye doğru yola koyuldu. Mekke’ye vardığında gördü ki Peygamber ile görüşmek kolay değil. Bir taraftan onu tanımıyor, evini bilmiyor, diğer taraftan da orada baskı söz konusu idi. Eğer Kureyş, birisinin gelip Muhammed’i (s.a.a) görmek ve O’nun getirdiklerini öğrenmek istediğini duyduklarında onun suyunu ısıtırlardı. Bu yüzden akşama kadar bir yolunu bulamadı. Gece karardığında Mescid-ül Haram’da kalmak istiyordu. Onun yabancı birisi olduğu, Hz. Ali’nin (a.s) dikkatini çekmişti. Ali (a.s), ona yaklaşarak: “Sen hangi kabiledensin?” diye sordu. O: “Gifar kabilesinden” diye cevap verdi. Ali (a.s), şefkat ve merhamet dolu bir dille onu evine davet etti. O, Ali’nin (a.s) davetini kabul etti ve geceyi orada geçirdi, ama sırrını ona açmadı. Hz. Ali de bir şey sormadı.</p>
<p>Ebuzer, ertesi gün de kaybettiğini aradı, ama hiç bir netice alamadı. Akşamleyin Mescid-ül Haram’a dönüp geceyi orada geçirmek istiyordu. Yine Ali (a.s), ona yaklaşarak şöyle dedi: “Kendi evinin yolunu tanımanın zamanı gelmedi mi daha?”</p>
<p>Hz. Ali’nin (a.s) şefkatli daveti üzerine bir gece daha O’nun evinde yattı. Yine ne Ali (a.s) ondan sordu, ne de o, kendi kalbindeki sözü ona açtı. Ancak evi terk ederken dedi ki: “Başkasına söylemeyeceğine söz verirsen sana bir şey söylemek istiyorum. Ali (a.s), ona söz verdi. Ebuzer, Mekke’ye gelmekteki hedefinin ne olduğunu O’na açıkladı. Kardeşinin yeterli haberler getiremediğini, kendisinin O’nu yakından görmek istediğini ve sözlerini duymak istediğini söyledi.</p>
<p>Ali (a.s) ona şu cavabı verdi: “Ben yarın seni, Peygamber’in (s.a.a) olduğu yere götüreceğim, ama Resulullah’ın (s.a.a) düşmanları bu durumu bilseler sana eziyet ederler. İyisi mi sen beni takip et. Eğer yolda Peygamber’in (s.a.a) düşmanlarıyla karşılaşırsam bir şeyle meşgul oluyormuş gibi kendimi göstereceğim. Bu sırada sen yoluna devam et, ben sana ulaşırım. Eğer onlarla karşılaşmazsam beni takip eder, girdiğim eve sen de girersin.”</p>
<p>Böylece günün birinde Hz. Ali’yi (a.s) takip ederek, Peygamber’i (s.a.a) görme şerefine nail oldu. [2]</p>
<p>Başka bir nakle göre de Ebuzer, Peygamber’in (s.a.a) huzuruna vardığında Arap cahiliyye geleneğine göre selam verdi; “Günün hayır olsun” diye. Peygamber de (s.a.a) İslam’a göre cevap verdi; “Aleyke-s Selam.” Ebuzer dedi ki: “Şiirini oku.” Peygamber: “Ben şiir söylemiyorum; benim söylediğim Kur’an-ı Kerim’dir ki O da Allah’ın sözünden başka bir şey değildir.” Ebuzer: “Benim için biraz Kur’an’dan okuyunuz o zaman.” dedi.</p>
<p>Resulullah (s.a.a), Kur’an’ın surelerinden birisini okumaya başladı. Ebuzer dikkatle O’nu dinliyordu. Az sonra Ebuzer yüksek sesle şöyle dedi: “Eşhedu en la ilahe illallah ve eşhedu enne Muhammeden Abduhu ve Resuluh.”</p>
<p>Peygamber (s.a.a): “Hangi kabiledensin?” diye sordu. Ebuzer cevabında: “Gifar kabilesindenim”dedi. Resulullah (s.a.a), tebessüm etti ve onu süzmeye başladı. Ebuzer, kendisinin müslüman oluşundan, Resulullah’ın (s.a.a) hayrete düştüğünü biliyordu. Çünkü onların kabilesi yağmacılık, soygunculuk ve yan kesicilikle meşhur idi. Yeni ve henüz zayıf olan bir dine böylesine bir kabileden gelip katılma şaşılacak bir şeydi. Daha sonra Resulullah (s.a.a) buyurdular ki: “Allah istediğine hidayet verir. Evet, İslam dini, bütün kavimler ve milletler için gelmiştir. Bütün kabileler hidayet olabileceği gibi, Ebuzer de Allah’ın hidayet ettiği kimselerden birisiydi.”[3]</p>
<p>Ebuzer, dördüncü ya da beşinci iman eden kimseydi.[4] İslam’ın zuhur ettiği ilk günlerde iman edenlerden olduğu için, İslam’da öncülüğe sahipti.</p>
<p>Kur’an-ı Kerim’in de açıkladığına göre, Resulullah’ın (s.a.a) Peygamberliğinin ilk günlerinde iman edenlerin makamı büyüktür.[5] Mekke’nin fethinden önce iman edenler, fazilet ve manevi makam bakımından Mekke’nin fethinden ve İslam’ın yayılmasından sonra iman edenlerden daha üstündür. Yine bu konuda Kuran’ı Kerim’de şöyle okuyoruz: “…Fethten önce mallarını harcayan ve savaşan başkalarıyla bir değildir. Onların, fetihten sonra mallarını harcayan ve savaşanlara karşı derece bakımından büyük bir üstünlükleri var…”[6]<br />
İslam’ın İlk Davetçisi</p>
<p>Ebuzer, müslüman olduğunda Resulullah (s.a.a), halkı gizli olarak İslam’a davet ediyordu. Henüz açık davet ortamı oluşmamıştı. O gün Resulullah (s.a.a) ile beraber müslümanların sayısı beş kişiydi. Bu duruma göre Ebuzer, gizlice iman edip, kimse bilmeden Mekke’yi terk etmeliydi. Ama Ebuzer, çok mücadeleci ve ateşliydi. Sanki bâtılı ortadan kaldırmak ve insanları doğu yola davet etmek için yaratılmıştı.</p>
<p>Arapların, bir takım ağaçlardan yaptıkları putlara tapmalarından daha büyük yanlışlık ve bâtıl bir şey olamazdı. İşte Ebuzer buna dayanamayıp, bir süre Mekke’de kaldıktan sonra Resulullah’ın (s.a.a) huzuruna vararak vazifesinin ne olduğunu sordu. Resulullah (s.a.a) buyurdular ki: “Sen kendi kavminin arasında İslam’ı tebliğ edebilirsin. Şimdi kendi kabilene dön ve benim emirlerimi bekle.”</p>
<p>Ebuzer dedi ki: “Allah’a yemin ederim ki kavmime dönmeden önce bu halka, İslam’ın sesini duyuracağım ve böylece bu yasağı çiğneyeceğim.”</p>
<p>Bu karar üzerine Kureyş, Mescid-ül Haram’da konuşmakla meşgulken Mescide girerek yüksek sesle: “Eşhedu en la İlahe illallah ve eşhedu enne Muhammeden Abduhu ve Resuluh” diye bağırdı.</p>
<p>Tarihin yazdığına göre bu ses, açıkça Kureyş’i savaşa çağıran ilk sesti. Bu ses, arkası olmayan ve Mekke’de akrabası bulunmayan yabancı ve meçhul bir insanın sesiydi.</p>
<p>Resulullah’ın (s.a.a) tahmin ettiği şey gerçekleşmişti. Bu sesi duyan Kureyş, ona doğru hücum ederek, acımasızca onu dövdüler.</p>
<p>Bu haber Resulullah’ın (s.a.a) amcası Abbas’a ulaştı. Abbas, Mescid-ul Harama gelerek kendisini Ebuzer’in üzerine attı. Onu müşriklerin şerrinden kurtarmak için şöyle dedi: “Sizin hepiniz tüccarsınız ve ticaret kervanlarınız Gifar kabilesinin yakınından geçiyor. Yarın Kureyş’in ticareti tehlikeye düşüp hiç bir ticaret kervanı oradan sağlam geçemeyecektir.”</p>
<p>Abbas’ın bu sözleri Kureyş’e tesir etti ve onu böylece serbest bıraktılar. Ama Ebuzer çok ateşli, fevkalade cesur ve mücadeleci olduğundan ertesi günü yine aynı yere gelerek, daha önce söylediği sözünü tekrarladı. Yine Kureyş’liler başına üşüşerek, onu şiddetli bir şekilde dövdüler. Abbas önceki günkü söylediklerini tekrarlayarak Ebuzer’in canını kurtardı.[7]</p>
<p>Söylendiği gibi eğer Abbas olmasaydı, Ebuzer’e kurtuluş yoktu. Ebuzer, başına gelen bu olayla İslam için mücadelede geri çekilecek birisi değildi. Bir kaç gün sonra Kâbe’yi tavaf ederken bir kadının, Kâbe’nin yanına konulan ‘Asaf’ ve ‘Naile’ adlı iki puta hitap ederek dertlendiğini gördü ve çok üzüldü. Kadına, onların faydasız olduğunu bildirmek için şöyle dedi: “Bu ikisini birbiriyle evlendirsene!”</p>
<p>Kadın, Ebuzer’in söylediğine kızarak şöyle bağırdı: “Sen müslüman olmuşsun.” Kadının bağırmasıyla Kureyş’in gençleri Ebuzer’in başına toplanıp onu dövmeye başladılar. Ama Beni Bekr kabilesinden bir grup ona yardımcı olarak, onların pençesinden kurtardılar.[8]<br />
Gifar Kabilesinin Müslüman Oluşu</p>
<p>Resulullah (s.a.a), yeni gelen öğrencisinin mücadeleci ve kıyamcı ruhunu çok iyi biliyordu. Ama henüz bunun zamanı olmadığı için, onu kavminin yanına yollayarak, onları İslam’a davet etmesini emretti.</p>
<p>Ebuzer, kendi kabilesine dönerek Allah (c.c.) tarafından peygamber geldiğini ve inanılacak olan Allah’ın bir olduğunu söylüyor ve onları iyi ahlaklı olmaya, kötülüklerden korunmaya davet ediyordu. Önce Ebuzer’in kardeşi ve annesi müslüman oldu. Daha sonra da kabilesinin yarısı müslüman oldu. Resulullah’ın (s.a.a) Medine’ye hicretinden sonra da geri kalan yarısı müslüman oldu. Eslem kabilesi de onlara bakarak müslüman oldu ve Resulullah’ı (s.a.a) ziyaret ettiler.</p>
<p>Ebuzer, Bedir ve Uhud savaşından sonra Medine’ye dönüp Resulullah’a (s.a.a) katılarak orada ikamet etti.<br />
Resulullah’ın (s.a.a) Ehl-i Beyt’ini Müdafaa</p>
<p>Ebuzer, Resulullah’ın (s.a.a) en büyük yaranından ve en değerli sahabilerinden idi. İslam’ın ilk günlerindeki iman yapısı en sağlam olanlardan biriydi. Gerek Resulullah’ın (s.a.a) hayatında gerekse dünyadan göçtükten sonra, gerçek İslam’ı yaşamaktan ve gerçekçi olmaktan, hiç bir tehdit ve vaadler onu değiştiremedi.</p>
<p>O, Resulullah’ın (s.a.a) vefatından sonra büyük bir ihtilaf doğmasına rağmen, devamlı olarak Allah Resulü’nün Ehl-i Beyt’inin yanında yer aldı ve onları savunmak için tüm gücünü sarf etti.</p>
<p>Resulullah’ın (s.a.a) sahabilerinin arasında Ebuzer, O’nun Ehl-i Beyt’ini aşırı seven ikinci şahıstır. Ölünceye dek Hz. Ali’den (a.s) başkasının halifeliğini kabullenmedi. Onun, Resulullah’ın (s.a.a) Ehl-i beyt’ini çok sevdiğine dair delil gerekmez. Çünkü çok açıkça Hz. Ali’yi (a.s) savunmuştur. Bunlardan bazılarını aşağıda sunuyoruz:</p>
<p>1- Ebu Bekir hilafete getirildiği gün Ebuzer, topluluk içerisinden kalkarak Kureyş’e hitaben şöyle dedi:</p>
<p>“Ey Kureyş toplumu! Resulullah’ın (s.a.a) yakınlarını terk ettiniz.( İslam hükümetini gerçek yolundan saptırdınız.) Çok geçmez Araplar İslam dininden çıkarlar veya bu dinin gerçekçi olduğundan şüpheye düşerler. Eğer hükümeti asıl sahibine (Ehl-i beyt’e) bıraksaydınız müslümanlar arasında asla ihtilaf olmazdı ve iki kardeş birbirine kılıç çekmezdi.</p>
<p>Resulullah’ın (s.a.a) hakiki halifesini tayin etmede hak ve adalet unutulmuş, güç ve zorbalık, gerçek mantığın yerini almıştır. Layık olmayanlar ona göz diktikleri için çok kanlar dökülecektir.</p>
<p>Siz, büyüklerinizin Resulullah’tan (s.a.a) öyle duyduklarını biliyorsunuz: “Halifelik benden sonra Hz. Ali’nin (a.s) ve çocuklarınındır.” Ama Resulullah’ın (s.a.a) emrini attınız ve onun vasiyetini unuttunuz. Fani dünyayı, ahirete tercih ettiniz ve ebedi hayatı geçici hayat için sattınız.</p>
<p>Siz, geçmiş ümmetlerin yolunu tuttunuz. Onlar da kendi peygamberlerinin yolunu terk edip, geriye döndüler ve Allah’ın dinini değiştirdiler. Sizler de onları takip ettiniz ve doğru yoldan ayrıldınız. Şimdi bu sapmaların sonucunu görecek ve Allah’ın azabına duçar olacaksınız.”[9]</p>
<p>2- O, Osman’ın hilafeti dönemindeki hac merasimi sırasında, çeşitli yerlerden gelen binlerce Allah’ın evinin misafirlerine, yüksek sesle hitap ederek şöyle dedi:</p>
<p>“Ey Millet! Beni tanıyanlar için çok iyi, tanımayanlara ise ben kendimi tanıtıyorum: ‘Ben, Cundeb bin Cünade; Ebuzer Gifarî’yim.</p>
<p>Ey millet! Ben Allah’ın Resulü’nden duydum ki şöyle buyurdular: “Benim Ehl-i Beyt’im sizin aranızda Nuh’un gemisi gibidir. Ona binen kurtuluşa erer, terk eden ise boğulur.” Yine Hazret’in şöyle buyurduklarını duydum: “Ben sizin aranızda kıymeti biçilmez iki emanet bırakıyorum. Birisi Allah’ın yüce kitabı Kur’an-ı Ker’im, diğeri de Ehl-i Beyt’imdir. Bu ikisine uyduğunuz müddetçe asla sapmazsınız…”</p>
<p>Ebuzer’in bu sözleri, kalabalık hac mevsiminde Hz. Ali’nin (a.s) haklılığına canlı bir senet olduğundan, Osman bunu duyar duymaz çok üzüldü.</p>
<p>Ebuzer, Medine’ye döndüğünde bu konuşmasından dolayı suçlanarak tutuklandı.</p>
<p>Ebuzer, cevabında şöyle dedi: “Resulullah (s.a.a) bana böyle bir şey söyleyeceğimi buyurmuştu. Ben de O’nun emrine uyarak böyle bir konuşmayı yaptım.”</p>
<p>Osman, onun bu sözü için şahit istedi. O da Ali (a.s) ve Miktad’ı şahit gösterdi. Onların şahâdetiyle Ebuzer serbest bırakıldı.[10]</p>
<p>3- Ebuzer, bir kez daha Resulullah’ın (s.a.a) mescidinin kapısına dayanıp, halkı uyandırıcı ateşli bir konuşma yaparak, Ehl-i Beyt’in (a.s) hakkını müdafaa etti ve şöyle dedi: “Resulullah’ın (s.a.a) Ehl-i Beyt’i bizim ışık ve güneşimiz; nur veren ayımız gibidirler. Ali bin Ebi Talip (a.s), Resulullah’ın (s.a.a) vasisi ve ilminin varisçisidir.”</p>
<p>Daha sonra şöyle devam etti: “Ey Resulullah (s.a.a) hakkında şaşkınlığa düşen müslüman! Halife tayininde Resulullah’ın (s.a.a), O’na öncelik verdiğine dair ki sözünü dinleseydiniz ve gerçek halifesini halife tanısaydınız, Allah (c.c.) yerden ve gökten sizi nimetlendrirdi. Ne Allah’ın velisinin hakkı zayi olurdu, ne de Allah’ın ve Resulü’nün hükmü değişirdi.</p>
<p>Eğer Resulullah’tan (s.a.a) sonra O’nun Ehl-i Beyt’inin hilafetini kabul etseydiniz, Allah’ın hükümlerinin uygulanışında bir ihtilafla karşılaştığınızda cevabını, ilim ve hikmet kaynağı olan Kur’an-ı Kerim’den ve Resulullah’ın (s.a.a) sünneti olan kaynağından su içenlerden alırdınız.</p>
<p>Ama Resulullah’ın Ehl-i Beyt’ine düşman olduğunuz için, bedbahtlık sizi bekliyor. Zalimler yakında kaderinizi değiştirip, zulme duçar olduğunuzu anlayacaksınız.”[11]<br />
Ebuzer’den Daha Doğru Konuşan Yoktur</p>
<p>Resulullah (s.a.a), Ebuzer’in şahsiyeti ve büyüklüğü hakkında çeşitli sözler buyurmuştur. Ama doğru konuşması hakkında buyurduğu söz hepsinden daha açık ve güzeldir.</p>
<p>Resulullah (s.a.a) şöyle buyuruyor: “Göğün altında ve yerin üzerinde Ebuzer’den daha doğru konuşan bir kimse yoktur.”[12]</p>
<p>Burada şöyle bir soru akla gelebilir: Ebuzer, acaba Peygamber ve imamdan da mı daha doğru konuşandı?</p>
<p>İmam-ı Cafer-i Sadık (a.s) bir örnek vererek bunun cevabını buyurmuştur. Birisi imam Cafer-i Sadık’a (a.s) şöyle soru sordu: “Resulullah (s.a.a), Ebuzer’i nasıl en doğru konuşan olarak tanıtabilir. Halbuki Ali (a.s) ve Hasaneyn yeryüzünün en doğru konuşanlarıydı.”</p>
<p>İmam Cafer-i Sadık (a.s) buyurdular ki: “Yılın 12 ayının 4 tanesi muhterem ve aziz aydır. O aylarda savaşlar ve cihat haramdır. Bu dört ay Recep, Zilkade, Zilhicce ve Muharrem’dir. Ramazan ayı bunlardan daha üstün ve saygın olmasına rağmen bu aylardan sayılmamıştır. (Zira Ramazan ile o aylar, fazilet açısından kıyaslanamaz.”</p>
<p>Daha sonra şöyle buyurdu: “Biz Ehl-i Beyt ile hiç kimse kıyas edilemez.” Ebuzer’in bu açıdan üstünlüğü diğer normal insanlaragöredir. Masumlara göre değil. Evet İmam Sadık’ın (a.s) da buyurduğu gibi: “Hiç kimse Ehl-i Beyt’le kıyaslanamaz.”[13]</p>
<p>Resulullah’ın (s.a.a), Ebuzer’in doğru konuşmasına şahâdet vermesine rağmen, halifenin ondan şahit istemesi gerçekten şaşılacak bir durumdur. Acaba Resulullah’ın (s.a.a) o büyük sahabisinin doğrulukla meşhur olduğunu bütün müslümanlar biliyordu da, sadece halife mi bilmiyordu; yoksa onun işine gelmeyen bir takım sözler söylediği için mi şahit istiyordu!?<br />
Zahitliği Ve Kendinden Geçmişliği</p>
<p>Ebuzer, çok zahit birisiydi. Sade yaşantısında Hz. Resulullah’a (s.a.a) uyuyordu. Hiç bir zaman dünya ve onun güzellikleri onu etkileyemedi ve onu doğru yoldan hiç bir şey saptıramadı. Onun zahitliği hakkında Resulullah’ın (s.a.a) şu sözü yeterlidir: “İsa bin Meryem’in zahitliğini görmek isteyen, Ebuzer’in zahitliğine baksın.”[14]</p>
<p>Şüphesiz Ebuzer’in zahitliği ve kendinden geçmişliği, aldığı İslami eğitim ve öğretiminden kaynaklanıyordu. Kendisinin de böyle bir eğilimi olmasının yanında, bu hasleti bizzat Hz. Resulullah’ın (s.a.a) zahitliğinin tesirinden elde etmişti. Hatta kendisi Resulullah’tan (s.a.a) şöyle nakletmektedir: “Kıyamet günü bana en yakın olanınız, dünya malına aldanmayanınız ve benim zamanımda olduğu gibi ölecek olanınızdır.”[15]</p>
<p>Ebuzer’in yaşantı tarzı, Resulullah’tan (s.a.a) sonra Rebeze’de can verinceye kadar onun zahitliğine canlı bir şahittir.</p>
<p>Osman’ın halifelik döneminde İslam hükümetine servetler akıyordu. Bu nedenle müslümanların durumu çok iyiydi. Bir grup dünya ve dünyanın ziynetlerine aldanmış kimseler -ki fazilet ve takvada asla Ebuzer’e yetişemezlerdi- köle, para, pul sahibi olmuşlardı. Oysa bunların hiç birisinde Ebuzer’in gözü yoktu. O, mal ve servetlerin gerçek sahiplerine ulaşması için çalışıyordu. Osman’ın Beyt-ul malı kendi yakınlarına peşkeş çektiğini görünce onu şiddetle eleştirmeğe başladı.</p>
<p>Osman, ona bir şeyler vermekle susturacağını sanıyordu. Onun için 200 dinar ayırıp iki kölesiyle Ebuzer’e yolladı. Ebuzer, kölelere sordu: Osman aynı şekilde diğer müslümanlara da verdi mi?</p>
<p>&#8211; Hayır.</p>
<p>-Ben de onlardan birisiyim. Eğer bir şey onların arasında taksim olunursa bana da ulaşır; yoksa asla kabul etmem!</p>
<p>-Halife, bu parayı kendi şahsi malından verdi ve asla haram karışmamıştır.</p>
<p>-Ben şimdilik bu paraya muhtaç değilim. Şu anda hiç ihtiyacı olmayan birisiyim.</p>
<p>-Biz senin evinde hiç bir şey görmüyoruz. Sen nasıl hiç bir şeye muhtaç olmadığını söylersin?</p>
<p>-Benim şu gördüğünüz cübbemin altında kaç günden kalma iki parça ekmeğim var. Acıkırsam bundan bir kaç lokma yer ve onunla yetinirim. Böyle dinarlara ihtiyacım kalmaz. Bu paraları Osman’ın kendisine verin ve ona şöyle söyleyin: “Bu paralara benim ihtiyacım yok. Halkın muhakemesi seninle benim aramızda kalsın. Adil olan Allah, kıyamet günü hakiki hakimliği yapacaktır.” [16]</p>
<p>O, fevkalade zahitliğinin yanısıra, büyük ve adil bir ruha sahipti. Her gün sabahleyin okuduğu duada Allah’tan, alçak insanlara muhtaç olmamasını niyaz ederdi.</p>
<p>Bir gün Cebrail-i Emin, Resulullah’ın (s.a.a) yareninden birisinin şeklinde O hazrete inmişti. Bu sırada Ebuzer, O hazretin yanına vardı. Cebrail: “Kim bu, ya Resulullah?” diye sordu. Hazret: “Ebuzer” diye cevap verdiler. Cebrail şöyle dedi: “O göklerde, yerdekinden daha meşhurdur. Ona sorar mısınız sabahları hangi duayı okuyor?”</p>
<p>Ebuzer, Resulullah’ın (s.a.a) cevabında zikri geçen duayı okudu.[17]</p>
<p>Müslümanlardan birisi, Ebuzer’in eski bir elbiseyle namaz kıldığını görünce şöyle sordu:</p>
<p>&#8211; Bundan başka elbisen yok mu?</p>
<p>&#8211; Olsaydı giyinirdim.</p>
<p>&#8211; Kaç gün önce iki kat elbisen vardı.</p>
<p>&#8211; Onları, benden daha çok ihtiyacı olan birisine verdim.</p>
<p>&#8211; Yemin ederim ki senin daha fazla ihtiyacın var.</p>
<p>&#8211; Allah, seni affetsin; dünyayı büyük görüyorsun. Omuzumda gördüğün cübbeden başka bir cübbem daha var ki onu mescide gittiğimde giyiniyorum. Kaç tane keçim var, sütünden istifade ediyorum. Kaç tane merkebim var, yükümü taşıyor. Evde işlerimi yapıp, yemeklerimi pişirecek hizmetçim de var. Allah’ın nimetlerinden bundan daha fazla ne isteyebiliriz ki?</p>
<p>O, keçilerini sağdığında sütünü komşularına dağıtırdı, bazen kendisine bile kalmazdı.[18]<br />
Korkusuzca Açık Konuşması</p>
<p>Ebuzer, çok açık konuşurdu. Hiç bir zaman hakkı gizlemezdi. O, korkusuz ve mücadeleci bir ruha sahip olmasına rağmen, Resulullah’ın (s.a.a) sözleri onu daha fazla korkusuz ve mücadeleci kılıyordu. Resulullah’tan (s.a.a) naklettiği yedi düstur şüphesiz onun ruhuna tesir etmiştir. O, diyordu ki Resulullah (s.a.a), yedi şeyi bana tavsiye ettiler:</p>
<p>1- Fakirleri sevmemi ve onlardan ayrılmamamı;</p>
<p>2- Yaşantımda kendimden daha aşağı kimselere bakmamı;</p>
<p>3- Hiç bir zaman kimseden bir şey istemememi;</p>
<p>4- Yakınlarımdan kopmamamı ve bana kötülük de yapsalar onlara iyilik etmemi;</p>
<p>5- Her ne kadar acı da olsa hakkı söylememi;</p>
<p>6- Allah yolunda başkalarının kınamasından korkmamamı;</p>
<p>7- Mukaddes “La havle ve la kuvvete illa billah-il aliyy-il azim” zikrini çok söylememi.”[19]</p>
<p>Ebuzer, kendi dostlarına bile hakkı söylemekten ve onları eleştirmekten çekinmezdi. O, Bazı müslümanların gayri meşru yoldan ele geçirdikleri makam ve aşırı serveti gördüğünde susamazdı. Onlar, dostlukla yaklaşsalar dahi onlardan uzaklaşırdı.</p>
<p>Bir gün, Ebu Musa Aş’ari, Ebuzer’i görür görmez “Aferin benim kardeşime” dedi. Ebuzer, onu kendisinden uzaklaştırdı ve şöyle dedi: “Ben, senin kardeşin değilim. Sen kaymakam ve vali olmadan önce senin kardeşin idim.”</p>
<p>O, Ebu Hureyre’nin de gösterdiği aşırı ilgiye tepki gösterdi.[20]<br />
Yapıcı Ve Mertce Eleştiri</p>
<p>Söylediğimiz gibi Ebuzer, hakkı ve haklı olanı çok açık bir şekilde söylemekten çekinmezdi. Osman’ın hilafeti döneminde birisi ona şöyle sordu: “Halifenin görevlileri vergiyi arttırmışlar; onların malından o miktarı çalmamız doğru mudur?”</p>
<p>Ebuzer, böyle bir yolu mertlik bilmediği için ona: “Bu yol doğru değildir. Çaresi malını korumak için kıyam edip, haddinden fazla vermemektir.”</p>
<p>Halife yanlısı olan Kureyş gençlerinden birisi, bu durumu görünce kızarak dedi ki: “Halife, senin fetva vermeni yasaklamamış mı?”</p>
<p>Ebuzer’in kızdığı yüzünden belli oluyordu. Korkusuzca ona şu cevabı verdi: “Allah’a and olsun ki eğer kılıcı benim boğazıma dayasalar, ben Resulullah’tan (s.a.a) duyduğum hadisi, boynum kesilmeden önce söyleyebilirsem, söylerim.”[21]</p>
<p>Şüphesiz böyle açık konuşmak bazılarını gocunduruyor, bazılarını da meşakkate düşürüyordu. Ama Ebuzer, onun bunun rızasını kazanmak için hakkı söylemekten çekinmezdi.</p>
<p>O, Rebeze’de sürgün olduğu günlerde, üzülerek açık ve doğru sözlerinin getirdiği kötü sonuçlara bakıp, şöyle diyordu: “Ben o kadar Emr-i bil maruf ve nehy-i anil münker yaptım ki hakkı savunmam arkadaşlarımı benim başımdan dağıttı; şimdi ise yalnız kalmışım.”[22]<br />
Halifelik Fitnesiyle Başlayan Mücadele</p>
<p>Ebu Bekir ve Ömer’in hilafeti döneminde az da olsa Resulullah’ın (s.a.a) sünneti uygulanıyor ve mal dağılımında kısmi adalet sağlanıyordu. Osman halifeliğe geldiğinde, toplumsal adaleti çiğneyerek halkın malını kendi keyfine göre istediğine bağışlıyordu.</p>
<p>İslam mücahitleri cephelerde şehitler vererek düşmanları yenip, ganimetler alıyorlar ve Osman’ın başında bulunduğu İslam devletinin merkezine gönderiyorlardı. Halife de bunları kayıtsız şartsız kendi akrabalarına ve yakınlarına dağıtıyordu. Takvalı, ilimli, faziletli şahıslar ise çeşitli bahanelerle bu ganimetlerden mahrum bırakılıyordu. Halifenin İslam dışı yaptığı bu haksızlıklar o kadar arttı ki büyük sahabiler dahi onu kınadılar. Bu durum tarihin siuah sayfaları arasında kayda geçti. Şimdiye kadar tarihçilerin hiç birisi onu savunmamış ve bugünkü tarihçilerin de hepsi, onun yaptıklarının Resulullah’ın (s.a.a) sünnetine uygun olmadığını açıkça belirtmişlerdir.</p>
<p>Osman’ın yaptığı hilaflardan birisi de Beyt-ul malın büyük bir kısmını, amcası Hakem bin Ebil As’a ve onun oğlu, kendisinin damadı olan Mervan’a bağışlamasıdır.</p>
<p>Eğer bu şahıslar salih kimseler olsalardı halifenin işi normal sayılabilirdi belki. Ancak bu baba ve oğulun İslam tarihinde çok kötü geçmişleri vardır. Onların Resulullah’a (s.a.a) açıkça düşmanlık ettikleri herkesçe malumdur.<br />
Hakem Bin Ebil As Kimdir?</p>
<p>Resulullah (s.a.a), Mekke’de davetini açığa vurduğunda o, Resulullah’a (s.a.a) muhalefet etmişti. Ebu Lehep, Utbe bin Ebi Muayt ve Ebu Cehil gibi İslam’ın en azılı düşmanlarıyla beraber Resulullah’a (s.a.a) karşı her türlü düşmanlıklarını yaptılar.[23]</p>
<p>Tanınmış İslam tarihçisi İbn-i Hişam şöyle diyor: “Resulullah’a (s.a.a) komşu olup ona eziyet edenler Ebu Leheb , Hakem bin Abi-l As ve Utbe bin Abi Muayt idi.” [24]</p>
<p>Hakem bin Abi-l As, cahiliyye devrinde Resulullah’ın (s.a.a) komşusuydu. İslam’ın ilk zamanlarında o, Allah Resulü’nü çok eziyet ederdi. O, Resulullah’ın (s.a.a) en kötü komşularından idi.</p>
<p>Hakem, Mekke’nin fethinden sonra zahiri olarak müslüman oldu ve Medine’ye geldi. Ama doğru dürüst bir inancı yoktu.</p>
<p>Resulullah (s.a.a) yürüdüğünde o, Hazretin peşi sıra yürüyüp çeşitli edalar çıkarıp, göz kaş oynatarak, Hazret’i maskaraya alacak şekilde hakaret ederdi.</p>
<p>Resulullah (s.a.a) namaz kıldığında O’nun taklidini yapardı. Bunlara ilaveten Resulullah’ın (s.a.a) özel yaşantısına burnunu sokardı. Resulullah (s.a.a), bir gün hanımlarından birisinin evindeyken izinsiz odaya girdi. Resulullah (s.a.a), onu tanıdı ve elinde bir asayla dışarı çıkıp şöyle buyurdular: “Beni bu lanetten rahatlatacak kimse yok mu?” Daha sonra şöyle buyurdular: “Bu adam bu şehirde kalmamalı.”</p>
<p>Böylece onları Taif şehrine sürgün etti. Bu iki şahıs Resulullah’ın (s.a.a) vefatına kadar Taif’de kaldılar. Resulullah’ın (s.a.a) vefatından sonra Osman, Ebu Bekir’den onları Medine’ye döndürmesini istedi. Ebu Bekir kabul etmedi ve şöyle dedi: “Resulullah’ın (s.a.a) sürdüğünü ben geri döndüremem.”</p>
<p>Ebu Bekir’den sonra Ömer halifeliğe geldiğinde Osman, yine aynı şeyi istedi. O da kabul etmeyerek Ebu Bekir’in verdiği cevabı verdi.</p>
<p>Osman’ın kendisi hilafete geldiğinde onları Medine’ye döndürdü ve şöyle dedi: “Bunlar için ben, Resulullah (s.a.a) ile konuşmuştum. Resulullah (s.a.a), onları Medine’ye döndürecekti ama ecel müsaade etmedi!!” [25]</p>
<p>Abdullah bin Amr bin As şöyle diyor: “Resulullah’ın (s.a.a) huzurundayken hazret şöyle buyurdular: “Şimdi lanetlenmiş birisi meclise gelecek.” Ben, az önce Ömer’in Resulullah’ın (s.a.a) yanına gelmek için elbisesini giydiğini görmüştüm. Kalbim Ömer’in geleceği korkusuyla sıkışıyordu. Aniden Hakem bin Ebi-l As içeri girdi.”[26]</p>
<p>Hâkim şöyle yazıyor: “Resulullah (s.a.a), Hakem’i ve çocuklarını lanetledi.”</p>
<p>Hakem bin Ebi-l As’ın İslam tarihindeki kötü geçmişi kimseye gizli değildir. Resulullah’a (s.a.a) kötü davranmasından dolayı İslam’ın merkezinden sürülmesine ve de Hz. Resulullah (s.a.a) tarafından lanetlenmesine rağmen Osman, onu Medine’ye döndürerek, onlara saygınlık kazandırdı.<br />
Mervan</p>
<p>Hakem oğlu Mervan da babası gibi kötü bir geçmişe sahipti. Resulullah (s.a.a) tarafından sürülmüştü.</p>
<p>Hâkim Nişâburî kendi Müstedrek kitabında şöyle naklediyor: “Medine’de yeni doğan çocukları Resulullah’a (s.a.a) getiriyorlardı. Mervan da dünyaya geldiğinde, onu Resulullah’ın (s.a.a) huzuruna getirdiler. Hazret, onun hakkında şöyle buyurdular: “Bu mel’un oğlu mel’undur.”[27]</p>
<p>Resulullah (s.a.a), bir gün Hakem’i gördü ve şöyle buyurdu: “Benim ümmetim bu adamın çocuklarından çok işkenceler görecektir.”[28]</p>
<p>Ayşe, Mervan’a şöyle diyordu: “Sen babanın sulbündeyken Resulullah (s.a.a) babanı lanetledi.”[29]<br />
Osman’ın Beyt-ul Maldan Başıboş Harcamaları</p>
<p>Bu baba ve oğulun böyle kötü geçmişi olmasına rağmen Osman, yalnızca Resulullah’ın (s.a.a) hükmünü çiğneyerek onları Medine’ye geri getirmekle kalmadı, onları halifelik makamının en yakınları durumuna getirdi. Hesapsız olarak halkın malı olan beyt-ul maldan bunlara bağışta bulunuyordu. Şimdi örnek olarak bunlardan bir kaçına değinmek istiyoruz:</p>
<p>1- Osman, Kuzâa kabilesinin (Yemen’de olan bir kabile) zekatını Hakem’e bağışladı. Hakem, Taif’ten Medine’ye döndüğünde üzerinde çok eski bir elbise vardı. Öyle ki bütün Medine’lilerin dikkatini çekmişti. Halifenin evine girip çıktıktan sonra en pahalı elbise ve börkü giyinmişti.[30]</p>
<p>Abdullah bin Yesâr şöyle diyor: “Osman, Medine çarşısında Beyt-ul malın haznedarını görüp ona, Hakem bin Ebi-l As’a bir miktar para versin diye emir verdi. Hazneci parayı vermedi. Osman, onun vermediğini görünce sıkıştırdı ve şöyle dedi: “Sen bizim haznecimizsin; sana verdiğimizi almalı ve emir vermediğmizde ise susmalısın.”</p>
<p>Hazneci şöyle dedi: “Yalan söylüyorsun. Ben senin ve yakınlarının haznecisi değil, müslümanların haznecisiyim.”</p>
<p>Bu tartışmadan sonra Cuma günü Osman, Cuma hutbesi okurken hazneci anahtarları getirip şöyle seslendi: “Millet! Osman zannediyor ki ben onun ve yakınlarının haznecisiyim. Hepiniz bilmelisiniz ki ben, siz müslümanların haznecisiydim. Şimdi anahtarları getirdim” diyerek Osman’a doğru fırlattı. Osman, anahtarları alarak Zeyd bin Sabit’e verdi.[31]</p>
<p>Belazuri şöyle yazıyor: “Halkı, Osman’a karşı isyan ettiren sebeplerden birisi, Hakem bin Ebi-l As’ı, Kuzâa kabilesinin zekatını toplamakla görevlendirip, toplanan üç yüz bin dirhemin hepsini ona bağışlamasıydı.”[32]</p>
<p>Ehl-i Sünnetin diğer bazı alimleri bu konuyu şöyle yazıyorlar: “Halkın, Osman’a karşı kıyam etmesine sebep olan şeylerden birisi, Resulullah’ın (s.a.a) sürgün ettiğini Medine’ye döndürüp, ona yüz bin dirhem bağışlamasıydı.”[33]</p>
<p>2- Osman, Afrika’dan gelen ganimetlerin humusu olan beş yüz bin dinarı damadı Mervan’a bağışladı. [34]</p>
<p>İbn-i Esir şöyle yazıyor: Afrika’nın ganimetinin humusunu Medine’ye getirdiler. Mervan, onu beş yüz bin dinara satın aldı; ama Osman onların parasını ondan almadı ve bedavaya sahihiplenmiş oldu.[35]</p>
<p>Buna ilaveten Osman, Mısır’dan gelen humusu da Mervan’a bağışladı. Allah’ın emrine uyuyorum diyerek akrabalarına iyilik yapıp, Beyt-ul malı onlara peşkeş çekiyordu.[36]</p>
<p>Bunlar, hesapsız olarak halifenin Mervan’a bağışladıklarından bir bölümüdür. Bunlara ilaveten (Hz. Fatıma’nın elinden zorla alınan) Fedek arazisini de İslâm devletinin halis malı olarak Mervan’a bağışladı.[37] Mervan’dan sonra da Fedek, Mervan’ın çocuklarına miras olarak kaldı. Böylece Resulullah’tan (s.a.a) kızına yetişen malı, ne miras olarak ne de babasının bahşişi olarak ona vermediler. Ama Osman, onu Mervan’a bağışladı ve çocukları onu miras olarak sahiplendiler. Yetmiş yıldan sonra Ömer bin Abdulaziz, onu Hz. Fatıma’nın (a.s) evlatlarına geri verdi.[38]</p>
<p>Osman’ın beyt-ul mal sofrasından yiyenler sadece Hakem ve Mervan değildi. Osman’ın diğer yakınları da Beyt-ul malı dağıtıyorlardı. Bunların bazı örneklerini de şöyle zikredebiliriz:</p>
<p>3- Osman, damadı ve amcası oğlu Mervan’ın kardeşi, Haris bin Hakem’e de yüz bin dirhem bağışladı.[39] Buna ilaveten zekat olarak halifeye gelen develeri de Haris’e bağışladı.[40]</p>
<p>Osman, bunlarla da yetinmeyip Medine’nin çarşısında Resulullah’ın (s.a.a) müslümanlara vakfettiği yeri de Haris’e verdi. [41]</p>
<p>4- Yine Osman’ın yakınlarından olan Said bin As’a -ki o, sarhoş ve ayyaşın tekiydi ve İslam tarihinde de iyi bir geçmişe sahip değidi. Babası da Bedir savaşında Hz. Ali’nin (a.s) eliyle öldürülmüştü- yüz bin dirhem bağışladı.</p>
<p>Böylece bu korkunç bahşişlere ancak halifenin yakını olamakla hak kazanabiliyordu insanlar!!</p>
<p>Bunun üzerine İslam’ın büyüklerinden bir grup halifenin bu işlerine itiraz ettiler. Halife onlara şöyle cevap veriyordu: “Onlar benim yakınlarımdır ve yakınlarına iyilik etmek her müslümanın vazifesidir. Ben de vazifemi yerine getirdim!!” [42]</p>
<p>Halifenin özrü kabahatinde büyüktür. Çünkü İslam’ın yakınlarına iyilik yapmayı emretmesi doğrudur; fakat insanın kendi malından bağışlayarak iyilikte bulunmayı emretmiştir, yoksa başkalarının malını yakınlara yedirmenin hiçbir sevabı olmadığı gibi çok büyük bir günahtır da.</p>
<p>5- Osman, yedi yüz bin dirhem Abdullah bin Halit bin Useyd’e verdi.[43]</p>
<p>Yakubi şöyle yazıyor: “Osman, kızını Abdullah bin Halit bin Useyd’e verdi ve Basra’nın valisi Abdullah bin Amir’e Beyt-ul maldan ona, altı yüz bin dirhem vermesini emretti.” [44]</p>
<p>6- İki yüz bin dirhem Ebu Sufyan’a bağışlamıştır ki tarihte onun yaptıkları kimseye gizli değildir. [45]<br />
Beyt-ül Malı Taksim Etmede Hz. Hz. Ali’nin (a.s) Örnek Adaleti</p>
<p>Ali (a.s), kısa müddetli olan halifelik döneminde, Osman’ın tersine Beyt-ul malı taksim etmede en küçük taviz bile vermiyordu. Hiç kimseyi diğerine tercih etmiyordu. Valilerden her hangi birisinin bunu ihlal ettikleri raporunu alır almaz onları sorguluyor ve şiiddetle cezalandırıyordu.</p>
<p>Emir-ül Mü’minin (a.s), Mekke’nin valisi Kusam bin Abbas’a şöyle bir mektup yazdı: “Beyt-ul maldan sana gelenleri fakirler ve çoluk çocuk arasında taksim et. Bu malların sadece fakirlere dağıtılmasına dikkat et. Eğer artarsa buradaki fakirleri doyurmak için bize yollamalısın.”</p>
<p>Ali (a.s), beyt-u malın müsthak olan yerlerinde kullanılmasına özen gösteriyor ve kimsenin, ihtiyacı olmadan bir dinar dahi almasına müsaade etmiyordu.</p>
<p>Emir-ül Mü’minin’nin (a.s) hilafeti döneminde Abdullah bin Zam’a (O Hazretin yareninden), Hazretin huzuruna varıp bir miktar Beyt-ul mal istediler. Emir-ül Mü’minin ona şöyle buyurdu: “Bu mallar ne benimdir, ne de senin. Bütün müslümanların malıdır. İslam askerlerinin kılıcı sayesinde toplanmıştır. Eğer sen de mücahitler gibi cephelerde çarpıştınsa onların aldığı kadar sen de alırsın. Yoksa ben, onların zahmetinin karşılığını başkasına veremem.”[46]</p>
<p>Osman da Ali (a.s) gibi İslami ölçülere göre Beyt-ul malı taksim etseydi, öldürülmeyecek ve kendisinden sonra müslümanlar arasında böyle karışıklıklar da yaşanmayacaktı.</p>
<p>Emir-ül Mü’minin (a.s)’nin kendi hükümeti döneminde İsfahan’dan, bir gün bir miktar Beyt-ul mal geldi. Onun üzerinde bir parça da ekmek vardı. Ali (a.s) malları yedi kısma böldü. Daha sonra parça ekmeği de yedi kısma böldü. Her malın üzerine bir parça da ekmek koydu. Sonra ilk kim alsın diye kura çekti. [47]</p>
<p>Emir-ül Mü’minin (a.s), Kur’an-ı ölçü olarak aldığı için Beyt-ul malın dağıtımında Arap-Acem, siyah-beyaz vb. ayırımı yapmazdı.</p>
<p>Bir gün, birisi Arap olan ve kölelikten serbest bırakılan iki kadın Hz. Ali’nin (a.s) yanına gelerek ihtiyaçları olduğunu dile getirdiler. Hazret, onlara eşit bir şekilde buğday ve de 40 dirhem verilmesini emretti. Arap kadın itiraz ederek şöyle dedi: “Neden bizi eşit olarak görüyorsun? Ben, ondan üstünüm!” İmam (a.s) buyurdular: “Allah’ın kitabında İsmail oğulları İshak oğullarına üstün kılınmamıştır.”<br />
Aşırı Servet Ve Mallar</p>
<p>Osman, Beyt-ul maldan sadece yakınlarını zenginleştirmekle kalmayıp, dünyaperest kimselerin de meşru ve gayri meşru yoldan zenginleşmelerine sebep olmuştu. Bunlardan bazılarını aşağıda zikredeceğiz:</p>
<p>1- Halifenin kendisi, zamanının en zenginlerinden idi. Peşin olarak yüz elli bin ve bir milyon dirhemi ve gayri menkul olarak bağ-bahçe, deve-koyun gibi yüz bin dinar değerinde serveti vardı.</p>
<p>2- Abdurrahman bin Avf, Osman’ın yandaşlarından biriydi. Osman’ın zamanında öldü ve çok sayıda serveti kaldı. O öldükten sonra, paralarını keseler içerisinde halifenin huzuruna yığdıklarında, paranın diğer tarafında olan görünmüyordu. Dört kadını arasında taksim edildiğinde her birine 80 bin dinar düştü.</p>
<p>3- Zeyd bin Sabit’in şaşılacak bir serveti vardı. Öyle ki ölümünden sonra işlenmemiş altınları baltayla kırılarak, çocukları arasında paylaştırıldı.</p>
<p>4- Talha’nın mirasından biri de yüz öküz derisi altın idi. Osman, mısırlılar tarafından muhasara altına alındığında şikayetlenip şöyle dedi: “Ben ona kaç öküz derisi altın hediye ettim. Ama o benim bu iyiliklerim karşısında beni öldürmek istiyor.” [48]</p>
<p>Bunlar halifenin, müslümanların malından bağışladıkları ve halifenin göz yummasıyla meşru ve gayri meşru yollardan elde edilen servetlerden birer örnekti. Hepsini zikretmeye kalkışacak olursak çok uzun süreceği malumunuzdur.</p>
<p>Burada aziz okuyucularımıza Emir-ül Mü’minin Hz. Ali’nin (a.s) ‘Şıkşıkiye’ hutbesinin bir kısmını sunmamızda yarar var:</p>
<p>Hazret şöyle buyurmuştur: “Üçüncüsü (Osman), iş başına geldiğinde, yemekten ve boşalmaktan başka bir işi yoktu. Sadece kendisi Beyt-ul malı dağıtmıyordu, yakınları da (Beni Umeyye) baharda yeşil ota saldıran develer gibi Beyt-ul malı yediler. Ama onun durumu dağıldı ve kötü ameli ölümünü yaklaştırdı. Müslümanların malını ona buna dağıtması ve israf etmesi onu yıktı ve ömrüne son verdirdi.”[49]</p>
<p>Osman’ın bu tutumu, Hz. Ali’nin (a.s) hilafetinde çok zorluklar çıkarmıştır. Çünkü Osman’ın zamanında milyoner olanlar, Hz. Ali’nin (a.s) adil hükümetinde menfaatlerini tehlikede gördüler ve asayişi bozup adaletin icra olmasına mani oldular. Ali (a.s), hilafetinin ilk günlerinde Osman’ın bol keseden dağıttığına işaret ederek şöyle buyurdu: “Osman’ın ona buna bağışladığı tarlaları ve malları çok yakında Beyt-ul mal sandığına geri döndüreceğim.”[50]<br />
Servet Sahiplerine Uyarı</p>
<p>Geçmişte açıkladığımıza göre Ebuzer’in halifeyle mücadelesinin sebebi belli oldu. Ebuzer, Resulullah’a (s.a.a) verdiği ahdin hükmü ve de hakkı ve adaleti savunmak için İslam’ın onun boynunda olan risaleti gereğince, halifenin yanlış işleri karşısında direnip onu eleştiriyordu. Ayrıca halifenin bağışlarıyla mal servet sahibi olanları da, Allah’ın azabından korkutuyordu. O, gittiği her yerde çarşıda, pazarda, camide, sokakta, para ve mal stok edenleri kınayıcı şu âyet-i kerimeyi okuyordu: “Altını, gümüşü biriktirip Allah yolunda harcamayanları elemli bir azapla müjdele.”[51] Bu ayeti okumakla Osman’ın hükümetini baltalayıp, onları ateş ehli olarak tanıtıyordu.</p>
<p>Osman, Ebuzer’in eleştirilerinden üzüntü duyduğunu ve bunlardan vazgeçmesini belirten bir mesaj yolladı. Ebuzer ise mesajın cevabında ona şöyle bir cevap yolladı:</p>
<p>“Osman, beni Allah’ın kitabını okumamdan mı alıkoymak istiyor? Eğer Osman’ı kızdırmam ile Allah’ı razı ediyor isem, onu razı edip Allah’ı gazablandırmamdan daha iyidir.”[52]</p>
<p>Böyle açık sözlülük, Ebuzer’in ayrımcılık ve adaletsizlik karşısında yılmadan direnişinin simgesidir. O, Halifelik makamına eleştirilerinden kesinlikle vazgeçmeyeceğini bildirdi. Ama teorilerini icra etmeden meydana gelen bir hadise Ebuzer ile halifenin irtibatını kesti.<br />
Maslahat Üzerine Verilen Bir Fetva</p>
<p>1- Bir gün Ebuzer’in de aralarında bulunduğu bir toplantıda halife, Kâ’bul Ahbar’a şöyle bir soru sordu: “Halife, Beyt-ul maldan borç alıp daha sonra gelen Beyt-ul maldan onu ödeyebilir mi?”</p>
<p>Kâ’b: “Bir sakıncası yoktur.”</p>
<p>Ebuzer, halifenin hedefini biliyordu. Halife borç yoluyla Beyt-ul malı harcamak istiyordu. Ebuzer, Kâ’b&#8217;a kızarak ona şöyle dedi: “Yahudi tohumu! Bizim dinimizi bize sen mi öğreteceksin?!”<br />
Kâ’b-ul Ahbar</p>
<p>İslam tarihini bilmeyenlerin aklına şöyle bir soru gelebilir: Kâ’b-ul Ahbar kimdir ve halifelik makamında ki rolü ne idi?</p>
<p>Bu soruyu cevaplamak için geriye dönüp Yahudilerin İslam aleyhindeki icraatlarına bakmalıyız:</p>
<p>Yahudiler İslam ordusu karşısında yenildikten sonra, İslam’ı manevi yoldan zayıflatmak için alimleri zahiri olarak müslüman gibi gözükerek, İslam adına bazı hurafeleri dine sokup, İslam’a darbe vurmaya karar verdiler.</p>
<p>Üzülerek söylemek gerekir ki, yönetimin yetersizliğinden yararlanarak, alimlerini müslümanların safına sokup, bir takım hakikatleri değiştirerek yerine hurafeleri yaymak suretiyle hedeflerine büyük ölçüde ulaşmış oldular.</p>
<p>Maalesef bazı tarihçi ve hadis alimleri onların sözlerini incelemeden tefsir ve rivayetlerde yer vererek, kendilerinden sonrakilerin hakikati anlamalarını zorlaştırdılar.</p>
<p>Kâ’b-ul Ahbar da bu Yahudi dönmelerinden birisiydi. İslam adına müslümanları arkadan vurmakla görevlendirilmişti. İyi bir senaryo oynayarak, yalandan İslam’ı temsil ediyormuş gibi gözüküp, müslümanlar arasında yerini aldı ve muhaddis ve fakih olarak tanındı. Hatta 3. halife onu İslam’ın en büyük alimi biliyor, hükümetin siyasi meselelerini ondan soruyordu. Ama Kâ’b gibilerinin mahiyetleri, Ebuzer gibi uyanık müslümanlara gizli değildi. İşte bunun için Kâ’b-ul Ahbar o toplantıda halifenin meyline göre fetva verdiğinde, Ebuzer hiç çekinmeden: “Yahudi tohumu! bizim dinimizi bize mi öğretiyorsun” demişti.</p>
<p>Şüphesiz halifenin müftüsüne olan saldırı, onun kendisine idi. Onun için bu hadise Ebuzer ile Osman’ın arasını daha da açtı.<br />
Hakikati Tahrif Etme Girişimleri</p>
<p>2- Halife bir defasında yine Ebuzer’in ve Kâ’b&#8217;ın olduğu bir toplantıda şöyle bir soru yöneltti: “Bir kimse malının zekatını verirse, yine başkasının hakkı var mıdır?”</p>
<p>Kâ’b halifenin hedefini bilmeden hemen cevap verdi: “Hayır”</p>
<p>Halife ikinci soruyu şöyle sordu: “Biz, biraz Beyt-ul maldan alıp, bir kısmını işçilerimize ve bir kısmını da size verirsek bir sakıncası var mı?”</p>
<p>Kâ’b hemen: “Hiç sakıncası yoktur.”, dedi.</p>
<p>Yine Ebuzer bir parça ateş kesilerek, asasını Kâ’b&#8217;ın göğsüne dayadı ve ona şöyle dedi: “Yahudi tohumu! Hangi cesaretle bizim dini hükümlerimizde fikir yürütüyorsun?” Daha sonra şu ayet-i Kerime’yi okudu: “…Ama iyilik, Allah’a, ahiret gününe, meleklere, Kitab’a ve peygamberlere iman eden; mala olan sevgisine rağmen, onu yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışa, isteyip-dilenene ve kölelere (özgürlükleri için) veren; namazı dosdoğru kılan, zekatı veren… kimseler (in tutum ve davranışlarıdır).”[53]</p>
<p>Ayet-i Kerime zekatı belirtmekle beraber, başka bir görevi daha açıklıyor.[54]</p>
<p>Bu hâdise halifeyi daha fazla kızdırdı. Çünkü kendisi ve yandaşları Beyt-ul malı zekatını verdik adıyla dağıtmışlar ve altın ve gümüş stoku yapmışlardı.</p>
<p>Halifenin maksadı başta Ebuzer olmak üzere itiraz edenleri susturmak ve yaptıkları stokun İslamî kurallara aykırı olmadığını bildirmekti.</p>
<p>Ebuzer, Osman’ın bu soruyu, haram yoluyla elde ettiği malları meşrulaştırmak maksadıyla sorduğunu biliyordu.</p>
<p>Ebuzer, Emeviler hükümetinin mahiyetini biliyordu. Eğer şimdiden bunların önü alınmazsa gelecekte bu servetler hakkı ve haklıyı yok etmek için kullanılacak ve adil hükümetin icra edilmesine mani olacaktı.</p>
<p>Zamanın akışı Ebuzer’in görüşünü haklı çıkardı. Çünkü Cemel ve Sıffın savaşlarının asıl hedefi, Hz. Ali’nin (a.s) adil hükümetini yıkmaktan başka bir şey değildi. Ayşe’nin seferinin harcırahını beni Umeyye’nin zenginleri verdiler. Daha sonraları hadis uyduranların maaşları bu parayla ödeniyordu. İslam mücahitlerinin kanıyla ele geçen paralar şimdi İslam’ın yıkılması ve Resulullah’ın (s.a.a) gerçek sünnetinin saptırılmasında harcanıyordu.</p>
<p>Evet, Ebuzer bu durumları tahmin ettiğinden, bu gayri meşru işleri ortadan kaldırmak için zikr olunan ayeti okuyordu. Bu vesileyle onların, İslam’ın kanunlarıyla asla bağdaşmayan işlerine mani olmak istiyordu.<br />
Şam’a Sürgün</p>
<p>Bu olaylar, Ebuzer’in sürülmesine zemin hazırladı. Çünkü Ebuzer’in Medine’de kalması tahammül edilemezdi. Onun için Şam’a sürüldü.</p>
<p>Ebuzer, Şam’a vardığında gördü ki orası Medine’nin benzeridir. Muaviye halifelik hazırlığı yapıyor; Rum’a yakın olduğu, Rumların gelip gittiği ve onların karşısında zayıfladığımız belli olmasın bahanesiyle de kendisine saray yaptırıyordu. Yüzlerce insanı da bu sarayın yapımında çalıştırarak mahvolmalarına sebep oluyordu.</p>
<p>Ebuzer, halkın malının dağılmasına ve hainlik yapılmasına asla dayanamazdı. O bu sefer de Muaviye’nin fasit işlerine karşı mücadele başlattı.</p>
<p>O, Muaviye’nin Beyt-ul maldan yapılan güzel sarayını gördüğünde kızarak ona şöyle dedi: “Eğer bu saray müslümanların Beyt-ul malından yapılmışsa onlara hiyanettir bu. Yok eğer şahsi malından yapılmışsa israftır.”</p>
<p>Resulullah’ın (s.a.a) yardımcısı bununla yetinmeyip, Osman’ın hükümetinin aynısı olan Muaviye hükümdarlığını rezil etmek için şöyle dedi: “Ben yersiz ameller ve harcamalar görüyorum ki müslümanlar arasında bunlara asla rastlamadım. Allah’ın Kitabı’nın ve Resulullah’ın (s.a.a) sünnetinin hilafına işlerdir bunlar. Bunların hükümetinde hak ayaklar altına alınıp, batıl diriliyor. Sadıklar yalanlanıyor, bir takım insanlar salâhiyeti olmadığı halde, müslümanların mallarını kendilerine ayırıyor, iyiler ve haklı olanlar ise mahrum bırakılıyorlar.”</p>
<p>Bu sözler, Peygamber (s.a.a) ve Hz. Ali’nin (a.s) sözleri gibi yıkıcıydı. Onların mektebinin öğrencisinin ağzından çıkıyordu. Bu, Muaviye’nin hükümeti için çok tehlikeliydi. O, Ebuzer’in sözlerinin ne derece etki bırakacağını bildiğinden, onu susturmak için üç yüz dinar yolladı.</p>
<p>Ebuzer, onun hedefini iyi biliyordu. Muaviye’nin temsilcisine şöyle dedi: “Eğer bu para Beyt-ul maldan bu yıl benim maldan kesilen paraysa kabul ediyorum, yok eğer hediye ise benim ona ihtiyacım yoktur”, dedi ve parayı geri çevirdi.[55]<br />
Şam’da Kıyamın Tırmanışı</p>
<p>O’nun adaletsizlik ve fesat ile öyle bir mücadele şekli vardı ki halkın duygularında tesir bırakıp, onları Muaviye’nin aleyhine ateşliyordu. Mesela bazen sabah namazını Şam surlarının kapısında kılardı. Beyt-ul mal kervanları şehre geldiklerinde şöyle sesleniyordu: “Bu kervanlar ateş yüklüdür. İyiliği emredip, kötülükten sakındırdığı halde, kendisi uymayanlara Allah lanet etsin!”</p>
<p>O, bazen Muaviye’nin sarayı önünde durur, onun aleyhine sloganlar atardı.</p>
<p>Muaviye tarafından Kansereyn’e hakim olarak atanan Cellam Gifari şöyle diyor: “Bir gün rapor sunmak için Muaviye’nin huzurundaydım. Aniden sarayın önünden bir ses duydum. Şöyle sesleniyordu: “Bu kervanlar ateş getirdiler. Allah, Emr-i bil Maruf, nehy-i anil Münker yapıp da kendileri uymayanlara lanet etsin.”</p>
<p>Bu sırada Muaviye’nin renginin kaçtığını gördüm. Bana dönerek dedi ki: “Şu sesin sahibini tanıyor musun?” Ben: “Hayır”, dedim. O: “O, Cundeb bin Cünade Gıfari’dir. Ve bu iş de onun günlük işlerinden biridir” dedi ve Ebuzer’i yanına getirmelerini emretti. Az sonra Ebuzer’i çeke çeke getirdiklerini gördüm. Onun karşısına diktiklerinde Muaviye son derece kızgınlıkla şöyle dedi: “Ey Allah’ın ve Peygamber’in düşmanı! Her gün benim aleyhime konuşma yapıyorsun. Peygamber’in sahabilerini, Osman’dan izin almadan öldürmeye yetkim olsaydı, seni bir gün bile yaşatmazdım. Ama halifeyi durumdan haberdar edip talimat isteyeceğim.”</p>
<p>Cellam diyor ki: Ben, onu görmeyi çok arzuluyordum. Çünkü o, benim kabilemden idi. Onu iyice inceledim. Buğday tenli, az sakallı ve beli biraz bükülmüştü. Muaviye’nin askerlerinin elinde olmasına rağmen, ona karşı en küçük saygıyı bile göstermedi. Muaviye’nin cevabında şöyle dedi: “Ben Allah’ın ve Peygamber’in düşmanı değilim. Sen ve baban Ebu Sufyan Allah’ın ve Peygamber’in düşmanlarısınız. Siz küfrünüzü gizleyip, İslam’ı izhar ettiniz. Sen kendin kaç kez Peygamber (s.a.a) tarafından lanetlenmişsin. İslam Peygamberi (s.a.a), sana hiç doymaman için lanet etmiştir.</p>
<p>Ben Resulullah’tan (s.a.a) duydum senin hükümetin hakkında: “İslam hükümeti boğazı açık ve hiç doymak bilmeyen bir ferdin eline geçerse, müslümanlar uyanmalı ve onun şerrinden dikkatli olmalılar!” buyurmuşlardı.”</p>
<p>Ebuzer, bu sözle hassas yerden darbeyi vurmuş ve Muaviye’nin çirkef yüzünü Resulullah’ın (s.a.a) diliyle açığa çıkarmıştı. Bu hadis meşhur hadislerden olduğu için Muaviye inkar edemedi. Mecburen şöyle dedi: “Resulullah’ın (s.a.a) maksadı başka birisidir.”</p>
<p>Ebuzer: “Yanılıyorsun, bu hadisten maksat sensin. Ben Resulullah’tan (s.a.a) duydum ki seni şöyle lanetliyordu: “Allah’ım ona lanet et ve onun doymak bilmeyen gözünü toprakla doyur.”</p>
<p>Ebuzer, daha sonra şunları ilave etti: “Ben, Resulullah’tan (s.a.a) duydum ki senin öbür dünyadaki halinden şöyle haber verdiler: “Muaviye ateşte yanacaktır.”</p>
<p>O, bu hadislerle Muaviye’yi rezil etti. Ama o da günümüzdeki siyasetçiler gibi mahkum olduklarında güç kullandı. Yalancı bir gülümsemeyle Ebuzer’i gözaltına almaları emrini verdi.[56]<br />
Ebuzer, Medine Yolunda</p>
<p>Değindiğimiz gibi Muaviye, Ebuzer’in açıklamalarının ne kadar etkili olduğunu biliyordu. Ebuzer, tebliğine bu şekilde devam edecek olursa çok geçmeden aleyhine kıyam olacak ve daha sonra Medine’ye kadar yayılacaktı.</p>
<p>İbn-i Battal şöyle diyor: “Muaviye’nin ordusu, Ebuzer’in sözlerinden etkilenmiş ve ona meyillenmişlerdi. Onun için Ebuzer’in Şam’da kalmasından korkuyorlardı.”[57]</p>
<p>Diğer taraftan da Ebuzer gibi Resulullah’ın (s.a.a) büyük sahabisini tutuklamak genel olarak halkın zihninde kötü sonuçlar doğuracaktı. Onun için Osman’a mektup yazarak, Ebuzer’in Şam’da olması, kendi aleyhine kıyama sebep olabilir diye tanıtıp şöyle rapor etti:</p>
<p>“Halk, Ebuzer’in etrafında toplanıyor. Ebuzer’in halkı, senin aleyhine kışkırtmasından korkuyorum. Bu bölgenin halkına ihtiyacın varsa Ebuzer’i buradan uzaklaştır.”</p>
<p>Osman ona, cevabında şöyle yazdı: “Ebuzer’i zayıf, çıplak ve vahşi deveyle Medine’ye doğru yola çıkar.”</p>
<p>Muaviye hiç beklemeden halifenin emrini icra etti. Ebuzer’e olan kini yüzünden onu kötü bir halde Medine’ye doğru yola çıkardı.</p>
<p>Mes’udi şöyle yazıyor: “Muaviye, onu yalısı kuru ağaçtan olan bir deveye bindirdi ve çok vahşi ve acımasız beş kişiyi de onu Medine’ye götürmeleri için görevlendirdi. Deveyi çarparak götürdüklerinden Ebuzer, devenin üzerinden zıplayıp düşüyordu. Öyle ki Medine’ye vardıklarında Ebuzer’in paçalarının eti dökülmüştü. Az kalsın bu acıdan ölecekti.”[58]<br />
Resulullah’ın (s.a.a), Emevilerin İğrenç Hükümetinden Haber Vermesi</p>
<p>Ebuzer’i yaralı ve sızlar bir halde Osman’ın yanına getirdiler. Osman, onu görür görmez Kur’an’ın ayetinin hilafına -ki müslümana küçümseyerek hitap edilmemelidir- ona dönerek şöyle dedi: “Ey Cuneydap![59] Seni görmekle hiç de gözümüz aydın olmadı.”</p>
<p>Ebuzer, tüm azametiyle şöyle dedi:</p>
<p>“Benim adım Cundep’tir, Cuneydap değil ve Resulullah (s.a.a), beni Abdullah diye çağırırdı. Resulullah’ın (s.a.a) bana verdiği ismi daha çok seviyorum.”</p>
<p>Osman: “Benim hakkımda şöyle dediğini duydum: Ben diyormuşum ki Allah’ın eli bağlıdır. Allah fakirdir, biz zenginiz. Ne zaman böyle dedim?”</p>
<p>Ebuzer: “Eğer bundan başka bir mantığa sahip olsaydın Allah’ın malını zalimce belli kişiler arasında taksim edip, diğerlerini mahrum etmezdin? Ben Resulullah’ın (s.a.a) şöyle buyurduğunu duydum: “As’ın çocukları otuza ulaşırsa, Allah’ın malını sahiplenip, birbirlerine peşkeş çekecekler; Allah’ın kullarını kendilerine kul edinecekler ve Allah’ın kitabını tahrif ederek tefsir edeceklerdir.”</p>
<p>Halife bu hadisten çok incindi. Ama çaktırmamak için meclise göz gezdirip: “Böyle bir hadis duymuş musunuz?” dedi. Hepsi birden: “Hayır” dediler.</p>
<p>Halife şöyle dedi: ” Vay haline senin ey Ebuzer, Resulullah’ın (s.a.a) diline yalan bağlayıp hadis mi uyduruyorsun?”</p>
<p>Daha sonra şöyle dedi: “Ebuzer’in savunucusu Ali’dir. Onu getirin.” Az sonra Ali (a.s) meclise geldiler. Halife, Ebuzer’e az önce okuduğun hadisi oku dedi. Ebuzer, hadisi tekrar etti. Osman, Emir-ül Mü’minin’e (a.s) sordu: “Resulullah’tan (s.a.a) böyle bir hadis duymuş musun?”</p>
<p>-Ben böyle bir hadis duymamışım. Ama Ebuzer’in sözleri doğrudur.</p>
<p>-Onun doğruluğunu nereden biliyorsun?</p>
<p>-Çünkü Resulullah’ın (s.a.a) şöyle buyurduklarını duydum: “Göğün altında ve yerin üstünde Ebuzer’den daha doğru konuşan kimse yoktur.”</p>
<p>Bu sırada toplantıda olanlar, Hz. Ali’nin (a.s) zekasının ve cesaretinin etkisinde kalarak şöyle dediler: “Evet, biz de bu hadisi Resulullah’tan (s.a.a) duyduk.”</p>
<p>O anda Ebuzer’in asık suratı açıldı ve şöyle dedi: “Bir gün hadis uydurmakla suçlanacağımı aklımın ucunda bile geçirmemiştim. Hayatta kalıp da bu ithamı Resulullah’ın (s.a.a) ashabından duyacağımı zannetmezdim!!”</p>
<p>Gerçi Osman, o toplantıda As oğulları hakkında olan hadisin üstünü kapadı. Ama onun kapaması hakkın üstünü örtemezdi. Çünkü asırlar geçmesine rağmen, bazı Sünni alimler dahi bu hadisi nakletmişlerdir.[60]<br />
Beyt-ul Maldan Servet Elde Etmenin Cezası</p>
<p>Ebuzer’i mahveden Şam-Medine seferi, onun beden gücünü elinden almış ve incitmişti. Ama ne Medine-Şam, ne de Şam-Medine seferleri onun ruhunu hiç bir şekilde etkileyememişti. Yine, adaletsizlik ve Beyt-ul malı dağıtanlara karşı mücadelesinde en küçük taviz bile vermiyordu.</p>
<p>Ebuzer’in Medine’ye geldiği ilk günlerde, Osman’ın toplantısında hazır bulunduğu bir sırada Abdurrahman’ın malını, paylaştırmak amacıyla halifenin yanına getirmişlerdi. Ondan o kadar servet kalmıştı ki altın ve gümüş keselerini Osman’ın önüne yığdıklarında, Osman karşısındakini göremiyordu.</p>
<p>Osman, Abdurrahman’ın ölümüne üzülerek şöyle dedi: “Onun için ümitliyim. Çünkü misafirperver ve fakir fukaraya yardım eden birisiydi.”</p>
<p>Kâ’b-ul Ahbar devamlı olarak halifenin sözlerini, kayıtsız şartsız tasdik ediyordu. Bu defa a yine halifenin sözlerini tasdik etti.</p>
<p>Bu sahne Ebuzer’i üzdü. Son derece yorgun ve bitkin olmasına rağmen, ayağa kalkıp asasını aldı ve Kâ’b&#8217;ın başına vurarak şöyle dedi: “Yahudi tohumu! Bu kadar mal bırakan birinin hakkında ümitli olduğunu ve Allah ona her iki dünyanın saadetini verdi diyorsun ha …”</p>
<p>Daha sonra şöyle ekledi: Ben Resulullah’ın (s.a.a) şöyle buyurduğunu duydum: “Ölümümde bir kırat[61] dahi mal kalmasını istemem.”<br />
Ebuzer’in Tabiatının Denenmesi</p>
<p>Osman, Ebuzer’in tabiatını denemek için topluluk içerisinde onu korkutmak için şöyle dedi:</p>
<p>-Sen neden halkı, benim aleyhime kışkırtarak asayişi bozuyorsun?</p>
<p>-Ben, seni ve arkadaşını (Muaviye’yi) bilgilendirdim. Ama benim nasihatlarıma uyacağınıza hile ile geldiniz.</p>
<p>-Yalan söylüyorsun; [62]sen asayişi bozuyorsun. Şam halkını bana karşı kışkırtıyorsun.</p>
<p>O anda Ebuzer, art niyetli olmadığını, kendi şahsiyetini ve hakikat peşinde olduğunu belirten tarihi bir söz söyledi: “Ebu Bekir ve Ömer’in yolundan git de sana itiraz etmesinler. Yani ben maceracı değilim. Eğer böyle olsaydım onların hilafeti döneminde de onlarla muhalefet ederdim. Çünkü sizin üçünüzün de halifeliği aynı şekildedir. Ama sen, hak ve adalet sınırını aşmışsın. Onun için ben, seninle mücadele etmeyi kendime vazife bildim. Eğer sen, önceki iki halife gibi yapsan seninle de muhalefet etmem.”</p>
<p>Osman, Ebuzer’in mantıklı sözü karşısında mat olduğu için şöyle dedi: “Senin bunlarla ne işin var?!!”</p>
<p>Ebuzer, şöyle cevap verdi: “Ben, Emr-i bil maruf ve nehy-i anil münker yapmakla görevliyim.”</p>
<p>Osman, Ebuzer’in karşısında bir şey yapamıyordu. Mecliste hazır bulunanlara dönüp şöyle dedi: “Size göre ben bu adama ne yapmalıyım? Acaba ona kırbaç mı vurdurayım, hapse mi tıkayayım, öldüreyim mi, yoksa İslam devletinden sürgün mü edeyim? Çünkü o, müslümanların arasına ihtilaf sokuyor!!”</p>
<p>Bu sırada mecliste hazır bulunanlardan Ali (a.s), yumuşaklıkla ve mantıkla söze girerek şöyle buyurdular: “Benim bu konudaki görüşüm Âl-i Fır’avn içerisinde bulunan Mu’min’in görüşüdür. (Kur’an’da da nakledildiği üzere) O Hz. Musa hakkında Fır’avn Ve adamlarına şöyle dedi: “Eğer doğru söylüyorsa kabul edin, yalan söylüyorsa kendisinindir. Yoksa onun korkuttuğu azaba duçar olursunuz!” (Mu’min, 28)</p>
<p>Emir-ül Mü’mimin (a.s), bu ilahi mantıkla mecliste hazır bulunanları etkiledi ve bir defa daha Ebuzer’i, Osman’ın hilesinden alıkoydu.</p>
<p>Osman, Hz. Ali’nin (a.s) sözlerine kızdı ve ikisi arasında tartışma oldu. Ama sonunda o toplantıdan kendi faydasına bir netice alamadı. Sadece Ebuzer’le konuşmayı herkese yasakladı.<br />
Rebeze’ye Sürgün</p>
<p>Osman bir daha Ebuzer’i çağırıp, yumuşatmaya çalıştı. Ama ümidi suya düştü. Zira Ebuzer, onu görür görmez şöyle dedi: “Resulullah (s.a.a), Ebu Bekir ve Ömer’in nasıl davrandıklarını görmedin mi? Acaba sen onlar gibi mi davranıyorsun? Sen haşin bir şekilde davranıyor, işkence ediyorsun.”</p>
<p>Bu sözler Ebuzer’in, davasından vazgeçmeyeceğini ifade ediyordu. Osman’ı her türlü anlaşmadan ümitsiz bıraktı ve onu, Ebuzer’i sürgün etme kararında sabit kıldı. Onun için çekinmeden şöyle dedi:</p>
<p>&#8211; Medine’den çıkmalısın.</p>
<p>&#8211; Ben de senden bıkmışım ve seninle bir şehirde kalmak istemiyorum. Ama nereye gideyim.</p>
<p>&#8211; Nereye istersen gidebilirsin.</p>
<p>&#8211; Şam’a döneyim; zira orası Allah’ın düşmanlarıyla cihat yeridir.</p>
<p>&#8211; Ben seni Şam’dan döndürdüm ki orayı ifsat etmeyesin diye. Bir daha nasıl seni oraya göndereyim?</p>
<p>&#8211; Irak’a gideyim mi?</p>
<p>&#8211; Hayır, Irak’a gidecek olursan bir toplumun içine gitmiş olursun ki onlar halifeliği kabul etmiyorlar.</p>
<p>&#8211; Mısır’a gideyim mi?</p>
<p>&#8211; Hayır.</p>
<p>&#8211; Peki nereye gideyim?</p>
<p>&#8211; Sahraya gitmelisin ki halk ile ilişkin kesilsin.</p>
<p>&#8211; Sahradan, İslam merkezine hicret ettikten sonra yine sahraya mı döneyim?</p>
<p>&#8211; Evet!</p>
<p>&#8211; Peki, Necd sahrasına gidiyorum.</p>
<p>&#8211; Hayır, Medine’nin uzak doğusuna, Rebeze sahrasına gideceksin ve oradan bir tarafa ayrılmayacaksın![63]</p>
<p>Ebuzer, Rebeze’nin ismini duyunca dedi ki: “Allahu Ekber! Resulullah (s.a.a), doğru haber vermiştir. Resulullah (s.a.a), önceden başıma gelecek her şeyden haber vermişti.”</p>
<p>&#8211; Ne haber vermişti?</p>
<p>&#8211; Beni, Mekke ve Medine’de bırakmayacaklarını ve sonunda Rebeze’de öleceğim haberini vermişti.[64]</p>
<p>Burada hamiyet sahibi her müslümanın düşünmesi ve sorması gerekmez mi k, acaba ilahi bir kimsenin ve Resulullah’ın (s.a.a) mücahit yarenlerinden olan birisinin mükafatı bu mudur? Necd sahrasında bile kalmasına izin verilmezken, müslümanların Beyt-ul malını tarumar eden dünyaperestler halifenin göz bebeğidir diye hürmet ve hizmete layık görülsün de, Resulullah’ın (s.a.a) gerçek yarenleri sahraya sürgün edilsin! Acaba İslam mantığı buna izin veriyor mu? Ebuzer’in doğruyu söylemek, fesat ve adaletsizlikle mücadele etmekten başka ne suçu vardı ki?!!<br />
Haşimi’lerin Ebuzer’i Uğurlaması</p>
<p>Ebuzer’in sürgün hükmü kesinleşti ve halife, Ebuzer’i Rebeze’ye kadar götürmesi için bir muhafız görevlendirdi.</p>
<p>Osman, halkın ayaklanmasını önlemek için, Ebuzer’le konuşmayı ve onu uğurlamayı yasakladı. Halk, halifenin korkusundan onu uğurlamaya cesaret edemediler. Ama Haşimi’ler ve Ebuzer’in sadık dostları Ali (a.s), Hasaneyn (a.s), Ammar, Akil, halifenin yasağını çiğneyip, Ebuzer’i uğurlamaya geldiler.</p>
<p>Bu sırada Hasan bin Ali (a.s), Ebuzer ile konuşmaya başladı. Halifenin emrini icra etmekle görevlendirilen halifenin müşaviri ve damadı Mervan, uğurlamaya gelenleri engellemek için Hasan bin Ali’ye (a.s) şöyle dedi: “Ey Hasan! Bitir artık, halifenin bu adamla konuşmayı yasakladığını bilmiyor musun?”<br />
Hz. Ali’nin (a.s) Sözleri</p>
<p>Emir-ül Mü’minin (a.s), Mervan’ın bu küstahlığına kızarak, onu itti ve atını kamçılayarak şöyle buyurdu: “Çekil bakalım Allah’ın cehennemliği!” Daha sonra Ebuzer’e dönerek şöyle buyurdu: “Ey Ebuzer! Sen, Allah için halifeyle muhalefet ettin. Bu yüzden O’nun lütfunu ummalısın. Onlar, dünyaları için senden korktular; sen ise dinin için onlardan korkuyordun. Onların dünyalarını onlara bırak ve dinini onların tehlikesinden kurtar.</p>
<p>Onlar senin kaçındığın dünyaya ne kadar da muhtaçtırlar. Halbuki sana yasak ettikleri şeylere senin hiçte ihtiyacın yoktur.</p>
<p>Kıyamet günü kimin kârlı, kimin zararlı olduğu belli olacak. Eğer yerler ve gökler bir kulun üzerine kapansa, o kul takva yolunu seçerse Allah, onu kurtuluşa erdirir ve kapalı kapıları onun yüzüne açar.</p>
<p>Yalnız hakka sığın ve batıldan kork. Eğer, onların dünyalarıyla işin olmasaydı, seni severlerdi; dünya malından kendine bir pay ayırsaydın, senden emin olurlar, endişeleri olmazdı.”<br />
Akil’in Sözleri</p>
<p>Daha sonra Emir-ül Müminin (a.s), uğurlamaya gelenlere hitap ederek şöyle buyurdu: “Amcanızla vedalaşın.” Ve Akil’e hitap ederek: “Kardeşinle vedalaş buyurdu.”</p>
<p>Akil, ilerleyip şöyle dedi: “Ey Ebuzer! Bu son dakikalarda ne diyeyim. Biliyorsun ki biz seni çok seviyoruz ve sen de bizi çok seviyorsun.</p>
<p>Allah’tan kork ve sakın. Ondan sakınmak kurtuluş yoludur. Zorluklara karşı sabırlı ol. Çünkü sabır ruhun büyüklüğünün alametidir.</p>
<p>Bilmelisin ki hedef yolunda sabır ve istikameti zor saymak, kudretsizlik ve acizliktir. Kurtuluşun gecikmesinden ve sıkıntıdan yorulmak bir nevi ümitsizliktir. Buna göre kesinlikle ümitsizlenme.”<br />
Hz. Hasan Bin Ali’nin (a.s) Sözleri</p>
<p>Daha sonra sözü İmam Hasan (a.s) alarak şöyle buyurdu: “Bunların sana yaptıklarını görüyorsun. Dünya ebedi olmadığı için unut. Meşakkat ve zorlukların karşılığını ahirette almak için katlan. Sabırlı ol ki Resulullah (s.a.a), senden razı olduğu halde onunla buluşasın.”<br />
Hz Hüseyin Bin Ali’nin (a.s) Sözleri</p>
<p>Hz. Hüseyin (a.s) de söze başlayarak şöyle buyurdu: “Amcacığım, Allah bu durumu değiştirebilir. Allah, her gün yaratıp yok edendir. Bunlar dünyalarını sevdikleri için seni üzdüler ve bu şehirde kalmana izin vermediler. Ama sen dinin için onları günahtan alıkoymaya çalıştın. Onların ne kadar da senin kaçındırmak istediğin mala ihtiyacı vardır. Halbuki sana yasak ettikleri şeyden sen ganisin.</p>
<p>Allah’tan sabır isteki üzülmeyesin. Allah’a sığın, çünkü sabır dinin bir bölümü ve büyüklük alametidir. Ama üzüntü ve dargınlık, ne günü çabuk geçirir ne de ölümü uzaklaştırır.”<br />
Ammar’ın Sözleri</p>
<p>Ammar’ın tüm vücudunu sinir almış, titriyordu. Şöyle dedi Ebuzer’e: “Seni korkutanları, Allah korkutsun. Allah’a yemin ederim ki eğer sen onların dünyasıyla uyum sağlasaydın, emanda olacaktın. Onların işlerini alkışlasaydın, seni seveceklerdi. Halkı senin aleyhine yönelten şey, onların dünyaya olan bağlılıkları, ölümden korkmaları ve başta olanı sevmekti. Bunlar dinlerini halifenin yandaşlarına bağladılar. Onlar da bunun karşılığında dünyalarından onlara verdiler. Her iki grup da dünyada ve ahirette hüsrandadır.”</p>
<p>Ebuzer, artık yaşlanmış ve yaşı geçmişti. Ağlayarak şöyle dedi: “Allah’ın rahmeti üzerinize olsun Ey Resulullah’ın Ehl-i Beyti! Sizi gördüm Peygamber’i hatırladım. Benim, Medine’de sizden başka kimsem yoktur.</p>
<p>Benim vücudum, Hicaz’da Osman’ı, Şam’da ise Muaviye’yi sıktı. Osman Medine’de kalmama izin vermediği gibi, Mısır’a, Basra’ya gitmeme de izin vermedi. Çünkü halkı onların aleyhine kışkırtacağımdan korkuyordu. Beni öyle bir yere yolluyor ki orada Allah’tan başka hiç bir yardımcım yoktur. Ben, Allah’tan başka hiç bir şey istemiyorum. Allah’ım benimle olduğu müddetçe hiç bir şeyden korkum yoktur.”[65]<br />
Osman’ın Tepkisi</p>
<p>Diğer taraftan Mervan halifenin yanına gelerek durumu anlatıp, Hz. Ali’den (a.s) şikayet etti. Osman, Emir-ül Müminin’nin (a.s), verdiği emre uymamasına kızarak şöyle dedi: “Ey müslümanlar! Ali benimle muhalefet ediyor. O, benim temsilcimi geri çevirip, işini yapmasına mani olmuş. Allah’a yemin ederim ki bu yaptıklarının cezasını vereceğim.”</p>
<p>Emir-ül Müminin (a.s), Ebuzer’i uğurlayarak döndüğünde, halk O’nu karşılamaya giderek, halifeyi kızdırdığını bildirdiler.</p>
<p>Hazret şöyle buyurdu: “Onun kızması atın ağzında bulunan gemine kızması gibidir. Onu, dişleriyle o kadar sıkar ki, sonunda yorulup bırakır. Yani onun, bana kızması hiç bir şey ifade etmez, sadece kendisini üzecektir.”</p>
<p>Ali (a.s), Osman’la karşılaştığında Osman, şöyle dedi: “Bana karşı çok cüretkar olmuşsun. Artık benim temsilcimi geri çeviriyorsun.”</p>
<p>&#8211; O, benim uğurlamama mani olmak istedi. Ben de onu kovdum. Ama sana karşı muhalefet etmedim.</p>
<p>&#8211; Ben Mervan’a, kimsenin Ebuzer’i uğurlamaması için emir vermiştim.</p>
<p>&#8211; Senin her emir verdiğin şey, hatta hakkın ve İlahi emrin hilafına olsa bile uymaya mecbur muyuz? Yemin ederim ki böyle bir emre asla uymayacağız.</p>
<p>&#8211; Mervan’ın diyetini vermelisin. Ona küfretmişsin. O da sana küfredecek ve atını kamçılayacak.</p>
<p>&#8211; Atım onun ihtiyarında. Ama bana kötü laflar sarfedecek olursa, ben de sana yalanı olmayan kötü şeyler söylerim.</p>
<p>&#8211; Sen, ona kötü laflar sarfetmişsin, o niye sana söylemesin? Allah’a yemin ederim ki sen bana Mervan’dan daha iyi değilsin.</p>
<p>Ali (a.s), bu cümleyi duyduğunda çok sinirlendi ve şöyle buyurdu: “Benimle böyle konuşmakla beni Mervan’la bir mi tutuyorsun? Allah’a and olsun ki ben senden üstünüm. Babam, senin babandan, annemde senin annenden üstündür. İşte ben kılıcımı çektim, sende kendini hazırla.”</p>
<p>Osman sinirlenip yüzü kızardı, ama tepki gösteremedi. Mecburen yerinden kalkıp evine gitti. Ali (a.s) de meclisi terk etti. Haşimi’ler, Ensar ve Muhacirler, Hz. Ali’nin (a.s) tarafını tuttular.</p>
<p>Ertesi gün Osman, Hz. Ali’yi (a.s) halka şikayet ederek, şöyle dedi: “Ali, beni eleştiriyor ve eleştirenlere destek oluyor.”</p>
<p>Sonunda bir grup müslümanın arabuluculuğuyla halife ile, Hz. Ali’nin (a.s) ihtilafı azaldı. Ali (a.s) şöyle buyurdu: “Ben, Ebuzer’i uğurlamakla, hakkımı eda etmekten başka hiç bir kastım yoktu.”[66]<br />
Zalimle Kıyaslamak</p>
<p>Halifenin, Ali (a.s) ile tartışmasında, O Hazretin mukaddes makamına yaptığı hakaret bağışlanamaz. Halife, kendi damadı Mervan ile Ali (a.s) arasında hiç bir fark gözetmeyerek ikisini eşit saydı.</p>
<p>Şüphesiz burada halife hevasına kapılmıştır. Yoksa Ali (a.s) nasıl Mervan ile kıyas olunur? Üstünlüğün ölçüsünü ne bilirsek bilelim, halifenin mukayesesini düzeltemez.</p>
<p>Nasıl olur da Kur’an-ı Kerim’in, Resulullah’ın (s.a.a) nefsi olarak tanıttığı Hz. Ali’yi (a.s) iğrenç soydan gelen Mervan ile aynı kefeye koyar?!</p>
<p>Geçmiş sayfalarda da belirttiğimiz gibi Mervan ve babası İslam’ın en büyük düşmanlarından idiler ve Resulullah (s.a.a) ile hiç bir muhalefetten çekinmiyorlardı. Öyle ki Resulullah (s.a.a), onları Taif’e sürdü ve Osman’ın halifelik dönemine kadar orada kaldılar.</p>
<p>Mervan, sadece Resulullah (s.a.a) zamanında değil, hatta Hz. Ali’nin (a.s) hilafeti döneminde de, o Hazret ile muhalefet ediyordu. Hatta Cemel savaşında Talha ve Zubeyr’in ordusuna katılarak İmam’a karşı savaştı.</p>
<p>Emir-ül Müminin’nin (a.s) askerleri, Mervan’ı esir tuttuklarında Hasaneyn’e (a.s) yalvarıp babalarının yanında kendisine şefaat etmelerini istedi.</p>
<p>Emir-ül Müminin (a.s), Hasaneyn’nin (a.s) şefaatını kabul ederek onu azad etti. Bazıları arz ettiler: “Ya Emir-ül Müminin! Mervan, seninle biat edecek mi?”</p>
<p>Hazret buyurdular: “Osman öldükten sonra benimle biat etmedi mi? Benim, onun biatına ihtiyacım yoktur. O, yahudi sıfatlı ve hilekardır. Eğer bu gün eliyle bana biat etse, yarın başka bir uzvuyla bozacaktır.”</p>
<p>Daha sonra şöyle buyurdu: “O, çok az bir müddet hükmedecektir. O dört kuvvetli ve tehlikeli koçların babasıdır. İslam alemi onların elinden çok çekecektir.”</p>
<p>İslam tarihinde Mervan’ın çok kötü bir geçmişine rağmen Osman’ın onu, Ali (a.s) ile terazinin aynı kefesine koyup “Sen benim yanımda Mervan’dan daha iyi değilsin” demesini nereye koyabilirsiniz?!<br />
Tarihin Cinayeti</p>
<p>Osman’ın, İslam’ın zıddına olan işleri kendi zamanında herkese açık ve belliydi. Resulullah’ın (s.a.a) yarenlernnden bir grup da onun bu değersiz işlerini devamlı olarak eleştiriyordu. Daha sonraki asırlarda mutaassıp muhaddisler ve tarihçiler halifenin, Resulullah’ın (s.a.a) mücahit dostu Ebuzer’i sürgün etme suçunu örtbas etmek için, nice yalanlar ve yorumlar nakletmişlerdir.</p>
<p>Gerçi bu yorumlar o kadar esassızdır ki bunların yalanı hiç bir insaflı ve alim kimseye gizli değildir; ama yine de konun tekmili ve olaylardan hebersiz kimselere yardımcı olmak için bunlardan bazılarını zikredip değerlendireceğiz.<br />
Buhari’nin İftirası</p>
<p>İslam tarihinde ilk kez Ehl-i sünnet muhaddis’lerinden ‘Muhammed bin İsmail Buhari’, Osman’ı savunup kendi sahihinde şöyle demiştir: “Ebuzer, sadece ‘Kenz’ ayetinin içeriği ve tefsiri hakkında Muaviye ile muhalefet etmiştir; Osman ile hiç bir ihtilafı yoktu! Ebuzer, halkın kendi aleyhine tahrik olduğunu görünce kendi isteği ile Medine’yi terk edip Rebeze’ye göçtü!!”</p>
<p>İşte, Buhari’nin kendi yazdıkları:</p>
<p>Zeyd bin Vahap diyor ki: “Ben Rebeze’de Ebuzer ile görüştüm. Neden orada kaldığını sordum.”</p>
<p>Dedi ki: “Şam’da idim. Muaviye ile Kenz ayeti hakkında ihtilafımız oldu. O, ayetin sadece Ehl-i kitap hakkında olduğunu; ben de hem Ehl-i kitap, hem de müslümanlar hakkında olduğunu söylüyordum. O beni, halifeye şikayet etti. Halife, beni Şam’dan Medine’ye getirtti. Medine’ye vardığımda halk bana muhalefet etti. Sanki beni tanımıyorlardı. Ben olayı, Osman’a anlattığımda o, bana dedi ki: “İstersen Medine’de kal, istersen halkın itirazından kurtulmak için başka bir yere git!!” Böylece burayı seçtim. Eğer bana siyah bir köleyi hükümran olarak verse yine ona itaat ederim!!”[67]</p>
<p>Buhari bu asılsız hikayeyi nakletmekle, Ebuzer ile hakim sulta arasında olan büyük ihtilafları ve Ebuzer’in sürülmesine sebep olan hakikati örtbas edip olayı başka türlü göstermek istiyor. Ancak tarihin mütevatir metinleri, geçmiş sayfalarda da açıkladığımız gibi hakikatleri sergileyerek, en küçük belirsizlik dahi bırakmamıştır.</p>
<p>Buna ilaveten, Buhari’nin naklini doğru bile farz etsek, Ebuzer’in Rebeze’ye gidişi kendi isteği üzere gerçekleştiyse, peki ya Şam’a gitmesi nasıl yorumlanacak? Acaba Ebuzer, kendi gönlüyle mi gitmişti, yoksa halife mi onu Rebeze’den önce oraya sürmüştü?!</p>
<p>Osman, hicretin 30. yılları sırasında Kur’an’ı toplattırıp, Kufe, Basra, Şam gibi büyük şehirlere birer nüsha yollayarak, “Bütün Kari’ler bu Kur’an’ın yüzünden okumalıdır; ta ki lehçe ve diğer ihtilaflar ortadan kalksın”,diye emir yayınladı.</p>
<p>Aynı zamanda ilk kez Kenz ayeti hakkında Osman ile Ubeyy bin Kâb’ın arasında ihtilaf çıktı. Halife şöyle dedi: “Ayette ‘Atıf Vavı’ yoktur. Ayetin ikinci kısmı sadece Ehl-i kitap hakkında nazil olmuştur.” Ama Ubeyy bin Kâb ayette ‘Atıf Vavı’nın olduğunda ısrar ediyordu. Buna göre ayetin manası müslüman ve gayri müslüman herkesi kapsıyordu.</p>
<p>Bunların arasındaki ihtilaf o kadar şiddetlendi ki Ubeyy bin Ka’b: “(Vav’ı) yerine bırak, yoksa kılıcımı kılıfından çekerim” dedi. Osman çaresiz kalıp (Vav’ı) yerine koydu.[68]</p>
<p>Burada şunu sormak gerekir: Nasıl oldu da Ubeyy bin Kâ’b&#8217;ın, halife ile olan muhalefeti bu maceraların yarısını bile doğurmadı da, bu ayet hakkında Ebuzer’in Muaviye ile olan ihtilafı bu büyük hadiseye yol açtı; böylece Ebuzer, Şam’dan Medine’ye getirildi; daha sonra da halkın baskısı altında kalarak Medine’yi terk etti?!<br />
Belazuri’nin İftirası</p>
<p>Meşhur tarihçi Belazuri kendi kitabı Ensab-ul Eşraf’da Ebuzer ile halife hakkında bir takım hakikatleri beyan etmiştir. Fakat bahsin sonunda asılsız bir hikayeyi de nakletmekle, açıkça hakikati tahrif etmiştir.</p>
<p>O, Buşr bin Havşeb adlı birisinden o da babasındanşöyle naklediyor: “Ben Rebeze çölünden geçiyordum. Yaşlı ve ak sakallı birisinin çadırda yaşadığını gördüm. Bu kimdir diye sordum.</p>
<p>Dediler ki: “Ebuzer, Resulullah’ın (s.a.a) sahabisi.”</p>
<p>Ona dedim ki : “Burası Benî Gifar kabilesinin yeri değil.”</p>
<p>Dedi ki: “Ben buraya zorla gelmişim.”</p>
<p>Daha sonra Buşr diyor ki: “Ben bu olayı Said bin Musayyib’e dedim. O, Ebuzer’i yalanlayarak şöyle dedi: “O, kendi isteğine göre Medine’yi terk edip Rebeze’ye göçmüştür!!”[69]<br />
Belazuri’nin Rivayetinin Değerlendirmesi</p>
<p>Buşr bin Havşeb’in babasından naklolunan hadisenin son bölümü bir kaç delile göre yalandır.</p>
<p>1- Ebuzer’i yalanlamak, Resulullah’ı (s.a.a) yalanlamaktır. Çünkü Resulullah (s.a.a), onun hakkında şöyle buyurmuştur: “Göğün altında ve yerin üzerinde Ebuzer’den daha doğru konuşan birisi yoktur.”</p>
<p>2- Ebuzer’in sürgün edileceğinin, Resulullah (s.a.a) tarafından haber verildiğini bütün tarihçiler ve muhaddisler nakletmiştir. Biz de geçmiş sayfalarda Muruc-uz Zehep’den bu konuyu nakletmiştik.</p>
<p>3- Nasıl olurda bir şahıs İslam merkezini terk edipte sahraya göçer? Acaba normal birisi böyle bir şeyi yapar mı? Kaldı ki Belazuri’nin kendisi Ebuzer’den “Osman, beni sahraya sürdü” sözünü de nakletmiştir!![70]</p>
<p>4- Belazuri’nin kendisi, bu konunun tersini başka bir yerde şöyle yazıyor: “Ebuzer’in Rebeze’de ölüm haberini duyan Osman, ‘Allah rahmet etsin’ dedi. Ammar da hazır bulunduğu o toplulukta şöyle dedi: “Evet Allah, Ebuzer’e rahmet etsin.”</p>
<p>Osman, Ammar’ın sözüne kızıp, ona hakaret etti ve daha sonra şöyle dedi: “Ebuzer’i sürdüğümden pişman olduğumu mu sanıyorsun?”</p>
<p>Bu sırada Ammar’a kırbaç vurmalarını emretti. Bununla da yetinmeyerek şöyle dedi: “Sen de Rebeze’ye gitmelisin!!”</p>
<p>Ammar, Rebeze’ye gitmeye hazırlanmıştı. Benî Mahzum kabilesi, Ammar ile yıllar önce dostluk ve birbirlerini savunma ahdi bağlamışlardı. Hz. Ali’nin (a.s) huzuruna vararak O’ndan, Osman ile konuşup Ammar’ın sürgüne gönderilmesine mani olmasını istediler.</p>
<p>Ali (a.s), Osman’a dedi ki: “Allah’tan kork. Sen salih ve müslüman birisini sürgün ettin ve sürgün yerinde öldü; şimdi de başka bir büyük şahsiyeti mi sürmek istiyorsun?!”</p>
<p>Ali (a.s) ile Osman arasında tartışma büyüdü. Osman dedi ki: “Sen sürgüne daha layıksın!”</p>
<p>Ali (a.s) buyurdular ki: “Olsun. Beni sürecek isen, hadi ne bekliyorsun?”</p>
<p>Bu esnada Muhacirler toplanıp Osman’a dediler ki: “Seninle iki kelime konuşmak isteyeni sürmen doğru değildir.”</p>
<p>Bu muhalefetler karşısında Osman, Ammar’ı sürgün etmekten vazgeçti.[71]</p>
<p>Bu açık deliller karşısında Belazuri’nin, Said bin Musayyib’in sözlerine itimat etmesini anlamak mümkün değil!</p>
<p>Bu deliller hakikati belirtmek için yeterli değil mi?</p>
<p>Belazuri’nin, Ebuzer’in hakkında yazdığı ve naklettiği bu çelişkili sözleri, araştırmacıları gerçekten hayrete düşürmüştür.</p>
<p>O, bir taraftan Ali (a.s) ve Ammar’ın, Osman ile tartışmasını naklediyor, diğer taraftan da diyor ki: Osman’a sordular: “Ebuzer, kendisini senin sürdüğünü söylüyor. Bu nasıl olur?”</p>
<p>Osman cevaben: “Hayır böyle bir şey yoktur. Ebuzer’in İslam’daki fazileti benim yanımda sabittir” diyor.[72]</p>
<p>Bu çelişkiler nasıl yorumlanabilir?<br />
Taberi’nin Cinayeti</p>
<p>Ebuzer’in sürgün edilmesini nakledip onun hakkını zayi edenlerden bir diğer meşhur tarihçi de Ebu Cafer Taberi’dir. O, kendi tarih kitabında olayı öyle bir şekilde nakletmiştir ki rivayetin metni ve senedi onun yalan olduğunu açıkça gösteriyor.</p>
<p>Biz onun rivayetini değerlendirmeden önce, okuyucularımızın, rivayette geçen şu bölüme dikkat etmelerini istiyoruz:</p>
<p>“…Hicretin 30. yılında Ebuzer, Şam’dan Medine’ye sürüldü. Bu konuda çok şeyler söylenmiştir. Ben onları söylemek istemiyorum. Ama bu konuda Muaviye’yi mazur görenler görüşü “Sürri”nin bana naklettiği şu hikayeye dayanmaktadır:</p>
<p>İbn-i Sevda (Abdullah bin Saba)’nın bu işte eli vardı. O, Şam’a geldiği gün, Ebuzer’le görüşüp, ona şöyle dedi:</p>
<p>“Ey Ebuzer! Muaviye, müslümanların malını, Allah’ın malı olarak adlandırıp, bu yoldan müslümanların malını kendine çekip, onların adını mahvederek onları mahrum kıldı.”</p>
<p>Ebuzer, Muaviye’nin yanına giderek şöyle dedi: “Neden müslümanların malını, Allah’ın malı diye adlandırıyorsun?”</p>
<p>Muaviye şöyle cevap verdi: “Allah, sana rahmet etsin ey Ebuzer! Bizler Allah’ın kulları değil miyiz? Mal Allah’ın malı, kullar Allah’ın kulları ve emir de Allah’ın emri değil midir?”</p>
<p>Ebuzer: “Böyle söyleme” dedi.</p>
<p>Muaviye cevap verdi: “Ben demiyorum mal Allah’ın malı değildir. Ben Müslümanların malıdır diyorum.”</p>
<p>Abdullah bin Saba, Ebu Derda ve Ubade bin Sabit’in peşi sıra gidip, onları da tahrik etmek istedi. Abu Derda, onu tutuklayıp Muaviye’ye götürerek dedi ki: “Ebuzer’i senin aleyhine tahrik eden işte budur.”</p>
<p>Ebuzer, Şam’da oturuyor ve Tahrim suresinin Kenz ayetini okuyordu. Zenginleri fakirler ile eşitliğe davet ediyor ve onları tahrik ediyordu. Zenginler onu, Muaviye’ye şikayet ettiler. O da Osman’dan talimat istedi. Osman da onun yol harcını verip iyi davranmasını emretti.</p>
<p>Ebuzer, Medine’ye vardığında Osman: “Şam halkı neden seni şikayet ettiler?” dedi.</p>
<p>Ebuzer, cevap verdi: “Allah’ın malı dememeliler ve zenginler de mal biriktirmemelidirler.” Böylece bir tartışma oldu. Daha sonra Ebuzer, Osman’dan Medine’yi terk etmek için izin istedi. Osman dedi: “Medine’yi daha kötü bir yerle mi değiştiriyorsun?”</p>
<p>Ebuzer: Resulullah (s.a.a) buyurdular ki: “Medine’de Baras hastalığı yayılırsa orayı terk et!”</p>
<p>Osman: “Peki, Resulullah’ın (s.a.a) emrine uy.” dedi.</p>
<p>Ebuzer de Medine’yi terk edip Rebeze’de ikamet ederek, orada bir de cami yaptı. Osman, bir kaç tane deve, iki tane de köle bağışlayıp mesaj yolladı. Ve hicretten sonra göçebe olmasın diye de bazen Medine’ye uğramasını istedi.[73]</p>
<p>Taberi’nin rivayeti işte budur. Şimdi bakalım senet bakımından ne derece itimat edilebilir?<br />
Taberi’nin Rivayetinin Değerlendirmesi</p>
<p>Taberi’nin rivayetinin ravileri beş şahıstır:</p>
<p>1-Sürrî</p>
<p>2-Şuayb bin İbrahim</p>
<p>3-Atiyye bin Said-il Ufiyy-il Kufî</p>
<p>4- Seyf bin Ömer</p>
<p>5- Yezit Fak’âsî</p>
<p>Bu şahısların rivayetleri, hadis alimlerinin nazarında değersiz ve itibar edilmeyecek niteliktedir. Çünkü Sürrî, yalancı ve hadis uyduran biridir. Şuayb bin İbrahim de muhaddisler yanında durumu meçhuldür. Doğru sözlülüğü veya yalancılığı bilinmeyen biridir.</p>
<p>Seyf bin Ömer de hadis uyduran biridir. Hadis otoriteleri onun rivayetlerine itibar etmezler.</p>
<p>Yezid bin Fak’asî de meçhul birisidir.</p>
<p>Atiyyet-u Ufî ise tartışmalı birisidir. Bazıları, onun rivayetini vusuk (itibar edilen), bazıları da zayıf biliyorlar. Eğer Şia olduğuna ihtimal verilse bile onun adına uydurmuşlardır. Taberi kendi tarihinin 3-4-5. ciltlerinde 701. rivayette hicretin 11′inden 37′sine kadar olan olayları nakletmiştir ve bu dönemin hakikatlerini maalesef ters yüz ederek vermiştir.</p>
<p>Bu kişilerden sadece 3-4-5. ciltlerde rivayetler nakletmiş. 5. ciltten sonra ise ilginçtir ki diğer ciltlerde, bunlardan hiç bir rivayete rastlanmıyor.</p>
<p>Acaba Sürrî ve Seyf bin Ömer’in bilgileri, tarihin bu hassas dönemini mi kapsıyordu? O da öyle bir dönem ki sadece mezhep olaylarına içeriyordu.</p>
<p>Hayır, onlar bu tür yönlendirici rivayetleri tahrif ederek gerçeklerin üzerini örtüp gizlemeye çalışmışlardır.</p>
<p>Bu rivayetlere dikkat eden kimse bunların hepsinin sahte olduğunu ve birileri tarafından maksatlı olarak uydurulduğu kanaatine varır. Taberi’nin hakikatleri bilmediği sanılmasın, ama ne var ki taassup insanı böyle yapıyor işte!</p>
<p>Maalesef bu sahte ve meçhul rivayetleri, Taberi’den sonraki tarihçiler de -İbn-i Esakir, İbn-i Esir ve İbn-i Haldun gibi- kendi kitaplarında konuyu incelemeden -gerçekleri yazmıştır- düşüncesiyle nakletmiş ve maalesef sonraki tarihler de yalanlarla dolmuş ve birbiri ardınca tarihi rivayet diye nakletmişlerdir.</p>
<p>Ama Tarih-i Taberi müsnet olup rivayetlerin senedi belli olduğundan yalan rivayetleri ayırt etmek mümkündür. Önceden de işaret ettiğimiz gibi bu rivayetlerin senedinde yer alan râvîler muteber kimseler değildir.[74]</p>
<p>Buraya kadar Taberi’nin rivayetinin senedini eleştirdik. Şimdi itibar derecesini tam olarak görmemiz için, bir de muhtevasını incelememiz gerekir.<br />
Taberi’nin Rivayetinin Muhtevası</p>
<p>Rivayetin muhtevası senedinden daha rezil bir durumdadır. Bunu bir kaç açıdan değerlendirebiliriz:</p>
<p>1- Bu rivayette Taberi kendi değişine göre Ebuzer’in sürgünü hakkında çok şeyler vardır dedikten sonra, maalesef bunları nakletmekten çekinmiş ve sadece Muaviye’yi savunmaya geçmiştir. Böyle birtutum sergilemek, garezden başka bir şey değil de nedir?</p>
<p>2- Ebuzer’in, Medine’den Şam’a olan sürgünü es geçilmiş sadece Şam’dan Medine’ye gelmesi söz konusu edilmiştir. Faraza eğer Ebuzer’in, Muaviye ile olan muhalefeti Abdullah bin Saba’nın tahrikiyle olmuştu da peki onun Medine’den Şam’a olan sürgününün sebebi ne idi? Acaba onun, Osman’ın yanlış Ve İslam dışı uygulamalarıyla mücadele etmekten başka suçu var mıydı? Şam’da da aynı mücadeleyi Muaviye’nin aleyhine yapınca tekrar Medine’ye gönderildi.</p>
<p>3- Bugünkü İslam alimleri, Abdullah bin Saba diye birisinin asla dünyaya gelmediğini ve yaşamadığını, böyle bir şahsın, zalim ve hain tarihçiler tarafından, Osman’ın ve Muaviye’nin cinayetlerini ört bas etmek için çıkarılmış hayali ve masaldan ibaret bir şahıs olduğunu ve çıkan muhalefet ve isyan hareketlerinin körükleyicisi olarak göstermek için uydurulduğunu söylemişlerdir.. Halbuki bu kıyam ve muhalefetlerin sebebi çok açıktır. Sebep, zamanın halifelerinin tutum ve ve davranışları, İslamî esasları açık bir şekilde çiğnemeleriydi. Böylece Abdullah bin Saba’nın, Ebuzer’i tahrik etme meselesinin hiçbir muteber tarihi senedi yoktur ve sadece bir masaldan ibarettir.</p>
<p>4- Geçmiş sayfalarda Mes’udi’den naklettiğimiz gibi Ebuzer’i Şam’dan Medine’ye intikal ettirirken, ona çok kötü muamele yapılmasının yanında, çıplak devenin üzerine bindirip beş tane acımasız vahşiyi de onu, Medine’ye götürmekle görevlendirdiler. Bu acımasız insanlar deveyi süratlehareket ettirerek, ona istirahat hakkı vermeden, Medine’ye getirdiler. Medine’ye geldiklerinde Ebuzer’in paçaları yaralanmış ve duyduğu acıdan az kalsın ölecek duruma gelmişti.</p>
<p>5- Ebuzer’in beyt-ul malı, “Allah’ın malı” olarak adlandırılmasından hoşlanmadığı meselesini ileride açıklayacağız inşaallah.</p>
<p>6- Ebuzer gibi bir şahsiyetin İslam merkezi ve mukaddes Medine şehrini kendi isteği ile terk edip, sahraya göçmesi mümkün müdür? Geçmiş sayfalarda da naklettiğimiz gibi Ebuzer’in, Osman’a olan itirazlarından birisi de, onu Medine’yi terk edip sahraya gitmeğe mecbur etmesiydi. Buna göre Ebuzer’in böyle akılsız bir işi yapması nasıl mümkün olabilir?</p>
<p>7- Geçmiş sayfalarda delillerini de getirdiğimiz gibi Osman ile Muaviye, Ebuzer’e altın-gümüş hediye ederek susturmaya çalışıyorlardı. Ama Ebuzer, cesurca onları reddedip, tek dinar dahi onlardan almadı.</p>
<p>Bu hakikatlere nazaran, Osman’ın, Ebuzer’e köle ve develer bağışlamasına hangi saf ve akılsız inanır?<br />
İbn-i Ebil Hadid Ve İbn-i Esir’in Hakk’ı Zayi Etmesi</p>
<p>Ebuzer’in sürgün meselesini değiştirip, Osman’ı günahsız çıkaranlardan dördüncüsü de İzzettin bin Esir’i Cezrî’dir. O, Taberi’nin mevzu hikayesinin senetlerini keserek nakletmiştir. O, hicretin 30. yılının hadiselerini beyan ederken şöyle diyor: “Bu yıl da Ebuzer’in macerası meydana geldi. “Muaviye, onu Şam’dan Medine’ye yolladı. Bu konuda çeşitli sebepler zikretmişler. Mesela demişler ki, “Muaviye’nin ona kötü sözler söyledi ve ölümle tehdit etti; sonra da Medine’ye kadar çıplak deve ile gönderdi. Ebuzer, Medine’den zorla sürgün edildi” falan. Ama bu sözler doğru değildir. Eğer doğru olsa bile Osman, mazur bilinmeli ve bu konuda ona itiraz edilmemeli ve eleştirilmemeldir; çünkü müslümanların hakimi, ümmeti terbiye edip, cezalandırmaya yetkilidir.”[75]</p>
<p>İbn-i Ebil Hadid de bu olayın benzerini beyan edip Osman’ı, Ebuzer’i sürme işinde suçsuz gösterip, onun bu çirkin işine yorumlar çıkarmıştır. O, şöyle yazıyor: “Osman’ın, Ebuzer’i sürmedeki mazereti, müslümanlar arasında fitnenin yükselmesinden duyduğu korkuydu ve öyle sanıyordu ki Ebuzer’i sürmekle bu ateş sönecektir. Bunun için İslam camiasının yüce maslahatı gereği onu sürdü!! Ümmetin fertlerinin, İslam hakimi tarafından böyle cezalandırılması caiz ve ahlaki yönden de çok doğrudur.”</p>
<p>Daha sonra şunları ekliyor: “Elbette bizim alimlerimiz bu yorumları, amellerinin makul bir tevili ve yorumu olan kimse hakkında yaparlar; ama Muaviye gibi işi iyiye yorumlanmayacak kimsenin yaptıklarını tevil etmezler.”[76]</p>
<p>İslam’da hakimin bir takım yetkileri olduğu doğrudur ve ihtiyaç olduğunda bazılarını ıslah edebilir. Ancak bu şahıslar İslam’ın aleyhine çalışıp hak sözü inkar ettiklerinde. Ama herhangi bir müslüman halifeyi, İslamî esaslara riayet etmeğe ve Resulullah’ın (s.a.a) ve halifelerin yolundan gitmeğe davet ederse, acaba halifenin böyle birisini de cezalandırması ve onu bu davetinden dolayı sürmesi mi gerekir, yoksa böyle bir halife zalim olup, müslümanların onu hilafetten almaları mı?</p>
<p>Ebuzer asla halifeyi, Allah’ın kitabından ve Resulullah’ın (s.a.a) sünnetinden başka bir şeye davet etmedi. Onu, hesapsız kitapsız bağışlarda bulunmaktan ve haksız yere çirkef Emevileri savunmaktan alıkoymaya çalışıyordu. Şimdi bu ikisinden hangisi sürgüne ve ıslaha daha layıktır, Ebuzer mi yoksa halife mi?!<br />
Osman, Suçluları Cezalandırmaktan Çekiniyordu</p>
<p>Eğer Osman, gerçekten suçluları cezalandırmak istiyor idiyse, fitnelerin baş müsebbi olarak lanse edilmeğe çalışılan Abdullah bin Saba’yı neden cezalandırmadı? Ne Muaviye, ondan şikayetçiydi ne de halife onun elinden bıkmıştı. Muaviye ve halife, nedense silahlarını sadece hilafette olan fesat ve adaletsizlik ve tavizle mücadele eden Ebuzer gibilerin üzerine çevirmişlerdi!!</p>
<p>Eğer halifenin bu tip icraatı(iddiaedildiği gibi) gerçekten toplumdaki düzeni koruma amaçlı yapılıyorduysa, o zaman neden Hürmüzan ve Ebu Lû’lu’nun kızı Cufeyne’yi öldüren Ubeydullah bin Ömer’i cezalandırmadı? Halifenin de tasdik ettiğine göre bunların ikisi de günahsız idiler. Sadece suçları İranlı veya katil ailesinden olmalarıydı.</p>
<p>Evet, Ömer’in oğlu Ubeydullah, günün ortasında acımasızca iki günahsızın kanını döktü. Halife onu serbest bıraktı ve İslam’ın hükmünü ona uygulamadı. Ali (a.s), onun katlini istediğinde halife: “Ömer’in ailesi acı çekmişlerdir. Bu acılarına birde biz acı katmayalım” diyerek özür getirdi!!!</p>
<p>Halifenin kendisi Ubeydullah’ı idam ile cezalandırmadığına mazeret üreterek, İbn-i Esir ve İbn-i Ebil Hadid gibilerin tevil zahmetini azaltmıştır! Ama halifenin getirdiği mazeret, İbn-i Esir’in mazereti gibi, İlahi ölçüler karşısında mantıksız ve esassızdır. Buna göre de Ali (a.s) ve diğer hür müslümanların itirazlarına maruz kalmıştır.<br />
Halifenin Mazereti</p>
<p>Osman, hilafete geldiğinde kürsüye çıkıp şöyle dedi: “Allah’ın mukadderatı böyleydi ki Ubeydullah, Hürmüzan’ı öldürsün!! Fakat Hürmüzan, müslüman idi ve müslümanlardan başka da varisi yoktur. Ben de müslümanların halifesi olarak Ubeydullah’ı affediyorum. Siz de affediyor musunuz?”</p>
<p>Bir grup “Evet”, dediler.</p>
<p>Ama Emir-ül Müminin (a.s) şöyle buyurdular: “Bu fasığı cezalandır, çünkü o, büyük bir günah işlemiş ve suçsuz yere bir müslümanı öldürmüştür.”</p>
<p>Daha sonra Ubeydullah’a yönelip şöyle buyurdu: “Ey Fasık! Eğer bir gün seni ele geçirirsem, kendim seni katl cürmüne göre öldüreceğim.”[77]</p>
<p>Mikdat kalkarak şöyle dedi: “Ey Halife! Hürmüzan’ı Allah ve Resul’ü âzâd etmişti. Sen, Allah ve Resulünün hakkını bağışlayamazsın.”[78]</p>
<p>Halife suçluları cezalandırmakla, toplumun emniyetini mi sağlamalı, yoksa kendi ünvanından istifade edip mütecaviz ve cinayetkarların kan dökmesini serbest mi bırakmalıdır?</p>
<p>Ali (a.s) ve bazı müslümanların ısrar etmesine rağmen halifenin müslümanlardan, Ubeydullah’ı affetmelerini istemesi Allah’ın hükmünü değiştirir mi?!</p>
<p>Eğer halife gerçekten ümmetin ıslahını ve suçluları cezalandırmayı istiyor idiyse, neden Velit bin Ukbe bin Ebi Muayt, Kufe mescidinde sarhoş olarak sabah namazını dört rekat kıldı ve mihraba kusarak(!!), aşk şiirleri okudu? Kufeli’lerin, bu durumu toplu halde halifeye bildirmelerine, Ammar’ın da onun yüzüğünü parmağından çıkarıp, halifeye göndermesine ve de Muhacir ve Ensar’ın baskısına rağmen, şarap içme haddini onun hakkında icra etmedi!![79]</p>
<p>Evet, Velit, halifenin üvey kardeşi olduğu için şarap içme suçundan yargılanıp, cezalandırılamazdı. Onun yerine şâhitler kırbaçlandılar![80]</p>
<p>Hem biz hem de iki koca tarihçi (İbn-i Esir ve İbn-i Ebil Hadid) biliyoruz ki Ebuzer, asayişi bozmuyor ve kıyam etmiyordu. Ancak yağmacılar, sömürgeciler ve Beyt-ul malı kendi hesabına yatırıp mal mülk sahibi olanlar ıslah olmuyor ve adalete uymuyorlardı.</p>
<p>Bu iki meşhur alim nasıl olur da Ebuzer’in hakkını çiğneyip, Osman’ın yaptığı cinayetleri örtbas edebiliyorlar?!</p>
<p>İbn-i Esir, Osman’a olan itiraz ve eleştirileri gizleyip, Taberi’ye uyarak şöyle diyor: “Onları nakletmekten çekiniyorum!” Ama hakikatin onun gibileri tarafından gizlenemeyeceğini bilemeyecek kadar gafildi. O, hakikatleri gizledi. Diğer tarihçiler, muhaddisler hakkı batıldan ayırt edip, onun asıl niyyetinin ortayaçıkmasına vesile oldular. Elbette İbn-i Esir’in hakikati bilmediği söylenemez. Ancak tassup hakikatleri böyle yok ediyor işte!<br />
İmadüddin Bin Kesir’in Kin Ve Garezi</p>
<p>İbn-i Kesir Dimişki de Ebuzer’in sürgünüyle ilgili rivayetleri daha değişik şekilde tahrif etmiş ve münasebetsiz bir şekilde süslemiştir olayı. O Ebuzer’in, Osman’ın ve Muaviye’nin hatalarına itiraz etmesinin sebebini belirtmeden şöyle diyor: “Ebuzer, mal ve servet toplamaya muhalif idi. Zaruri ihtiyaçtan fazla mal olmamasına inanıyordu. O, zaruretten fazlasının fakirlere verilmesi gerektiğini söylüyor ve Kenz ayet-i kerimesine istinat ediyordu. Muaviye ise ona, bu sözleri yaymaktan sakınmasını istedi. Ama o, dinlemedi. Muaviye, Osman’ın yanına haberci yollayıp, onu şikayet etti.</p>
<p>Osman, Ebuzer’i Medine’ye getirtti. Ebuzer, Medine’ye vardığında Osman, onu kınayıp tekrar Şam’a dönmesini istedi. Ebuzer kabul etmedi. Osman da Rebeze’ye gitmesini emretti.”</p>
<p>İbn-i Kesir şöyle devam ediyor: “Rebeze’ye gitmek için onun kendisinin, Osman’dan izin istediğini söylüyorlar. Çünkü diyordu ki Resulullah (s.a.a) bana şöyle buyurdu: “Medine’nin genişleyip, sınırlarının Sal’ denen yere ulaştığını gördüğünde, Medine’yi terk et.” Şimdi Medine büyüyüp Sal’a ulaşmıştır. Böylece Resulullah’ın (s.a.a) emrine uyarak Medine’yi terk etmeliyim.”</p>
<p>Osman, onun bu talebini kabul etti. Hicretten sonra göçebe olmasın diye de ara sıra Medine’ye uğramasını emretti. Böylece Ebuzer, ölümüne kadar Rebeze’de ikamet etti ve hicretin 32. yılında vefat etti.[81]<br />
İbn-i Kesir’ in Sözlerinin Değerlendirilmesi</p>
<p>İbn-i Kesir’ in naklettiği konular bir kaç yönden tartışmalıdır:</p>
<p>1- Ebuzer’in, mal toplamaya muhalif olma iftirası, yeni bir iftira değildir. Çok eskiden beri bu iftira ona yapılıyordu. Bazı muasır Sünni yazarlar, işin boyutunu, bu Allah ve Resül dostunu bir Sosyalist olarak tanıtma küstahlığına kadar götürmüşlerdir ki bir kaç sayfa sonra bu konudan bahsedeceğiz.</p>
<p>2- Ebuzer’in kendi isteğiyle Rebeze’ye gitme meselesi önceden de değindiğimiz gibi küllüyyem asılsız ve yalandır. Osman’ın cinayetini ört bas etmek için çıkarılmıştır. Geçmiş sayfalarda da naklettiğimiz gibi tarihi belgeler Osman’ın, Ebuzer’i zorla Rebeze’ye sürdüğüne şahitliketmektedir. Çünkü Ebuzer’in sürgün olayında Ali (a.s) kaç kişiyle beraber onu uğurladılar. Bu durum Osman’a ağır gelmiş ve Hz. Ali’yi (a.s) de sürgün ile tehdit etmiştir.</p>
<p>Buna ilaveten Ebuzer gibi birisinin İslam merkezini terk edip sahrada ikamet etmeyi seçmesi nasıl kabul edilebilir.? Aksine Ebuzer, kendisini hicretten sonra sahraya sürmesinden dolayı Osman’ı şikayet ediyordu.</p>
<p>3- İbni-i Kesir’in Ebuzer’in diliyle Resulullah’tan (s.a.a) naklettiği “Medine büyüyüp Sal’a bölgesine kadar genişlediğinde o şehri terk et”rivayeti, Taberi’nin rivayetidir. Onun da ravilerinin güvenilir olmadıklarını geçmiş sayfalarda belirtmiştik. Artık böyle bir rivayetin değerini ne olduğunu açıklamaya bile gerek yoktur.[82]</p>
<p>4- Hepsinden daha gülünç olanı da Osman’ın, Ebuzer’e bazen Medine’ye uğramasını ve göçebe olmamasını tavsiye etmesidir!</p>
<p>Bu cümle de Sal’ konusuna değinen rivayetin bir parçası olarak nakledilmiştir. Onun da itibarsızlığını söylemiştik zaten. Açıktır ki bu söz, Ebuzer’in sözünün etkisini yok etmek için söylenmiştir. Ebuzer şöyle demişti: “Osman, beni hicretten sonra göçebe yaptı.”</p>
<p>Buna ilaveten Ebuzer’in, hicretin 30. yılında sürüldükten sonra vefat yılı olan 32. yıla kadar Osman’ın emrine uyarak Medine’ye uğradığını hiç bir tarihçi nakletmemiştir!<br />
Ebuzer Bir Sosyalist miydi?</p>
<p>Resulullah’ın (s.a.a) mücahit sahabesine yapılan iftiralardan birisi de onun sosyalist düşünceler taşıdığıdır. Bu iftira da yeni bir şey değildir. Eskiden beri Osman’ın yandaşları, onu savunmak için Ebuzer’e bu iftiraları atmışlardır. Bazı tarihçiler de bu konuya değindikleri için bunu biraz açmamız uygun olur. Bu lekeyi Ebuzer’e sürenler tarihten bir kaç delil getirmişlerdir. İşte onların delilleri ve cevaplarını zikrediyoruz:</p>
<p>1- Ebuzer’e bu lekeyi süren ilk kimse Ebu Cafer Taberi’dir. Daha sonra İbn-i Kesir Dimeşki de bu konuyu Taberi’den alıp bir şeyler eklemiştir. Taberi’nin naklinin özeti şöyledir:</p>
<p>Ebuzer, Medine ve Rebeze arasında göçebe olmaması için git gel yapıyordu. Bir gün Osman’ın toplantısına varıp ona şöyle dedi: “Zenginlerin fakirleri ezmesine karşı çıkmakla yetinmeyip, fakirlere bizzat yardım ve iyilik yapmanız gerekir. Sonra zekat veren kimseler de iyidir ki sadece bununla yetinmeyip, komşulara ve mu’min kardeşlerine de iyilik yapsınlar.”</p>
<p>Kâ’b-ul Ahbâr dedi ki: “Zekatını veren kimsenin malında artık kimsenin hakkı kalmaz.”</p>
<p>Ebuzer, Kâ’b&#8217;ın cevabına çok kızıp, asasıyla başına vurarak, onun başını kırdı.<br />
Sosyalizm mi Yoksa Allah Yolunda İnfak Mı ?</p>
<p>Bu konu senet ve metin yönünden kabullenilemez. Çünkü bunun râvileri itimat edilmez beş kişidir ki geçmiş sayfalarda onların hakkında bahsetmiştik. Bu rivâyetin muhtevası da Ebuzer’in sosyalist bir düşünce taşıdığına delil gösterilemez. Çünkü onun zekattan sonra infaka davet etmesi, sünnet bir şeye davet etmekti. Nitekim “İyidir” kelimesiyle beyan edip, “farz” tabiri kullanmaması bunu açıkça göstermektedir. Bu tabir de onun bir sosyalist düşündüğünü kesinlikle göstermez.</p>
<p>Bu kitabın geçmiş sayfalarında “El-Emval” kitabından naklettiğimiz rivayet Ebuzer’in görüşünü tasdik etmektedir. Şüphesiz müslümanların malında farz kılınan hukuka ilaveten, komşularına, yakınlarına, din kardeşlerine yardım yapması sünnettir. Bu, sünnete uyan kimsenin, eşitlik istediğine delil olmaz. Taberi ve İbn-i Kesir’e göre Ebuzer’in, ihtiyaçtan fazla malı olana karşı oluşu,[83]onların bu olaydan çıkardıkları şahsi bir görüştür.[84]</p>
<p>2- Ebuzer’e sosyalist diyenlerin diğer delilleri de şu hadisedir.</p>
<p>Bir gün Osman etrafındakilere sordu: “Malının zekatını verdikten sonra, yine de başkalarının hakkı var mıdır?”</p>
<p>Kâb’ul Ahbar : “Hayır” dedi.</p>
<p>Ebuzer, asayı onun göğsüne vurarak, Bakara suresinin 177. ayetini okudu.</p>
<p>Bu olay da Ebuzer’in sosyalist olarak düşündüğünü göstermez. Çünkü istinat edilen ayette bir takım insani ve hukuki haklar zikredilmektedir ki Sosyalistler onları kesinlikle kabul etmemektedirler.</p>
<p>Ayet-i kerimede beyan olunan malî hakları verebilmek için insanın onlara sahip olması gerekir. Ama malik olma ve sahiplenme olmadıktan sonra fakir ve fukaralara zekat vermenin bir anlamı kalmaz, oysa sosyalist düşüncede olanlar malikiyet olayına inanmamaktadırlar.</p>
<p>Öte yandan ayetin tefsirinde gelen bir çok hadis, zekata ilaveten müslümanların mallarında bir takım müstehap hakların da bulunduğunu ortaya koymaktadır. Buna göre Ebuzer’in görüşü Kur’ân, Sünnet ve sahabenin naklettiği hadislere mütabık bir görüştür, başka bir şey değildir.</p>
<p>3- Bunların üçüncü delilleri de Ebuzer ile Kâ’b&#8217;ın arasında geçen tartışmadır. Abdurrahman bin Af öldüğünde geride korkunç bir servet bırakmıştı. Kâ’b, onun hakkında olumlu konuşup “Allah ona dünya ve âhiret hayrını vermiştir” deyince, Ebuzer, ona şöyle dedi: “Ey Yahudi tohumu! Bu kadar mal ve servet miras bırakan birisini rahmetle anıyor ve Allah’ın ona, dünya ve ahiret saadeti vereceğini mi sanıyorsun ki onun için bu kadar ümitleniyorsun?”</p>
<p>Şüphesiz Ebuzer’in itirazı Abdurrahman ve onun gibi hiçbir şeye sahip olmazken onca mal mülkü nasıl topladıklarınaydı; öyle ki öldükten sonra külçe altınları baltayla parçalayıp, varislerin arasında taksim etmekten baltacıların elleri kabarmıştı! Servetinin sekizde biri dört hanımı arasında taksim edildiğinde, her birine seksen bin dinar düştü!</p>
<p>O, bu serveti ticaret, ziraat veya fabrikalarından elde etmemişti. Müslümanların Beyt-ul malından alınan, halife tarafından bağışlanan mallar idi bunlar.</p>
<p>Buna göre Ebuzer’in itirazı böyle servetler içindi. Bu, bütün mal sahipleri hakkında aynı görüşü benimsediğine delil teşkil etmez</p>
<p>Böyle büyük bir şahsiyet nasıl Sosyalist olabilir? O, Allahın Resulü’yle onca yıl beraber olup gece gündüz O’ndan fezy aldığı halde, zekatın hangi mala geldiğini ve zekat vermek için en azından nisab haddi kadar mal sahibi olmak gerektiğini bilmiyor muydu?!</p>
<p>O, halifeyi Allah’ın kitabına uymaya davet ediyor ve “Onların malından zekat al” ayetini okuyordu.</p>
<p>O, devamlı Osman’ı, Resulullah (s.a.a) ve iki halifeye uymasını hatırlatıyordu. Resulullah’ın (s.a.a), Ebu Bekir ve Ömer’in uygulamaları sosyalist düşüncelere mi dayanıyordu ki Ebuzer’inki de öyle olsun? Ebuzer bu sözleriyle, Osman’ı, Beyt-ul malı taksim etmede Resulullah’a (s.a.a) uymasını ve bu adaletsizlik ve ölçüsüzlükleri terk etmesini istiyordu.</p>
<p>4- Ebuzer’i sosyalist bilenlerin diğer bir delilleri de daha önceki sayfalarda belirtip değerlendirdiğimiz Kenz ayeti üzerinde Muaviye ile olan tartışmasıdır. Ama Buhari’den naklolunan bu tartışma da buna delil olamaz. Çünkü bu ikisinin ihtilafı ayetin muhtevası üzerinde değildi. Zira her ikisi de ayetten malların bir miktarının fakirlere verilmesi gerektiği husunda hemfikirlerdi. İhtilaf bunun kapsamındaydı. Müslümanları da kapsıyor mu, yoksa sadece Ehl-i kitaba mı mahsustur? Muaviye altın ve gümüşü yığmanın Ehl-i kitaba haram olduğunu savunuyordu. Ebuzer ise, bu konuda müslüman veya gayri müslüman olanlar arasında bir fark olmadığını ve her ikisini de kapsadığını iddia ediyordu.</p>
<p>5- Diğer bir delilleri ise Ebuzer’in, müslümanların malını, Allah’ın malı bilmesidir.</p>
<p>Bu sözün cevabı şöyledir:</p>
<p>1- Ebuzer, sadece Beyt-ul malı “Malullah” biliyordu ve şahsi mülkiyetleri kabul ediyordu. Muaviye, yeşil sarayı yaptırdığında Ebuzer ona şöyle dedi: “Bu saray eğer Beyt-ul maldan yapılmışsa, müslümanlara hiyânet etmişsin ve eğer kendi şahsi malından yaptırmış isen israf etmişsin.” O, bu sözüyle malı açıkça ikiye ayırmıştır ve de hiyanet ve israftan men etmiştir; asıl tasarruf hakkından değil. Halbuki eğer Ebuzer, sosyalist olsaydı, asıl tasarrufundan men ederdi.</p>
<p>Buna ilaveten, Muaviye ona üç yüz dinar yolladığında şöyle dedi: “Eğer bu para bu yıl benim Beyt-ul maldan kesilen hakkım ise kabul ediyorum. Yok eğer hediye ise benim ona ihtiyacım yoktur.”</p>
<p>Böylece o, malı iki kısma bölerek, bir kısmının Beyt-ul mal olduğunu ve emr-i bil maruf ve nehy-i anil münker yaptığı için kesmişlerdi. Diğer bir kısım da şahsi malıdır ki başkalarına hediye verilebilir.</p>
<p>İnsanın kendi malı olmayan bir malı başkalarına nasıl hediye verebilir? Bunun için sosyalist düzende hediye ve bağış yoktur. Çünkü kimse mal sahibi değildir. Ancak herkes çalıştığı iş karşılığında veya ihtiyacı kadar devletten maaş alabilir.</p>
<p>2- Ebuzer’in Beyt-ul mala “Allah’ın malı” demesi Resulullah’a (s.a.a) uyduğundandır. Öyle ki Resulullah da şöyle buyurmuştur: “As’ın çocukları otuz tane olduğunda Allah’ın malını kendilerine çekip, birbirlerine devredecekler.”</p>
<p>Ömer bin Hattap da Beyt-ul malı Allah’ın malı diye adlandırıyordu. Ebu Hureyre, Bahreyn valiliğinden ayrılıp, aşırı servetle Medine’ye geldiğinde Ömer, ona şöyle dedi: “Ey Allah’ın ve kitabının düşmanı, Allah’ın malını çaldın değil mi?”[85]</p>
<p>Emir-ül Müminin Ali (a.s) da defalarca hutbelerinde Beyt-ul malı, Allah’ın malı diye adlandırmıştır.</p>
<p>Örneğin Nehc-ü Belağa’nın “Şıkşıkıye” hutbesi diye meşhur hutbesinde şöyle buyuruyor: “…Osmanın yakınları elele vererek bahar otları yiyen develer gibi Allah’ın malını yediler.”[86]</p>
<p>Diğer bir hutbede de şöyle buyurmuştur: “Eğer Beyt-ul mal benim şahsi malım olsaydı, onu müslümanların arasında eşit bir şekilde taksim ederdim ve kimseyi birbirinden ayırt etmezdim, kaldı ki bu mal, Allah’ın malıdır.[87]</p>
<p>Yine diğer bir hutbede şöyle buyuruyor: “…Ama beni üzen şudur ki bu ümmetin yönetiminin akılsız ve fasit insanların eline düşüp Allah’ın malını kendilerine alıp elden ele dolaştırmalarından korkuyorum…”[88]</p>
<p>İşte görüldüğü gibi Beyt-ul mala “Allah’ın malı” denmesi yeni ve sadece ebuzerin icadı olan bir şey değildi ve bizzat Allah Resulü’nün zamanından beri İslam toplumunda yaygın bir tabirdi.<br />
Peygamber Aşığı</p>
<p>Hicret’in 9. yılının Recep ayıydı. Resulullah (s.a.a) Müslümanlara, İslam sınırlarına tecavüz eden ve İslam’ı yok etme talaşında olan Rumlarla savaşmak için hazırlanmalarını emretti. Müslümanlar zor günler yaşıyordu ve havaların en sıcak ve yakıcı günleriydi. Müslümanlardan bazıları çeşitli bahanelerle savaşa katılmakatan çekindiler. Resulullah (s.a.a) ve vefalı yareni Medine’den hareket ettiler. İslam ordusu ilerledikçe, sıkıntılarda artıyordu. Birisi ordudan geri kaldığında kaldığında müslümanlar Resulullah’a gelerek bunu haber veriyor, Allah Resulü de cevaplarında şöyle buyuruyordu: “Bırakın onu; eğer onda bir hayır olursa, Allah çok geçmeden onu size ulaştırır. Eğer onda bir hayır yoksa, Allah sizi ondan kurtarmıştır.”</p>
<p>Bir ara ordunun arkasından bakanlar Ebuzer’i de görmediler ve şöyle söylenmeğe başladılar: Ebuzer-i Gıfâri de geri kaldı. Galiba geri dönmek niyetinde. Resulullah’a gelerek durumu haber verince Allah Resulü bu sefer de aynı soğukkanlılıkla sözünü tekrarladı: “Bırakın onu; eğer onda bir hayır olursa, Allah çok geçmeden onu size ulaştırır. Eğer onda bir hayır yoksa, Allah sizi ondan kurtarmıştır.”</p>
<p>Ebuzer’in zayıf ve yaşlı devesi, güçlükle yürüyebiliyordu. O başkalarından geri kalmamak istiyordu, ama bu mümkün olmuyordu. Ve bilahare deve artık tamamiyle durmuş, hareket edemiyordu. Ebuzer her ne pahasına olursa olsun deveyi yerinden kaldırmaya ve yürütmeğe çalıştıysa da buna muvaffak olamadı. Çbalarının faydasız olduğunu görünce, mecburen deveden indi ve yükünü omuzlarına alarak yola düştü. Ordu epeyce uzaklaşmıştı. Ebuzer hızlı adımlarla ilerlemeğe çalışıyordu; ama başaramıyordu; yorgundu; susuzluk ve sıcaktan bitkin düşmüştü. Omuzundaki ağır yükü de bir başka problemdi. Zaman geçtikçe Ebuzer ile ordu arasındaki mesafe de açılıyordu. Bir süre sonra ordu artık görünmez oldu. Görünen tek bir şey vardı, o da uçsuz bucaksız kurak bir çöldü. Çevresine bakındı; epey ötede bir dağ ve dağın üzerinde birkaç parça siyah bulut vardı. Ebuzer dağa ulaşıp bulutların gölgesinde biraz dinlenmek için ve belki orada biraz su da bulma ümidiyle oraya doğru hareket etti.</p>
<p>Dağa vardığında yerin yaş olduğunu gördü. Evet yanılmıyordu. Biraz önce yağmur yağmıştı. Biraz su bulabilmek için gezinmeğe başladı; ancak görünürlerde su diye bir şey yoktu. Tan umudunu kesmek üzereydi ki, büyük bir taşın üzerindeki çukurlukta, yağmur suyunun biriktiğini gördü. Su çok temiz ve berraktı.</p>
<p>Ebuzer’in gözlerinde şimşekler çaktı. Üzerindeki yükü bir kenara bırakarak, yere diz çöktü ve bir avuç su içti. Su Ebuzer’e ferahlık vermişti. Her iki avucuyla bir daha içmek istedi; fakat bir anda Resulullah’ı (s.a.a) ve İslam ordusunu düşündü. Kendi kendine söylenmeğe başladı: “Otuz bin müslüman benim gibi susuzdur. Habibib Resulullah da kesin susuzdur ve içmeye su bulamıyordur. Hayır, ben bu susyu içmeyeceğim ve Peygamber’e götüreceğim. O içmediği müddetçe ben de bu sudan içmeyeceğim.”</p>
<p>Ebuzer vakit kaybetmeksizin yanındaki su kabını doldurarak yola koyuldu. Susuzluktan yanıyordu; ama o gitmeğe karalıydı. O suratle ilerliyor, ama bir türlü orduya ulaşamıyordu.</p>
<p>Güneş batmak üzereydi. Ebuzer, artık orduya ulaşamıyacağını sandığı bir sırada, uzakta bir karartı gözüktü gözüne. Adımlarını sıklaştırdı; epeyce ilerledikten sonra O karatının İslam ordusu olduğunu farketti. Ebuzer sevincinden ne yapacağını bilemiyordu. Ordudan da bazıları uzaktan bir karatının kendilerine doğru ilerlediğini farketmişti. Ama mesafe uzak olduğu için, onun Ebuzer olup olmadığı belli değildi. Bunu görenlerden biri Resulullah2ın yanına koşarak: “Ya Resulallah, orduya doğru bir karartı gelmektedir; yaya birisi olsa gerek” dedi.</p>
<p>Allah Resulü (s.a.a) karartıya biraz baktıktan sonra “Bu gelen Ebuzer olsa, ne iyi olur!” buyurdu.</p>
<p>Biraz sonra Resulullah’ın yanındaki birisi sevinçle haykırdı: “Allah’a and olsun ki tâ kendisidir; Ebuzer’dir bu!”</p>
<p>Resul-i ekrem (s.a.a) gelenin Ebuzer olduğunu görünce şöyle buyurdu: “Allah-u Teâlâ Ebuzer’i bağışlasın. O yalnız yaşıyor; yalnız ölecek ve mahşer günü de yalnız kalkacaktır!”</p>
<p>Ebuzer Resulullah’ı görünce bütün yorgunluk ve susuzluğunu unutmuştu; koşar adımlarla ilerlemeye başladı; Allah Resulü’ne ulaştığı sırada susuzluk ve bitkinlikten bayılıp yere yığıldı. Resul-i Ekrem (s.a.a) onun üzerindeki yükü açarak bir kenara bıraktı. Ebuzer’in susuzluktan dudaklarının çatladığını görünce, etrafındakilerden su getirmelerini istedi.</p>
<p>Ebuzer güçlükle gözlerini açarak, çok ince ve zayıf bir sesle “Kendi su kabımda su var ya Resulallah” dedi!</p>
<p>Resulullah hayretle sordu: “Peki suyun vardı da neden içmedin?</p>
<p>Ebuzer güçlükle konuşmaya başladı: “Aman babam sana feda olsun; yolda gelirken biraz su buldum. Sizin de susuz olabileceğinizi düşünerek, onu imeyip size getirdim. Siz içtikten sonra ben de içerim diye düşündüm!!”</p>
<p>İşte Peygamber aşığı Ebuzer ve Peygamber’den sonra ona reva görülenler!<br />
O Yalnız Yaşar; Yalnız Ölür Ve Yalnız…</p>
<p>Allah Resulü’nün Tebûk gazvesinde Ebuzer hakkında söylediği bu söz, tam 23 üç yıl sonra gerçekleşmiş oldu. Tek suçu hak ve hakikati söylemek ve adalete davet etmek olan Ebuzer, bu suçundan (!!) dolayı sürgünde bulunduğu Rebeze çölünde, günden güne bedenî gücünü kaybederek yatağa düştü. O, artık iniş-yokuşlarla dolu ömrünün son saatlerini geçiriyordu. Vefalı eşi bir taraftan onun nurlu ama çilekeş simasına bakarak ağlıyor; bir taraftan da kocasının alnından akan ter damlalarını siliyordu. Ebuzer sordu: “Neden ağlıyorsun?”</p>
<p>-Çünkü sen ölürsen şimdi, seni kefenleyecek bir elbise bile yoktur yanımda!</p>
<p>Güneşin ufuktaki batışı gibi hüzün dolu bir tebessüm sardı dudaklarını ve şöyle dedi vefalı eşine:</p>
<p>-Sakin ol; ağlama. Ben bir gün bir grup sahabiyle birlikte Allah Resulü’nün (s.a.a) huzurundaydım. Resulullah yüzünü bize çevirerek şöyle buyurdu: “Sizden birisi, bir çölün düzünde, insanlardan uzak bir şekilde ölecek ve bir grup mu’min (gelerek) onu defnedeceklerdir.” O gün o toplantıda bulunanların hepsi, insanların bulunduğu ve yaşadığı yerlerde dünyadan göçmüşlerdir. Onlardan henüz yaşayan bir tek ben kalmışım; bu yüzden Allah Resulü’nün haber verdiği kimse, hiç şüphesiz benim. Ben öldükten sonra, Irak hacılarının yolu üzerinde otur; çok geçmeden mu’minlerden bir grup gelecektir; benim ölümümü onlara heber verirsin.</p>
<p>Eşi “Artık kervanların geçme zamanı sona ermiştir” deyince, şu cavabı verdi Ebuzer: “Sen yolu gözetle; Allah’a and olsun ki ne ben yalan söylüyorum, ne de bana heber veren kimse yalan söylemiştir.” İşte bu Ebuzer’in son cümlesiydi; bunu söyledikten sonra, aziz ruhu melekut âlemine göçüp gitti.[89]</p>
<p>Evet, Ebuzer’in söylediği gibi, çok geçmeden, Abdullah bin Mes’ud, Hucr bin Adiyy ve Mâlik-i Eşter gibi büyük şahsiyetlerin de içinde bulunduğu bir kafile uzaktan belirdi. Onlar yaklaştıklarında, ilginç bir manzarayla karşılaştılar. Abdullah dikkatle baktığında, cansız bir bedenin yerde yattığını ve yanında da yalnız bir kadın ve çocuğun ağladığını gördü.</p>
<p>Abdullah binitinin yularını onlara doğru çevirdi; kafile de onu takip etmeğe başladı. Abdullah yakından cansız bedeni görünce şaşırıp kaldı; bu dostu ve İslam’daki kardeşi Ebuzer’di!</p>
<p>Gözlerinin yaşarmasına engel olamadı. O pak bedenin baş ucunda durdu. Aniden Resulullah’ın Tebûk seferinde onun hakkında buyurduğu sözü hatırladı ve şöyle dedi: “Evet, Allah Resulü doğru söylemiştir; sen yalnız yaşar, yalnız ölür ve yalnız dirilirsin mezarından!”</p>
<p>Daha sonra Abdullah, onun mutahhar bedenine namaz kıldı ve beraberce defnettiler Ebuzer’i. Defin işlemlerinin ardından, Mâlik-i Eşter onun mezarının başında durup şöyle dedi: “Allah’ım, bu, Resulullah’ın dostu, arkadaşı Ebuzer’dir. O ömür boyu sana ibadet etti. Senin yolunda müşriklerle cihad etti ve hak yolunu takip etmede asla şaşmadı. Ancak dili ve kalbiyle fesat ve münkerle mücadele ettiği için, zülme, haksızlığa, mahrumiyet ve tahkire uğradı. Sürgün edildi ve bilahare gurbet ve yalnızlık diyarında can verdi!”[90]</p>
<p>Allah’ın selamı, rahmet ve berekatı ona ve hak ve hakikat yolunun bütün sâdık yolcularına olsun. Amin!</p>
<p>[1]- Hilyet- ul Evliya, C.1, S.157; Tabakât-ı İbn-i Sa’d, C.4, S.220</p>
<p>[2]- Tabakât-ı İbn-i Sa’d, C.4, S.224-225, Az bir farkla El-İsabe, C.4, S.63-64 ve El-İstiab, C.4, S.62- 63′ de naklolunmuştur.</p>
<p>[3]- Tabakât-ı İbn-i Sa’d, C.4, S.223</p>
<p>[4]- Tabakât-ı İbn-i sa’d, C.4, S.224; Üsd-ül Gabe, C.1, S.30, El-İsabe, C.4, S.64; El-İstiab, C.4, S.62</p>
<p>[5]- Vakı-a / 10-11</p>
<p>[6]- Hadid/ 10</p>
<p>[7]- Hilyet-ül Evliyâ, C.1, S.158-159; Tabakât-ı İbn-i Sa’d, C.4, S.225; El-İstiâb, C.4, S.63 ; El-İsâbe, C.4, S.64; Ed-Derecâr-ür Rafia, S.228</p>
<p>[8]- Tabakât-ı İbn-i Sa’d, C.4, S.223</p>
<p>[9]- Ed-Derecâr-ür Rafia, S.237</p>
<p>[10]- İhticac-i Tabersî, C.1, S.830 ve az bir farkla Kâmus-ur Ricâl, C.2, S.448′de naklolunmuştur.</p>
<p>[11]- Tarih-i Yakubî, C.2, S.161</p>
<p>[12]- Tabakât-ı İbn-i Sa’d, C.4, S.228 ; Üsd-ül Gabe, C.1, S.301; Ricâl-î Keşşî, S.28; Ed-Derecâr-ür Rafia, S.231</p>
<p>[13]- Ed-Derecâr-ür Rafia, S.236; Kâmus-ur Ricâl, C.2, S.454</p>
<p>[14]- Tabakât-ı İbn-i Sa’d, C.4, S.228; Ed-Derecâr-ür Rafia, S.231</p>
<p>[15]- Hilyet-ül Evliyâ, C.1, S.162; Tabakât-ı İbn-i Sa’d, C.4, S.229</p>
<p>[16]- Ricâl-î Keşşî, S.30; Kâmus-ur Ricâl, C.2, S.448; Ed-Derecât-ur Rafia, S.241</p>
<p>[17]- Kâmus-ur Ricâl, C.4, S.446; Ed-Derecât-ur Rafia, S.235; Usul-ül Kâfî, C.S.587</p>
<p>[18]- Tabakât-ı İbn-i Sa’d, C.4, S.235</p>
<p>[19]- Tabakât-ı İbn-i Sa’d, C.4, S.229; Hilyet-ül Evliyâ, C.1, S.160</p>
<p>[20]- Tabakât-ı İbn-i Sa’d, C.4, S.230</p>
<p>[21]- Hilyet-ül Evliyâ, C.1, S.160</p>
<p>[22]- Tabakât-ı İbn-i sa’d, C.4, S.236</p>
<p>[23]- Tabakât-ı İbn-i Sa’d, C.1, S.186</p>
<p>[24]- Sire-i İbn-i Hişam, C.2, S.57</p>
<p>[25]- Ensâb-ül Eşrâf, C.5, S.27; El-İstiab, C.1, S.316; Üsd-ül Gabe, C.1, S.34</p>
<p>[26]- El-İstiab, C.1, S.317</p>
<p>[27]- Müstedrek-i Hakim, C.4, S.479</p>
<p>[28]- El-İsabe, C.1, S.345; Üsd-ül Gabe, C.1, S.34</p>
<p>[29] Üsd-ül Gabe, C.2, S.34; El-İsabe, C.1, S.317</p>
<p>[30] Tarih-i Yakubi, C.2, S.154</p>
<p>[31] Tarih-i Yakubi, C.2, S.158</p>
<p>[32] Ensâb-ül Eşrâf, C.5, S.28</p>
<p>[33] El-Maarif, S.64; İkd-ü Ferid, S.64; Şerh-i Nehc-ül Belağa İbn-i Ebil Hadid, C.1, S.198</p>
<p>[34] Maarif, S.64; Ensab-ul Eşraf’ Belâzurî, C.5, S.28</p>
<p>[35] El-Kamil-u Fi’ttarih, C.3, S.38</p>
<p>[36] Tarih-i Yakubi, C.3, S.50</p>
<p>[37]- ‘El-Mearif’ İbn-i Kuteybe, S.64; İkd-ül Ferid, C.4, S.65; ‘Şerh-i Nehc-ül Belağa’ İbn-i Ebil Hadid, C.1, S.198</p>
<p>[38]- Tarih-i Yakubi, C.3, S.50; İkd-ül Ferid, C.4, S.65; ‘Şerh-i Nehc-ül Belağa’ İbn-i Ebil Hadid, C.1, S.198</p>
<p>[39]- ‘Şerh-i Nehc-ül Belağa’ İbn-i Ebil Hadid, C.1, S.199</p>
<p>[40]- Ensab-ul Eşrab, C.5, S.28</p>
<p>[41]- ‘El-Mearif’ İbn-i Kuteybe, S.64; İkd-ül Ferid, C.4, S.65; ‘Şerh-i Nehc-ül Belağa’ İbn-i Ebil Hadid, C.1, S.198</p>
<p>[42]- Ensab-ul Eşraf, C.5, S.28</p>
<p>[43]- ‘El-İkd-ül Ferid’, C.4, S.65; ‘El-Maarif’ İbn-i Kuteybe, S.64; ‘Şerh-i Nehc-ül Belağa’ İbn-i Ebil Hadid, C.2, S.158</p>
<p>[44]- Tarih-i Yakubi, C.2, S.158</p>
<p>[45]- ‘Şerh-i Nehc-ül Belağa’ İbn-i Ebil Hadid, C.1, S.199</p>
<p>[46]- Nehc-ül Belağa, 67. Mektup</p>
<p>[47]- Sünen-i Beyhaki, C.6, S.348</p>
<p>[48]- Rahmetli Allame Emini bu servetlerin tarihi kaynaklarını değerli kitabı El-Gadir, C.8, S.293′te nakletmiştir.</p>
<p>[49]- Nehc-ül Belağa, 3. Hutbe</p>
<p>[50]- ‘Şerh-i Nehc-ül Belağa’ İbn-i Ebil Hadid, C.1, S.269</p>
<p>[51]- Tevbe/34</p>
<p>[52]- Ed-Derecâr-ür Rafia, S.242 ‘Şerh-i Nehc-ül Belağa’ İbn-i Ebil Hadid, C.3, S.54</p>
<p>[53]- Bakara /177</p>
<p>[54]- Muruc-uz Zeheb, C.2, S.345</p>
<p>[55]- Ed-Derecât-ür Rafia, S.243; ‘Şerh-i Nehc-ül Belağa’ İbn-i Ebil Hadid, C.3, S.54</p>
<p>[56]- Umdet-ul Kari, C.4, S.291; El -Gadir, C.8, S.333′ ün nakline göre.</p>
<p>[57]- Ed-Derecâr-ür Rafia, S.243; ‘Şerh-i Nehc-ül Belağa’ İbn-i Ebil Hadid, C.8, S.257- 258</p>
<p>[58]- ‘Muruc-uz Zeheb’, C.2, S.349; ‘Şerh-i Nehc-ül Belağa’ İbn-i Ebil Hadid, C.8, S.358; Ed- Derecat-ul-Rafia, S.244</p>
<p>[59]- Cundeb kelimesinin musağğarıdır. Arap dilinde karşıdakini tahkir etmede kullanılır.</p>
<p>[60]- Ed-Derecat-ul Rafia, S.244- ‘Şerh-i Nehc-ül Belağa’ İbn-i Ebil Hadid, C.8, S.258</p>
<p>[61]- 2- kg</p>
<p>[62]- Resulullah’ın “Gökyüzü altında ve yeryüzü üzerinde Ebuzer’den daha doğru konuşan birisi yoktur” sözüyle halifenin onun hakkında söylediğini bir mükayese edin ve ortaya çıkan vahim tabloya bakın!!…</p>
<p>[63] Ed-Derecat-ür Rafia, S.245; Şerh-i Nehc-ül Belağa (İbn-i Ebil Hadid), C.8, S.260</p>
<p>[64] Muruc-üz Zeheb, C.2, S.350</p>
<p>[65]- “Şerh-i Nehc-ül Belağa” İbn-i Ebil Hadid, C.8, S.252; Ed-Derecâr-ür Rafia, S.248</p>
<p>[66]- Muruc-üz Zeheb, C.2, S.350; Ed-Derecat-ul Rafia,, S.249</p>
<p>[67]- Sahih-i Buhari, C.1, S.107, Zekat babı, Mısır baskısı.</p>
<p>[68]- El-Kamil, İbn-i Esir, C.3, S.56; ‘El İtkan Fi Ulum-il Kur’an’da Kur’an’ın toplanmasını hicretin 25. yılı olarak yazmıştır.</p>
<p>[69]- Ensab-ul Eşraf, C.5, S.55</p>
<p>[70]- Ensab-ul Eşraf, C.5, S.54</p>
<p>[71]- Ensab-ul Eşraf, C.5, S.54; Yakubi de bu olayı az bir farkla kendi kitabında, C.2, S.163′te nakletmiştir.</p>
<p>[72]- Ensab-ul Eşraf, C.5, S.54</p>
<p>[73]- Tarih-i Taberi,, C.4, S.283, Mısır baskısı.</p>
<p>[74]- El-Gadir,, C.8,, S.335-336</p>
<p>[75]- El-Kamil-u Fit-Tarih, C.3, S.55</p>
<p>[76]- Şerh-i Nehc-ül Belağa, C.8, S.262</p>
<p>[77]- Ensab-ul Eşrab,, C.5,, S.24</p>
<p>[78]- Tarih-i Yakubi,, C.2,, S.153</p>
<p>[79]- Tarih-i Yakubi,, C.2,, S.163; Kamil-i İbn-i Esir,, C.3,, S.43; Tarih-i Hulefa, S.155</p>
<p>[80]- El-Gadir, C.8,, S.123</p>
<p>[81]- El-Bidayet-u ve-Nihaye,, C.7,, S.155-165</p>
<p>[82]- El-Gadir, C.8, S.341</p>
<p>[83]- Taberi,, C.4, S.284; El Bidayet-i ve Nihaye,, C.7,, S.155</p>
<p>[84]- İbn-i Hacer kendi kitabı ‘Feth-ul Bari’, C.3, S.218′de bu olayı naklettikten sonra şöyle diyor: “Doğru olan şudur ki, Ebuzer o hükümdar ve halifeyle muhalefet ediyordu ki, kendileri için mal ve servet topluyor, sonra da onu gerekli ve uygun yerlerde harcamıyorlardı.”</p>
<p>[85]- El-Emval-u Ebi Ubeyd, S.269</p>
<p>[86]- Nehc-ül Belağa 3. Hutbe</p>
<p>[87]- Aynı kitap 126. Hutbe</p>
<p>[88]- Nehc-ül Belağa, 62. Mektup</p>
<p>[89]- Üsd-ül Gâbe, C.1, S.302, Tabakat-ı İbn-i Sa’d, C.4. S.233, Hilyet-ül Evliyâ, C.1, S.302.</p>
<p>[90]- Ed-Derecât-ür Rafia, S.252.</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com/ebuzer-i-giffari/">Ebuzer-i Gıffari</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com">Gelin Canlar Bir Olalım</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kerbela</title>
		<link>https://www.gelincanlar.com/kerbela/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Gelin Canlar]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 31 Oct 2019 09:32:32 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ehli-Beyt Tarihi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.gelincanlar.com.tr/?p=4764</guid>

					<description><![CDATA[<p>Hicretin 61. Yılında ve muharrem ayının Onuncu günü(Aşura Günü) meydana gelen bir olay halen yürekleri sızlatmaya devam etmektedir. Neydu bu olay? Ve neden unutulmuyordu? Olayın tarafları kimlerdi? Ve dertleri neydi? İnsanlık tarihinin her döneminde aydınlığın ve karanlığın, hakkın ve batılın, zalimliğin ve mazlumluğun şahsında tecelli ettiği taraflar vardır ve bunlar arasında şiddetli mücadeleler vardır. Zaten...</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com/kerbela/">Kerbela</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com">Gelin Canlar Bir Olalım</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div class="sayfa_icerik_txt">
<p>Hicretin 61. Yılında ve muharrem ayının Onuncu günü(Aşura Günü) meydana gelen bir olay halen yürekleri sızlatmaya devam etmektedir. Neydu bu olay? Ve neden unutulmuyordu? Olayın tarafları kimlerdi? Ve dertleri neydi?</p>
<p>İnsanlık tarihinin her döneminde aydınlığın ve karanlığın, hakkın ve batılın, zalimliğin ve mazlumluğun şahsında tecelli ettiği taraflar vardır ve bunlar arasında şiddetli mücadeleler vardır. Zaten tarihi yönlendiren temel çelişkide bu iki güç arasındaki mücadeledir.</p>
<p>Bir zaman olmuş bu Habil ile Kabil arasında olmuş, bir dönemde Hz.Musa(as) ile Firavun, bir dönemde Hz.İbrahim(as) ile Nemrud yine bir dönemde Hz.İsa(as) ile Roma İmparatoru arasında tarihi yönlendiren, gerçek anlamda tarihe yön veren, tarihi değiştiren hadiseler meydana gelmiştir. Yine bu mücadeleler Hz.Muhammed(sav) ile Ebu Süfyan arasında, Hz.Ali(as) ile Mauviye arasında devam etmiştir.</p>
<p>İslamiyet insanlık tarihini açıklarken temel çelişki olarak Vahiy çizgisinde olanlar ile bu çizgiye karşı olanların mücadelesine dikkat çeker ve bu çizgiyi <strong>HAK VE BATILIN </strong>savaşı olarak isimlendirir. İnsanlık tarihi boyunca vahiy muhatabı olan Resuller ve nebiler gelmiş onların takibcileri vasileri, imamları ve salih dostları gelmiş ve insanoğluna yol göstermiş, yön göstermiş ve bir ve hep aynı noktaya davet etmişlerdir. Yine tüm bu davetcilerin karşısına birtakım güçler çıkmış ve karşı koymuşlardır ve bu karşılıklı mücadele kıyamete kadarda sürüp gidecektir. hadislerde belirtildiği üzere 124 bin resul ve nebi gönderilmiş ve bunların dostlarıda aynı davet üzere çaba harcamışlardır. Tarihin her döneminde bu iki ucu, kutbu şahsında temsil eden şahıslar yada örgütlenmeler olmuştur. İşte kutsal kitabımız Kur’an bizleri “Düşünmeye, Akletmeye” çağırırken “TARİHE BAKMAYA”da çağırmaktadır. Tarihe sağlıklı bir bakış günümüzünde birçok problemini çözmeye yarayacaktır. Tarihe bakışda birçok ibretler ve dersler vardır tarihdeki yanılgılar bizler için örnek derslerdir. İnsanların gittikleri yolu doğru zannetmeleri önemli değildir. Önemli olan gidilen yolun gerçekten doğru olup olmadığıdır. Zannetmek ve gerçek farklı şeylerdir, insanların çoğu zanlarına uyarlar ve bu nedenlede gerçek yolu bulamazlar.</p>
<p>İşte hicri 61. Yılda da zanlarına uyanlar yezid gibi bir zalimin peşine giderek, onun propagandalarına kanarak yada çeşitli nedenlerle ondan korkarak yada birşeyler umarak Hz.Hüseyin(as) gibi ilahi makamlarda kutsanmış ayet ve hadislerle övülmüş hakikat abidesi bir şahsın karşısına çıkmışlardı. Onu ve dostlarını öldürerek iyi bir iş yapmış olacaklarını zannediyorlardı. Nefislerindeki yanlışlıkları düzeltememişler ve en büyük yanılgılara sevk edilmişlerdi. Güzel bir iş yapıyoruz zannıyla çok kötü bir işe talip olmuşlar Hakkın dönemdeki temsilcisi Hz.Hüseyin(as)’in karşısına çıkmışlardı. Kimisi cahillikten, kimisi zalimlikten dolayı bu büyük yanılgıya düşmüşlerdi. İmam Cafer-i Sadık(as)’ın yorumuyla “yezidin ordusundaki bu kişiler Hz.Hüseyin(as)’i asi olarak kabul ediyor ve onu meşru otoriteye başkaldırdığı için öldürüp cennete gitmeyi umuyorlar, zannediyorlardı.” Otoriteye başkaldıran Hz.Hüseyin(as)’in aslında meşru otorite olduğu gerçeğini göremiyorlardı. Meşru zannettikleri yezidi otoritenin aslında zulmün o dönemki yegane kaynağı olduğunu göremiyorlardı. Ölçülerini öylesine karıştırmışlar ve akılları öylesine şaşırmıştı ki iki uç odak olan Hz.Hüseyin(as) ile Yezid arasındaki farkı dahi göremiyecek duruma düşmüşlerdi.</p>
<p>Hicri 61. Yılda küfe haklı Hz.Hüseyin(as)’e mektuplar göndererek onu davasında destekleyeceklerini ve her konuda yardımcı olacaklarını bildirmişlerdi. Hz.Hüseyin(as) bu davete uymak zorundaydı, çünkü eğer küfeliler sözlerinde dururlarsa küfede merkezi bir güç oluşturacak ve küfe merkezli bu güç uyanık ve bilinçli müslümanlara önderlik yapan Hz.Hüseyin(as)’in liderliğinde yezidin saltanatını başına yıkacak ve zulüm dolu topraklara ADALET GÜNEŞİ DOĞACAKTI.</p>
<p>Yada küfeliler sözlerinden dönerse Hz.Hüseyin(as) onlara hücceti tamamlamış olacak ve küfelilerin mahşerde hiçbir savunma hakları olmayacaktı. Eğer Hz.Hüseyin(as) davete gitmeseydi küfeliler ve tarih onu hep kaçmakla suçlayacak ve onun çabasını boğmuk isteyecekti. Hz.Hüseyin(as) tüm bu durumların bilincindeyki. Küfelilere yazdığı son mektubunda şöyle diyordu:</p>
<p>“…. Ama eğer siz sözünüzü tutmayarak pişman oluyor ve bundan utanıyorsanız, bu durum geçmişte örneği olmayan yeni bir şey değildir. Çünkü geçmişte babama, kardeşime ve en son kuzenime (Elçi Müslüm’e) benzeri şekilde davranan sizlerdiniz. Eğer durum böyleyse o zaman siz kendi hayatınızı kendi ellerinizle yıkmakta, ebedi mutluluğun bütün kapılarını kapatmaktasınız. Bilinki Allah her zaman benim yardımcımdır ve koruyucumdur ve size ihtiyacı olan ben değilim…”</p>
<p>Mektup yazıldı ve Hz.Hüseyin(as) dostlarından Kays’a teslim edildi, Kays küfeye doğru hareket etti ancak ibni ziyad’ın muhafızlarının eline düştü ve öldürüldü. Onun şehadet haberi İmam Hüseyin(as)’i çok üzdü. Ağlayarak elini göğe kaldırdı ve onun için şöyle dua etti: <strong>“ALLAH’IM, BİZE VE ŞİİLERİMİZE (Dostlarımıza) SENİN YANINDA YÜCE BİR YER TAYİN ET VE ONLARA MERHAMETİN VE CÖMERTLİĞİNLE HÜKMET. GERÇEKTEN SENİN GÜCÜN HERŞEYE YETER.”</strong></p>
<p>Kerbela denilen çöle Hz.Hüseyin(as) ve dostları Muharrem ayının birinci günü ayak bastılar ve 10 gün süreyle orada muhasara altında kaldılar ve onuncu gün anlamına gelen AŞURA GÜNÜ şehid oldular. <strong>Kerbela olayı Hz.Hüseyin(as) ve dostlarının bilinçli bir tercihidir, onlar bu sonucu bizzat istediler ve akıttıkları kanla tarihi dirilttiler, gelecek kuşaklara mesaj verdiler. Eğer bugün iyi veya kötü, doğru veya yanlışda olsa bir islami anlayış dünyada mevcutsa işte biz bunu o akıtılan kanlara borçluyuz aksi olsaydı emevi ve yezid hanedanı, saltanatı islamiyetin adını dahi silecekti ve yine bizler bu bugün Hz.Hüseyin(as) ile yezidin farklılıklarını belirleyebiliyor ve hangi saflarda olduklarını bilebiliyorsak bu ayrımı o kanlar sayesinde yapabiliyoruz yoksa bugün tarihden ders alamayan birçok müslüman gibi yezidi birçok şahsı önder olarak kabul edecektik belkide.</strong></p>
<p>Kerbela amaç itibariyle günümüzde de yaşanmaktadır. Allah’ı, Resulünü, ahireti hiçe sayan, Oniki İmamları tanımayan yada inanmış gözükerek dünya menfaati güden şahıslar ve fikirler bugünde yaşamakta, savunulmakta ve yaşatılmaktadır. Üstelik ellerindeki tüm propaganda araçlarıyla insanların akıllarını muhakemelerini yok ederek onları muhakeme gücünden yoksun bırakarak onları adı yezid olmayan ama fikirleri yezidi olan yollarına davet etmektedirler. Ve yine günümüzde adları Hüseyin yada diğer İmamların adı olmayan ama çağırdıkları yol onların yolu olan insanlar ve gruplar yaşamaktadır. Kısaca Habilin, Musa’nın, İbrahim’in, Hz.İsa’nın, Hz.Peygamberin, Hz.Ali’nin İmam Hasan ve İmam Hüseyin’in mücadelesi bugünde devam etmektedir. Tüm insanlar zanlarını ve atalarının kendilerine gösterdiği yolları bir tarafa bırakıp bu insanların yollarını bulmalıdırlar. Tüm insanlar İZZET ile ZİLLET arasında tercih yapmak zorundadırlar, gelecek kuşakların Hüseyni bir dünyada yada yezidi bir dünyada yaşayacakları sorunu bizim bugün yapacağımız seçime bağlıdır. Konuyu Hz.Muhammed(sav)’in bir hadisiyle bağlıyoruz, Şöyle diyor İslam Peygamberi; “YA ALİ, SEN VE SENİN ŞİALARIN (Taraftarların) KURTULUŞA ERECEKLERDİR.”</p>
<p>Ve bizde şöyle diyoruz: “NE MUTLU ALİ’NİN ŞİA’SI OLANLARA”</p>
<h3>HZ.HÜSEYİN’İN KÜFE HALKINA SON MEKTUBU</h3>
<p>Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla,</p>
<p>Arkadaşlar, Büyükbabam Peygamberin şu hadisini biliyorsunuz:</p>
<p>“Bir topluluk kadir olan Allah’ın sınırlarını aşan, O’nun yasakladıklarına izin veren, Peygamberin sünnetine aksi hareket eden ve insanları zulüm ve kötülükle yönetip onlara zulmeden bir zalimle karşılaştıkları halde daha sessizliklerini sürdürüp bu zalimi durdurmak için hiçbir önlem almıyorsa, O zaman Allah onları gerçekten hakettikleri cehenneme gönderecektir.”</p>
<p>Arkadaşlar, bilmiyormusunuz ki Beni Ümeyye Oğulları şeytanı izler ve Allah’ın emirlerine uymaz. Nasıl bir bozukluk içinde yaşadıklarını ve Allah’ın izin verdiklerini yasaklayıp, yasaklarına ise göz yumarak, Allah’ın kanunlarını ne ölçüde yürürlükten kaldırdıklarınıda biliyorsunuz.</p>
<p>Arkadaşlar, biliyorsunuz ki herkesden daha çok ben hilafet makamını hak ediyorum ve zulüm ve sömürüden kurtulmak ancak adaletle mümkün olur.</p>
<p>Ey küfe halkı, pekçok sayıda mektup yazarak elçiler gönderen sizlerdiniz. Tüm bu davetleri gönderen umut verici vaadlerde bulunan sizlerdiniz. Şimdi ben sizin çağrılarınza uyup size gelmekteyim. Eğer siz sözünüzde sadıksanız; ve o zaman hayatdan kendi payınızı alırsınız ve zorbalık ve zulümden kurtuluş ve ebedi saadete giden yolda ilerlersiniz.</p>
<p>Ama eğer siz sözünüzü tutmayarak pişman oluyor ve bundan utanıyorsanız, bu durum geçmişte örneği olmayan yeni bir şey değildir. Çünkü geçmişte babama, kardeşime ve en son kuzenime (Elçi Müslüm’e) benzeri şekilde davranan sizlerdiniz.</p>
<p>Eğer durum böyleyse o zaman siz kendi hayatınızı kendi ellerinizle yıkmakta, ebedi mutluluğun bütün kapılarını kapatmaktasınız.</p>
<p>Bilinki Allah her zaman benim yardımcımdır ve koruyucumdur ve size ihtiyacı olan ben değilim….</p>
<p>Mektup yazıldı ve Hz.Hüseyin(as) dostlarından Kays’a teslim edildi, Kays küfeye doğru hareket etti ancak ibni ziyad’ın muhafızlarının eline düştü ve öldürüldü. Onun şehadet haberi İmam Hüseyin(as)’i çok üzdü. Ağlayarak elini göğe kaldırdı ve onun için şöyle dua etti:</p>
<p><strong>“ALLAH’IM, BİZE VE ŞİİLERİMİZE (Dostlarımıza) SENİN YANINDA YÜCE BİR YER TAYİN ET VE ONLARA MERHAMETİN VE CÖMERTLİĞİNLE HÜKMET. GERÇEKTEN SENİN GÜCÜN HERŞEYE YETER.”</strong></p>
<h3>KERBELA’DA KANIN ROLÜ</h3>
<p>Görünüşte yezid ve ordusu büyük bir zafer kazanmıştı. Ölümler, esirler, yağmalar, hakaretler. Buna rağmen sarayı bir korku sarmıştı. Ümmet bu faciayı öğrenirse acaba ne tepki gösterecekti, bu meçhuldü. Esirler hakla ne diye? nasıl tanıtılacaktı? Ümmet seyirci mi kalacaktı?</p>
<p>Yezid bu nedenle ordusunun haricilerle savaştığını ve zafer kazandığını yaydı. Esirleri şama getirip halkında katılacağı bir tören yapılmasını istemişti. Zeynep bütün bunların farkındaydı. Bu facia ümmete ulaşmazsa dökülen kanların heder olacağını biliyordu. (Dünyevi anlamda) Kılıçla kadının savaşmasının haram olduğunu bildiği için ilim, dil ve kalemiyle amansız bir mücadele başlattı. Şam ve küfede konuştu. Halkı yezide karşı direnmeye, kıyama çağırdı. Konuşması dilden dile diyardan diyara ulaştı. Yezid hükümetinin içyüzü ümmetçe anlaşıldı.</p>
<h3>HZ. HÜSEYİN(AS)’İN KIZ KARDEŞİ HZ. ZEYNEB’İN KÜFE HALKINA SÖYLEDİĞİ SÖZLERİ</h3>
<p><strong>Ey Küfe ehli, Hilekar ve düzenbaz millet. </strong>Ağlayın ki devamlı gözleriniz yaşlı, yürekleriniz dağlı kalsın. Aynı urgan ören kadın gibi ördüğünüzü yerinden ayırmaktasınız.(Sökmektesiniz.) Sizin  anlaşmalarınız yalan, İman meşaleniz ışıksızdır.</p>
<p>Çok laf edip havalara giren, gösterişli ve düzenbaz, dostu öldürüp düşmanın sırtını sıvazlayan bir milletsiniz.</p>
<p>Ne kadar kötü bir iş yaptınız. Allahın hışmını satın aldınız. Cehennem ateşine kalıcı olarak daldınız. Ağlıyormusunz, ağlayınız, ağlamayı hakettiniz. Huzurlu ve sevinçli bir yaşam sizin için değildir.</p>
<p>Üzerinize vurduğunuz rezillik damgası yıllar gelip geçsede o rezaletlik giderilmeyecek. Bu rezilliği nasıl giderirsiniz? Peygamberin çocuğunu öldürmenize nasıl cevap veriyorsunuz. Cennet gençlerinin efendisi, sizin gibi kötü insanların yolunu ışıklandıran, kötü günlerde sizin yardımınıza koşan, belalarda size ortak olan yok artık. Yok olan, ey yüreği yanık millet kahrolun.</p>
<p>Bilmiyormusunuz? Allahın Resulünün yüreğini nasıl yaktınız? Onun saygınlığına zarar verdiniz. Nasıl bir kanı döktünüz ve başınıza nasıl toprak döktünüz. Kötü ve akılsızca yaptığınız işten dolayı yer ve gök sizin şerrinizden taşma noktasına gelmiştir.</p>
<p>Şaşırtmayınız ki feleğin gözü kan ağlasın. Bunun için ahiretin azabı çok kötüdür. Zararlı çıkanların ne dostalrı var, ne yardımcıları var. Bu mühlet sizi aldatmasın, Allah suçluları hemen cezalandırmaz. Sonunda mazlumun kanını yerde komaz. Suçluyu cehenneme götürür ve ondan yüzünü çevirir, bütün herkesi hayretler içinde bırakır.</p>
<p><strong>Ey İmam Hüseyin’in şehadetine seyirci kalanlar, ağlayın artık kardeşime, ağlayın en pervasız feryatlarınızı salarak. EVET KAPANIP AĞLAYINIZ YÜCE ALLAH’IN HUZURUNDA. </strong></p>
<p><strong>ÇÜNKÜ ARTIK AĞLAMAYA LAYIKSINIZ SİZ.</strong></p>
<h3>HZ.ZEYNEB’İN YEZİDİN SARAYINDA YAPTIĞI KONUŞMA</h3>
<p>Herşeyi bilen, herşeyi yaratan Allah’ın adıyla. Allah’ın selamı Resullerin güvencesi olan atamın üzerinden eksik olmasın.</p>
<p>Allah aynen şöyle diyor: <strong>“Allah’ın ayetlerini yalanlayandan ve onlardan yüz çevirenden daha zalim kimdir? Ayetlerimizden yüz çevirenleri, yüz çevirmelerinden dolayı kötü bir azapla cezalandıracağız.”</strong></p>
<p>Ey yezid, bizi aç ve sefil bıraktığına, bizim varlığımızı tehlikeye soktuğunamı inanıyorsun gerçekten? Bağlanmış ve zincire vurulmuş halimizle huzurunda bizi el pençe divan durdurmakla bizi zavallı tutsaklar durumuna düşürdüğüne yada bu yolla bizim üstümüzde egemenlik kurduğunamı inanıyorsun?</p>
<p>Allah katında bizim itibarımızı yitirdiğimizi, gözden düştüğümüzü, buna karşılık sizinde yüceltildiğinizi, şereflendirildiğinizi mi düşünüyorsunuz?</p>
<p>Sizin dış görünüşteki başarınızın yüce şerefinizden yada üstün olduğunuzdan ileri geldiğini mi sanıyorsun? Kibirli ve basiretsiz kılığına bakmadan buna mı dikmiştin gözünü?</p>
<p>Dünya alemini elde ettiğine, bütün cihan üstünde nüfuz sahibi olduğuna mı inanmaya başladın. Dalavereli işlerinizin düzlüğe çıktığını, durumunuzun güvence altına alındığını ve kendini ülkenin efendisi devletinde yöneticisi olduğunumu sanıyorsun sen. Bekle bekle cahilin aklını çeliyorsun. Sizin kadınlarınız perdelerin arkasında saklanacakda, Resulullahın kızları olanlar hep tutsak edilecek ve Pazar Pazar kapı kapı dolaştırılıp halka teşhir edilecek öyle mi? Senin kaprislerin yüzünden kent kent dolaştırıldık, dağlarda yaşayanlarıyla, yol kıyılarında pınar başlarında çadır açanlarıyla, varlıklısıyla yoksuluyla, şereflisiyle şerefsiziyle yaşlısıyla gerciyle herkes binbir çeşit insan uzak demeden yakın demeden bizi seyretti. Eli iş tutan bir erkeğimiz yokki yardıma gelsin, bir yakınımızda yokki imdada yetişsin.</p>
<p>Ey yezid, şu yaptıklarınla Allah’a karşı kibirlilik davası güttüğünü en kesin biçimde kanıtladın. Senin ataların değilmidir Ordular hazırlayıpta bizzat Resulullahın kendisine kılıç çekenler?</p>
<p>Sen islam şehitlerinin ciğerlerini dişleriyle yiyenlerin soyundan değilmisin? Şunu bilki senin bu adi, bu iğrenç, bu pis hareketlerin sizin ruhunuza işlenmiş olan inançsızlığınızın ta bedir savaşından beridir kalbinizde alev alev yanan intikam hırsınızın dışa vurmasından başka bir şey değildir. Bize karşı kin, garez ve intikam beslersin, Resulullahın ehli beytine karşı olan düşmanlığını açıkca ilan etmektende çekinmezsin. Sen Resulullahı hiçe sayarsın, senin bu şeytani başarını ataların görebilseydiler atılırlardı hemen ve aferin sana yezid, bileğine kuvvet intikamımızı iyiki aldın diyerek sana cesaret verirlerdi.</p>
<p>Ey yezid şu meclisin huzurunda zevkten dört köşe olarak ve ağzın kulaklarına değerek, elindeki asayla eba abdullah el hüseyin’in dişlerine vuruşturuyorsun. O dişlerin o dudakların Resulullahın öpüp sevdiği dişler ve dudaklar olduğunu biliyormusun?</p>
<p>Ey yezid bilki senin tuzağın zayıftır ve günlerin sayılıdır. Hainlerin ve zalimlerin hesaba çekileceğini duyuran çağrı bir tufan gibi sökün ettiğinde, bu derneğin dağılacak ve bütün uşakların seni terkedecek o günleri uzak sayma sakın.</p>
<h3>MUHARREM AYI VE ÖNEMİ</h3>
<p>İnsanlık tarihinin ve bütün ideolojilerin keskin virajları ve dönüm noktaları vardır. Bu kesişim noktalarında geleceğin tarihi yazılır. Gelecek nesillere mesajlar verilir. İslam tarihinin gelişim sürecinde de herkesce çok hassas ve çok dikkatle değerlendirilmesi gereken düşünülmesi gereken zamanlar ve olaylar vardır.</p>
<p>İşte hicretin 61. Yılında  ve Muharrem ayının Onuncu gününde (Aşura Günü) meydana gelen olayda bu tür virajlardan birisidir. Emevi sultanlarından Muaviye daha sağlığında oğlu yezidi kendi yerine, islam aleminin başına halife olarak vasiyet etmiş ve sağlığında biat sözleri almaya başlamıştı. <strong>Baskı, zulüm ve korkuyla başa ne şekilde gelirse gelsin herkesi önder kabul etmeye alıştırılmış müslüman halk, saltanatcıların beslemesi durumunda olan Dini önderlerin ve dinlerini dünyevi menfaatlere satan o günün aydınlarının da telkin ve yardımlarıyla yezidi önder olarak kabul etmişti, zaten etmeyenlerde acımasızca katlediliyorlardı.</strong></p>
<p>Resulullah(sav)’ın torunu olan ciğerparesi olan ve hakkındaki ayet ve hadislerle övülmüş olan Hz.Hüseyin(as) ise elbette hak yolunun ne olduğunu çok iyi biliyordu. Bu nedenlede batılı çok iyi tanıyordu. Dolayısıylada yezid gibi içkisi,zalim, zinacı, şehvetperest, makamperest ve inkarcı bir kişiye asla itaat etmezdi. Hz.Hüseyin(as) bu noktada kendisine çok büyük bir görev düşüğünün bilincindeydi, yapması gerekeni o koşullarda yapacaktı, kararlıydı. Müslümanlara şöyle sesleniyordu:</p>
<p>EY İNSANLAR ALLAH’IN ELÇİSİ BUYURDU Kİ: HER KİM BİR ZALİM SULTANIN ALLAH’IN HARAM ETTİĞİNİ HELAL KILDIĞINI, ALLAH’A VERDİĞİ SÖZDEN VAZGEÇTİĞİNİ, RESULULLAH’IN YOLUNA MUHALEFET EDİP ONDAN AYRILDIĞINI VE ALLAH’IN KULLARI ARASINDA ZULÜMLE VE HAKKI ÖLDÜRÜP HÜKMETTİĞİNİ GÖRÜRDE ONA KARŞI SÖZLE VEYA DAVRANIŞLA KIYAM ETMEZSE, ALLAH ONU O ZALİMLE BİRLİKTE HAŞREDİP, YARGILAYACAKTIR. EĞER CEDDİM MUHAMMEDİN DİNİ BENİM KANIM DÖKÜLMEDEN, BENİM KANIM AKITILMADAN KUVVET VE BEKA BULMAYACAKSA, EY KILIÇLAR, MIZRAKLAR, HARÇERLER VE OKLAR BENİM HAYATIMA SON VERİNİZ. YEZİDE BİAT ETMEK BENİM İÇİN ZİLLETTİR. ÖLÜMÜ BU ZİLLETE TERCİH EDERİM.</p>
<p>Hz.Hüseyin(as), insanları uyarabilmek amacıyla mekkeye doğru yola çıktı. Yezidi zalimler ise onu öldürmeye kararlıydılar, bunu bilen Hz.Hüseyin(as), kutsal topraklarda kan akıtılmasın diye ve kendisini davet eden küfelilerinde katkısıyla küfeye doğru yola çıktı. Amacı küfeye varabilmek ve kendisine orada katılacak ve çevreden katılacak müslümanlarla birlikte bir güç oluşturarak yezide karşı savaşmaktı. Ancak yezidin küfede estirdiği terör ve zulümden korkan ve hayat ile ölüm arasındaki islami çözümlemeyi kavrayamayan küfeliler verdikleri sözden çoktan dönmüşler ve dinlerini, dünyalıklarına satmışlardı.</p>
<p>Nitekim Muharrem ayının 1. Gününde Hz.Hüseyin(as) ve çok az sayıdaki Ehli Beyt dostu Kerbela denilen bölgeye ayak bastılar. Yezidin ordusuda bazı rivayetlere göre Otuzbin kişilik bir güçle Hz.Hüseyin(as)’in yüz kişiyi geçmeyen dostlarını kuşatma altına almışlardı. Çok tuhaftır ve o kadarda acıdır ki Ebu Süfyan ve Hind gibi bir islam düşmanının torunu ve en az onlar kadar zalim olan Muaviye gibi birisinin oğlu olan yezidi önder kabul eden Müslümanlar Hz.Hüseyin(as) gibi birini öldürüp cennete gitmeyi umut ediyorlardı, çünkü onların gözünde Hz.Hüseyin(as) halifeye isyan etmişti. Tarihin bu noktasında çok çetin bir sınav insanları bekliyordu. Nitekim Muharrem ayının 10. Günü Hz.Hüseyin(as) ve dostlarından toplan 72 kişi aç ve susuz şehit ediliyor ve hanımları ve çocukları esir alınıyordu.</p>
<h3>KERBELANIN MESAJI</h3>
<p>Eğer Hz.Hüseyin(as),  para yada mal peşinde olsaydı bunca zahmeti çekmesine gerek yoktu. Halk ona her istediğini verirdi. Hatta lanet yezid dahi susması karşılığında onu paraya yada mala boğardı. Her istediğini önüne koyardı. Hz.Hüseyin(as) de tıpkı dedesi Resulullah(sav) gibi davası uğruna kendisine teklif edilen tüm dünya nimetlerini reddetmiştir. İmamların ölümlerinden sonra evlatlarına bıraktıkları mirasların birkaç katı bugün en fakirlerimizde bile bulunmaktadır. Tarihi kaynaklar onların yaşadıkları sürece bütün maddi varlıklarını halkla paylaştıklarını yazmıştır. <strong>O HALDE KERBELA DAVASI PARA YADA MAL DAVASI DEĞİLDİ !!!!</strong></p>
<p>Eğer Hz.Hüseyin(as) şöhret peşinde olsaydı yine bunca zahmete  gerek yoktu, çünkü halk zaten onu tanıyordu. Peygamberin torunuydu, Ehli beyt evine mensup bir şahsiyetti. Ayetler ve hadislerle övülmüş bir şahıstı.Peygamberimiz sürekli onunla meşgul olmuş, hutbe okurken dahi Hz.Hüseyin(as)’i gördüğünde onu kucaklıyor, namazda secdedeyken sırtına çıktığında ise o incinmesin diye ininceye kadar secdeyi uzatıyordu. Hz.Hüseyin(as)’le ilgili birçok ayet ve hadis bulunmaktaydı. Onu öven sözler müslümanların çoğunca biliniyordu. Yani zaten şöhret sahibiydi, küfe halkı kendisini biat için çağırdıklarında ona onbirlerce mektup yazmışlardı. Hz.Hüseyin(as) koşulların elverdiği ölçüde  tüm müslümanlarca az çok tanınıyordu. Onu halka tanıtan Allah, Peygamber ve Hz.Ali(as)’ydi ki bunların övdüğü kişiden daha şöhretli kim olabilirdi ki? <strong>O HALDE KERBELA DAVASI ŞÖHRET DAVASIDA DEĞİLDİ !!!!</strong></p>
<p>Eğer Hz.Hüseyin(as) makam peşinde olsaydı islamın verdiği değer ve makam elbette ona yeterdi. Üstelik makam ve iktidar peşinde koşan bir insan sayı olarak çok azınlıkta olduğu ve fiziki olarak gireceği ve mutlak olarak kaybedeceği bir savaşa girermiydi? <strong>İktidar yada makam için savaşan insanlar kaybedeceklerini kesin olarak bilecekleri hiçbir savaşa giremezler. </strong>Çünkü bu takdirde istedikleri iktidarın yada makamın yolunun yüzlerine kapanacağını bilirler. <strong>O HALDE KERBELA DAVASI İKTİDAR YADA MAKAM DAVASIDA DEĞİLDİ !!!!</strong></p>
<p><strong>Peki Hz.Hüseyin(as) ve bir grup dostunun kerbeladaki direnişinin mantığı neydi? Neydi, bu yalnızlığa ve zor duruma herşeye katlanarak, göze alarak, karşı durmalarını sağlayan sebep. Onalr kerbelada neden direndiler?</strong></p>
<p><strong>Hz.Hüseyin(as) kerbela mesajının anlamı neydi acaba?</strong></p>
<p>Her müslümanın bunu ciddi olarak düşünmesi gerekiyor?</p>
<p><strong>Hz.Hüseyin(as) </strong>kardeşi Muhammed-i Hanefiye’ye yazdığı vasiyetnamesinde  bu konuda şöyle diyor:</p>
<p>“Allah’ım; Sen biliyorsun ki, bizim kıyamımız saltanat için, yarışmak ve dünya mallarından bir şeye ulaşmak için değildir; Bizim kıyamımız, Senin dini’nin gerçek nişanelerini ortaya koymak, beldelerinde ıslahat yapmak, mazlum kullarını kurtarmak, senin farz ve sünnet emirlerini uygulamak için yapılan bir harekettir.”</p>
</div>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com/kerbela/">Kerbela</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com">Gelin Canlar Bir Olalım</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Gadir-i Hum</title>
		<link>https://www.gelincanlar.com/gadir-i-hum/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Gelin Canlar]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 31 Oct 2019 09:30:51 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ehli-Beyt Tarihi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.gelincanlar.com.tr/?p=4762</guid>

					<description><![CDATA[<p>Zilhicce ayının 18. Günü öğle üzeri Resulullah(sav) veda Haccandan dönerken Maide suresinin 67. Ayeti nazil oldu. Yüce Allah(cc) şöyle buyuruyordu: “EY PEYGAMBER SANA RABBİNDEN GÖNDERİLMİŞ OLAN EMRİ BİLDİR. BUNU YAPMAZSAN, ONUN ELÇİLİĞİNİ YAPMAMIŞ OLURSUN.” Bu ayeti kerime yolda hareket halinde iken nazil oldu. Bu sırada hac kafilesi mekke ile Medine arasında Cuhve vadisindeki Kadiri Humm...</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com/gadir-i-hum/">Gadir-i Hum</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com">Gelin Canlar Bir Olalım</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Zilhicce ayının 18. Günü öğle üzeri Resulullah(sav) veda Haccandan dönerken Maide suresinin 67. Ayeti nazil oldu. Yüce Allah(cc) şöyle buyuruyordu: <strong>“EY PEYGAMBER SANA RABBİNDEN GÖNDERİLMİŞ OLAN EMRİ BİLDİR. BUNU YAPMAZSAN, ONUN ELÇİLİĞİNİ YAPMAMIŞ OLURSUN.”</strong></p>
<p>Bu ayeti kerime yolda hareket halinde iken nazil oldu. Bu sırada hac kafilesi mekke ile Medine arasında Cuhve vadisindeki Kadiri Humm denen su birikintisinin kıyısına gelmişti. Bu bölge çeşitli bölgelere gidecek hacılar için kesişim ve ayrım noktasıydı.</p>
<p>Hz.Peygamber(sav) önde gidenleri çağırdı ve arkadan gelenleride bekledi. Halk tamamıylada toplanınca namaz kıldırdı. Deve hamutlarından üç basamaklı ve yüksekçe bir mimber yaptırdı. Çeşitli rivayetlere göre yüzbini aşkın müslüman toplanmıştı. Allah’a iman ve kendi peygamberliklerine şahadet edici, birlik ve beraberlikle ilgili bir konuşma yaptı ve sonunda: <strong>SİZE PAHA BİÇİLMEZ İKİ EMANET BIRAKIYORUM. BİRİSİ ALLAH’IN KİTABI KUR’AN DİĞERİDE BENİM EHL-İ BEYTİMDİR. BUNLARA SARILIRSANIZ ASLA SAPIKLIĞA DÜŞMEZSİNİZ. BU İKİSİNİN HESABI KIYAMET GÜNÜ SİZDEN SORULACAKTIR.”</strong></p>
<p>Daha sonra peygamber Hz.Ali(as)’yi yanına alarak ellerini tutup kaldırdı, öyleki halk her ikisininde koltuklarının beyazlarını gör ve <strong>“BEN KİMİN MEVLASI İSEM ALİ ONUN MEVLASIDIR. ALLAH’IM ONA DOST OLANA DOST OL ONA YARDIM EDENE YARDIM ET, ONU HORLAYANI HORLA. HAKKI ONUNLA BERABER KIL”</strong> Dedi.</p>
<p>İşte bu tebliğden sonra ise Maide suresinin 3. Ayeti nazil oldu;  <strong>“BUGÜN SİZİN DİNİNİZİ İKMAL ETTİM, NİMETİMİ TAMAMLADIM, SİZE DİN OLARAK İSLAMI SEÇTİM VE HOŞNUD OLDUM, RAZI OLDUM.”</strong></p>
<p>Bu ayetten sonra ise orada bulunan müslümanların hepsi Hz.Ali(as)’yi kutladılar. Hz.Ali(as) böylece Allah(cc)’ın emriyle ve bizzat peygamber tarafından kendi yerine tayin ediliyordu. Beyat merasimi tamamlandıktan sonra peygamber(sav) şöyle buyurdu. <strong>“Allah’a şükürler ediyorum ki kendi dinini tamamladı. Kendi nimetlerini insanlara tamamladı. Benim risaletim ve benden sonra Ali’nin velayetine hoşnud oldu.”</strong></p>
<p>Bu tarihi muazzam olay sadece Ehl-i Beyt kaynaklarında değil Ehli sünnet kaynaklarında da yer almaktadır. Onlardan bazılarını şöyle sıralayabiliriz.</p>
<p>1-İmam Fahr-i Razi “Tefsiri Bebir-i Mefahitül gayb”</p>
<p>2-Muhammed Bini Cüreyr “Tefsiri Kebir”</p>
<p>3-Ebu Davud Secistani “Süneninde”</p>
<p>4-İmam Ahmet Bin Hambeli “Müsnet 4.Cilt, s.281”</p>
<p>5-Celalettin Süyuti “Tefsiri Durr’ul mensur”</p>
<p>6-İbni Mace “süneninde”</p>
<p>Bu hadisin ayrıntılı incelemesini aşağıda sunuyoruz;</p>
<p>Peygamber efendimiz veda haccından dönerken gadir-i humm denen yerde tüm hacıları toplayarak onlara hitap ettiği “Veda Hutbesi” diye bilinen hutbesinden alınan aşağıdaki hadis, kaynaklarıyla aktarılmıştır.</p>
<p><strong>“Peygamber size ne verdiyse onu tutun ve sizi neden sakındırdıysa ondan sakının. Allah’tan çekinip-korkun; şüphe yok ki Allah’ın azabı pek çetindir.”</strong> (Haşr-7)</p>
<h3><strong>Hadisin Metni:</strong></h3>
<p>Ey insanlar, ben ancak bir beşerim; yakındır  /yakınım /şüphesiz ben zaanediyorum çağrılayım da kabul edeyim; /Rabbimin elçisi gele /bana gelede icabet edeyim /ona icabet edeyim, /ben çağrılmış da icabet etmiş gibiyim; /şüphesiz ben /ben sizin aranızda iki değerli şeyi /iki değerli şey /iki şey /halife olarak iki değerli şeyi /iki şey /ona sarıldığınız sürece /onu tuttuğunuz sürece /ona sımsıkı yapıştığınız sürece benden sonra asla sapıklığa düşmeyeceğiniz /ebedi olarak sapmayacağınız /onlara tabi olduğunuz takdirde asla sapmayacağınız bir şey bırakıyorum /bıraktım /gerçekten bıraktım /halef  bıraktım /halef  bırakıyorum; ve şüphesiz siz onlardan sonra asla sapmazsınız. <strong>Bunlar Allah’ın Kitabı ve Benim Itretim, Ehl-i Beytim’dir. </strong>Birisi diğerinden daha değerlidir.</p>
<p>Allah’ın kitabı gökten uzanmış bir iptir. /Onda nur ve hidayet /sıdk vardır. /(Bunlar) Rabbimin kitabı ve ıtretim (soyumdan olan) Ehl-i Beytimdir.  /Rabbimin kitabı ve ıtretimdir ki, onlar da benim Ehl-i Beytimdir. /Ehl-i Beytim ve yakınlarımdır. /Ehl-i Beyitmdir /soyumdur /ve gerçekten o ikisi (Kevser) havuz(un)da bana gelinceye kadar asla birbirinden uzaklaşmazlar /ayrılmazlar /ayrılmayacaklar /gerçekten o ikisi daima birliktedirler,<strong> asla birbirinden ayrılmazlar. </strong>Öyleyse bakın /Öyleyse Allah’tan çekinin ve bakın bu ikisi hakkında bana nasıl halef olacaksınız /bana olan saygınızı bu ikisine karşı davranışınızda nasıl koruyacaksınız? /Öyleyse bakın, bu ikisi hakkında bana nasıl /ne ile /ne gibi şeyle kavuşacaksınız? Bilen ve Haberdar (Allah) bana haber vermiştir /beni haberdar kılmıştır ki: <strong>Bu ikisi bana kavuşuncaya kadar asla birbirinden ayrılmazlar. </strong>Rabbimden ben bunu istedim o da kabul etti. <strong>Bu yüzden asla onlardan ileriye geçmeyin ki, helak olursunuz ve onlara bir şey öğretmeye kalkışmayın; çünkü onlar sizlerden daha bilgindirler. /Öyleyse onlara sarılın ve sapıklığa düşmeyin. /Gerçekten o ikisi (Kevser) havuz(un)da bana kavuşuncaya kadar baki kalırlar. </strong>/Ben  Rabbim’den o ikisini istedim, o da havuzda onları bana kavuşturacağını vaadetti. /Ben o ikisi için bunu istedim. (Cennetteki) Havuzun genişliği ise Basra ile San’a arası kadardır. O havuzda yıldızların sayısınca bardaklar var. /Gerçekten Latif ve Haberdar (Allah) bu ikisinin, Havuzda bana kavuşuncaya kadar bu iki parmağım gibi (şehadet parmağıyla orta parmağına işaret etti) asla birbirinden ayrılmayacaklarını (değişmeyen bir ahid olarak) bana bildirmiştir. /<strong>Ben sizden önce Havuza varacağım ve siz benden sonra geleceksiniz ve Havuzda bana kavuşmanız umulur. Benimle mülakat ettiğiniz zaman bıraktığım iki emanet hususunda sizden sual edeceğim /sual ederim /gerçekten ben, bana vardığınızda benden sonra Sekaleyn hususunda nasıl bana halef olduğunuzu soracağım. </strong>/Gerçekten Allah benden sual edecek ve ben de sizden soracağım: sizler bana ne söyleyeceksiniz? /Gerçekten ben, sizden önce (Kevser) havuz(un)a varacağım ve siz de bana gelip kavuşacaksınız. Öyleyse bakın, Sekaleyn (iki değerli emanet) hususunda bana nasıl halef olacaksınız?</p>
<p>Söyledik /söylediler /Peygamber(sav)’e denildi ki:“Sekaleyn (iki değerli emanet) nedir?”</p>
<p>Resulullah(sav) şöyle buyurdu: “O ikisinden biri, Allah’ın kitabıdır ki, onun bir ucu Allah’ın elindedir ve bir ucu da sizin elinizdedir. En büyük olanı /En büyük emanet /O ikisinin büyüğü /Onların birincisi /Onlardan biri Allah’ın kitabıdır ve küçük olanı /küçük sekal (değerli emanetin küçüğü) /diğeri benim ıtretim (öz soyum)dir. <strong>Öyleyse kim benim kıbleme doğru yöneliyorsa ve benim davetimi kabul ediyorsa o ikisi hakkında hayırlı tavsiyede bulunsun. /Ben size Allah’ın kitabını ve ıtretimi vasiyet ediyorum. /Size Allah’ın kitabı ve benim ıtretim yeterlidir.</strong> Onlardan birisi diğerinden büyüktür. /<strong>Gerçekten ben (kıyamette) sizlerden iki şey hakkında soracağım: Kur’an ve Ehl-i Beytim hakkında. /Ben sizin aranızda öyle bir şey bırakmışım ki, ona uysanız asla sapıklığa düşmezsiniz. </strong>/(Sizin aranızda) Öyle bir şey (bırakıyorum) ki, eğer ona yapışsanız benden sonra asla sapıklığa düşmezsiniz; bıraktığım şey biri diğerinden daha büyüktür; o yerle gök arasında olan bir bağdır. /Ben sizin aranızda kendi halefim olarak iki değerli sekal (değerli emanet) bırakıyorum: Büyük Sekal ve Küçük Sekal (Ehl-i Beyt). Büyük Sekal’e gelince… Onun bir ucu Allah’ın elinde ve diğer ucu sizlerin elindedir. O Allah’ın kitabıdır, ona uysanız asla sapıklık ve zillete düşmezsiniz /öyleyse ona sarılın ve sapıklığa düşmeyin ve onu değiştirmeyin /ona sarılın, asla yoldan kaymazsınız ve sapıklığa düşmezsiniz. Küçük Sekal’e gelince de… O benim ıtretim(Öz soyum) olan Ehl-i Beytimdir. /Biliniz ki, ve (diğeri de) benim ıtretimdir. /<strong>Ben size Ehl-i Beyt’im hususunda Allah’ı hatırlatıyorum. (Bu cümleyi iki defa veya üç defa tekrarladı.)</strong> /Gerçekten Allah (azze ve celle) bana vahyetmiştir ki, benim ruhum alınacaktır (vefat edeceğim); <strong>size bir söz söylüyorum ki, ona uysanız kurtuluşa erersiniz, eğer onu bırakırsanız helak olursunuz. Gerçekten benim Ehl-i Beytim ve Itretim, benim yanımda özel mevkiye sahip olan yakınlarımdırlar ve gerçekten siz Sekaleyn (iki değerli emanet hususunda sorguya çekileceksiniz; o ikisi Allah’ın kitabı ve benim ıtretimdir. Eğer o ikisine uysanız, asla sapıklığa düşmezsiniz. /Gerçekten siz o ikisine uyduğunuz ve sarıldığınız müddetçe asla sapıklığa düşmezsiniz. </strong>/Gerçekten ben sizin aranızda Allah’ın kitabını ve ıtretim olan Ehl-i Beyt’imi bırakıyorum; o ikisi benden sonra iki halifemdirler; biri diğerinden daha büyüktür. Gerçekten ben sizin aranızda iki değerli şey bırakıyorum: Allah’ın kitabını ve ıtretimi. <strong>Öyleyse onlara sarılın, çünkü o ikisi kıyamete kadar kopmayacak iki iptirler.</strong>”</p>
<p>Yine buyurmuştur ki:</p>
<p>“Ey insanlar, yakında ruhum alınacak ve rabbime gideceğim. Sizlere üzerimde olan vazifenin kalması için bir şey söyleyeceğim. Bilin ki: Ben Rabbimin kitabını ve ıtretim olan Ehl-i Beytimi aranızda bırakıyorum.” <em>Sonrada Ali(as)’ın elinden tutarak şöyle dedi:</em> <strong>“Ali Kur’an iledir ve Kur’an da Ali iledir. Kevser havuzunda yanıma gelinceye dek asla birbirlerinden ayrılmazlar. Bunlardan istediğinizi sorun.”</strong></p>
<p>Elbette hadisin diğer bölümlerinde (asıl manaya zarar vermeyecek) lafız yönünden bazı farklılıklar mevcuttur. Biz hadisin metni bölümünde bu farklılıklara işaret ettik.</p>
<p>Bu hadisi eski yeni birçok büyük alim sahih, sünen, müsned, siyer, tarih, tefsir, lügat ve benzeri kitaplarda nakletmişlerdir(tahric etmişlerdir). Örneğin:</p>
<p>1-Sahih-i Müslüm (C.7, S.122)</p>
<p>2-Sünen-i Tirmizi (C.2, S.307)</p>
<p>3-Sünen-i Daremi (C.2, S.432)</p>
<p>4-Müsned-i Ahmed b.Hanbel (C.3, S.14-17 ve 26-59 ve C.4, S.336-371 ve C.5, S.182-189)</p>
<p>5-Hasais-un Nesai (S.30)</p>
<p>6-Müstedrek-ül Hakim(C.3, S.109-148-533)</p>
<p>7-Hafız Genci eş-Şafii, Kifayet-ut Talib’de (1.Bab, S.11’de, Hum olarak anılan bir yerde Peygamber (sav)’in okuduğu hutbenin sıhhatinin beyanında) hadisi naklettikten sonra şöyle demiştir: “Bu hadisi müslim Sahih’inde tahric etmiştir. Ebu Davud ve İbn-i Mace el-kazvini de kitaplarında nakletmişlerdir. Keza (61.Bab, S.130  da)”</p>
<p>8-Muhammed b.Sa’d el-Basri, Tabakat  Kitabında, (4.Cüz, S.8’de)</p>
<p>9-Ebu Nueym el-İsfahani, Hulyet-ul Evliya adlı kitabında, (C.1, S.355)</p>
<p>10-İbn-i Esir, Üsd-ül Gabe adlı kitabında (C.2, S.12 ve C.3, S.147)</p>
<p>11-İbn-i Abdi Rabbih Kurtubi, İkd-ul Ferid kitabında (C.2, Veda haccı, S.346 ve 158)</p>
<p>12-İbn-i Abdi Rabbih Kurtubi, İkd-ul Ferid kitabında (12.bab, S.332) dedesinin: “Ebu Davud ve Tirmizi bu hadisi sünenlerinde senediyle zikretmişler ve keza Rezin de el-Cem’u Beyn’es-Sahiheyn’de zikretmiştir.” Dediğini nakletmiş ve demiştir ki: “İlginç doğrusu, Müslim’in Sahih’inde Zeyd b.Erkam’dan naklettiği hadis nedense dedemin gözünden kaçmıştır.”</p>
<p>13-Nuruddin Halebi Şafii, İnsan-ul Uyun’da (C.3, S.308’de)</p>
<p>14-Ahmed b.Abdullah Taberi, Zehair-ul Ukba’da (S.16)</p>
<p>15-Aziz eş-Şafii, es-Sirac-ul Munir Fi Şerh-il Cami-is Sağir kitabında (C.1, S.321)</p>
<p>16-Ve Şeyh Muhammed Hanefi aynı eserin hamişinde.</p>
<p>17-İbn-i Sabbağ-i Maliki, el-Fusul-ül Muhimme’de (S.24’de)</p>
<p>18-Şehabuddin Haffaci Nesim-ur Riyaz adlı kitabında (C.3, S.410) ve hamişinde basılan Ali Karin’in Şerh-uş Şifa’sında.</p>
<p>19-Ali Muttaki,  Ahmed b.Hanbel’in Müsned’inin hamişinde basılan Müntahab-i Kenz-il Ummal’ında, (C.1, S.96-101 ve C.2, S.390ve C.5, S.95)</p>
<p>20-Şa’lebi, el-Keşf-u el-Beyan’da (“İ’tisam” ayeti ile “Eyyuhe-s Sekalan” ayetinin tefsirinde)</p>
<p>21-İmam Fahruddin-i Razi, “İ’tisam” ayetinin  tefsirinde (C.3, S.18)</p>
<p>22-Nezzam-i Nişaburi, “İ’tişam” ayetinin tefsirinde (C.1, S.349)</p>
<p>23-El-Hazin tefsirinde (“İ’tişam”, “Meveddet” ve “Eyyuhe-s Sekalan” ayetleriyle ilgili olarak, S.257, 94 ve 212)</p>
<p>24-İbn-i Kesir Dimeşki, “Meveddet” ayetinin tefsirinde (C.4, S.113) ve “Tahtir” ayetinin tefsirinde (C.3, S.485)</p>
<p>25-İbn-i Kesir Dimeşki, Tarih’inde (C.5-6, Gadir hadisinin zımmında)</p>
<p>26-Hüseyn Kaşifi, el-Muvab’ul Aliyye’de “Eyyuhe-s Sekalan” ayetinin tefsirinde ve İbn-i Esir el-Cezeri, en-Nihaye adlı kitabında (C.1)</p>
<p>27-Suyutu, ed-Dürr-ün Nesir’de (S.155)</p>
<p>28-Cemaluddin Afrik-i Mısri, Lisan’ul Arab’da (C.6, “Itret” lügatında ve C.13 “Segal” ve “Habl” lügatında)</p>
<p>29-Mecduddin eş-Şirazi Kamus’unda (“Segal” kelimesinde)</p>
<p>30-Murteza Zübeydi, Tac-ul Arus Kitabında (C.7, “Segal” kelimesinde)</p>
<p>31-Abdurrahim Safipuri Münteb-el Ereb adlı kitabında (“Segal” kelimesinde)</p>
<p>32-İbn-i Ebi-lHadid’il Mutezili, Şerh-u Nehc-ül Belaga’da (C.6, “Itret” kelimesinin manasında)</p>
<p>33-AbdulhakDehlevi Medaric-ün Nübüvve’de (S,520)</p>
<p>34-Muhammed Salih Tirmizi Keşfi, Menakib-ul Murtezaviyye (S.96,97,100,472)</p>
<p>35-Miftah-u Kunuz-isSünne, C.2, S.448)</p>
<p>36-İmam Beğevi eş-Şafii, Mesabih-us Sünne’de (C.2, S.205-206)</p>
<p>37-İbn-i Hacer Savaik’te (S.75-87-99-139)</p>
<p>38-Şeblenci, Nur-ul Ebsar’ın hamişinde (S.110)</p>
<p>39-Süleyman b.İbrahim Belhi el-Hanefi, Yebani-ul Mevedde kitabında (S.18,25,30,32,34,95,115,126,199,230,238 ve301)</p>
<p>30-Allame Şems Seyyid Mir Hamid Hüseyn el-Hindi, 200’den fazla büyük ehl-i sünnet alimlerinden nakletmiştir. Ve hakeza otuzdan fazla erkek ve kadın sahabeden nakletmiştir ki, hepsi de bu hadisi Resulullah’dan(sav) çeşitli tabirlerle nakletmişlerdir.</p>
<p>Süleyman ibn-i İbrahim el-Belhi el-Hanefi “Yenabi-ul Mevedde” kitabında, şerif semhudi el-Mısri’nin “Cevahir-ul Akdeyn” kitabından naklen şöyle demektedir: “Bu hadis yirmiden fazla sahabeden nakledilmiştir.” Şemsüddin es-Sahavi “İsticlab” adlı kitabında bu hadisi Ebu Said el-Hudri ve Zeyd ibn-i Erkan’dan nakletmiş ve şöyle demiştir: “Bu hadisi nakledenler arasında şunlar vardır. Cabir, Huzeyfe ibn-i Useyd, Huzeyme ibn-i Sabit, Sehl ibn-i Sa’d, Zumeyre, Amir ibn-i Leyla, Abdurrahman  ibn-i Avf, Abdullah ibn-i Abbas,  Abdullah ibn-i Ömer, Adiyy ibn-i Hatem, Ukbe ibn-i Amir, Ali ibn-i Ebu Talib(as), Ebuzer, Ebu Rafi, Ebu Şureyh el-Huzai, Ebu Kuddame el-Ensari, Ebu Hureyre, Ebu-l Haysem ibn-i Teyhan, Kureyş’ten bazıları, Ümmü Seleme ve Ümmü Haniye bint-i Ebi Talib(Rızvanu’llah-ı aleyhim)”</p>
<p>Seyyid mir Hamid Hüseyin el-Hindi “Abekat”  adlı kitabında Şemsüddin es-Sahavi’nin bu sözünü naklettikten sonra şöyle demiştir:</p>
<p>“Bu hadisi şu sahabiler nakletmiştir: Ali ibn-i Ebi Talib(as),  Hasan ibn-i Ali    el-Mücteba(as), Selman-i Farsi, Ebuzer-i Gıfari, ibn-i Abbas, Ebu Said, Cabir ibn-i Yemani, Ebu Rafi, Huzeyfe ibn-i Useyd el-Gıfari, Huzeyme ibn-i Sabit Züşşehadeteyn, Zeyd ibn-i Sabit, Ebu Hureyre, Abdullah ibn-i Hanteb, Cübeyr ibn-i Mat’am, Bera ibn-i Azib, Enes ibn-i Malik, Talha ibn-i Ubeydullah et-Temimi, Abdurrahman ibn-i  Avf, Sa’d ibn-i Ebi Vakkas, Amr ibn-i As, Sehl ibn-i Sa’d, Adiyy ibn-i  Hatem, Ukbe ibn-i Amir, Ebu Eyyub el-Ensari, Ebu Şureyh el-Huzai, Ebu Kuddame el-Ensari, Ebu leyla el-Ensari,  Zumeyre el-Eslemi, Amir ibn-i Leyla ibn-i Zamre, Hz.Fatıma(as), Ümmü Seleme ve Ümmü Hani. Bu hadisin adı geçen sahabeler tarafından nakledildiğinin delili ve kaynağı ise önceden zikrettiğimiz kaynakların yanı sıra merhum Mir Hamid Hüseyn Hindi’nin, “Abekat” kitabı “Sekaleyn Hadisi” bölümünün 1.Cildinde her asrın çok sayıda ehl-i sünnet alimlerinden naklettiği rivayetlerdir.</p>
<h3><strong>İkinci Yüzyıl</strong></h3>
<p>Hicretin ikinci yüzyılı alimleri arasında şunlar vardır:</p>
<p>1-Said b.Mesruk (126)</p>
<p>2-Süleyman b.Mihran (A’maş ismiyle meşhurdur)(146-147)</p>
<p>3-Muhammed b.İshak b.Yesar el-Medeni (151)</p>
<p>4-Utbe b.Mes’ud el-Kufi el-Mes’udi(199)</p>
<p>5-Abdullah b.Numeyr el-Hemedani(1999)</p>
<p>Ve bu asrın sayısı on yediyi bulan diğer alimleri.</p>
<h3><strong>Üçüncü Yüzyıl</strong></h3>
<p>Üçüncü yüzyılın alimleri arasında şunlar vardır:</p>
<p>1-Ebu Amir Abdulmalik b.Amr-il Akdi (204)</p>
<p>2-Ebubekir Abdullah b.Muhammed (Ebi Şeybe diye tanınmaktadır)</p>
<p>3-Ahmed b.Muhammed b.Hanbel eş-Şeybani (241)</p>
<p>4-Ebu Muhammed Abdullah b.Abdurrahman-i  Daremi (255)</p>
<p>5-Müslim b.el-Haccac en-Nişaburi (261)</p>
<p>6-Ebu isa Muhammed b.İsa b.Sure et-Tirmizi (279)</p>
<p>Ve bu asrın otuz beşe ulaşan birçok büyük alimleri.</p>
<h3><strong>Dördüncü Yüzyıl</strong></h3>
<p>Dördüncü yüzyılın alimleri arasında şunlar vardır:</p>
<p>1-Ebu Cafer Muhammed b.Cerir et-Taberi (310)</p>
<p>2-Ebu Ömer Ahmed b.Abdullah-i Kurtubi (328)</p>
<p>3-Ebu-l Abbas Ahmed b.Muhammed b.Said (İbn-i Ukbe diye tanınır)(332)</p>
<p>4-Ebu Mansur Muhammed b.Ahmed b.Talha el-Ezheri el-Lugevi (370)</p>
<p>5-Ebu-l Hasan Ali b.Ömer b.Ahmed Darekutni (389)</p>
<p>Ve sayıları yirmi bire ulaşan bu asrın birçok alimleri.</p>
<h3><strong>Beşinci Yüzyıl</strong></h3>
<p>Beşinci yüzyılın alimleri arasında şunlar vardır:</p>
<p>1-Ebu Abdullah Muhammed b.Abdullah el-Hakim en-Nişaburi (405)</p>
<p>2-Ebu İshak Ahmed b.Muhammed b.İbrahim es-Salebi (437)</p>
<p>3-Ebu Naim Ahmed b.Abdullah el-Bagdadi (488)</p>
<p>4-Ebu-l Hasan Ali b.Muhammed  b.Tayyib el-Celali (İbn-ül Megazili diye tanınır) (483)</p>
<p>Ve sayıları on üçe ulaşan bu asrın büyük alimleri.</p>
<h3><strong>Altıncı Yüzyıl</strong></h3>
<p>Altıncı yüzyılın alimleri arasında şunlar vardır:</p>
<p>1-Ebu Muhammed Hüseyin Mes’ud el-Ferra el-Begevi (Muhyi’s-Sünnet diye tanınır) (516)</p>
<p>2-Ebu-l Berakat Abdulvahhab  b.Mübarek b.Ahmed el-Enmati el-Bagdadi (567)</p>
<p>3-Ebu-l Mueyyed Muvaffak b.ahmed el-Mekki (Ahtab-ı Harezm diye tanınır) (571)</p>
<p>4-Ebu-l Kasım Ali b.Hüseyin b.Hibetullah (İbn-i Asakir diye tanınır)(571)</p>
<p>5-Siracuddin Ebu Muhammed Ali b.Osman b.Muhammed el-Evsi el-Fergani el-Hanefi (569)</p>
<p>Ve sayıları on üçe ulaşan bu asrın birçok büyük alimleri.</p>
<h3><strong>Yedinci Yüzyıl</strong></h3>
<p>Yedinci yüzyılın alimleri arasında şunlar vardır:</p>
<p>1-Mübarek b.Muhammed b.Muhammed b.Abdulkerim (İbn-i Esir-i Cezeri diye tanınır) (606)</p>
<p>2-Ebul Hasan Ali b.Muhammed b.Muhammed b.Abdulkerim (İbn-i Esir-i Cezeri diye tanınır) (630)</p>
<p>3-Ziyauddin Muhammed b.Abdulvahid el-Makdisi el-Hanbeli (643)</p>
<p>4-Nizameddin Hasan b.Muhammed b.Hüseyin el-Kummi en-Nişaburi (Nizam-ul A’rec diye tanınır)</p>
<p>Ve sayıları on altıya ulaşan bu asrın birçok büyük alimleri.</p>
<h3><strong>Sekinci Yüzyıl</strong></h3>
<p>Sekizinci yüzyılın alimleri arasında şunlar vardır:</p>
<p>1-Sadruddin Ebu-l Mecami İbrahim b.Muhammed b.Mueyyed el-Hamvi (722)</p>
<p>2-Alauddin Ali b.Muhammed b.İbrahim el-Bagdadi (Hazin diye tanınır) (741)</p>
<p>3-Şemsuddin Ebu Abdullah Muhammed b.Ahmed ez-Zehebi (748)</p>
<p>4-İsmail b.Kesir ed-Dimeşki (776)</p>
<p>5-sa’duddin Mesud b.Ömer et-Teftazani (791)</p>
<p>Ve sayıları on altıya ulaşan bu asrın birçok büyük alimleri.</p>
<h3><strong>Dokuzuncu Yüzyıl</strong></h3>
<p>Dokuzuncu yüzyılın alimleri arasında şunlar vardır:</p>
<p>1- Mecdüddin Muhammed b.Yakub el-Firuzabadi eş-Şirazi (817)</p>
<p>2-Muhammed b.Mahmud el-Hafizi el-Buhari (Hace Parsa diye tanınır) (822)</p>
<p>3-Melik-ul Ulema Şehabüddin-i Devletabadi (849)</p>
<p>Ve sayıları beşe ulaşan bu asrın birçok büyük alimleri.</p>
<h3><strong>Onuncu Yüzyıl</strong></h3>
<p>Onuncu yüzyılın alimleri arasında şunlar vardır:</p>
<p>1-Celaluddin Abdurrahman b.Ebu Bekir es-Suyuti (-911)</p>
<p>2-Nuriddin Ali b.Abdullah es-Semhudi (911)</p>
<p>3-Şemsuddin Muhammed el-Alkami (929)</p>
<p>4-Şehabuddin Ahmed b.Muhammed b.Ali b.Hacer el-Heysemi el-Mekki (974)</p>
<p>5-Muhammed Tahir el-Fiteni el-Kecerati (986)</p>
<p>Ve sayıları on yediye ulaşan bu asrın birçok büyük alimleri.</p>
<h3><strong>Onbirinci Yüzyıl</strong></h3>
<p>Onbirinci yüzyılın alimleri arasında şunlar vardır:</p>
<p>1-Ali b.Sultan Muhammed (Ali el-Karidiye tanınır) (1014)</p>
<p>2-Abdurrauf  b.Tac-ul Arifin el-Menavi (1031)</p>
<p>3-Nuruddin Ali b.İbrahim b.Ahmed</p>
<p>4-Ahmed b.Fazl b.Muhammed-i Baksir el-Mekki (1047)</p>
<p>5-Şehabuddin Ahmed b.Muhammed b.Ömer el-Mısri el-Hanefi (1047)</p>
<p>Ve sayıları on bire ulaşan bu asrın birçok büyük alimleri.</p>
<h3><strong>Onikinici yüzyıl</strong></h3>
<p>Onikinci yüzyılın alimleri arasında şunlar vardır:</p>
<p>1-Ahmed Efendi (Müneccimbaşıdiye tanınır) (1113)</p>
<p>2-Muhammed b.Abdulbaki b.Yusuf el-Ezheri ez-Zerkani el-Maliki (1112)</p>
<p>3-Veliyyiddin Abdurrahman ed-Dehlevi (1174)</p>
<p>4-Muhammed b.İsmail el-Emir-ül Yemani es-San’ani (1182)</p>
<p>5-Muhammed b.Ali es-Saban</p>
<p>Ve sayıları on üçe ulaşan bu asrın birçok büyük alimleri.</p>
<h3><strong>Onüçüncü Yüzyıl</strong></h3>
<p>Onüçünçü yüzyılın alimleri arasında şunlar vardır:</p>
<p>1-Muhammed Mubin b.Muhibullah-il Luknowi (1202)</p>
<p>2-Veliyyullah b.Habibullah-il Luknowi</p>
<p>3-Reşiduddin Handehlevi</p>
<p>4-Süleyman b.İbrahim (Hace Kelan el-Hüseyni el-Belhi el-Hanefi diye tanınır)</p>
<p>5-El-Mevlevi Sıddık Hasan Han.</p>
<p>Ve sayıları ona ulaşan bu asrın birçok büyük alimleri.</p>
<p>Yine “Akebat”  kitabı “Sekaleyn Hadisi” bölümünün 2.Cildinde bu hadisi, değişik tarikler ve çeşitli ibaretlerle Zeyd ibn-i Erkam’dan rivayet eden ikinci yüzyıl ila onüçüncü yüzyıl arasında yaşamış olan yüzü  aşkın ehl-i sünnet alimlerinden nakletmiştir.</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com/gadir-i-hum/">Gadir-i Hum</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com">Gelin Canlar Bir Olalım</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hz. Ali&#8217;den Özlü Sözleri</title>
		<link>https://www.gelincanlar.com/hz-aliden-ozlu-sozleri/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Gelin Canlar]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 31 Oct 2019 09:29:47 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Alevilik Hakkında]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Ali]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.gelincanlar.com.tr/?p=4759</guid>

					<description><![CDATA[<p>* Acelenin meyvesi yanlışlıktır. * Aç kalmak, alçalmaktan hayırlıdır. * Açık kalpli, mert düşman, içinden pazarlıklı dosttan iyidir. * Akıllı olan kemal, cahil olan mal ister. * Akraba düşmanlığı, akrep sokmasından beterdir. * Alçak gönüllülük, ilimin meyvesidir. * Allah seni özgür yaratmışken, başkasının kölesi olma. * Ayıbın en büyüğü, ona benzer bir ayıp sende de...</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com/hz-aliden-ozlu-sozleri/">Hz. Ali&#8217;den Özlü Sözleri</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com">Gelin Canlar Bir Olalım</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>* Acelenin meyvesi yanlışlıktır.<br />
* Aç kalmak, alçalmaktan hayırlıdır.<br />
* Açık kalpli, mert düşman, içinden pazarlıklı dosttan iyidir.<br />
* Akıllı olan kemal, cahil olan mal ister.<br />
* Akraba düşmanlığı, akrep sokmasından beterdir.<br />
* Alçak gönüllülük, ilimin meyvesidir.<br />
* Allah seni özgür yaratmışken, başkasının kölesi olma.<br />
* Ayıbın en büyüğü, ona benzer bir ayıp sende de varken, başkasını ayıplamandır.<br />
* Aynı Anadan babadan doğanlar, senin miras kardeşlerin, uzak yerlerden gelen, huyu suyu sana benziyenler ise senin öz kardeşlerin sayılırlar.<br />
* Az yemek yemek sağlıktır.<br />
* Babana saygılı ol ki, oğlun da sana saygılı olsun.<br />
* Bilgin ölü olsa bile diridir. Cahil ise diri olsa bile ölüdür.<br />
* Bin defa mazlum olsan da bir defa zalim olma.<br />
* Babanın, çocuğu için bıraktığı en iyi miras onu güzel edeble yetiştirmesidir.<br />
* Bir sanat eserini yıkmak, cinayetlerin en büyüğüdür.<br />
* Bütün insanlar Allahın kuludur. Lakin hiç bir kimse, diğer bir kimsenen kulu değildir.<br />
* Cahil dosttan ziyade akıllı düşmanına güven.<br />
* Dil, aklın tercümanıdır.<br />
* Dil, insanın terazisidir.<br />
* Dilsiz ol, yalancı olma.<br />
* Doğru her zaman yüce, yalancı her zaman aşağı ve cücedir.<br />
* Doğruluk en iyi yol, bilgi en iyi kılavuzdur.<br />
* Dostları yitirmek gurbete düşmektir.<br />
* Dostluk, elde edilmiş akrabalıktır.<br />
* Dostunun düşmanını, kendine dost seçme.<br />
* Düşene sevinme, zamanın sana ne sakladığını bilmezsin.<br />
* En büyük yardım, en çabuk yapılan yardımdır.<br />
* En faydalı bilgi, uygulanabilendir.<br />
* En kötü şey, insanın kendisini beğenmesidir.<br />
* En kuvvetli kişi, kendi nefsine galip olan kişidir<br />
* Evlâtlarınızı yaşayacakları zamana göre, terbiye ediniz.<br />
* Fırsat karınca yürüyüşü ile gelir, yıldırım hızı ile gider.<br />
* Gerçek dost, sıkıntı zamanında imdada yetişendir.<br />
* Gereksiz şeylerin peşinden koşan gerekli şeyleri kaçırır.<br />
* Haddini bilen kimse, hakaret görmez.<br />
* Halkın en mutlusu, insanlarla iyi geçinen kimsedir.<br />
* Haksızlık önünde eğilmeyiniz. Çünkü haksızlıkla beraber şerefinizi de kaybedersiniz.<br />
* Halk için en büyük felaket, düşünce ve bilim adamlarının düşük ahlaklı kimseler oluşudur.<br />
* Hiç bir zaman vaadinizden ve sözünüzden dönmeyiniz.<br />
* İki şey vardır ki sonu bulunmaz; ilim, akıl.<br />
* İki tür insan vardır. Bilen ve dinleyen.<br />
* İki yüzlünün dilinde tat, kalbinde fesat gizlidir.<br />
* İlim maldan hayırlıdır: İlim seni korur, malı sen korursun. Mal vermekle azalır, ilim öğretmekle artar. İlim hakimdir, mal ise mahkum. İlim sahibi cömert olur, mal sahibi cimri olur. İlim ruhun hakimidir. İlim sahibi cömert olur, mal sahibi cimri olur. İlim ruhun gıdasıdır, mal ise cesedin gıdasıdır. Mal uzun zaman sürecinde tükenir, ilim uzun zaman sürecinde tükenmez ve eksilmez. İlim kalbi aydınlatır, mal ise kalbi katılaştırır. İlim peygamberlerin mirasıdır, mal ise eşkıyaların mirasıdır.<br />
* İlmini saklayan cahil gibidir.<br />
* İnsan belayı dilden bulur.<br />
* İnsan cahil olduğu şeyin düşmanıdır.<br />
* İnsanın kurtuluşu doğruluktadır.<br />
* İnsanlara faydası olmayanı ölüler arasında say, git.<br />
* İnsanların en alçağı haksız yere başkalarına hakaret edendir.<br />
* İnsanlarla öyle geçinin ki öldünüz mü ağlasınlar size; sağ kaldınız mı sevgiyle çağırsınlar sizi.<br />
* Kadına aşırı düşkünlük, ahmakların işidir.<br />
* Kadının hayırlısı, sevgi dolu, doğurgan olanıdır.<br />
* Kalb temiz olursa, dilden güzel sözler çıkar.<br />
* Kardeşi için kuyu kazan, o kuyuya akibet kendisi düşer.<br />
* Kendini güçlükler karşısında sabretmeye alıştır, çünkü haksızlık karşısında Hak için sabretmek en iyi ahlâktır.<br />
* Kıskançlık hastalıkların en kötüsüdür.<br />
* Kitaplar bilginlerin bahçeleridir.<br />
* Kötü evlat, ailenin şerefini yıkar ve geçmişine leke sürer.<br />
* Küçüklükte soru soran kimse, büyüdüğünde cevap veren biri olur.<br />
* Lisanını küfre alıştırma. Tatlı dilli ol. Yoksa önüne gelene havlayan köpeklere dönersin. Halkı zorla kendine nefret ettirirsin.<br />
* Mal mülk toplayıp biriktirme, kime topladığın bilinmez.<br />
* Malından vermeyeni zenginlerden sayma.<br />
* Merhamet ve ibâdetlerin en hayırlısı, gizli sadaka vermek ve inzivâ köşesinde ibâdet etmektir.<br />
* Müslüman olsun olmasın herkese aynı davranın. Müslümanlar kardeşleriniz, müslüman olmayanlar ise sizin gibi bir insandır.<br />
* Namus, güzelliğin sadakasıdır.<br />
* Nesebinle değil edebinle öğün.<br />
* Nerede bir bilgin görürsen, hemen buyruğunu kabul edip hizmetine gir.<br />
* Nice zengin vardır ki, yoksuldan da yoksuldur; nice büyük kişi vardır ki, her aşağılık kişiden de aşağıdır, nice yoksul vardır ki, bütün zenginlerden daha zengindir.<br />
* Öldükten sonra yaşamak isterseniz kalıcı bir eser bırakınız.<br />
* Ölümü unutmayan, güzel şeylere tutkun olur.<br />
* Ölümün belirtisi doğmaktır.<br />
* Övünmeye değer şeyler güçlü akıl, utanma, nefsinden sakınma ve eğitimdir.<br />
* Öyle bir kimseyi dost tut ki, aranızda kardeşlik husule gelsin. Ve senin bulunmadığın yerlerde, seni müdahele etmek için düşmanlarınla penceleşsin.<br />
* Sakın başkasının kölesi olma; çünkü Allah seni hür yaratmıştır.<br />
* Saltanat ve tahakküm hırsına kapılanlar, debdebe ve saltanat içinde yaşamış olsalar bile, daima lanetle anılırlar.<br />
* Söylemediğin sözün hakimi, söylediğin sözün mahkumusun.<br />
* Söz ilaçtır, azı yaşatır, çoğu öldürür.<br />
* Söz; ok ve mızraktan daha tesirlidir.<br />
* Söz benim ağzımdayken söz benim esirim, söz ağzımdan çıkdıktan sonra ben sözümün esiri olurum.<br />
* Sözün güzelliği, kısalığındadır.<br />
* Şeref ve namus, en büyük hazinedir. Onlara mâlik olanlar, hayatlarını dâimâ memnun ve mesut geçirirler.<br />
* Tarımla uğraşanlar devletin servet kaynağıdır ve bir servet gibi korunmalıdır.<br />
* Üstünlük taslamak, ayıpların en kötüsüdür.<br />
* Yakınlarına yardımı bırakan, düşmanlarına yardım etmiş olur.<br />
* Yaptığın iyilikleri ve sana anlatılanları gizle.<br />
* Yoksullar bazen çok müşkil durumlarda kalırlar. Söyledikleri sözler ne kadar doğru olursa olsun, onları dinleyenler sözlerine kulak asmazlar.<br />
* Yoksulluğunu gizle, yoksa itibarın sıfıra iner.<br />
* Yüzünüze karşı yapılan şişirme övgüleri dinlemekten kendinizi koruyunuz. Çünkü onlar, kalpleri kirletip ortalığa pis bir koku yayarlar.<br />
* Yükseklik taslamak alçaltır, alçak gönüllülük yükseltir.<br />
* Zaman ibret aynasıdır.<br />
* Zaman sana uymaz, sen zamana uyacaksın.<br />
Canlar bu sözleri sizler ile paylaşmak istedim eminim çogunu günlük hayatımızda defalarca kullanıyor ve yaşıyorsunuz ,siz daha çok hangilerini yada hangisini kendinize yol gösterici olarak alırsınız, şüphesiz hepsi birbirinden değerli ve anlamalı sözler ancak &#8220;işte bu söz veya sözler benim için çok önemli&#8221; dediğiniz biri var mı ?</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com/hz-aliden-ozlu-sozleri/">Hz. Ali&#8217;den Özlü Sözleri</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com">Gelin Canlar Bir Olalım</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Alevilik Nasıl Doğdu ?</title>
		<link>https://www.gelincanlar.com/alevilik-nasil-dogdu/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Gelin Canlar]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 31 Oct 2019 09:27:35 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Alevilik Hakkında]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.gelincanlar.com.tr/?p=4756</guid>

					<description><![CDATA[<p>Aleviliğin kökeni genel olarak Hz. Muhammed’in vefatı sonrasında yaşanan gelişmelere dayanmaktadır. Ancak Anadolu Aleviliği ele alınırken islamöncesi ve sonrası birçok farklı dinsel ve kültürel unsuru da gözden kaçırmamak gerekmektedir.Önce Aleviliğin doğuşuna yolaçan gelişmeleri görelim: Hz. Muhammed’in vefatı sonrasında ortaya çıkan kimin halife olacağı sorunu, Alevi-sünni meselesinin ilk tohumlarını atmıştır. Hz. Muhammed daha sağlığında birçok kez...</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com/alevilik-nasil-dogdu/">Alevilik Nasıl Doğdu ?</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com">Gelin Canlar Bir Olalım</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Aleviliğin kökeni genel olarak Hz. Muhammed’in vefatı sonrasında yaşanan gelişmelere dayanmaktadır. Ancak Anadolu Aleviliği ele alınırken islamöncesi ve sonrası birçok farklı dinsel ve kültürel unsuru da gözden kaçırmamak gerekmektedir.Önce Aleviliğin doğuşuna yolaçan gelişmeleri görelim:</p>
<p>Hz. Muhammed’in vefatı sonrasında ortaya çıkan kimin halife olacağı sorunu, Alevi-sünni meselesinin ilk tohumlarını atmıştır. <strong><span style="color: #ff0000;">Hz. Muhammed daha sağlığında birçok kez Hz. Ali’nin halefi olacağını vurgulamıştı.</span></strong> Hz. Muhammed’in soyu, kızı Hz. Fatıma’yı eş olarak verdiği Hz. Ali’den devam etmişti.Hz. Muhammed Mekke’ye Hicret ettiği zaman da ailesine ve işlerine bakmak üzere Hz. Ali’yi yerine bırakmıştı. Üstelik Peygamber Hz. Ali’nin katıldığı hemen hemen bütün savaşlarda onu komutan olarak atamıştır.</p>
<p>Bilindiği üzere Hz. Muhammed Veda Haccı dönüşünde (632) Gadîru Hum adlı yerde beraberindeki müslümanlarla konaklayarak bir konuşma yapmış ve bu konuşmasında kendisinden sonra amcasıoğlu ve damadı Hz. Ali’nin müslümanlara önder yani halife tayin olduğunu ifade etmişti. Orada aralarında İkinci Halife Ömer’in de bulunduğu müslümanlar bundan dolayı Hz. Ali’yi kutlamışlardı.</p>
<p>Ölmeden önce Hz. Muhammed <strong><span style="color: #ff0000;">“Bana bir kalem ve kağıt getirin size bir vasiyet yazdırayım ki, benden sonra ihtilafa düşmeyesiniz.”</span></strong> demiş ancak bu isteği yerine getirilmemiş ve Peygamber vasiyetini yazamadan vefat etmişti. Daha sonra Hz. Ali ve diğer aile üyeleri Peygamberin defin işleriyle uğraşırken, Ebu Bekir ve Ömer’in de aralarında bulunduğu ensar ve muhacirin ileri gelenleri iktidar kavgasına başlamışlardı bile. Bu iktidar mücadelesi Ebu Bekir’in halife olması ile sonuçlanmış, daha sonra sırasıyle Ömer ve Osman halife olmuşlardır. Sonuç olarak bu üç kişinin halifelikleri, deyim yerindeyse Peygamberin Ehli Beytine rağmen gerçekleşmiş, bu nedenle yüzyıllardır tartışılagelmiştir. Hz. Ali ve Hz. Fatıma bu halifelikleri onaylamamakla birlikte, <span style="color: #ff0000;"><strong>iktidar uğruna gerginlik yaratmaktan da kaçınmışlar, bu haksızlığı sineye çekmeyi uygun görmüşlerdir.</strong></span></p>
<p>Alevi-Sünni meselesinin ilk çıkışı özetlemeye çalıştığımız bu halifelik meselesine dayanır. Ehli Beytin başına gelenler ve bunlardan en önemlisi Kerbela Olayı ise Aleviliğin siyasal ve düşünsel bakımlardan daha da olgunlaşmasına ve Araplar dışındaki diğer uluslar arasında da yayılmasına neden olmuştur.Şimdi bu gelişmeleri görelim:</p>
<p>Osman’ın halifelik dönemi (644-656), daha önce tohumları ekilmiş bulunan bölünmelerin, problemlerin su yüzüne çıktığı bir dönem olmuştur. Halife Osman’ın yönetiminde akrabalarına, yani Emevi ailesine gösterdiği aşırı yakınlık ve valiliklere onları tayin etmesi ve diğer suistimaller ona karşı Irak, Mısır, Hicaz ve Surite’de yoğun bir hoşnutsuzluk duyulmasına yolaçmıştır. Valileri halka kötü davranıyor olmalarına rağmen onları koruyucu bir tutum takınmış, sonuçta Mısır, Basra ve Kûfe’den yola çıkan gruplar Halife Osman’ın evini kuşatarak onu öldürmüşlerdir.(656)</p>
<p>Üçüncü Halife Osman’ın öldürülmesi sonrası Hz. Ali halifeliği sahabenin ısrarları üzerine kabul etmiştir. Hz. Ali iç karışıklıkların çok yoğun olduğu bir dönemde ve bu karışıklıkları sonlandırmak amacıyla halifelik görevini kabul etmiştir. Daha önce Osman’ın aleyhinde bulunmuş olan Hz. Muhammed’in eşlerinden Ayşe, Talha ve Zübeyr, Hz. Ali’nin halife olması sonrasında onu Osman’ın ölümünden sorumlu tutarak Cemel savaşına yolaçmışlardır. Cemel Savaşı Hz. Ali’nin galibiyetiyle sonuçlanmıştır. Hz. Ali bu olaydan sonra Şam’da hüküm sürmekte olan ve kendisine biat etmeyi reddeden Şam Valisi Muaviye sorununun çözümüne girişti. Muaviye, Hz. Ali’yi Osman’ın ölümünden sorumlu tutuyor ve Şam’da bunun propagandasını yapıyordu. Hz. Ali’nin uyarıları sonuçsuz kalınca Hz. Ali ve Muaviye Orduları arasında Sıffin Savaşı (657) başlamış oldu. Hz. Ali’nin ordusu savaşı kazanmak üzereyken, Muaviye’nin yakın adamı Amr İbn-ül As’ın, askerlerin mızraklarının ucuna Kuran sayfalarını bağlatarak “Allahın kitabı sizinle bizim aramızda hakem olsun.” diye bağırtması sonucu Hz. Ali’nin ordusu saldırıyı durdurdu. Bu şekilde Amr’ın hilesi işe yaramış ve iki taraftan hakemler seçilmiş, bir sonuca ulaşılamamıştır. Burada Hz. Ali’nin ordusundan ayrılan bir grup da Hariciler adını almışlardır. Böylece müslümanlar Hz. Ali yandaşları, Muaviye yandaşları ve Hariciler olmak üzere üçe bölünmüş oluyorlardı. Hz. Ali vefatından önce Haricilere yönelik askeri bir harekat düzenlemiş, önemli bir bölümünü yok etmişti. 24 Ocak 661’de ise Hz. Ali, İbn Mülcem adlı bir harici tarafından uğradığı saldırı sonucunda şehid olmuştur.</p>
<p>Bu şekilde Emevi hükümdarı Muaviye iktidara yönelik siyasal amaçlarını ne pahasına olursa olsun elde etmeye uğraşmış, Sıffin’de Hz. Ali’ye yenileceğini anlayınca hileye başvurmuş ve Hz. Ali’nin vefatı ile Emevi saltanatını kurma amacına ulaşmıştır. Hz. Ali’nin vefatı sonrası Şam ve Mısır dışında bütün eyaletler Hz. Hasan’a biat etmişlerdi. Muaviye kendi iktidarı için tehlikeli saydığı Hz. Hasan’ı zehirletmekten de çekinmedi. Muaviye, Ehli Beyte ve Hz. Ali yandaşlarına her türlü eziyeti yaptırmış, camilerde Hz. Ali’ye lanet okutmuş ve kendisinden sonra oğlu Yezid’in halife olmasını sağlamak yoluna gitmişti. Hz. Hasan’ın zehirletilmesiyle Yezid’in önünde en büyük engel olarak Hz. Hüseyin bulunmaktaydı.</p>
<p>Yezid ilk iş olarak Medine Valisi ve akrabası Velid’e bir mektup yazarak, özellikle Hz. Hüseyin’in muhakkak kendisine uymasının sağlanmasını, bunu reddederse öldürülmesini emrediyordu. Doğal olarak Hz. Hüseyin’in Yezid gibi bir zalime itaat etmesi mümkün değildi. Hz. Hüseyin, Muhammed Hanefi’nin de tavsiyesiyle 4 Mayıs 680 gecesi, bütün aile fertlerini yanına alarak Mekke’ye gitti. Ayrıca, Hz. Hüseyin’in Yezid’e biat etmediğini ve Mekke’ye gittiğini öğrenen Kûfeliler de Hz. Hüseyin’e elçiler göndererek Kûfe’ye davet ile kendisini halife olarak tanıyacaklarını bildirdiler. Bunun üzerine Hz. Hüseyin amcaoğlu Müslim’i uygun bir ortam sağlamak için Kûfe’ye gönderdiyse de Müslim Yezid’in adamlarınca yakalanarak idam edildi. Hz. Hüseyin Mekke’den Kûfe’ye doğru yola çıktığı sırada Müslim öldürülmüştü.</p>
<p>Hz. Hüseyin ve beraberindekiler Kerbela’ya geldiklerinde hem susuz bırakılmış, hem de binlerce kişilik ordu tarafından sarılmış durumdaydılar. Yezid’in Kûfe valisi Ubeydullah, Hz. Hüseyin’in geri dönmek, Yezid’le görüşmek veya islam sınırlarından birine gitmek isteklerinden hiçbirini kabul etmedi. Esasen onun görevi Yezid’in emrini yerine getirmek, yani Hz. Hüseyin’i öldürmekti. Çünkü biliyordu ki Hz. Hüseyin yaşadığı sürece efendisi Yezid’e rahat yoktu. Sözde müslümanlardan oluşan koskoca bir ordu iktidar uğruna kendi dinlerini kuran Peygamberin torununu ve ailesini katletmeye kararlıydı.</p>
<p>Nihayet 10 Ekim 680 (Hicri 10 Muharrem 61) günü Hz. Hüseyin son hazırlıklarını yaptı ve Yezid’in ordusuna yaklaşarak hitab etmek istediyse de, bu anlamlı konuşma Yezid’in ordusunu pek etkilemedi. Çok dengesiz bir şekilde başlayan savaşta Hz. Hüseyin’in 23 süvari ve 40 piyadeden oluşan savaşçıları öğleden sonraya gelindiğinde gittikçe azalmış bulunuyordu. Hz. Hüseyin de bu az sayıda insanla yaya olarak savaşıyordu. Sonunda Şimr’in emriyle her yandan hücum edilerek Hz. Hüseyin şehid edildi.Sonra çadırlar yağma edildi, hasta olan İmam Zeynel Abidin de öldürülmek istendiyse de engellendi. Bu çirkin savaşın en küçük kurbanı ise daha altı aylık bir bebek olan Hz. Hüseyin’in oğlu Ali Asgar’dı. Hz. Hüseyin tarafında şehid olanlar yetmiş iki kişi idi.</p>
<p>Kerbela olayı yüzyıllara damgasını vurmuş bir tarihsel olaydır. Bu olay o zamanki müslüman memleketleri halklarını o kadar etkiledi ki Emevi saltanatı kökünden sarsıldı. Kerbela Olayı İran ve Hicaz’da duyulunca halkta Emevilere karşı büyük bir kin oluştu ve isyan hareketleri başgösterdi. Yezid’in Mekke ve Medine’ye saldırması ise bardağı taşıran son damla oldu. Özet olarak , camilerde Hz. Ali’ye küfür ettirilmesi, önce Hz Hasan’ın daha sonra da Hz. Hüseyin ve ailesinin ki Peygamberin soyu onlardan devam ediyordu, acımasızca öldürülmeleri, Emevi Hanedanına karşı muhalif bir düşünsel ve siyasal temeli olan bir harekete yolaçtı. Bu harekete Hz.Ali yandaşlığı veya Alevilik demek mümkündür</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com/alevilik-nasil-dogdu/">Alevilik Nasıl Doğdu ?</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com">Gelin Canlar Bir Olalım</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>On İki İmamlar</title>
		<link>https://www.gelincanlar.com/on-iki-imamlar/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Gelin Canlar]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 31 Oct 2019 09:21:43 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Alevilik Hakkında]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.gelincanlar.com.tr/?p=4751</guid>

					<description><![CDATA[<p>On iki İmamların Alevilikte çok büyük bir anlamı vardır ve Aleviler ibadetlerinde her zaman on iki İmamlara bağlılıklarını dile getirip onları anarlar. Kısaca belirtmek gerekirse; on iki İmamlar –bir bütün olarak- Aleviliğin temel yapı taşlarındadır. Bunlara ek olarak Aleviler on ikinci İmam Mehdi’nin bir gün gelip kendilerini kurtaracağına inanırlar. Aleviler, Hz. Muhammed’in hakka yürümesinden sonra...</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com/on-iki-imamlar/">On İki İmamlar</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com">Gelin Canlar Bir Olalım</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>On iki İmamların Alevilikte çok büyük bir anlamı vardır ve Aleviler ibadetlerinde her zaman on iki İmamlara bağlılıklarını dile getirip onları anarlar. Kısaca belirtmek gerekirse; on iki İmamlar –bir bütün olarak- Aleviliğin temel yapı taşlarındadır. Bunlara ek olarak Aleviler on ikinci İmam Mehdi’nin bir gün gelip kendilerini kurtaracağına inanırlar.</p>
<p>Aleviler, Hz. Muhammed’in hakka yürümesinden sonra Müslümanlara önderlik etmesi gereken kişilerin Ehlibeyt soyundan olmaları gerektiğine inanırlar. Buna kaynak olarak ta Kuran-ı Kerim’in Azhap Suresi 33. Ayeti gösterirler. Bu Ayet şöyle: “Ey Ehlibeyt Allah sizden her türlü pisliği, suçu gidermek ve sizi tertemiz bir hale getirmek diler.” Bu Ayetin anlamı, Ehlibeytin doğuştan arı olduğu bu anlamda da imamlığın Ehlibeytin soyundan gelen kişilerin hakkı olduğudur. Bilindiği gibi Ehlibeyt, Peygamberin ailesidir, soyudur. Peygamberin soyu da, yani Ehlibeyt Hz. Ali kanalıyla devam etmektedir. Dolayısıyla önderlik (halifelik) <strong><a href="https://www.gelincanlar.com/category/alevilik-hakkinda/hz-ali/">Hz. Ali</a></strong> ve çocuklarının hakkıydı. Ama maalesef bırakın <strong><a href="https://www.gelincanlar.com/category/alevilik-hakkinda/ehli-beyt-tarihi/">Ehlibeyt</a></strong>in imamlığını, ortada müthiş bir Ehlibeyt düşmanlığı vardı. Bu düşmanlık aslında biçimde Ehlibeyteydi. Bu düşmanlığın asıl hedefi İslamdı. Çünkü bu düşmanlığı geliştirenler Cahilliye döneminin azılı putperestleriydiler. Bu düşmanlığın sonuçları günümüze kadar da devam etmektedir. Bu düşmanlık öyle bir hal aldı ki, başta Hz. Ali olmak üzere bütün soyu büyük zulümler gördü. Ve on ikinci İmam Mehdi’nin dışında diğerleri genellikle zehirlenerek şehit edildiler. Hiç biri vadesiyle hakka yürümemiştir.</p>
<p><strong>&#8211; ON İKİ İMAMLARIN İSİMLERİ:</strong></p>
<p>1. Hz.Ali<br />
2. İmam Hasan<br />
3. İmam Hüseyin<br />
4. Zeynel Abidin<br />
5. Muhammed Bakır<br />
6. Caf er Sadık<br />
7. Musai Kazım<br />
8. Ali Rıza<br />
9. Muhammed Taki<br />
10. Ali Naki<br />
11. Hasan Askeri<br />
12. Muhammed Mehdi</p>
<p><strong>ON İKİ İMAMIN HAYATI: </strong></p>
<p>Hazreti Ali, ogullari ve torunlari 12 imam adiyla anilir. 12 imamin sirasiyla isimleri söyledir: Ali, Hasan, Hüseyin, Zeynelabidin, Muhammed Bakir, Cafer-i Sadek, Musa Kazim, Ali Riza, Muhammed Taki, Ali Naki, Hasan Askeri, Mehdi.</p>
<h2>On İki İmamlar</h2>
<p>Düvaz Imam, Düvazde Imam da denir. Hazreti Ali&#8217;yle sonradan onun soyundan gelen On Bir Imam, On Iki Imam adini alir. Alevi edebiyatinda bu On iki Imamdan söz eden bir tür dogmustur. Bu konuda nefeslere &lt;&lt; Düvaz Imam &gt;&gt; denir. Din ve devlet baskanligi yani Imamlik, Alevilikle siki sikiya ilgilidir. Birinci Imam&#8217;dan sonuncu Imam Mehdi&#8217;ye gelinceye dek üc yüz elli yila yakin bir zaman gecmistir. Bu Imamlik isinden dolayi bircok tarihsel olaylar olmus, bircok kavgalar cikmis, yeni tarikatlar ya da mezhepler dogmustur. Büyük ayriliklara yol acmistir. Cok kisa olarak onlarin yasantisini vermeye calisacagim.. Birinci Imam Hazreti Ali, daha önce &lt;&lt; Hz. Ali &gt;&gt; bölümünde verildigi icin Imam Hasan&#8217;dan baslayacagiz</p>
<p><strong>&#8211; Imam Hasan (a.s) :</strong><br />
Hz. Ali den sonra gelen Ikinci Imamdir. Hazreti Ali&#8217;nin büyük ogludur. Hicretin ikinci ya da ücüncü yilinda dogdu (625). Hazreti Muhammed adini &lt;&lt; Hasan &gt;&gt; koymustur. Künyesi &lt;&lt; ebu Muhammed &gt;&gt; olup lakaplari &lt;&lt; Taki &gt;&gt;, &lt;&lt; Zeki &gt;&gt; ve &lt;&gt; dir. &lt;&lt; Hasan&#8217;ül Mücteba &gt;&gt; da denir. Anasi, Hazreti Muhammed&#8217;in kizi Fatima Hatun&#8217;dur. Halk arasinda Fatma ya da Fatma Ana diye anilir ve cok sevilir. Imam Hasan, her bakimdan üstün bir kisiydi. Hz. Ali&#8217;nin ölümünden sonra Imam olmus, halk da kendisine uymustu. O sirada Sam Valisi&#8217;yken devlet baskanligini türlü oyunlarla elde etmis olan Muaviye&#8217;ye mektuplar yazarak yola getirmeye calismissa da, basaramamisti. Adamlarinin hiyaneti yüzünden Halifeligi ona birakmak zorunda kaldi. Medine&#8217;de hic bir seye karismadan yasadigi sirada Muaviye tarafindan karisina zehirlettirildi. Ölümü: 669</p>
<p><strong>&#8211; Imam Hüseyin (a.s) :</strong><br />
Ücüncü Imamdir. Dogumu: 626. Babasi Hazreti Ali, anasi Fatma&#8217;dir. Adini Hazreti Muhammed koymustur. Künyesi &lt;&lt; ebuAbdullah &gt;&gt;, lakaplari &lt;&lt; el-Sehit &gt;&gt;, &lt;&lt; el-Sibt &gt;&gt;,&lt;&lt; Zeki &gt;&gt; ve &lt;&lt; Mübarek &gt;&gt; tir. Bes erkek, üc kiz cocugu olmustur. Bunlardan tarihe ve edebiyata gecen &lt;&lt; Zeynel&#8217; Abidin &gt;&gt; ile &lt;&lt; Zeynep &gt;&gt; tir. Hazreti Hüseyin, Kerbela&#8217;da sehit edilmistir. ( Kerbela ya bakiniz ) Türbesi Kerbela&#8217;dadir. Ölümü 680 tarihindedir. Hasan ile Hüseyin, Hazreti Muhammed&#8217;in cok sevdigi iki torunudur.</p>
<p><strong>&#8211; Imam Zeynel&#8217; Abidin (a.s) :</strong><br />
Dördüncü Imamdir. Hazreti Hüseyin&#8217;in ogludur. Anasi Sehribanu&#8217;dur. Dogumu: 659. Künyeleri &lt;&lt; ebu Muhammed &gt;&gt;, &lt;&lt; Ebul Hasan &gt;&gt;. Ünlü lakabi &lt;&lt; Zeynel&#8217; Abidin &gt;&gt; dir. Cok bilgili, cok iyi huylu, sabiirli ve üstün bir insandi. Kendisine kötülük edenlere bile iyilik ederdi. Zeynel&#8217; Abidin, Kerbela faciasinda bulunmus, hastaligi yüzünden, babasi Hüseyin savasa girmesine izin vermemisti. Kerbela&#8217;dan Küfe&#8217;ye, oradan da Sam&#8217;a götürüldü. Zencire vurulmus olarak Yezid&#8217;in önüne cikarildi. Serbest birakildi, Medineye döndü. Ölünceye dek orada kaldi. Ölümü 719.</p>
<p><strong> &#8211; Imam Bakir (a.s) :</strong><br />
Besinci Imam olup babasi Zeynel&#8217; Abidin&#8217;dir. Medine&#8217;de, 677 tarihinde dogmustur. Künyesi &lt;&lt; ebu Cafer &gt;&gt; dir. En yaygin lakabi &lt;&lt; Baki &gt;&gt; dir. Ölümü: 733. Büyk bir bilgin ve cok cömert bir insandi.</p>
<p><strong> &#8211; Imam Cafer Sadik (a.s) :</strong><br />
Altinci Imam olup babasi Imam Bakir&#8217;dir. Dogumu: 699. Künyesi &lt;&lt; ebu Abdullah &gt;&gt;; en yaygin lakabi &lt;&lt; Sadik &gt;&gt;&#8217;tir. Cok bilgili ve iyi ahlakliydi. Onun zamaninda Emevi Devleti yikildi, yerine, Bagdat&#8217;ta Abbasogullari Devleti kuruldu. Cafer Sadik, hic bir siyasal olaya karismadi. 765&#8217;te Medine&#8217;de öldü. Bektasi ve Alevilerin tarikat kurallarini ögreten ve adina &lt;&lt; Buyruk &gt;&gt; denilen bir kitablari vardir ki, Cafer Sadik&#8217;a mal edilir. Kendisi mezhep kurmadigi halde, ölümünden sonra taraftarlari, onun sözlerine ve eserlerine dayanarak Caferi Mezhebini kurdular. Anadolu Bektasi ve Alevileri mezhep olarak Caferi&#8217;dir.</p>
<p><strong>&#8211; Imam Musa Kazim (a.s) : </strong><br />
Yedinci Imamdir. Imam Cafer&#8217;in ogludur. 745&#8217;te dogdu. Yaygin olan künyesi &lt;&lt; Ebul Hasan &gt;&gt; dir. Ünlü lakabi &lt;&lt; Kazim &gt;&gt; dir. Abbasi hükümdari Mehdi, Musa Kazim&#8217;i Bagdad&#8217;a getirtti, zindana attirdi. Bir süre sonra Medine&#8217;ye gönderdi. Harun kümümdar olunca kendisini Bagdad&#8217;a getirterek sehit etti ( 799 ).</p>
<p><strong> &#8211; Imam Riza (a.s) : </strong><br />
Sekizinci Imamdir. Babasi Imam Musa Kazim&#8217;dir. Dogumu: 770&#8217;tir. Künyesi &lt;&lt; Ebul Hasan &gt;&gt;; ünlü lakabi &lt;&lt; Riza &gt;&gt; dir. Medine&#8217;de dogdu. Abbasogullarindan Memun tarafindan zehirlendi. Mezari Horasan&#8217;da Tus kenti yakinlarinda bir köydedir. Cok bilgili ve tedbirliydi.</p>
<p><strong> &#8211; Imam Muhammed Taki (a.s) : </strong><br />
Dokuzuncu Imamdir. Medine&#8217;de dogdu ( 811 ). Imam Riza&#8217;nin ogludur. Künyesi &lt;&lt; ebu Cafer &gt;&gt; ve &lt;&lt; Taki &gt;&gt; dir. 835&#8217;te Bagdat&#8217;ta öldü. Zehirlendigi söylenir. Dedesi Musa Kazim&#8217;in yanina gömüldü.</p>
<p><strong> &#8211; Imam Naki (a.s) : </strong><br />
Onuncu Imamdir. 829&#8217;da Medine&#8217;de dogdu. Künyesi &gt; Ebu Hasan &gt;&gt;, lakabi &lt;&lt; Askeri &gt;&gt; dir: &lt;&lt; Ali&#8217;ül Hadi &gt;&gt;, &lt;&lt; Naki &gt;&gt;, &lt;&lt; Hadi &gt;&gt; de denir. Semira&#8217;da ( Bagdat ) öldü ( 868 ). Orada yatmaktadir. Abbasoglu Mutemed tarafindan sehit edildigine inanilir.</p>
<p><strong>&#8211; Imam Hasan el &#8211; Askeri (a.s) :</strong><br />
On birinci Imamdir. 846&#8217;da dogdu. Babasi onuncu imam Naki&#8217;dir. Anasi Susen Hatun&#8217;dur. Künyesi &lt;&lt; ebu Muhammed &gt;&gt;, lakabi &lt;&lt; Askeri &gt;&gt; dir. &lt;&lt; Hadi &gt;&gt; ve &lt;&lt; Samit &gt;&gt; de denir. 874&#8217;de Samira&#8217;da öldü. Babasinin yanina gömülmüstür.</p>
<p><strong> &#8211; Imam Mehdi (a.s) : </strong><br />
On ikinci ve sonuncu Imamdir. Babasi Imam Askeri, anasi Nercis Hatun&#8217;dur. Künyesi &lt;&lt; Ebul Kasim Muhammed el &#8211; Mehdi &gt;&gt;, lakaplari &lt;&lt; Mehdi &gt;&gt; ve &lt;&lt; Sahib Zaman &gt;&gt; dir. Babasinin ölümünden sonra halktan gizlenmisti. Bu ilk gizlenise Gaybet-i Sugra ( kücük gizlenis) denir. Bu gizlenis sirasinda ümmetine elcilik yapan ebu Hasan Ali ölünce, Gaybet-I Kübra ( büyük gizlenis ) baslamistir. Mehdi&#8217;nin ne oldugu, son gizlenisten sonra anlasilamadi. Muhammed Peygamberin bir gün ortaya cikacagini haber verdigi Mehdi&#8217;nin, bu Imam olduguna inanilir. Sikisik zamanlarda isleri yoluna koyacak diye gelmesi beklenir. Nefeslerde Mehdi&#8217;ye cok yer verilir. Cok zaman &lt;&lt; Sahib Zaman &gt;&gt; diye anilir. Bunun kimi zaman Iran Sahlari olacagi ya da baska birisi görünüsünde gelecegi inanci vardir</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com/on-iki-imamlar/">On İki İmamlar</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com">Gelin Canlar Bir Olalım</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Alevilikte Kadının Yeri</title>
		<link>https://www.gelincanlar.com/alevilikte-kadinin-yeri/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Gelin Canlar]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 31 Oct 2019 09:19:25 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Alevilik Hakkında]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.gelincanlar.com.tr/?p=4748</guid>

					<description><![CDATA[<p>Kadın, 2000 yıldan buyana Alevi Bektaşi düşüncesinde kutsallaştırılmıştır.  Eski Türk inançlarından olan &#8221;Ata Erkil&#8221; düşüncesi Alevi Bektaşilikde &#8221;Ana Erkil&#8221; olarak yerini almakla kadının yüceliği vurgulanmış ve kadının yeri cemlerede ayrıcalık kazanmıştır.  Elbette, Türk dünyasında bu düşünce yeni değil, Henüz 1300 yaşında olan İslamiyet&#8217;den de önceki zaman diliminde görülmektedir.   Bilindiği gibi dört yıl önce Hırıstiyan...</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com/alevilikte-kadinin-yeri/">Alevilikte Kadının Yeri</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com">Gelin Canlar Bir Olalım</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Kadın, 2000 yıldan buyana Alevi Bektaşi düşüncesinde kutsallaştırılmıştır.  Eski Türk inançlarından olan &#8221;Ata Erkil&#8221; düşüncesi Alevi Bektaşilikde &#8221;Ana Erkil&#8221; olarak yerini almakla kadının yüceliği vurgulanmış ve kadının yeri cemlerede ayrıcalık kazanmıştır.  Elbette, Türk dünyasında bu düşünce yeni değil, Henüz 1300 yaşında olan İslamiyet&#8217;den de önceki zaman diliminde görülmektedir. <strong>  Bilindiği gibi dört yıl önce Hırıstiyan dünyasında kadın Rahibenin kilisede ayin yapabilmesine olur veren sistem oldukca büyük tartışma yarattı. Böylece,  din, sosyal yaşamda ve insan vicdanında büyük sorun yaratır diye, bu atamayı hem yargı mercek altına aldı, hemde hırıstiyan dünyası karşı gelmişti.  Oysa, </strong> <strong>Alevilik yaşamında kadın 2000 yıldan fazla kutsal sayılmıştır.</strong></p>
<p>Hacı Bektaş düşüncesi asırlarca Anadolu toplumu tarafından kucaklanmış ve yaşatılmıştır. Ne varki, bu yenilikci akım 14. yy&#8217;yılda Yıldırım Beyazıt&#8217;la kesintiye uğramış, oğlu Sultan Selim zamanında bu kesinti kıyımlarla doruğa ulaşmıştır.</p>
<p>Bundan sonra da, değişik yörelerde farklı ayaklanmalar olsada, Osmanlı tarafından kanlı bir şekilde bastırılmıştı. Bu süreç içinde yeni bir sisteme gerek duyulmuş ve ilk defa polis sistemi yaratılmıştır.</p>
<p>Peki bu yenilikci akım neden kesintiye uğramıştı? 16. yy&#8217;ılın başlarında Osmanlı din kültüründe rönesans adı altında ibadet şeklinde değişime zorlamış, Türkçe olan ibadeti Arapça&#8217;ya çevirmiş ve bir Arap&#8217;laşma süreci başlatmıştır. Yazım dili Arapça, ibadet dili Arapça ve Divanı Hikmet Kuran&#8217;a dönecek ve Arapça okunacaktı. Anadolu halkı ayaklanmalarının bedeli olarak toplu katliamlara varan kıyımlarla baş başa kalmış, kültürel farklılık yok sayılırcasına etnik temizleme yolu seçilmiş ve halk Alevi &#8211; Sünnü diye iki ayrı kutuplarda yer almış. Rönesans adına, II Selim fermanına karşı gelenler, Kıbrıs, Makedonya, Arnavutluk ve Ege adalarına sürgün edilmiş, kabul edip düzene ayak uyduranlarda Arap kültürünü kabul etmekle başbaşa kalmıştır. Bu dönem, Alevi Bektaşi inancının temizlenme harekatının başlangıcı olmuştur. Artık,  Anadolu&#8217;da iki toplum vardır. Padişah Arap&#8217;laşatırma fermanına karşı gelen Aleviler ve fermana boyun eğen Sünnüler diye. (II. Selim Fermanı &#8211; Dr Nazım Beratlı&#8217;nın Kıbrıs Türk&#8217;ü Alevimi sayfasına bakınız)</p>
<p>Bu sistem, aynı zamanda kadını kutsallaştıran sistemi yıkıyor, kadının sosyal haklarını hiçe sayıyordu. Padişah tarafından görevlendirilen din ülaması (Kadı), kadın haklarını yasaklayan ferman üzerine ferman çıkarıyordu. <strong>Asırlarca, kadına Ana Erkil hakkı tanıyan kültür sistemi yok oluyor</strong> ve kadını <strong>erkeğin hizmeticisi olarak tanıyordu.</strong> Kıyafet değişimi, mal mülk edinme, eğitim, sosyal hak ve vatandaşlık hakları kaldırılıyor Türk kavimlerinde süregelen yaklaşık <strong>4000 yıllık kadın özgürlüğüne kelpçe </strong>vuruluyordu.</p>
<p>Bu dönem Türk toplumu arasında parçalanmanın temel taşını oluşturur. Fermana karşı gelmenin maliyeti acımasız ve çok ağırdı. Baskı, toplu kıyım ve sürgün bunların başlıca cezasıydı. Din Arapça, ibadet Arapça ve yazım dili Arapça olacaktı. Bunun üzerine Molla yetiştirme okulları açılıp Anadolunun her tarafına gönderip bir kültürel asimilasyon başlatılmıştı.</p>
<p>Ne varki, günümüz AKP iktidarı sanki Padişah fermanı gibi anayasa değişimine giderek kadın haklarını 16. yy&#8217;ıla taşırcasına yenilik adına i<strong>deolojik tabana</strong> dayanan düzenlemelerle <strong>kadın haklarını tekrar ihlal </strong>etmeye başlamıştır.  Elbette, bu sistem Türkiye&#8217;yi yine bölecek ve16. yy&#8217;ın karanlık dönemine mi taşıyacak diye akla geliyor.</p>
<p>Dolmabahçe sarayında bunu daha iyi ve net şekilde görebiliyoruz. <strong>Selamlık ve Haremlik</strong> diye iki ayrı bölüm var. Selamlık bölümünde ibadet yeri kapatılmıştır. Yaklaşıp içine baktığınızda 40&#8217;lar makamını görebilirsiniz. Haremlik bölümünün ne zaman yapıldığını söylemeye gerek yok. Yinede bilmeyenler için yazalım. Anadolu Türk&#8217;ünü Arap&#8217;laştırma süreci başladığı dönemde yapılmıştır. Kadına yasak burada getirilmiş ve kadın toplu meclislerden ayrılmıştır.</p>
<p>Geleneksel Türk kadını giyim kuşamı Arap kıyafet kültürüyle değiştirilmiştir.<br />
<strong>Manto &#8211; </strong> Feraçe olarak bilinen (Ferajeh) kıyafet üstü atılan bir giysiydi. (Feraçe Türkçe kökenli bir kelime değildir. ya Arapça ya da Farsça&#8217;dır)<br />
<strong>Baş Örtüsü  &#8211; </strong> Buna da Yaşmak denildi (Yashmahk). Boyun ve yüzün alt kısmını kapatmak için kullanıldı. (Farsca bir kelime)<br />
<strong>Göz Örtüsü</strong><strong> &#8211; </strong> Peçe olarak bilindi ve yüzün (Phecheah) üst kısmını kapatmak üzere kullanıldı.</p>
<p>Osmanlı Padişahlarından en güçlü ve kanun adamı olarak bilinen Kanuni Sultan döneminden sonra (1520-1566), İmparatorluk  17.yy&#8217;da doğu ve batıda en fazla fetihlerle genişleme dönemini yaşamıştır.  Hiyaraşik sistemde büyük değişimler yaşandı. Kadına kraliçe statüsü verildiyse de, İslamlaşmada önemli görevler yapıp yetki sahibi oldu. Ancak, siyasal hayatta söz sahibi hakkını hiç elde etmedi. Daha doğrusu kadın özel toplantıların dışında halka açık yerlerde konuşma özgürlük ilkesini yaşamadı. Diğer kraliyet kadınları gibi yetenek, zeka ve bilgileri için ne ödül verildi, ne değerlendirildi,  ne de halk arasında fikirlerini açıkca söyleyebildi.</p>
<p>Osmanlı hanedanlığı din temeline bağlı bir sosyal düzen kurmuştu. Her kişinin otorite nişanını belirleyen işaretleri vardı. Savaş dönemleri hariç kıyafetde rütbeyi simgeleyen bu nişanlar her zaman takılması gerekliydi. Örneğin,<strong>Rusyalı Büyük Peter&#8217;in </strong>reformlarını örnek alarak, <strong>Fes,</strong> feodalismin simgesi olarak 1826 Vakayi Hayriyeden sonra Sultan II Mahmut tarafından <strong>yenilik adına</strong> kıyafet reformunun bir parçası olarak kullanılmaya başlandı. Bilindiği üzere Vakayi Hayriye yani Hayırlı Vaka, Yeniçeri ocağının Belgrad ormanlarında yerle bir edilmesiydi. Aslında bunun adı vakayi hayriye değil de vakayı şerriye olmalıydı zira bu dönem Osmalının yok oluşunun başlangıcıydı. Çünkü kadın kıyafetinde işlenen bir çok faili meçhul cineyetler bu dönemde işlenmiştir.</p>
<p>Tabi ki, 1923&#8217;de Atatürk&#8217;le başlayan sosyal reformlar, 1925&#8217;de şapka kanununuyla devam etti. 1934 Yasaklı Kıyafetler Kanununuyla dini temele dayanan tüm işaret, sembol ve nişanları kaldırdı. Anadolu giyim kuşamını Avrupa kıyafetiyle kıyasıya değiştirildi.</p>
<p>Bu hareketle <strong>Osmanlı döneminde kadın haklarının yoka sayıldığı devirin bir derece sonu olduğunun da </strong>habercisi oldu. Özgürlük getirilirken tüm Arap kıyafeti ve Arapça olan herşeyin sonu demekti. Modern Türk kadınının değerlerinin yeniden yaratılması ve çıkarılan kanunlarında kurumlaşmasıyla kadın haklarının 400 yıllık uğradığı kesintinin sonu demekti.</p>
<p>Günlük &#8220;Vakit&#8221; Gazetesi 30 Mart 1930&#8217;da Atatürk&#8217;ün şu sözlerini yayınladı  <strong>&#8220;Efendiler, kahraman Türk kadını yerde sürünmek için doğmadı, zira omuzlarda göklere yüceltilmeyi çoktan hak etmiştir&#8221;.</strong></p>
<p><strong>3 Mart 1924</strong> Halifelik devrinin kapandığı günlerin hemen arkasından, kadının hak ettiği seçme ve seçilme hakkı veriliyor, Arap alfabesi kaldırıllması için harekete geçiliyor, onun yerine latin alfebesi getirilmesi gibi bir çok reflormların yanısıra, kıyafet, eğitim ve kadınların eğitimi için bir seferberlik başlatmak gibi bir hayli yeniliklerin ayak seslerininin duyulduğu günlerdi. <strong>Atatürk bu yenilikleri getirirken</strong> bir hayli hurafe ve mollaların isyanınıyla karşıladıysa da kısa zamanda üstesinden gelindi. İsyanlar bastırıldı ve yeni doğan Cumhuriyet meclisine <strong>1935 yılında 19 kadın Millet Vekili seçildi.</strong> Solda parlementoya seçilen ilk Türk kadın millet veklilleri.</p>
<p>1926 yılında Büyük Millet Meclisi tarafından kabulle yürürlüğe giren ve Türk kadınlarını <strong>&#8220;şeriat&#8221; zincirinden kurtaran Medeni Kanun</strong> ile, Türk kadınına 400 yıl evvel kaybettiği hakların iade edilmesinin temeli oluşmuştur. Artık kadın güçlenmeye, kişiliğini bulmaya başlamış ve erkeğinin yanında sosyal faaliyetlere katılmaya hazırdır. Türk Kadınına Seçme ve Seçilme Haklarının Verilmesi Medeni Kanun ile erkeklerle eşit haklara sahip olan Türk kadınına, 3. TBMM tarafından 3 Nisan 1930&#8242; da kabul edilen bir yasa ile belediye seçimlerine katılma hakkı tanınmıştır. 1931 yılında da Türk kadını ilk kez tıp dünyasında varlığını göstermiş ve ilk kadın cerrahımız çalışmaya başlamıştır.</p>
<p>4 Mayıs 1931&#8242; de ilk toplantısını yapan IV. TBMM tarafından 26 EKim 1932&#8242; de kabul edilen bir yasa ile <strong>Türk kadınına muhtar, köy ihtiyar kurulu </strong>üyeliğine seçilme ve seçme hakkı tanınmış; ertesi yıl da, 8 Ekim 1934&#8242; de kabul edilen ve 5 Aralık 1934&#8217;de yürürlüğe giren bir başka yasa ile kadın-erkek eşitliği alanında bütün haklar, &#8220;Kadınlara Milletvekili Seçme ve Seçilme Hakkı&#8221; nın tanınmasıyla verilmiş oluyordu. Atatürk&#8217; ün Kadın Hakları Konusundaki görüşleri ve gerçekleştirdikleri, bugün dünya aydınlarının ve Birleşmiş Milletler Teşkilatı &#8216;nın yaymaya çalıştığı kadın hakları ile ilgili görüşler, Atatürk tarafından çok önceleri dile getirilmiş ve çoğunlukla da uygulama alanına sokulmuştur. Atatürk, Cumhuriyet&#8217; in ilanından dokuz ay önce Şubat 1923 &#8216;de şöyle demiştir: &#8220;Bizim sosyal <strong>toplumun başarısızlığının</strong> sebebi, <strong>kadınlarımıza</strong> karşı gösterdiğimiz <strong>ilgisizlikten ileri gelmektedir.</strong> Yaşamak demek faaliyet demektir. Bundan dolayı bir sosyal toplumun,<strong> bir organı faaliyette bulunurken, diğer bir organı işlemezse, o sosyal toplum felçlidir.&#8221;</strong></p>
<p>Atatürk, çağdaş bir düşüncenin ürünü olan bu sözleriyle kadının toplumdaki yerini belirlemiştir. Atatürk&#8217; ün Türk kadınına beslediği sevgi ve saygı, Kurtuluş Savaşındaki gözlemleri ile iyice perçinleşmiştir. 1923 yılında Konya&#8217; da yaptığı bir konuşmada, bu hissiyatını büyük bir içtenlikle dile getirir. <strong>&#8220;Dünyada hiçbir milletin kadını, ben Anadolu kadınından fazla çalıştım, milletimi kurtuluşa ve zafere götürmekte, Anadolu kadını kadar emek verdim, diyemez&#8221;.</strong></p>
<p>Yapılan devrimler sonunda İslam mahkemeleri kapatılıyor, <strong>Şeriat </strong>kanununu <strong>İsveç Medeni </strong>Hukukuyla, <strong>Ceza Kanunu</strong> da İtalyan modeliyle değiştiriliyordu.</p>
<p>1926 ile 1934 yılları arasında yapılan reformlarda Aile hukuku, yurtdaşlık kanunu ve kadına tanınan hakların yalnız İslam dünyası değil batılı ülkelerde bile  şaşkınlık yaratmış ve bir ilke imza atıyordu. <strong>Bunlardan en önemlisi de, 1926 yılında kadın haklarının verilmesi 11 yıl İsviçre&#8217;den ve 12 yılda Fransa&#8217;dan önce Atatürk tarafından vermiş olmasıydı.</strong></p>
<p>Keriman Halis Türkiye&#8217;yi 1932 Dünya Güzellik yarşmasında temsil etti. 3 Ağustos 1932 günü yapılan seçimde panel Jurileri  Güzellik yarışmasının ödülünü bu genç Türk kızına vermekle Dünya Güzeli seçmişlerdi. 1934 yılında soyadı kanununda Atatürk dünya güzeli Türk kızına <strong>&#8220;Ece&#8221;</strong> soyadını vererek sen bizim Türkiye&#8217;mizin Ece&#8217;sisin dedi. Zira Türkçe de <strong>Ece kraliçe</strong> anlamına geliyordu..</p>
<p>Sağda 1932 yılı Dünya Güzelli Keriman Halis ve solda da 2002 Güzellik yarışmasında Türkiye&#8217;yi temsil eden Azra Akın.</p>
<p>Atatürk devrimleri öncesi ve sonrası Türkiye nasıl kıyaslanabilirki. Bir tarafdan kadın haklarını ihlal etmiş, kadını erkeğin hizmetcisi olarak gören bir Osmanlı mantığı, diğer tarafdan kadın ve erkeği aynı terazide gören hatta kadına öncelik veren Atatürk devrimleri. Atatürk&#8217;ün şu sözlerini nasıl çağın gerisinde düşünebilirsiniz ki: <strong>&#8220;Kadınlarını </strong><strong>okutmayan milletler yok olmaya mahkumdur&#8221;.</strong></p>
<p>Batı dünyası önünde en büyük bir başarı kaynağı, günümüzde Cumhuriyet mahkemelerinin en yüksek zirvesinde bir kadın hakimin olmasıdır. Yüksek mahkeme bir kadın hakimin emanetine bırakılmıştır.  Bu gün Türkiye&#8217;de avukatların, hakimlerin doktorların çoğunu kadınlar oluşturuyor hatta sayıları ABD&#8217;den yüksek orandadır.  Bilim ve siyasetden tutda en üst yönetim kadroları ve basın yayın örgütlerini bile kadınlarımız temsil etmektedir.<br />
Buda günümüz Türkiye&#8217;sinin modern yüzü.<span lang="tr"> </span></p>
<p><strong>Ne garip bir iştir değilmi? Günümüzün AKP hükümeti zamanı geri çekip Türkiye&#8217;nin dokusunu<br />
</strong><strong>14. yy&#8217;la taşımaya çalışmaktadır?</strong></p>
<p>Veyis Haydardedeoğlu.</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com/alevilikte-kadinin-yeri/">Alevilikte Kadının Yeri</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com">Gelin Canlar Bir Olalım</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Alevilik İlke Ve Öğretisi</title>
		<link>https://www.gelincanlar.com/alevilik-ilke-ve-ogretisi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Gelin Canlar]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 31 Oct 2019 09:17:39 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Alevilik Hakkında]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.gelincanlar.com.tr/?p=4746</guid>

					<description><![CDATA[<p>Alevilikde temel öğreti asırlardan beri gelen doğaya olan inanç ve doğanın gücüne saygıyla eğilip, &#8220;Araştırılması gereken en büyük ilim insandır&#8221; düşüncesinde birleşir. İnsan doğduğunda hiç bir din, dil, ırk, inança ait olarak doğmaz. Ancak, ana karnında hangi dil ve kültürle beleniyorsa, o kültürle tertemiz bir ruh ve bendele doğar. Gelişme çagığında sosyolojik coğrofya ortamıyla kaynaşarak...</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com/alevilik-ilke-ve-ogretisi/">Alevilik İlke Ve Öğretisi</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com">Gelin Canlar Bir Olalım</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Alevilikde temel öğreti asırlardan beri gelen doğaya olan inanç ve doğanın gücüne saygıyla eğilip, <strong>&#8220;Araştırılması gereken en büyük ilim insandır&#8221;</strong> düşüncesinde birleşir. İnsan doğduğunda hiç bir din, dil, ırk, inança ait olarak doğmaz. Ancak, ana karnında hangi dil ve kültürle beleniyorsa, o kültürle tertemiz bir ruh ve bendele doğar. Gelişme çagığında sosyolojik coğrofya ortamıyla kaynaşarak büyür. Batini dinlerde olduğu gibi, Türkiye’de Sünnü İslamiyet  dayatma ve devletin istediği gibi din eğitimi verilir. Din, inanç özgürlük hakkı devletin elinde kalır. İnanç devletin tekelinde kaldığı için adı şeriat olmasa bile din devleti olarak empoze edilir. Oysa, Alevilikte, inanç değiştirmek için hiç bir zaman baskı yoktur. Alevi olmak için alevi bir aileden olmak gerekmez.. Aleviliği kabul etmek için kişi kendi isteğiyle hazır olması gerekir. Aleviliğe girmek isteyenlere Talip denilir. Talip uzun bir akademik eğitim yolculuğuna hazır olması gerekir.  Talibe bir soru yöneltilir: <strong></p>
<p>“Bizim yolumuz demirden leblebi, ateşden gömlektir. Bu gömleği giyebilecek, leblediyi de yiyebileceksen gel”.<br />
Bu söz insana doğanın güçünü öğretmeyi ve ölmeden ölüme hazırlık yoluna giden sanat sahnasini yaşatmaktır.</strong></p>
<p>Eğitim sürecinde Aleviliğin temelini oluşturan üç ilkesi vardır.</p>
<p><strong>Eline:  </strong>        Kişisel nefis terbiyesi.Hırsızlık yapmamak.<br />
Kendine ait olmayana el uzatmamak.<br />
Kendi özsaygına sahip olma.<br />
Hareketlerine sahip olmak.<br />
Başkalarını incitmemek.<br />
Yardıma ihtiyacı olanlara yardım elini uzatmak.</p>
<p>Eline kavramı, kişisel bağlamda yukardaki kısa açıklamadan daha da derindir. Bir tür kendi nefsini kötülüklerden temizlemektir. Açık kalpli, hayır sever ve insani yardım yapan kişi olmak demektir. İstek ve ihtiyaç arasında balans yapmaktır. İhtiyaç fazlasını yoksullarla paylaşmak. Açgözlü ve zevk düşkünü olmamak. Temel ilkede, kendi kendini terbiye etmek, hareket ve tavırlarıyın insancıl olması demektir. Paylaşımı bilmektir. Elinde olanı başkalarıyla paylaşmaktır. Açık yürekli olup, cömert olmaktır. Yoksula yardım eli uzatıp, paylaşmayı öğrenmektir. Kendi değerlerini yardıma ihtiyacı olanlarla paylaşmak demektir.</p>
<p><strong>Beline</strong>         Zina’dan uzak dur. Ayıp olanı yapma. Nefsini kontrol et. Edepli ve<br />
terbiyeli ol. Hilekar / aldatıcı olmaktan kaçın. İç dünyanı bütün<br />
kötülüklerden temiz tut. Şevk (özünü) ve tabiyetini temiz koru.<br />
Başkalarına akrşı cinsel duygularını yok et.</p>
<p>Alevilikte, törelere karşı durmak, ihanet ve boşanma yasaklanmıştır. Eşine şevkle saygı duy. Başkalarına karşı kötü duygu ve fenalık yapmamak.Eşine veya hukuken hayatını paylaştığın kişiye ihanet etmemek. Karşı cinsiyeten olan insanlara tek ruh ve kendin gibi bak. Bencil duygularını yok et. İç dünyandaki kötülükleri temizle.</p>
<p><strong>Diline            Edep, erkan ve yol dediğimiz üçlemin sonu olan Diline kavramı<br />
oldukca geniştir. Dil ile söylediklerine dikkat et. </strong><br />
Başkalarına, kendine davranılmasını beklediğin bigi davran. Küfür ve kötü dilden uzak dur.<br />
Kendi saygınlığını (asaletini) koru. Başkalarının aleyhinde konuşma.<br />
Dedi kodu yapma.<br />
Öz dilini yabancı kelimelerle kirletmeye yer verme.<br />
Terbiyene sahip ol, başkalarına karşı kibar ol.</p>
<p>Diline kuralında, kendi asaletini korumanın daha da ötesine giden değerler, alçak gönüllü olmakla, dilin yarattığı kültürel değerlere sahip çıkma anlamını da taşır. Kendi diline ve kültürüne saygı duyulmasını beklediğin gibi  diğer kültür ve dillere saygı duymak. Diline kuralında, kendi asaletini korumanın daha da ötesine giden değerler, alçak gönüllü olmakla, dilin yarattığı kültürel değerlere sahip çıkma anlamını da taşır.</p>
<p>Alevilik, 2000 yıldan fazla kendi gerçek dil değerlerine sahip çıktığı için bugünlere kadar taşınmıştır. Dil aracılığıyla kendi töresini ve kültürünü korumuştur. Birlikte yaşamın değerini, karşı kültürlerin ve dillerin de saygınlığına sahip çıkmakla günümüze dek gelmiştir.Aşağıdaki deyim, dile ne kadar önem verildiğinin ifadesidir:<br />
<strong><br />
‘’Bir ulusu yok etmek istiyorsanız, önce o ulusun kültrünü ve gelenegini koruyan dili kirletmekle başlayınız’’</strong></p>
<p>Açıkca görülen o ki, 2000 yıl sonra bile ulusal bağlarımızın birarada olmasında, birbirimizi anlamamızda ve Türkce’nin bu günlere taşınmasında bile dilin ne kadar önemli olduğunu görüyoruz.Gelenek, kültür ve dilin bile evrime uğramasına karşın, kendimizi yenilemekle değerlerimizi korumayı başardık.</p>
<p>O nedenledir ki, Alevilik diğer millet ve kültürlerin varlığını inkar etme yerine, değişik milletleri, dil ve kültürleri kucaklayan bir düşünce akımıdır. Bu da kirlenmemiş dile sahip çıkmanın yolundan geçer. Kendi diline ve kültürüne saygı duyulmasını beklediğin gibi  diğer kültür ve dillere saygı duymak.</p>
<p>Alevi Bektaşi kültüründe inancın temel taşını oluşturan dört kapı kırk makam asırlarca süregelen gelenektir. Ne varki, bunca yıl sünni kalem ustaları bunu iman, namaz ve niyazla karıştırmışlardır. Dedelik kurumunu bir çıkar, sömürü aracı olarak gören dedeler de sünni yazarlara malzeme sağlamışlardır. İşte bizce atamızdan yadigar kalan sözler&#8230;&#8230;. Aleviliğin öğretisi bir eğitim sahnaesidir, bu akademik olgunlaşma sahnesini sırayla veriyoruz.</p>
<p>Aleviliğin ilk temel taşı olarak şu sıralamayı yapabiliriz:</p>
<table border="1" cellpadding="0">
<tbody>
<tr>
<td width="65">Şeriat</td>
<td width="104">Ateş,</td>
<td width="125"><strong>Bir başka söyleyişle</strong></td>
<td width="110">Şeriat</td>
<td>Anadan doğmak</td>
</tr>
<tr>
<td width="65">Tarikat</td>
<td width="104">Su</td>
<td width="125"></td>
<td width="110">Tarikat</td>
<td>İkrar verip, peyman almak</td>
</tr>
<tr>
<td width="65">Marifet</td>
<td width="104">Gök</td>
<td width="125"></td>
<td width="110">Marifet</td>
<td>Nefsini Bilmek, ölmeden ölümü tadmak</td>
</tr>
<tr>
<td width="65">Hakikat</td>
<td width="104">Yer. (Topraktır)</td>
<td width="125"></td>
<td width="110">Hakikat</td>
<td>Özünü bilmektir.</td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Yine bir başka deyişle, dualarımızda bile bizim yolumuz altıgendir diye geçer. Bu deyişe biz şu gözle bakarız.</p>
<table border="1" cellpadding="0">
<tbody>
<tr>
<td width="95">Şeriat</td>
<td width="73">Ateş,</td>
<td width="119"><strong>Bir başka söyleyişle</strong></td>
<td width="107">Şeriat</td>
<td>Bir ilkokul</td>
</tr>
<tr>
<td width="95">Tarikat</td>
<td width="73">Su</td>
<td width="119"></td>
<td width="107">Tarikat</td>
<td>Ortaokul</td>
</tr>
<tr>
<td width="95">Marifet</td>
<td width="73">Gök</td>
<td width="119"></td>
<td width="107">Marifet</td>
<td>Lise</td>
</tr>
<tr>
<td width="95">Hakikat</td>
<td width="73">Yer. (Topraktır)</td>
<td width="119"></td>
<td width="107">Hakikat ise</td>
<td>Üniversite</td>
</tr>
<tr>
<td width="95">Hak için Hak aramak</td>
<td width="73">Akıl</td>
<td width="119"></td>
<td width="107">Hakı aramak</td>
<td>Lisans ve Üstlisans Yapmak</td>
</tr>
<tr>
<td width="95">Hakla Bütünleşmek</td>
<td width="73">İlimdir</td>
<td width="119"></td>
<td width="107">Hakla Bütünleşmek</td>
<td>Doktora yapıp  – İlimin sonuolmadığını göstermektir</td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Görüleceği üzere; Alevi Bektaşi düşüncesi doğayla bütünleşmiş hakkı akılla aramış, ilim ışığıyla da düşüncesini hep yenilemiştir. Bu bağlamda biz dört kapıyı bir akedemik eğitim, kemale ulaşmak için bir sınav olarak görmekteyiz. O nedenle de, dört kapıya şu pencereden de bakarız:</p>
<p>Doğrusu Alevilik, ilimin sonunun olmadığı ‘’Ebedin sonu, Ezelin de başlangıcıdır’’ düşüncesini savunan, yenilikci, halk yönetimi ve insana odaklanmış bir yönetim düzeni ve kültürel yaşam biçimidir.</p>
<p><strong>Hoşca kalın, Hakça kalın  &#8211; Veyis Haydardedeoğlu</strong></p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com/alevilik-ilke-ve-ogretisi/">Alevilik İlke Ve Öğretisi</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com">Gelin Canlar Bir Olalım</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Atatürk Ve Alevilik</title>
		<link>https://www.gelincanlar.com/ataturk-ve-alevilik/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Gelin Canlar]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 31 Oct 2019 09:16:37 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Alevilik Hakkında]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.gelincanlar.com.tr/?p=4743</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#8220;Ben manevi miras olarak hiçbir ayet, hiçbir dogma, hiçbir donmuş ve kalıplaşmış kural bırakmıyorum. Benim manevi mirasım bilim ve akıldır.&#8221; Mustafa Kemal Atatürk Atatürk&#8217;ün Sansürde kalan görüşleri &#8211; Can Dündar Atatürk&#8217;e ilişkin olarak 2 önemli çarpıtma yapılıyor. Biri Batılılaşma konusunda&#8230;  Diğeri din konusunda&#8230; İlki, Atatürk&#8217;ün hedef olarak Avrupa&#8217;yı göstermediği iddiasına dayanıyor.İkincisi, -dünkü Vakit gazetesinde bir...</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com/ataturk-ve-alevilik/">Atatürk Ve Alevilik</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com">Gelin Canlar Bir Olalım</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>&#8220;Ben manevi miras olarak hiçbir ayet, hiçbir dogma, hiçbir donmuş ve<br />
kalıplaşmış kural bırakmıyorum. Benim manevi mirasım bilim ve akıldır.&#8221;<br />
Mustafa Kemal Atatürk</p>
<p><strong>Atatürk&#8217;ün Sansürde kalan görüşleri &#8211; Can Dündar</strong></p>
<p>Atatürk&#8217;e ilişkin olarak 2 önemli çarpıtma yapılıyor.<br />
Biri Batılılaşma konusunda&#8230;  Diğeri din konusunda&#8230;</p>
<p>İlki, Atatürk&#8217;ün hedef olarak Avrupa&#8217;yı göstermediği iddiasına dayanıyor.İkincisi, -dünkü Vakit gazetesinde bir örneğini gördüğümüz gibi- ısrarla Atatürk&#8217;ü dua ederken, sarıklı mebuslarla ya da peçe içindeki Latife Hanım&#8217;la gösterip cumhuriyetin temelinde bir din motifi arıyor.<br />
Bu 2 konuda 2 belge hatırlatacağım.</p>
<p>İlk belge, 29 Ekim günü Mustafa Kemal Paşa&#8217;nın Fransız yazarı Maurice Pernot&#8217;ya verdiği demeç&#8230; Paşa, o gün Revue Des Deux Mondes için Meclis Başkanı sıfatıyla verdiği son demecinde şöyle diyor:<br />
&#8220;Osmanlı İmparatorluğu, Batı&#8217;ya karşı elde ettiğimiz başarılardan çok gururlanarak kendisini Avrupa uluslarına bağlayan bağları kestiği gün düşüşe başlamıştır. Bu bir hataydı. Bunu tekrar etmeyeceğiz. Bizim vücutlarımız Doğu&#8217;da ise de düşüncelerimiz Batı&#8217;ya dönüktür. Memleketimizi çağdaşlaştırmak istiyoruz. Bütün çalışmalarımız Türkiye&#8217;de çağdaş, bu sebeple Batılı bir hükümet oluşturmaktır. Uygarlığa girmek arzu edip de Batı&#8217;ya yönelmemiş millet hangisidir?&#8221;</p>
<p><strong>Din meselesine gelince&#8230;</strong><br />
<strong><br />
İlk Meclis&#8217;in dualarla açıldığı ve cumhuriyete oy veren milletvekilleri arasında 100 kadar din adamı olduğu doğru&#8230; Ancak böyledir diye cumhuriyetin kökeninde ve Atatürk&#8217;ün düşünce evreninde din motifleri aramak nafile uğraş.</p>
<p>Afet İnan cumhuriyetin ilanından 6 yıl sonra Yurt Bilgisi dersleri vermeye başlamıştı. Okutacağı kitabı Kemal Paşa&#8217;ya gösterdi. Gazi beğenmedi. Yeni bir Medeni Bilgiler kitabı yazdırdı. Kitap, 1931&#8217;de Afet İnan imzasıyla çıktı; ortaokul ve liselerde okutuldu. İşte Kemal Paşa&#8217;nın el yazısıyla kaleme aldığı o notların &#8220;Millet&#8221; bölümünden satırlar:</strong></p>
<p>&#8220;Türkler Arapların dinini kabul etmeden evvel de büyük bir millet idi. Arapların dinini kabul ettikten sonra bu din Arapların (..)  Türklerle birleşip bir millet teşkil etmelerine hiçbir tesir etmedi. Bilakis Türk milletinin milli rabıtalarını gevşetti; milli hislerini, milli heyecanını uyuşturdu. (..)  &#8220;Türk milleti birçok asırlar, (..) bir kelimesinin manasını bilmediği halde Kur&#8217;an&#8217;ı ezberlemekten beyni sulanmış hafızlara döndü. (..)  &#8220;Türk milletini Allah için, Peygamber için topraklarını, menfaatlerini, benliğini unutturacak, Allah&#8217;la mütevekkil kılacak derin bir gaflet ve yorgunluk beşiğinde uyuttular. (..)&#8221;&#8230; din hissi, dünyanın acısı duyulan tokadıyla derhal Türk milletinin vicdanındaki çadırını yıktı, davetlileri, Türk düşmanları olan Arap çöllerine gitti. (..) Artık Türk, cenneti değil, (..) son Türk ellerinin müdafaa ve muhafazasını düşünüyordu. İşte dinin, din hissinin Türk milletinde bıraktığı hatıra&#8230;&#8221;</p>
<p>Yeterince açık değil mi?<br />
Nasıl oluyor da din konusundaki görüşleri bu kadar net olan bir lider hâlâ yanlış yorumlanıyor?</p>
<p>Yukarıdaki satırların çoğu, Türk Tarih Kurumu tarafından 1969 ve 1988&#8217;de basılan &#8220;Medeni Bilgiler ve Mustafa Kemal Atatürk&#8217;ün El Yazıları&#8221; kitabında yer almıyor da ondan&#8230;İnanması zor; ama kendi kurduğu kurum, Atatürk&#8217;ün notlarını sansür ederek yayımladı.&#8221;Medeni Bilgiler&#8221;i geçenlerde yeniden basan Örgün Yayınevi, Türk Tarih Kurumu&#8217;ndan bir özürle yeni baskı beklediklerini yazmış.<br />
Atatürk&#8217;ün okullarda okutulsun diye kaleme aldığı kitabının bile sansür edildiği bir ülkede yaşıyoruz.Düşünce özgürlüğü mü dediniz</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com/ataturk-ve-alevilik/">Atatürk Ve Alevilik</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com">Gelin Canlar Bir Olalım</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Aleviler Oruç tutarmı, Alevilikte Oruç</title>
		<link>https://www.gelincanlar.com/aleviler-oruc-tutarmi-alevilikte-oruc/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Gelin Canlar]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 31 Oct 2019 09:14:09 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Alevilik Hakkında]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.gelincanlar.com.tr/?p=4741</guid>

					<description><![CDATA[<p>Aleviler bir ibadet biçimi olarak oruç tutarlar. Ama bu soru ile sorulmak istenen Ramazan orucu ise; Aleviler, Ramazan orucu tutmazlar. Ramazan Orucu’nun Kur’an Kaynaklı farz bir ibadet olduğunu kabul etmezler. Ramazan Orucu’nun da 5 vakit namaz gibi Emeviler döneminde İslamiyet içine sokulduğuna inanıyorlar. Aleviler, tüm peygamberlerin veHz. Muhammed’in de tuttuğuMuharrem Orucu’nu tutarlar. Bu oruca Kerbela...</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com/aleviler-oruc-tutarmi-alevilikte-oruc/">Aleviler Oruç tutarmı, Alevilikte Oruç</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com">Gelin Canlar Bir Olalım</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Aleviler bir ibadet biçimi olarak oruç tutarlar. Ama bu soru ile sorulmak istenen Ramazan orucu ise; Aleviler, Ramazan orucu tutmazlar. Ramazan Orucu’nun Kur’an Kaynaklı farz bir ibadet olduğunu kabul etmezler. Ramazan Orucu’nun da 5 vakit namaz gibi Emeviler döneminde İslamiyet içine sokulduğuna inanıyorlar.</p>
<p>Aleviler, tüm peygamberlerin veHz. Muhammed’in de tuttuğuMuharrem Orucu’nu tutarlar. Bu oruca Kerbela Olayı nedeniyle iki gün daha ilave ederek 12 gün olarak tutarlar. Buna matem, yas orucu da denir. Ayrıca bazıları bu orucu 3 günde Masumu Pakları (Masumlar) yani savaşlarda öldürülen çocuk yaştaki suçsuz, masum temiz çocuk şehitler için tutulan orucuda ilave ederek tutarlar. Bu tutulan 3 günlük ek oruca; “Masum-uPaklar Orucu” denir. Böylece 10 Muharrem orucu 15 gün olabilir.</p>
<p>Oruç sonunda ise; 12 çeşit kuru meyve ve tahıl çeşidinden oluşan Aşure yemeği pişirilir ve herkese lokma olarak dağıtılır. Bu orucu 12 yıl tutanlar 12 kazan aşure pişirerek törenle Aşureleri dağıtırlar.</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com/aleviler-oruc-tutarmi-alevilikte-oruc/">Aleviler Oruç tutarmı, Alevilikte Oruç</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com">Gelin Canlar Bir Olalım</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Aleviliğin İlkesi Nedir ?</title>
		<link>https://www.gelincanlar.com/aleviligin-ilkesi-nedir-2/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Gelin Canlar]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 31 Oct 2019 09:13:33 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Alevilik Hakkında]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.gelincanlar.com.tr/?p=4738</guid>

					<description><![CDATA[<p>Alevilik, bütün dinlerin harman edildiği ve son din olarakda İslamiyetin içinden çıkıp yükselen bir insanlık yoludur. Aleviliği İslamiyetin içinde veya dışında aramaya gerek yok. Alevilik dinler dünyasını aşmış, dinler üstü felsefe ve ilimle yoğrulmuş bütün insanlığa açık dört kapılı bir kültür çeşmesi, yönetim hukuku, sosyo-eko anlamdada paylaşımı öğreten, din, dil, ırk ve cinsiyet ayrımı gözetmeksizin...</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com/aleviligin-ilkesi-nedir-2/">Aleviliğin İlkesi Nedir ?</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com">Gelin Canlar Bir Olalım</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Alevilik, bütün dinlerin harman edildiği ve son din olarakda İslamiyetin içinden çıkıp yükselen bir insanlık yoludur. Aleviliği İslamiyetin içinde veya dışında aramaya gerek yok. Alevilik dinler dünyasını aşmış, dinler üstü felsefe ve ilimle yoğrulmuş bütün insanlığa açık dört kapılı bir kültür çeşmesi, yönetim hukuku, sosyo-eko anlamdada paylaşımı öğreten, din, dil, ırk ve cinsiyet ayrımı gözetmeksizin insanı insan olarak seven &#8221;fena fillah ve vahdedi vucut&#8221; felsefesiyle &#8216;Enel Hak&#8217; düşüncesiyle bütünleşip en büyük araştırılması gerekn ilim &#8221;İnsan&#8221; kavramını kabul buyurmıuştur.</p>
<p><strong>ALEVİLİK , İNSANLIK ve İLİM YOLUYLA YAŞAR</strong></p>
<p>Anadolu Aleviliği, vicdan özgürlüğüne, ilerlemeye ve uygarlığa sürekli kapısını açık tutmuştur. Çağdaş anlayışıyla da, kadın – erkek eşitliğini, aklın üstünlüğünü kendisine ilke olarak almıştır. İslamda şekil öne çıktığı için İslamın öngördüğü farklı yorumlardan uzak durup, çağ dışı etkilenme olasılığını dikkate alarak, Alevi düşüncesi, reformist olmayı, yolunu ilimle özdeşlestirip çağı kendisine değil, kendisi çağa uyan sosyo-kültürel bir yaşam düzeni seçmiştir. Cafer Sadık buyruğundan esinlenerek yenilikci, bugünün yenisi, yarin için yaşlanmış olabileceğini göz önünde tutarak, kendini hergün reformlaştıran düşünce akımıdır.</p>
<p>Alevilik, insanlığın hak – adalet mücadelesinden bir halka olduğu için evrenseldir,çağdaştır. Kırklar Meclisi, birlikçi, bölüşümcü, eşitlikçi bir meclistir. Alevilik, ırkçı, dayatmacı değil, eşitlikçi, özgürlükçü, katılımcı ve çağdaştır. İradi – seçenekli ve rızaidir. İstekli ve teslimyetcidir. Çünkü, Talip mutlaka ikrarlıdır. Bu ikrara Mürşit, dede, baba da dahildir. İkrarın dışına hiçkimse yolumuz gereği çıkamaz.</p>
<p>Alevilik, bir sır aynasıdır. Bir yüzü Hak’tır, diğer yüzü Halktır. Yani sosyal yaşam ve ekonomik mücadelesi veren bir politikadır.</p>
<p>Alevi sisteminde gerçek bir hukuk sistemi vardır. Bu sistem içinde kimse yanlışlık yapamaz. Medeni ahlak öcelik kazanır. Sünnü İslamda olduğu gibi ‘Üç defa ‘’Boşsun, boşsun’’ diye basit anlamda kadına kesinikle haksızlık yapılmasını kabul etmez. Hatta eşiniz evlilik kurumunda verdiği ikrarı suistimal etmediği sürece, eşler birbirilerini aldatmadığı sürece ‘’İsteğe göre boşanmak’’ bile yasaklanmıştır. Eski geleneklerimizden kalan Ata erkil sözü kadın erkek ayırımı yapmadan gerçek anlamda kadın – erkek eşit haklara sahip olduğuna vurgu yapmıştır. Ana erkil sözcüğü, ata erkille eş anlamı ifade etmektedir.</p>
<p>Anadolu Aleviliğinde juri uygulaması vardır. Pir, Mürşit, Rehber üçlüsü talibi dara (Dara çekmek yargılama anlamındadır) çektiği zaman onu tesir altında bırakmamak için şu teminatı verirler ; “ Ey talip, dar olup divana durdun; Dilli ve Başlısın, özündekini eline al, gerçekleri söyle” diye suçluya özgürlük hakkı tanınır. Yani akıl ve zeka sahibi bir kişisin, gerçekleri saklamadan özünü ve vicdanını sorulayarak cevap ver anlamı taşır. Bunun adına da halk mahkemesidir.</p>
<p>Alevi dünyası hiç bir tarih dönenminde polis sistemine gerek duymadan halk yönetimiyle de aşırı baskısız ve sivil toplum katmanları olarak yaşamışlardır.</p>
<p>Aleviler, tarih boyunca ilerici, yeniliğe açık, çağdaş ve aydın olmuşlardır. Her dinden insana aynı gözle bakmışlardır. İnsanları değerlendirirken din, dil, ırk ve renk ayrımı yapmamışlardır. Her zaman güzel giyinmeyi, güzel konuşmayı, iyi düşünmeyi, sevmeyi ve sevilmeyi ilke olarak almıştır.</p>
<ul>
<li>Gelin tanış olalım,</li>
<li>İşi kolay kılalım,</li>
<li>Sevelim, sevilelim,</li>
</ul>
<p>Dünya kimseye kalmaz” diyen ulumuz Yunus Emre olmuştur.</p>
<p>Alevilik, tek anlamıyla kültürü, dünya görüşünü, siyasi düşünceyi, dini, bilimi, giyimi, yaşambiçimini, hoş gürüyü, sevgiyi vb. gibi olayları içine alan, ilerici, çağdaş ve laik biçimde yorumlayarak bütün meselelere bilimsel ve gerçekçi bir gözle bakan inanç sistemidir.</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com/aleviligin-ilkesi-nedir-2/">Aleviliğin İlkesi Nedir ?</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com">Gelin Canlar Bir Olalım</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hz. Ali Ölümü</title>
		<link>https://www.gelincanlar.com/hz-ali-olumu/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Gelin Canlar]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 31 Oct 2019 09:12:12 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Hz. Ali]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.gelincanlar.com.tr/?p=4736</guid>

					<description><![CDATA[<p>Nehrevan Savaşı&#8217;nda rakiplerini ağır bir yenilgiye uğrattı. Bu savaştan sonra, Hariciler&#8217;den üç kişi Mekke’de Müslümanların siyasi durumları hakkında bazı müzakereler yaptıktan sonra Hz. Ali&#8217;yi öldürmeyi kararlaştırdılar. Bu üç kişiden Abdurrahman bin Mulcem, Hz. Ali&#8217;yi öldürmeyi üstlendi ve Kufe’ye hareket etti. Kufe&#8217;de bir camide ibadet ederken Haricilerden Abdurrahman bin Mulcem&#8217;in zehirli bir kılıç darbesi ile yaralandı....</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com/hz-ali-olumu/">Hz. Ali Ölümü</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com">Gelin Canlar Bir Olalım</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Nehrevan Savaşı&#8217;nda rakiplerini ağır bir yenilgiye uğrattı. Bu savaştan sonra, Hariciler&#8217;den üç kişi Mekke’de Müslümanların siyasi durumları hakkında bazı müzakereler yaptıktan sonra Hz. Ali&#8217;yi öldürmeyi kararlaştırdılar. Bu üç kişiden Abdurrahman bin Mulcem, Hz. Ali&#8217;yi öldürmeyi üstlendi ve Kufe’ye hareket etti. Kufe&#8217;de bir camide ibadet ederken Haricilerden Abdurrahman bin Mulcem&#8217;in zehirli bir kılıç darbesi ile yaralandı. Bu saldırının amacı Nahrevan yenilgisinin intikamını almaktı.</p>
<p>Halife Hz. Ali bin Ebu Talib, Abdurrahman bin Mulcem&#8217;in kılıç darbesinden sonra şöyle dedi: “Kâbe’nin Rabbine andolsun ki, kurtuluşa erdim”! İki gün evinde yattıktan sonra, hicretin 40. yılı Ramazan ayının 21. günü vefat etti (M.S. 661). Defnedildiği yeri uzun bir süre yalnızca en yakınları bilmiş, yaklaşık bir asır sonra Cafer-i Sadık mezarının Necef&#8217;te olduğunu bildirmiştir.</p>
<p>Hz. Ali vefat edince İslam Devleti ve hilafet, 20 yıllığına, uzun yıllar savaştığı Muaviye&#8217;nin eline geçti.</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com/hz-ali-olumu/">Hz. Ali Ölümü</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com">Gelin Canlar Bir Olalım</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hz. Ali Halifelik Dönemi</title>
		<link>https://www.gelincanlar.com/hz-ali-halifelik-donemi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Gelin Canlar]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 31 Oct 2019 09:10:45 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Hz. Ali]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.gelincanlar.com.tr/?p=4734</guid>

					<description><![CDATA[<p>Müslümanların bir kısmı Hz. Ali&#8217;nin, kendinden önceki halifeleri kabul ettiğine inanırlar. Bununla beraber kendi halifeliğine kadar hiçbir savaşa katılmayışı diğerlerini halife olarak kabul etmediğine yorulur. Üçüncü Halife Osman asiler tarafından öldürülünce halk Hz. Ali&#8217;ye biat ederek onu hilafete seçti. Osman taraftarlarının bir kısmı onun katilini bulana kadar Hz. Ali&#8217;yi halife olarak kabul etmeyeceklerini söylediler ve...</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com/hz-ali-halifelik-donemi/">Hz. Ali Halifelik Dönemi</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com">Gelin Canlar Bir Olalım</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Müslümanların bir kısmı Hz. Ali&#8217;nin, kendinden önceki halifeleri kabul ettiğine inanırlar. Bununla beraber kendi halifeliğine kadar hiçbir savaşa katılmayışı diğerlerini halife olarak kabul etmediğine yorulur. Üçüncü Halife Osman asiler tarafından öldürülünce halk Hz. Ali&#8217;ye biat ederek onu hilafete seçti. Osman taraftarlarının bir kısmı onun katilini bulana kadar Hz. Ali&#8217;yi halife olarak kabul etmeyeceklerini söylediler ve Müslüman toplumu ilk kez iç savaşa sürüklendi. İslam Devleti Hz. Ali ve Muaviye önderliğinde ikiye bölündü. Müslüman toplumunu ilk kez iç savaşa sürükleyen bu duruma İslam literatüründe &#8220;İlk Fitne&#8221; denir.</p>
<p>Hz. Ali, 4 yıl 9 ay süren hilafet&#8217;i müddetinde peygamberin siretine uyup, hilafet&#8217;e inkılâp ve kıyam ruhu verdi. Toplumda çeşitli ıslahlara başvurdu.</p>
<p><strong>Cemel Savaşı</strong><br />
Hz. Ali bin Ebu Talib, İslam Devleti&#8217;nde çıkan karışıklıkları yatıştırmak için Basra yakınlarında ittifak kuran peygamberin dul eşi Ayşe, Talha ve Zübeyr gibi İslamiyetin tanınmış simaları ile savaştı. Hz. Ali&#8217;nin zaferi ile sonuçlanan savaşta Talha ve Zübeyr öldürüldü.</p>
<p>Bu olay Ayşe&#8217;nin devesinin etrafında gerçekleştiği için Arapça cemel (deve) kelimesine atfen Cemel Vakası olarak bilinir.</p>
<p><strong>Sıffin Savaşı</strong><br />
Irak ve Şam sınırlarında Muaviye ile savaştı. Sıffin Savaşı olarak bilinen muharebeler 3 ay devam etti. Taraflar yenişemeyince hakem heyetine başvuruldu. Hakem olayından da net bir sonuç çıkmadı. Hz. Ali&#8217;nin hakeme başvurması, Müslüman toplumunda halife olarak otoritesini sarstı.</p>
<p><strong>Nehrevan Savaşı</strong><br />
Hz. Ali&#8217;nin ordusu tarafından Haricilerin büyük kısmı öldürüldü.</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com/hz-ali-halifelik-donemi/">Hz. Ali Halifelik Dönemi</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com">Gelin Canlar Bir Olalım</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hz. Ali Kişisel Özellikleri</title>
		<link>https://www.gelincanlar.com/hz-ali-kisisel-ozellikleri/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Gelin Canlar]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 31 Oct 2019 09:10:01 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Hz. Ali]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.gelincanlar.com.tr/?p=4732</guid>

					<description><![CDATA[<p>Hz. Muhammed, Medine&#8217;ye Hicret&#8217;i emrettiğinde, Hz. Ali&#8217;yi Mekke&#8217;lilerin emanetlerini dağıtması ve yatağına yatarak müşrikleri atlatması için Mekke&#8217;de bıraktı. Hz. Ali görevini tamamlayıp Hz. Muhammed&#8217;den kısa bir süre sonra Medine&#8217;ye ulaştı. Medine&#8217;de Hz. Muhammed, Allah&#8217;ın onu Fatıma&#8217;ya layık gördüğünü bildirdi ve ikisini evlendirdi. Hz. Ali, Hz. Muhammed komutasındaki İslam Devleti&#8217;nde son derece aktif roller aldı; neredeyse...</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com/hz-ali-kisisel-ozellikleri/">Hz. Ali Kişisel Özellikleri</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com">Gelin Canlar Bir Olalım</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Hz. Muhammed, Medine&#8217;ye Hicret&#8217;i emrettiğinde, Hz. Ali&#8217;yi Mekke&#8217;lilerin emanetlerini dağıtması ve yatağına yatarak müşrikleri atlatması için Mekke&#8217;de bıraktı. Hz. Ali görevini tamamlayıp Hz. Muhammed&#8217;den kısa bir süre sonra Medine&#8217;ye ulaştı. Medine&#8217;de Hz. Muhammed, Allah&#8217;ın onu Fatıma&#8217;ya layık gördüğünü bildirdi ve ikisini evlendirdi. Hz. Ali, Hz. Muhammed komutasındaki İslam Devleti&#8217;nde son derece aktif roller aldı; neredeyse tüm savaşlara katıldı, ordu komutanlığı, tebliğ elçiliği gibi görevleri icra etti. Üçüncü halife Osman bin Affan&#8217;ın bir suikast sonucu ölmesiyle, halife seçilerek İslam Devleti&#8217;nin başına geçti. Yönetimi sırasında Müslümanlar arasındaki ilk iç savaş (İlk Fitne) patlak verdi. Kûfe&#8217;de bir mescitte ibadet ederken Hariciler&#8217;den Abdurrahman İbn-i Mülcem tarafından hançerli saldırıya uğradı ve birkaç gün sonra öldü. Kûfe yakınlarında toprağa verildi.</p>
<p>İlk dönem İslam kaynaklarının birçoğunda, Hz. Ali Kâbe&#8217;nin içinde doğan ilk ve tek insan olarak kaydedilir. Hz. Ali&#8217;nin babası yerel bir kabilenin şefi olan Ebu Talib, annesi Fatıma bint Esed&#8217;dir, bununla birlikte Hz. Ali, Hz. Muhammed&#8217;in evinde ve onun gözetiminde büyümüştür. Hz. Muhammed, peygamberliğini ilan edip İslamiyet&#8217;e davet etmeye başladığında, Hz. Ali bu daveti kabul eden Şia&#8217;ya göre ilk, Sünnilere göre (Hatice&#8217;nin ardından) ikinci insandır.<br />
Hz. Ali, İslam Dünya&#8217;sının hemen her yerinde, imanı, adaleti, ülke yönetimi, dürüstlüğü, savaşçılığı, cesareti ve ilmi ile anılır. İslam tarikatlarının çoğu, kökenleri olarak Hz. Ali&#8217;yi gösterirler ve onun soyundan geldiklerini iddia ederler. Hz. Ali İslam tarihinde üzerinde en çok tartışılan şahsiyetlerden biridir.<br />
İlmi</p>
<p>Sünni ve Şii kaynaklarda Hz. Ali bin Ebu Talib&#8217;in ilmi üstünlüğünden sıkça bahsedilir. Hz. Muhammed onu ilim şehrinin kapısı; insanların en bilgini; ahkâm ilminin en âlimi ve ümmete Ehli Beyt&#8217;i açıklayan kimse olarak nitelemiştir. Hz. Ali Kuran&#8217;ın tüm ayetlerini, ne zaman yazıldıklarını ve hangi olayla bağdaştırıldığını ezbere bilmekteydi. Bunda çocukluğunun Hz. Muhammed&#8217;in yanında geçmesinin büyük rolü vardır. Kendisinin şöyle dediğine inanılır: &#8220;Bana bir harf öğretenin kırk yıl kölesi olurum. Hakkında söylenen hadisler<br />
&#8220;Allahın Arslanı&#8221; olarak anılan Hz. Ali&#8217;ye atfedilen aslan biçiminde yazılmış naat duası kaligrafisi.</p>
<p>Hadisler islamda bir rivayet zinciri ile Hz. Muhammed&#8217;e atfedilen ve O&#8217;nun söylediğine inanılan, aidiyetleri tartışmalı olan sözlerdir.(bkn. Hadis)</p>
<p>&#8220;Ben hikmetin şehriyim, Hz. Ali ise kapısıdır.&#8221;: -&#8220;Hz. Ali’yi ancak mümin olan sever ve ona ancak münafık olan buğzeder&#8221; [Nesai]</p>
<p>-&#8220;Hz. Ali’yi sevmek ateşin odunu yaktığı gibi Müslümanların günahını yok eder&#8221; [İ. Asakir]</p>
<p>-&#8220;Hz. Ali’ye düşman olanın düşmanı Allah’tır&#8221; [Ramuz]</p>
<p>-&#8220;İlim on kısım. Dokuzu Hz. Ali’de biri diğer halktadır. O bu biri de onlardan iyi bilir&#8221; [Ebu Nuaym]</p>
<p>-&#8220;Hz. Ali’yi seven beni sevmiştir. Ona düşmanlık bana düşmanlıktır. Onu inciten beni incitmiştir. Beni inciten de Allahü teâlâyı incitmiş olur&#8221; [Taberani]</p>
<p>-&#8220;İmanın birinci alameti Hz. Ali’yi sevmektir&#8221; [M. Ç. Güzin]</p>
<p>-&#8220;Ben kimin dostu isem Hz. Ali’de onun dostudur&#8221;</p>
<p>-&#8220;Ya Hz. Ali! Hayatın benimle, ölümün benimledir&#8221;</p>
<p>-&#8220;Hz. Ali dünyada ve ahrette kardeşimdir.&#8221;</p>
<p>-&#8220;Her kim Hz. Ali’ye eziyet ederse bana eziyet etmiş olur&#8221;</p>
<p>-Hz. Muhammed Hz. Ali için şöyle demiştir: “Senin bana oranla yerin, Harun’un Musa’ya oranla yeri gibidir. Sadece benden sonra peygamber yoktur.”</p>
<p>-Cennet üç kimseye âşıktır: Hz. Ali b. Ebi Talib, Ammar b. Yâsir, Selmân-ı Farisî.</p>
<p>-Biz Abdulmuttalib’in çocukları, cennetin efendileriyiz. Ben, Hamza, Hz. Ali, Cafer, Hasan, Hüseyin ve Mehdi&#8230;”(İbn Mace ).<br />
Savaşçılığı<br />
Hz. Ali&#8217;yi Allah&#8217;ın aslanı olarak resmeden bir hat.</p>
<p>Hz. Ali, Hz. Muhammed&#8217;in katıldığı tüm savaşlarda sancaktar olarak bulundu. Sadece Tebük seferi&#8217;ne Hz. Muhammed&#8217;in emri ile Medine&#8217;de kaldığı için katılmamıştır.<br />
Bedir savaşında</p>
<p><strong>Bedir Savaşı</strong></p>
<p>Hz. Ali, Bedir savaşında karşı ordudan yirmi bir kişiyi öldürdü. Öldürdüğü kişiler arasında Muaviye&#8217;nin dedesi Utbe, dayısı Velid ve kardeşi Hanzele de vardı. Uhud savaşında ise Kureyş&#8217;in meşhur savaşçılarından dokuz kişiyle çarpıştı ve muvaffak oldu. Hz. Ali hakkında efsanevi anlatımlar bulunur. Bu anlatımlardan birisi de Hz. Ali&#8217;nin bu savaşta bedeninden yetmiş yara almasına rağmen son ana kadar peygamberin yanında savaştığı ve Cebrail&#8217;in, Hz. Ali&#8217;nin bu fedakarlığını görünce birkaç defa: Zülfikar&#8217;dan başka kılıç, Hz. Ali&#8217;den başka da yiğit yoktur&#8221; dediği rivayetidir.<br />
Alevîlik&#8217;te ve Şiîlik&#8217;te önemli bir yere sahip olan Zülfikar isimli kılıcın temsîlî bir resmi.<br />
Hendek savaşında</p>
<p><strong>Hendek Savaşı</strong></p>
<p>Hendek Savaşı&#8217;nda, Araplar&#8217;ın ünlü savaş kahramanı Amr bin Abduved&#8217;in hendeği atıyla aşması üzerine çarpıştılar. Amr&#8217;a göre daha zayıf görünümlü olmasına ve Amr&#8217;ın küçümsemesine rağmen Hz. Ali galip geldi. Amr&#8217;ın, Hz. Ali tarafından yenilmesi Medine&#8217;yi kuşatan ve bu kuşatmayı destekleyenler arasında üzüntü ve ümitsizlik meydana getirdi. Hendek Savaşı&#8217;nın sonucunda Hz. Ali&#8217;nin bu başarısının önemli bir yeri olduğuna inanılır.<br />
Hayber savaşında</p>
<p><strong>Hayber Savaşı</strong></p>
<p>Hayber Savaşı&#8217;nda, ilk iki taarruzu yönetenler (Ebu Bekir ve Ömer) bir başarı sağlayamayınca peygamberin sancağı Hz. Ali&#8217;ye verdiği, Hz. Ali bin Ebu Talib&#8217;in o gün galip gelinmesinde büyük rol oynadığı rivayet edilir.</p>
<p>Bu savaşta Hz. Ali&#8217;nin Hayber kalesinin kapısını eli ile yıktığı ve bu kapıyı kendisi için kalkan olarak kullandığı söylenir. Hayber kalesinin alınmasıyla Şam Suriye ticaret yolunun güvenliği sağlanmış oldu.</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com/hz-ali-kisisel-ozellikleri/">Hz. Ali Kişisel Özellikleri</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com">Gelin Canlar Bir Olalım</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hz. Ali Evlilikleri ve Çocukları</title>
		<link>https://www.gelincanlar.com/hz-ali-evlilikleri-ve-cocuklari/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Gelin Canlar]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 31 Oct 2019 09:09:20 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Hz. Ali]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.gelincanlar.com.tr/?p=4729</guid>

					<description><![CDATA[<p>Hz. Ali eşlerinden ve cariyelerinden olma 14 erkek çocuk, 18 kız çocuk sahibiydi. Fakat nesli, Hasan, Hüseyin, Muhammed (İbn-i Hanefiyye), Abbas ve Ömer adındaki oğullarından türemiştir. Oğullarından çoğu Hicretin 60. Yılında Kerbela Savaşı&#8217;nda hayatını kaybetmiştir.[14] Hz. Ali&#8217;nin ilk eşi İslam peygamberi Muhammed&#8217;in kızı Fatıma&#8217;dır. Hz. Ali Fatıma vefat edene kadar başkasıyla evlenmemiştir. Fatıma&#8217;dan 5 çocuğu...</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com/hz-ali-evlilikleri-ve-cocuklari/">Hz. Ali Evlilikleri ve Çocukları</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com">Gelin Canlar Bir Olalım</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Hz. Ali eşlerinden ve cariyelerinden olma 14 erkek çocuk, 18 kız çocuk sahibiydi. Fakat nesli, Hasan, Hüseyin, Muhammed (İbn-i Hanefiyye), Abbas ve Ömer adındaki oğullarından türemiştir. Oğullarından çoğu Hicretin 60. Yılında Kerbela Savaşı&#8217;nda hayatını kaybetmiştir.[14]</p>
<p>Hz. Ali&#8217;nin ilk eşi İslam peygamberi Muhammed&#8217;in kızı Fatıma&#8217;dır. Hz. Ali Fatıma vefat edene kadar başkasıyla evlenmemiştir. Fatıma&#8217;dan 5 çocuğu olmuştur; isimleri şunlardır: Hasan, Hüseyin, Zeynep, Ümmü Gülsüm, Rukiyye ve Muhsin. Muhsin, henüz Fatıma&#8217;ın karnındayken, vefat etmiştir.</p>
<p>Ali Âmir b. Kilâb Kabilesinden Ümmü&#8217;l-Benin bint-i Hizam ile evlenmiştir. Bu hanımından Abbas, Cafer, Abdullah ve Osman adlarında dört çocuğu olmuş­tur.</p>
<p>Temim Kabilesin­den Leyla bint-i Mes&#8217;ud ile evlenmiştir. Bu hanımından iki çocuğu olmuş­tur: Abdullah ve Ebû Bekir.</p>
<p>Has&#8217;amî Kabilesinden Esma bint-i Umeys. Bu hanımından, Yahya ve Muhammedul-Asgar (Küçük Muhammed) dünyaya gelmiştir.</p>
<p>İslam peygamberinin damadı Ebû&#8217;1-As b. Rebi&#8217;nin kızı Ümâme de, Hz. Ali&#8217;nin hanımlarından birisidir. Muhammedu&#8217;l-Evsat da (Hilal ibn Ali) bu hanım­dan olmuştur.</p>
<p>Havlet bint Câ&#8217;fer isimli eşinden &#8220;İbn-i Hânifîyye&#8221; diye de bilinen Muhammed bin el-Hânifîyye isimli oğlu dünyaya gelmiştir.</p>
<p>Urve b. Mes&#8217;ud es-Sekafi&#8217;nin kızı Ümmü Said. Hz. Ali&#8217;nin bu hanımından ÜmmüT-Hüseyin ve Büyük Remle adlı kızları olmuştur.</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com/hz-ali-evlilikleri-ve-cocuklari/">Hz. Ali Evlilikleri ve Çocukları</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com">Gelin Canlar Bir Olalım</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hz. Ali Gençlik Yılları ve Müslüman Oluşu</title>
		<link>https://www.gelincanlar.com/hz-ali-genclik-yillari-ve-musluman-olusu/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Gelin Canlar]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 31 Oct 2019 09:08:01 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Hz. Ali]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.gelincanlar.com.tr/?p=4726</guid>

					<description><![CDATA[<p>Şii ve Alevi inançlarına göre Hz. Ali, Müslümanlar arasında ilk iman getiren, &#8216;Kâbe&#8217;de dünyaya gelen tek insan&#8217;dır. Sünni inancına göre ise, Hz. Muhammed&#8217;in eşi Hatice&#8217;den sonra iman etmiş olup, ikinci müslümandır. Hicret &#8211; Medine dönemi Mekke&#8217;lilerin İslâm peygamberini katletme kararı aldıkları hicret gecesinde Hz. Ali, canı pahasına, peygamberin yatağında yatmıştır. Birçok tefsircinin görüşüne göre Allah...</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com/hz-ali-genclik-yillari-ve-musluman-olusu/">Hz. Ali Gençlik Yılları ve Müslüman Oluşu</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com">Gelin Canlar Bir Olalım</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Şii ve Alevi inançlarına göre Hz. Ali, Müslümanlar arasında ilk iman getiren, &#8216;Kâbe&#8217;de dünyaya gelen tek insan&#8217;dır.</p>
<p>Sünni inancına göre ise, Hz. Muhammed&#8217;in eşi Hatice&#8217;den sonra iman etmiş olup, ikinci müslümandır.<br />
Hicret &#8211; Medine dönemi</p>
<p>Mekke&#8217;lilerin İslâm peygamberini katletme kararı aldıkları hicret gecesinde Hz. Ali, canı pahasına, peygamberin yatağında yatmıştır. Birçok tefsircinin görüşüne göre Allah bu fedakârlığı takdir ederek şu ayeti nazil etmiştir:</p>
<p>&#8220;İnsanlardan öylesi de vardır ki, Allah’ın rızasını arayıp kazanmak amacıyla canını satar.&#8221; (Bakara/207)</p>
<p>Hz. Muhammed bu sayede gizlice evden ayrılarak emniyet içerisinde Medine&#8217;ye doğru yola koyulabilmiştir. İslâm peygamberinin emniyete kavuşmasından sonra da emri üzerine, Hz. Muhammed&#8217;e emanet olan çeşitli malları sahiplerine iade ederek annesini, Hz. Muhammed&#8217;in kızı Fatma&#8217;yı ve başka iki kadını da yanına alarak Medine&#8217;ye doğru hareket etmiştir.</p>
<p>Hz. Ali Medine&#8217;de devamlı Hz. Muhammed ile birlikteydi. Müslümanlar arasında kardeşlik akdi okuttuğunda Hz. Muhammed Hz. Ali&#8217;yi kendisine kardeşliğe layık gördü. Kızı Fatıma&#8217;yı zevce olarak ona münasip gördü. Bir yıl sonra da ilk çocuğu olan Hasan dünyaya geldi.</p>
<p>İfk olayındaki tutumu</p>
<p>İfk Olayı, Aişe&#8217;nin 15 yaşında iken, bir sefer dönüşü esnasında kocası Hz. Muhammed&#8217;i genç bir Müslüman askerle aldattığı iddiasıdır. İddianın Müslümanlar arasında yayıldığında aldığı tutum nedeniyle Aişe&#8217;nin Hz. Ali&#8217;ye darıldığı, bu nedenle Hz. Ali&#8217;nin hilafetini desteklemediği düşünülür.</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com/hz-ali-genclik-yillari-ve-musluman-olusu/">Hz. Ali Gençlik Yılları ve Müslüman Oluşu</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com">Gelin Canlar Bir Olalım</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hz. Ali Doğumu ve isim verilmesi</title>
		<link>https://www.gelincanlar.com/hz-ali-dogumu-ve-isim-verilmesi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Gelin Canlar]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 31 Oct 2019 09:06:23 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Hz. Ali]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.gelincanlar.com.tr/?p=4723</guid>

					<description><![CDATA[<p>Mekke&#8217;de, 30. Fil Yılı&#8217;nın 13. ya da Recep ayının 13. günü, bir başka görüşe göre de Zilhicce ayının yedinci günü, Kabe’nin içinde dünyaya geldi (M.S. 599). Annesi Fatıma Hz. Ali&#8217;yi doğurmak üzere iken Kâbe duvarına dayandı. Bu esnada duvarın yarıldığına ve bir sesin içeri gelmesini söylediğine inanılır. Dördüncü gün dışarı çıktığında Fatıma&#8217;nın kucağında bir erkek...</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com/hz-ali-dogumu-ve-isim-verilmesi/">Hz. Ali Doğumu ve isim verilmesi</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com">Gelin Canlar Bir Olalım</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Mekke&#8217;de, 30. Fil Yılı&#8217;nın 13. ya da Recep ayının 13. günü, bir başka görüşe göre de Zilhicce ayının yedinci günü, Kabe’nin içinde dünyaya geldi (M.S. 599). Annesi Fatıma Hz. Ali&#8217;yi doğurmak üzere iken Kâbe duvarına dayandı. Bu esnada duvarın yarıldığına ve bir sesin içeri gelmesini söylediğine inanılır. Dördüncü gün dışarı çıktığında Fatıma&#8217;nın kucağında bir erkek çocuğu vardır. Ebu Talib ve ailesine müjde verilir, Hz. Muhammed herkesten önce gelerek bebeği kucağına alır ve Ebu Talib&#8217;in evine kadar kucağında taşır (o sıralarda Hz. Muhammed eşi Hatice bint Hüveylid ile birlikte amcasının evinde kalmaktadır ve evliliğinin henüz ikinci ya da üçüncü yılındadır).</p>
<p>Hz. Ali&#8217;nin ismini kimin verdiği konusunda iki farklı görüş vardır; birincisi Ebu Talib&#8217;e bu ismin ilham olduğu, daha çok kabul gören ikincisi ise bebeğe bu ismi Hz. Muhammed&#8217;in verdiğidir.<br />
Annesi, babası</p>
<p>Fatıma bint Esed<br />
Ebu Talib bin Abdülmuttalib</p>
<p>Hz. Ali&#8217;nin annesi, Hz. Muhammed&#8217;in dedesi olan Abdülmuttalib&#8217;in (Şeybe bin Haşim) kardeşi olan Esed bin Haşim&#8217;in kızıdır. Abdülmuttalib öldüğünde, Hz. Muhammed&#8217;e annelik eden onu koruyup kollayan ve İslam Peygamberi&#8217;nin ilk eşi Hatice bint Hüveylid&#8217;in ardından Müslüman olan ikinci kadındır.</p>
<p>Hz. Ali&#8217;nin babası, Kureyş&#8217;in liderliğini babası Abdülmuttalib&#8217;den (Şeybe bin Haşim) devralan Ebu Talib idi. Ebu Talib, dedesinin ölümü sonrası kimsesiz kalan Hz. Muhammed&#8217;i himayesine aldı ve ölümüne dek (43 yıl boyunca) himayesini sürdürdü. Hz. Muhammed peygamberliğini ilan ettiğinde ise Kureyş, Ebu Talib&#8217;in ölümüne değin, kendisinden çekinmiş ve Hz. Muhammed&#8217;e zarar vermeye cesaret edememişlerdir.<br />
Çocukluğu</p>
<p>Hz. Ali&#8217;nin çocukluk dönemi, İslâm peygamberinin çocukluk döneminin geçtiği evde geçmiştir. Her ikisi de Ebu Talib&#8217;i bir baba ve yönetici olarak tanıyorlardı; Fatıma bint Esed&#8217;e de anne diyorlardı. Bu ortamın, onun yetişmesinde çok önemli bir yeri olmuştur. Hz. Ali’nin çocukluğunda bir kuraklık Mekke&#8217;yi sarmıştı. Hz. Muhammed, amcasının birer çocuğunu kendi yanlarına alarak onun ekonomik sıkıntısını hafifletmek istediğini bir diğer amcası Abbas&#8217;a bildirdi. Abbas Cafer&#8217;i, Hz. Muhammed&#8217;se Hz. Ali&#8217;yi büyütmek üzere yanlarına aldılar. Hz. Ali, hutbelerinin, sözlerinin ve emirlerinin toplandığı kitabı olan Nechül Belağa&#8217;da o günleri şöyle anlatır:</p>
<p>&#8220;Çocuktum henüz, o beni bağrına basar, yatağına alırdı, beni koklardı, lokmayı çiğner, ağzıma verir yedirirdi&#8230; Ben de her an, devenin yavrusu, nasıl anasının ardından giderse, onun ardından giderdim; o her gün bana huylarından birini öğretir ve ona uymamı buyururdu. Her yıl Hira Dağı&#8217;na çekilir, kulluğa koyulurdu. Onu ben görürdüm, başkası görmezdi.&#8221;</p>
<p>Yine dönemin bir başka kaydına göre, Hz. Muhammed, Hz. Ali&#8217;yi omzuna alır Mekke&#8217;nin dağlarında, vadilerinde ve sokaklarında dolaştırırmış</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com/hz-ali-dogumu-ve-isim-verilmesi/">Hz. Ali Doğumu ve isim verilmesi</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com">Gelin Canlar Bir Olalım</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Aleviliğin İlkesi Nedir ?</title>
		<link>https://www.gelincanlar.com/aleviligin-ilkesi-nedir/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Gelin Canlar]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 30 Oct 2019 21:25:53 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Alevilik Hakkında]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.gelincanlar.com.tr/?p=4716</guid>

					<description><![CDATA[<p>Alevilik, bütün dinlerin harman edildiği ve son din olarakda İslamiyetin içinden çıkıp yükselen bir insanlık yoludur. Aleviliği İslamiyetin içinde veya dışında aramaya gerek yok. Alevilik dinler dünyasını aşmış, dinler üstü felsefe ve ilimle yoğrulmuş bütün insanlığa açık dört kapılı bir kültür çeşmesi, yönetim hukuku, sosyo-eko anlamdada paylaşımı öğreten, din, dil, ırk ve cinsiyet ayrımı gözetmeksizin...</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com/aleviligin-ilkesi-nedir/">Aleviliğin İlkesi Nedir ?</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com">Gelin Canlar Bir Olalım</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Alevilik, bütün dinlerin harman edildiği ve son din olarakda İslamiyetin içinden çıkıp yükselen bir insanlık yoludur. Aleviliği İslamiyetin içinde veya dışında aramaya gerek yok. Alevilik dinler dünyasını aşmış, dinler üstü felsefe ve ilimle yoğrulmuş bütün insanlığa açık dört kapılı bir kültür çeşmesi, yönetim hukuku, sosyo-eko anlamdada paylaşımı öğreten, din, dil, ırk ve cinsiyet ayrımı gözetmeksizin insanı insan olarak seven &#8221;fena fillah ve vahdedi vucut&#8221; felsefesiyle &#8216;Enel Hak&#8217; düşüncesiyle bütünleşip en büyük araştırılması gerekn ilim &#8221;İnsan&#8221; kavramını kabul buyurmıuştur.</p>
<p><strong>ALEVİLİK , İNSANLIK ve İLİM YOLUYLA YAŞAR</strong></p>
<p>Anadolu Aleviliği, vicdan özgürlüğüne, ilerlemeye ve uygarlığa sürekli kapısını açık tutmuştur. Çağdaş anlayışıyla da, kadın – erkek eşitliğini, aklın üstünlüğünü kendisine ilke olarak almıştır. İslamda şekil öne çıktığı için İslamın öngördüğü farklı yorumlardan uzak durup, çağ dışı etkilenme olasılığını dikkate alarak, Alevi düşüncesi, reformist olmayı, yolunu ilimle özdeşlestirip çağı kendisine değil, kendisi çağa uyan sosyo-kültürel bir yaşam düzeni seçmiştir. Cafer Sadık buyruğundan esinlenerek yenilikci, bugünün yenisi, yarin için yaşlanmış olabileceğini göz önünde tutarak, kendini hergün reformlaştıran düşünce akımıdır.</p>
<p>Alevilik, insanlığın hak – adalet mücadelesinden bir halka olduğu için evrenseldir,çağdaştır. Kırklar Meclisi, birlikçi, bölüşümcü, eşitlikçi bir meclistir. Alevilik, ırkçı, dayatmacı değil, eşitlikçi, özgürlükçü, katılımcı ve çağdaştır. İradi – seçenekli ve rızaidir. İstekli ve teslimyetcidir. Çünkü, Talip mutlaka ikrarlıdır. Bu ikrara Mürşit, dede, baba da dahildir. İkrarın dışına hiçkimse yolumuz gereği çıkamaz.</p>
<p>Alevilik, bir sır aynasıdır. Bir yüzü Hak’tır, diğer yüzü Halktır. Yani sosyal yaşam ve ekonomik mücadelesi veren bir politikadır.</p>
<p>Alevi sisteminde gerçek bir hukuk sistemi vardır. Bu sistem içinde kimse yanlışlık yapamaz. Medeni ahlak öcelik kazanır. Sünnü İslamda olduğu gibi ‘Üç defa ‘’Boşsun, boşsun’’ diye basit anlamda kadına kesinikle haksızlık yapılmasını kabul etmez. Hatta eşiniz evlilik kurumunda verdiği ikrarı suistimal etmediği sürece, eşler birbirilerini aldatmadığı sürece ‘’İsteğe göre boşanmak’’ bile yasaklanmıştır. Eski geleneklerimizden kalan Ata erkil sözü kadın erkek ayırımı yapmadan gerçek anlamda kadın – erkek eşit haklara sahip olduğuna vurgu yapmıştır. Ana erkil sözcüğü, ata erkille eş anlamı ifade etmektedir.</p>
<p>Anadolu Aleviliğinde juri uygulaması vardır. Pir, Mürşit, Rehber üçlüsü talibi dara (Dara çekmek yargılama anlamındadır) çektiği zaman onu tesir altında bırakmamak için şu teminatı verirler ; “ Ey talip, dar olup divana durdun; Dilli ve Başlısın, özündekini eline al, gerçekleri söyle” diye suçluya özgürlük hakkı tanınır. Yani akıl ve zeka sahibi bir kişisin, gerçekleri saklamadan özünü ve vicdanını sorulayarak cevap ver anlamı taşır. Bunun adına da halk mahkemesidir.</p>
<p>Alevi dünyası hiç bir tarih dönenminde polis sistemine gerek duymadan halk yönetimiyle de aşırı baskısız ve sivil toplum katmanları olarak yaşamışlardır.</p>
<p>Aleviler, tarih boyunca ilerici, yeniliğe açık, çağdaş ve aydın olmuşlardır. Her dinden insana aynı gözle bakmışlardır. İnsanları değerlendirirken din, dil, ırk ve renk ayrımı yapmamışlardır. Her zaman güzel giyinmeyi, güzel konuşmayı, iyi düşünmeyi, sevmeyi ve sevilmeyi ilke olarak almıştır.</p>
<ul>
<li>Gelin tanış olalım,</li>
<li>İşi kolay kılalım,</li>
<li>Sevelim, sevilelim,</li>
</ul>
<p>Dünya kimseye kalmaz” diyen ulumuz Yunus Emre olmuştur.</p>
<p>Alevilik, tek anlamıyla kültürü, dünya görüşünü, siyasi düşünceyi, dini, bilimi, giyimi, yaşambiçimini, hoş gürüyü, sevgiyi vb. gibi olayları içine alan, ilerici, çağdaş ve laik biçimde yorumlayarak bütün meselelere bilimsel ve gerçekçi bir gözle bakan inanç sistemidir.</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com/aleviligin-ilkesi-nedir/">Aleviliğin İlkesi Nedir ?</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com">Gelin Canlar Bir Olalım</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>100 Soruda Alevilik</title>
		<link>https://www.gelincanlar.com/100-soruda-alevilik/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Gelin Canlar]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 29 Oct 2019 21:55:02 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Alevilik Hakkında]]></category>
		<category><![CDATA[100 soruda alevilik]]></category>
		<category><![CDATA[Aleviler’de Dede Kimdir]]></category>
		<category><![CDATA[Alevilik-Sünnilik Nedir]]></category>
		<category><![CDATA[Ehlibeyt Nedir]]></category>
		<category><![CDATA[Miraç Nedir]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.gelincanlar.com.tr/?p=4560</guid>

					<description><![CDATA[<p>Alevi ve alevilik hakkında merak ettikleriniz 100 soru ve 100 cevapta bu makalede sizlerle paylaştık, umarım bilgi edinme açısından faydalı olmuştur. SORU 1: Alevilik Nedir? CEVAP: Tek tanrılı ve çok tanrılı dinlerde dinin peygamberi vefat ettikten sonra farklı yorumlar oluşur. Bu yorumlara çeşitli isimler verilir. Musevilik içinde Hz. Musa’nın vefatından sonra farklı yorumlar oluşmuştur. Bu...</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com/100-soruda-alevilik/">100 Soruda Alevilik</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com">Gelin Canlar Bir Olalım</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Alevi ve alevilik hakkında merak ettikleriniz 100 soru ve 100 cevapta bu makalede sizlerle paylaştık, umarım bilgi edinme açısından faydalı olmuştur.</p>
<p><strong>SORU</strong> 1: Alevilik Nedir?</p>
<p>CEVAP: Tek tanrılı ve çok tanrılı dinlerde dinin peygamberi vefat ettikten sonra farklı yorumlar oluşur. Bu yorumlara çeşitli isimler verilir.<br />
Musevilik içinde Hz. Musa’nın vefatından sonra farklı yorumlar oluşmuştur. Bu yorumlara mezhep denir. Mezheplerinde tekrar yoruma tabi olması tarikat adı verilen dini oluşumları doğurur. Aynı olay Hristiyanlığın ve İslamiyetin başına da gelmiştir.<br />
İslamiyet’te dinin peygamberi Hz. Muhammed’in Hakk’a yürümesinden (vefatından) sonra çeşitli dini yorumlar oluşmaya başlamıştır. Bu yorumlar 800 yıllarında özellikle Abbasiler döneminde çeşitli din adamları tarafından onların adı ile anılmaya başlayınca böylece; Mezhep ve tarikatlar oluşmuştur.<br />
Alevilik; Allah’ın birliğine Hz. Muhammed’in peygamberliğine ve Hz. Ali’nin veliliğine inanan İslam’ın özgün bir yorumudur. Sünni yorumlardan çok farklıdır.</p>
<p><strong>SORU</strong> 2: Alevilik Ne Zaman Ortaya Çıkmıştır?<br />
CEVAP: Aleviliğin tarihi; İslam’ın tarihi ile yaşıttır. Hz. Muhammed döneminde Alevi, Sünni kavramları yoktur. Hz. Muhammed’in Hakk’a yürümesinden sonra (vefatından) Hz. Ali tarafını tutanlara tarihsel süreç içinde “Ali yandaşlığı” anlamında; “Ali şiası” ya da “Alevi” denmiştir.</p>
<p>3: Hakk’a Yürümek Ne Demektir?<br />
CEVAP: Alevilik’te “Ölmek” yani yokolmak inancı yoktur. Don değiştirmek vardır. Yaşamın başka bir canlıda devamı inancı vardır. O nedenle insanın vefatı hayatın sonu olarak kabul edilmez. O kişinin yaradana, Hakk’a döndüğü, gittiği kabul edilir. Bu nedenle ölmek, vefat etmek kavramları kullanılmaz. Onun yerine; Hakka yürümek, Sır olmak, Göçmek kavramları kullanılır.</p>
<p><strong>SORU</strong> 4: Aleviler Neden Hz. Ali’yi Tutarlar?<br />
CEVAP: Hz. Muhammed, vefatından sonra kendisinden sonra yerine geçecek kişi olarak Hz. Ali’yi düşünmüştür. Kendisinin yerine O’nu hazırlamıştır. Hz. Ali,Hz. Muhammed’in amcasının oğlu ve kardeşi gibi sevdiği birisidir. İslamiyet’i eşinden sonra ilk kabul eden kişidir. Verdiği değeri göstermek için O’nu biricik kızı Hz. Fatma ile evlendirmiştir.<br />
Hz.Muhammed değişik toplantılarda ve hadislerinde; Hz. Ali’nin önemine vurgu yapmıştır. “Ben ilmin şehriyim, Ali kapısıdır.” “Ben hikmetin şehriyim, Ali kapısıdır.” Ali bendedir, bende ondayım. Ben kimin Velisi isem, Ali’de onun Velisidir. Ali insanların hayırlısıdır.” “Ali müminlerin imamıdır.” “Ali Kur’an iledir ve Kur’an Ali ile, ikisi bana ulaşıncaya kadar ayrılmazlar.” Hz. Muhammed Ali’ye, “Cennete ilk giren dört kişidir. Ben, Sen, Hasan, Hüseyin. Soyumuz arkamızda, şiamız sağımızda, solumuzda…” demiştir.<br />
Aleviler, Hz. Muhammed’in Hakk’a yürümesinden sonraHz. Muhammed’in yolunu sürdürecek kişinin Hz. Ali olması gerektiğine bu nedenle inanırlar. Ve bu yol ayrımında tereddütsüz Ali’nin yanında yer alırlar.<br />
Hz. Ali’nin yanında yer almayı Allah’ın yanında yer almak olarak bilirler. Hz. Ali’nin yanında yer almayı, Kur’an’ın, Hz. Muhammed’in ve İslam’ın gereği olarak inanırlar. Bu nedenle Aleviler Hz. Ali’ye olağanüstü sevgi ve saygı gösterirler.</p>
<p><strong>SORU</strong> 5: Aleviler Hz. Muhammed’i Nasıl Değerlendirirler?</p>
<p>CEVAP: Aleviler Hz. Muhammed’i İslam dininin Peygamberi olarak görürler. Aleviler inançlarını ifade ederken; “Allah, Muhammed, Ali” üçlemesini pusula tanım olarak kabul ederler. Bazı kesimlerin dediği gibi; “Hz. Muhammed’i Hz. Ali’den daha az severler” gibi ifadelerden rahatsız olurlar. Hz. Muhammed yolun başıdır. Hz. Muhammed sevgilerini Alevi ozan olupta nefeslerinde ifade etmeyen yoktur. Örneğin Şah Hatayi bir nefesinde: “Daima fikrimde zikrin ya Muhammed ya Ali/Gönlümün evinde şükrün ya Muhammed ya Ali/Tanıyamaz Kendi Özün SeniYakın Bilmeyen/Alemin Ayinesisin YaMuhammed Ya Ali” nefesinde Alevilerin Hz. Muhammed sevgisini çok güzel ifade etmiştir.</p>
<p><strong>SORU</strong> 6: Alevilik Mezhep Yada Tarikat mıdır?</p>
<p>CEVAP: Kur’an-ı Kerim’de mezhep yada tarikat yoktur. Hz.Muhammed’in yada Hz. Ali’nin mezhebinden sözedilmez.<br />
Mezhep yada tarikat yaklaşık olarak Hz. Muhammed’in vefatından 150-200 yıl sonra Abbasiler döneminde çeşitli din adamlarının İslamı yorum tarzıdır. Önceleri yüzlerce yorum oluşmuş. Sonraları bunlara bir sınır getirilerek bazı İslam ülkelerinde 7 bazı İslam ülkelerinde ise 4 mezheple sınırlanmıştır. Bizim ülkemizde adı bilinen 4 mezhep vardır. İmam Hanifi’nin öğrencilerinin İslamı yorum tarzı Hanifiliktir, İmam Şafii’nin yorumuna Şafiilik denir. İmam Hambeli’nin yorum tarzına Hambeli Mezhebi, İmam Maliki’nin yorum tarzına ise Malikilik denir.<br />
Bu imamların hepsinin hocası ise 6. İmam; İmam Caferi Sadık’tır.Şiiler; İmam olarak mezheplerini İmam Caferi Sadık’a bağlarlar. Aleviler, kendilerini anlayış olarak herhangi bir mezhep ya da tarikat mensubu saymazlar.<br />
Onlar; “Biz Hz. Muhammed ya da Hz. Ali’nin mezhebindeniz. Onların da bir mezhebi ya da tarikati olmadığına göre bizimde mezhep ya da tarikatımız yoktur.” derler.<br />
Fakat İslam o denli mezhebi yorumlara uğramışki adeta mezhep yada tarikat mensubu olmamak İslam olmamak gibi algılanmaktadır. Halbuki İslam’ın orjinal halinde mezhep ve tarikat yoktur. Aleviler’de kendi İslami yorumlarını İslam’ın en orjinal yorumu olarak ifade ederler. Kendi inandıkları İslami yolun Ehlibeyt yolu olduğunu kabul ederler. Mezhebi yorumlara itibar etmezler.</p>
<p><strong>SORU</strong> 7: Ehlibeyt Nedir?</p>
<p>CEVAP: Ehlibeyt Hz. Muhammed’in hane halkına verilen addır. Kur’an-ı Kerimde Cennet ilemüjdelenen peygamberin aile mensuplarıdır. Bunlar; Hz. Ali, Hz. Fatıma, Hz. Hasan veHz. Hüseyindir. Bunlara; “Pençe-i Ali Aba”da denir.<br />
Hz. Muhammed bir hadisinde size iki değerli şey bırakıyorum. Birincisi; Kur’an, ikincisi; Ehlibeytim’dir der.<br />
Aleviler; Ehlibeyt’e olağanüstü sevgi ve saygı gösterirler. Ehli-beyt; kelime anlamı itibariyle haneyi, evi oluşturanlar anlamına gelir. Hane halkı anlamına gelir.</p>
<p><strong>SORU</strong> 8: Alevilik-Sünnilik Nedir?</p>
<p>CEVAP: İslam tarihinde, Hz. Muhammed’in vefatından sonra yerine kimin geçeceği toplumda önemli bir kırılmaya neden olmuştur. Hz. Muhammed sağlığında; yerine Hz. Ali’yi düşünüyordu. Ama vefatından sonra bu olmadı. Bir oldu bitti ile halifeliğe Ebubekir geldi. Hz. Muhammed’in cenazesi kaldırılmadan halife seçildi. Ardından biata zorlandı.<br />
İşte İslam tarihinde bu kırılmadan sonra;Hz. Ali ve O’nun yandaşlarının izini sürenlere Ali Şiası yada Alevi dendi. Ebubekir’i tutanlara yada Emevilere ise Sünniler dendi. Ülkemizde Hanefi veŞafii mezhebi mensuplarına ve bu doğrultudaki tarikatlere Sünni denir. İslam tarihinde; Hz. Muhammed, Hz. Ali, Ehlibeyt, 12 İmamlar, Ahmet Yesevi, HacıBektaş Veli izini sürdürenlere ise Alevi yadaBektaşi denir.</p>
<p><strong>SORU</strong> 9: İslamiyet Ne Zaman Nerede Doğdu?</p>
<p>İslamiyet 7. yüzyılda peygamberi Hz Muhammed aracılığıyla Arap Yarımadası&#8217;nda yayılmaya başlanmıştır.</p>
<p><strong>SORU</strong> 10: Aleviler Hz. Ali Dışındaki Halifeleri Neden Sevmezler?<br />
CEVAP: Hz. Muhammed sağlığında kendisinden sonra halife olarak <a href="https://www.gelincanlar.com/category/alevilik-hakkinda/hz-ali/"><strong>Hz. Ali</strong></a>’yi düşünmüştür. Ama vefatından sonra bu gerçekleşmemiştir. Daha cenazesi kalkmadan hilafet meselesi gündeme gelmiş ve Hz. Ali safdışı yapılarak Ebubekir halife olmuştur. Bunu ise, Ömer ve Osman vasiyet yöntemi ile gerçekleştirmiştir. Hz. Muhammed’in vasiyetine uyulup Hz. Ali halife olarak kabul edilmemiş. Ama Ebubekir tarafından vasiyet yöntemi ile Ömer halife seçilmiş. O’da kendisinden sonra Osman’ı halife seçmiştir.<br />
Bu olaylardaHz. Muhammed’in vasiyetine uyulmadığı için, O’nun buyruğuna aykırı bir seçim yapıldığı için, Aleviler Hz. Ali’ye ve dolayısıyla Hz. Muhammed’e haksızlık yapıldığı kanaatine varmışdır. Hz. Ali dışındaki üç halifeye mesafeli durmaları bu olaylar nedeni ile olmuştur.</p>
<p><strong>SORU</strong> 11: Aleviler İbadet Yapar mı? Nasıl İbadet Yaparlar?<br />
CEVAP: Aleviler ibadet yaparlar. Aleviler’in ibadetlerinin adına Cem denir. Buna aynı zamanda “Halka Namazı” adı da verilir. YaniAlevilerin ibadeti Cemevinde yapılan Cem yada “halka namazı”dır. Bazı kesimlerde Aleviler’in ibadet yapmadığı kaygısı ön yargıdan kaynaklanıyor. Ya da İslamı çok mezhebi yorumlayanlar kendi mezheplerinin yaptığı şekilde ibadet yapmayanları ibadet kabul etmiyorlar.<br />
Aleviler, İbadet yapıyorlar. Adına “Cem” ya da “Halka Namazı” adı veriliyor veCemevinde yapılıyor. Aleviler’de ibadeti yöneten kişiye yada din adamına da “Dede” adı veriliyor. İlk yıllardaCemevi diye bir özel mekan yoktur.Bu bazen müsait bir ev oluyor. Zamanla; bir ev ibadet için ayrılıyor. Buraya Cemevi deniyor. Tarihte bu mekanlar birçok yerde;Dergah, Külliye, Türbe şekline dönüşmüştür. AhmetYesevi Dergahı, Seyidi Battal GaziDergahı, HacıBektaş Veli Dergahı gibi.</p>
<p><strong>SORU</strong> 12: Aleviler Camiye Gitmez mi? Camide Yapılan İbadeti Yapmaz mı?<br />
CEVAP: Aleviler camide yapılan ve 5 vakit namazdan ibaret olan ibadetin İslam’ın ilk yıllarında ve Kur’an-ıKerim’de olmadığına inanırlar.Bu nedenle camiye gitmezler. Beş vakit namaz kılmazlar.<br />
İslam’ın ilk yıllarındaHz. Muhammed’in sağlığında cami yoktur. Kuran-ı Kerim’de de cami yoktur.Kuran-ı Kerim’de ibadetin şekli ve sayısı da bugün bazı kesimlerin uygulamaları gibi değildir. Hz.Muhammed ve çevresindeki müslümanların ibadet mekanları camiden çok cemevi şeklindedir. Mimbersiz, minaresiz mütevazi mekanlar vardır.<br />
Aleviler; Kur’an-ı Kerimde 5 vakit namazın olmadığını bunun camide kılınmasınında zorunlu olmadığına inanırlar. Aleviler; Cami geleneğinin ve 5 vakit namaz geleneğiin Hz. Muhammed’in vefatından sonra esas olarakta Emeviler zamanında uygulanmaya başladığına ve kurallaştığına inanırlar.<br />
Aleviler; Kuran-ı Kerim’de şart olan ibadetin perşembe akşamları yapılan ibadet olduğuna inanırlar. Bunu Sünni müslümanların Cuma namazı olarak eda edildiğini kendilerininde Perşembeyi, Cuma’ya bağlayan gece yapılan “Cem İbadeti” yada “HalkaNamazı” olduğuna inanırlar. Ve bu ibadeti eda ederler. Bu ibadetinde Hz. Muhammed’in Miraç’tan dönüşte yapılan “Kırklar Cemi” olduğuna inanırlar.</p>
<p><strong>SORU </strong>13: Miraç Nedir?<br />
CEVAP: Aleviler bugün yaptıkları ibadet olan Cem ibadetinin kökeninin İslam’ın ilk dönemlerinde Hz. Muhamemet’in Miraç’a çıkmasından bu yana yapıldığına inanırlar.<br />
Hz. Muhammed, Miraç dönüşü uğradığı dergahta kendisini Kırklar’ın beklediğini Kırklar Meclisi’nde bulunan erenlerin; 22’inin erkek 17’sinin de bacı canlardan oluştuğunu görür. Hz. Muhammed’in Miraç’tan dönüşü Kırklar Cemi’nde yapılan Cem ile yaşanır. Tüm canlar birlikte Cem olur, dem alınır veKırklar Semahı dönülür.<br />
Aleviler; çeşitli nefeslerinde de ifade ettikleri “Miraç’takiMuhammed”ten bu yana Kırklar Cemini veKırklar Semahı’nı yaşatırlar.<br />
İslam tarihine çok mezhebi bir bakış açısı ile bakılıp İslam’ın orjinal bilgi kaynakları yok edildiğinden Miraç, Kırklar Cemi, KırklarMeydanı vs. dendiğinde bu kavramlara çok yabancı gözlerle bakılmaktadır. HalbukiMiraç olgusu İslam tarihinde ne denli gerçek kabul ediliyorsa, Kırklar Cemi ve Aleviler’in ibadeti olan cemin miraç kaynaklı olduğunda bu denli gerçek kabul edilmek zorundadır.</p>
<p><strong>SORU</strong> 14: Aleviler Oruç Tutar mı?<br />
CEVAP: Aleviler bir ibadet biçimi olarak oruç tutarlar. Ama bu soru ile sorulmak istenen Ramazan orucu ise; Aleviler, Ramazan orucu tutmazlar. Ramazan Orucu’nun Kur’an Kaynaklı farz bir ibadet olduğunu kabul etmezler. Ramazan Orucu’nun da 5 vakit namaz gibi Emeviler döneminde İslamiyet içine sokulduğuna inanıyorlar.<br />
Aleviler, tüm peygamberlerin veHz. Muhammed’in de tuttuğu <a href="https://www.gelincanlar.com/aleviler-oruc-tutarmi-alevilikte-oruc/"><strong>Muharrem Orucu</strong></a>’nu tutarlar. Bu oruca Kerbela Olayı nedeniyle iki gün daha ilave ederek 12 gün olarak tutarlar. Buna matem, yas orucu da denir. Ayrıca bazıları bu orucu 3 günde Masumu Pakları (Masumlar) yani savaşlarda öldürülen çocuk yaştaki suçsuz, masum temiz çocuk şehitler için tutulan orucuda ilave ederek tutarlar. Bu tutulan 3 günlük ek oruca; “Masum-uPaklar Orucu” denir. Böylece 10 Muharrem orucu 15 gün olabilir.<br />
Oruç sonunda ise; 12 çeşit kuru meyve ve tahıl çeşidinden oluşan Aşure yemeği pişirilir ve herkese lokma olarak dağıtılır. Bu orucu 12 yıl tutanlar 12 kazan aşure pişirerek törenle Aşureleri dağıtırlar.</p>
<p><strong>SORU</strong> 15: Kerbela Olayı Nedir?<br />
CEVAP: İmam Hüseyin, Hicret’in üçüncü, bir rivayete göre ise dördüncü yılı Şaban ayının 3. günü Medine’de doğdu. Gene rivayete göre altı aylık doğmasına rağmen yaşamıştır. İslam inancına göre Hz. Hüseyin’in dışında altı aylık doğupta yaşayan tek insan Meryem oğlu İsa peygamberdir.<br />
İmam Hüseyin’in altı erkek, iki kız çocuğu olmuş ve soyu Zeynel Abidin Ali’den yürümüştür.<br />
İmam Hüseyin, kardeşi İmam Hasan’ın Muaviye’ye biatına ve onunla uzlaşmasına baştan beri karşı çıktı. Kardeşi Hasan’a bu davranışının nedenini sorduğunda ise; O’ndan, “Babamız Ali’nin uzlaşmasına sebep olan şeyler bana da sebep oldu” cevabını almıştır. Bir başka deyişle Hasan, kendi yüzünden kan dökülmesini istemediği için böyle davrandığını söylemiştir.<br />
İmam Hasan’ın öldürülmesinden sonra Irak’lılar Hüseyin’e biat etmek istediyse de Hüseyin, Hasan’la Muaviye arasındaki uzlaşmanın ancak Muaviye’nin ölümü ile biteceğini söyleyerek bunu kabul etmedi.<br />
Muaviye, Hicret’in altmışıncı yılı Recep ayının 15. günü öldü. Yerine ölmeden önce oğlu Yezid’i halife olarak bıraktı. Böylece İslamiyet’te, saray-saltanat ilişkisi kurulmuş oldu.<br />
Muaviye, zevk ve eğlenceye aşırı düşkün, içkici ve kumarcı bir insandı. Halk üzerinde o kadar ağır bir baskı kurmuştu ki, cuma günleri kılınan cuma namazını çarşamba gününe aldırdığı halde halktan kimsenin sesi çıkmadı. Bu tür davranışlar onun için bir güç gösterme aracıydı.<br />
İslamiyet artık sarayı, saltanatı, debdebesiyle; vezirleri, hadımları, ordusu, kumandanları, zindanları ve cellatlarıyla; zulmü, kahrı ve keyfi idaresiyle tarih sahnesindeydi. Sahnenin arka planında ise, bir yandan har vurup harman savrulan bir hazine, bir yandan da yoksulluk içindeki halk yığınları vardı.<br />
Gölpınarlı bu durumu Roma İmparatorluğu’na benzeterek şöyle yazıyor:<br />
Roma İmparatorluğu ayrı bir dil ile, hükümlerine baş eğilmeyen bir din ile, fakat İslam kisvesine bürünerek tarih sahnesine çıkmıştı artık.”<br />
Ünlü tarihçi, Muaviye’nin yerine geçen oğlu Yezid’i de bize şöyle tanıtıyor:<br />
“Kendisine böyle bir saltanat devreden babası ölürken bile başucunda bulunmak lüzumunu duymayan, avlanmakla gönül eğleyen Yezid, gününü-gecesini, çalgı-çağanak dinlemekle, köçek-çengi oynatmakla, içip kendinden geçmekle sürdürmeyi adet edinmiş bir kişiydi.”<br />
Zevk ve eğlenceye düşkün olan Yezid, İslamiyette içki, şarap vs.nin yasak olmasına karşın, şairliğini şu ifadelerle gösteriyordu:“Bu şarap Muhammed’in dininde haram ise, sen de onu Meryem oğlu İsa’nın dinince al, iç.”<br />
İbn Yezid, testiden kadehe dökülen şarabın çıkardığı sesi ise, Hatim’le Zemzem arasında koşuşan hacıların ayak seslerine benzetiyordu.<br />
Yezid, babası Muaviye’nin ölümünden sonra kendisini halife ilan etti. Medine Valisi Utbe oğlu Velid’i de İmam Hüseyin’e göndererek kendisine biat etmesini istedi. Yezid, hiç bir gecikmeye meydan verilmemesini ve gerekirse Hüseyin’in hapsedilmesini istemeyi de unutmamıştı.<br />
Medine Valisi Velid de Hüseyin’i makamına çağırarak, Muaviye’nin öldüğünü, yerine oğlu Yezid’in geçtiğini ve kendisine Hüseyin’in biatını almakla görevlendirdiğini söyledi.<br />
Hüseyin bu isteğe şiddetle karşı çıktı. Kendisinin babasına (Muaviye) bile biat etmediğini, Hasan ile Muaviye’nin aralarında bir anlaşma yaptığını hatırlattıktan sonra hilafet’in saltanat gibi babadan oğula geçmemesi gerektiğini anlattı. Hüseyin, şöyle devam etti:<br />
“Şu dünyanın gidişatına bak ya Velid, haksızlık da ağaçlar gibi büyüyüp dal budak salar oldu. Muaviye zaten halifeliği binbir hile ile ele geçirmişti. Bu da yetmezmiş gibi şimdi de oğlu halifeyim diye ortaya çıkıp hak iddia ediyor.”<br />
Hüseyin, bu sözlerinden sonra, kendisinin zalim soyuna biat edenlerden olmayacağını haykırdı. Babasının hilafet adına hançerlendiğini, ağabeyinin hilafet adına zehirletildiğini hatırlattıktan sonra da vali konağını terk edip gitti.<br />
İmam Hüseyin bu meydan okumadan sonra Mekke’den Medine’ye göçü düşünürken Kûfe’ye gitmeye karar verdi. Hatta Kûfe’lilerin biatını almak için önceden amcası oğlu Müslim’i gönderdi. Müslim burada 30.000 biat aldı. Bunu duyan ve çılgına dönen Yezid ilk tedbir olarak İbni Ziyad’ı Basra valiliğinden Kûfe valiliğine atadı. Çünkü Kûfe valisi Numan da Hüseyin’e biat edenler arasındaydı.<br />
Hz. Hüseyin Mekke’den, İbni Ziyad Basra’dan Kûfe’ye doğru yola çıktılar. Kûfe’ye daha önce gelen İbni Ziyad, vali konağına gittikten sonra şehirde korkunç bir terör estirmeye başladı. Yüzlerce kesilmiş insan başı sokakları doldurdu. Bu ilk saldırıdan sonra, biatlarını geriye almazlarsa tümünü kılıçtan geçireceği tehdidini savurarak, halkı sindirdi.<br />
Müslim, Kûfe’deki yeni gelişmeleri İmam Hüseyin’e bildiremeden öldürüldü. Ölüsü Kûfe sokaklarında dolaştırıldıktan başka, İbni Ziyad koparılan başı Yezid’e gönderdi.<br />
Hz. Hüseyin’i Kûfe dışında halk yerine İbni Ziyad’ın ordusu ve komutanı Hür İbni Riyad karşıladı. Son acı durumu Hüseyin Hür’den öğrendi. Daha acısının ilk şokunu üzerinden atamamıştı ki, kumandan Hür, kendisinden de Yezid’e biat istedi.<br />
Kumandan Hür, “Emir böyle” deyince, Hüseyin buna cevap olarak, “Yezid soyunun kardeşimi öldürdüğünü yedi cihan bilir. Sen binlerce mazlumun kanını üstüne sıçratmış bir katilin söylediklerini emir sayıyorsun, öyle mi?” diye sordu.<br />
Bir yandan Hüseyin’e zarar vermek istemeyen, bir yandan da İbni Ziyad’ın emirlerine karşı çıkamayan kumandan Hür, İbni Ziyad’dan gelen son emri Hüseyin’e şöyle bildirdi: “Ya teslim olup Kûfe’ye götürüleceksin, ya da hepiniz susuz bir yerde konaklayacaksınız.”<br />
Hz. Hüseyin bu son emirle çok zor bir durumda kalmıştı. Çünkü karşısında güçlü bir ordu, yanında ise kendisiyle yola çıkıp buraya kadar gelmiş yaşlı, kadın, erkek, çoluklu çocuklu 70-80 kişi vardı.<br />
Sonunda onlara döndü ve şöyle dedi: “Beraberliğimiz buraya kadar olacak. Ben Yezid’e biat etmem. Ama benim yüzümden size zarar gelmesini de istemiyorum. Ben arkamı size döndüğümde siz dağılın. Yalnız kalmaktan başka sizden bir isteğim yoktur. Ama Yezid’in başımı kopardığını duyarsanız biliniz ki o baş biatsızdır.”<br />
Bu konuşmaya rağmen yanındakilerin Hz. Hüseyin’den ayrılmamaları üzerine Yezid’in komutanı Hür, onları susuz bir yere yürüttü. Burası, tarihe Kerbela adıyla geçecek yerdi.<br />
Susuzluğun ne demek olduğunu ve susuzlukla yapılan işkencenin korkunçluğunu bu bir avuç insandan daha iyi bilenin olamayacağını bütün tarih kitapları kalın harflerle yazdı.<br />
Kerbela’da çöl ortasında aç ve susuz kalmış bir avuç insanın üstüne Yezid tarafınan ordu üstüne ordu gönderildi. Takviye edilen yeni ordunun komutanı ise, Hüseyin’i Kûfe’ye çağıranlardan Ömer İbni Saad idi. O da Hüseyin’i “Ya biat, ya savaş” tercihiyle karşı karşıya bırakmıştı.<br />
Savaş başlamadan önce, bir yanda sayıları binlerle ifade edilen Yezid’in ordusu, bir yanda da susuz, yorgun, uğradıkları haksızlıkların acısı içinde bekleşen 70-80 kişi vardı:Hz. Ali’nin oğulları, İmam Hasan’ın oğulları ve diğerleri&#8230; Yani Hz. Muhammed’in soyu, ehlibeyti.<br />
Hz. Hüseyin, Yezid’in ordularının karşısına; başında Hz. Muhammed’in sarığı, boynunda kılıcı, elinde ise babası Hz. Ali’den devraldığı sancakla çıktı.<br />
Hz. Hüseyin, Yezid’in ordusuna, bir insanın iktidarı ne kadar güçlü olursa olsun, inanmış insanların bu gücü kırabileceğini göstermek istiyordu.<br />
İmam Hüseyin, tek tek bütün komutanları yenince bütün ordu üstüne saldırdı. Yüzlerce asker saldırıya geçti. Kumandan Ömer uzaktan bağırıyordu:<br />
“Başını kesin&#8230; Başını kesin.”<br />
Simr adlı bir asker kanlar içinde kıvranmakta olan Hüseyin’in başını gövdesinden ayırdı ve koşarak komutan Ömer’e götürdü. Ömer bu kesik başı eline alıp, “İşte Yezid’in önünde eğilmeyen Hüseyin’in başı. Allaha şükürler olsun ki görevimizi yerine getirdik. Allah bunu bizlere nasip etmiştir” dedikten sonra, Hüseyin’in kesik başı ile birlikte Yezid’in sarayına doğru yola çıktı.<br />
Hz. Hüseyin, Hicret’in 61. yılı Muharrem ayının onuncu günü, ikindi vakti Kerbela’da işte böyle katledildi. Katledildiğinde 56 yaşındaydı.<br />
Kerbela olayından iki yıl sonra Yezid de öldü ve yerine oğlu İkinci Muaviye halife ilan edildi. İkinci Muaviye çok farklı bir kişilik sergiledi; hilafetinin 40. günü Ümeyye Camisi’nde verdiği hutbede, minbere çıkıp Allah’a hamd-ü sena ettikten, Peygamber’e salavat getirdikten sonra Aliyel-Mürteza’nın faziletlerini, üstünlüğünü ve Kerbela şehitlerine yapılan zulmü birer birer anlattı ve zalimlere lanet oku***** şöyle devam etti:<br />
“Ey nas! Biliniz ki ben, bu zulmün devamına tahammül edemem. Hilafet makamı Ali’ye ve evladına ait bir makamdır. Ben, bu hakkı gasbetmekten Allah’a sığınırım ve kendimi bu makamdan geri alıyorum.”<br />
İkinci Muaviye’nin annesi ile birleşen Mervan o gece ikinci Muaviye’yi zehirleyerek öldürttü. Yerine de kendisi halife oldu.</p>
<p><strong>SORU</strong> 16: İslam Tarihinde İmamlar Dönemi Hangi Dönemdir?<br />
CEVAP: İslamda “İmamlar Dönemi” olarak nitelenen dönem İmam Ali, yani Hz. Ali ile başlayıp İmam Muhammed Mehdi ile son bulan, ama bir anlamda da bitmemiş bir dönemdir. Çünkü Mehdi’nin öldüğüne inanılmaz, onun “gayb alemine” gittiğine, bir gün yeryüzüne çıkacağına ve tüm kötülüklere son vereceğine inanılır.<br />
Bu kısımda; Hz. Ali, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’den sonra gelen İmamlar Dönemi’ne kısaca değineceğiz.<br />
İmamlar Dönemi, Hz. Ali ile birlikte 12 İmamdan oluşur. Arka sayfadaki tablodan imamların doğum ve ölüm tarihlerini sırasıyla izleyebiliriz. “12 İMAMLAR”.<br />
Kerbela katliamında sadece Hz. Hüseyin’in oğlu Zeynel Abidin, o da hasta yatağında olduğu için sağ kaldı. İmam soyu da onunla devam etti.<br />
On İki İmam<br />
hz. ali<br />
hz. hasan<br />
hz. hüseyin<br />
hz. zeynel abidin<br />
hz. musa-i bakir<br />
hz. musa kazim<br />
hz. cafer sadik<br />
hz. riza<br />
hz. muhammed taki<br />
hz. naki<br />
hz. hasan el &#8211; askeri<br />
hz. mehdi</p>
<p><strong>SORU</strong> 17: İslam Tarihi’nde Abbasiler Dönemi Hangi Dönemdir?<br />
CEVAP: Hz. Muhammed, ölümünden önce şöyle demişti: “Ey insanlar, sizin aranızda iki paha biçilmez şey bırakıyorum. Biri Allah’ın kitabı, diğeri Ehlibeytimdir.” Hz. Muhammed, Ehlibeyt’in kimlerden ibaret olduğu sorusuna da, “Ali’nin, Akiyl’in, Cafer’in ve Abbas’ın soyları” cevabını vermişti.<br />
İşte İslam tarihine Abbasiler, Abbasoğulları diye geçenler bu Abbas’ın soyundan gelenlerdi. Yani Abbasiler Ehlibeyt soyundandı.<br />
Ümeyyeoğullarının yani Emeviler’in Ali’ye ve taraflarına uygun gördükleri zulüm ve ihanete karşılık, Abbasoğulları, Ehlibeyt’in desteğiyle hilafet makamına geçti.<br />
Emeviler’in zulmü sürüp giderken onlara karşı direnme ve özellikle Kerbela katliamının öcünü alma isteği de güçleniyordu. Horasan ülkesindeki başkaldırıya önderlik eden Eba-Müslim Horasani halktan Ehlibeyt adına biat almaya bile başlamıştı.<br />
Emevilerin zulmüne 90 yıla yakın bir süredir dayanan halk akın akın Eba-Müslim’in açtığı Ehlibeyt sancağının arkasında toplanıyordu. İşte bu güç, Emevi hilafetini alt üst etti:Ehlibeyt, hakkı olan hilafeti nihayet elde etmişti.<br />
Fakat, durum böyle devam edemedi. Hz. Muhammed’le amca çocuğu olan Abbas’ın soyundan gelen Abbasoğulları iktidara geçince, hilafeti Ehlibeyt adına almalarına rağmen kendilerine en büyük rakip olarak Ali evladını gördüler ve onlara zulme başladılar. Hatta bu zulüm, o kadar büyüdü ki, zaman zaman Emeviler’inkini bile gölgede bıraktı.<br />
Başta Şia ve Meval-i Müslüman (köle Müslüman) denen Arap olmayan Müslüman çoğunluğun desteğiyle başarıya ulaşan Eba-Müslim, seffah ya da kan dökücü lakabıyla anılan ikinci Abbasi halifesi Ebu Cafer Mansur tarafından 457 (137) tarihinde katledildi.<br />
Ehlibeyt adına, Ehlibeyt düşmanlarına karşı mücadele ederek hilafet makamını elde eden Abbasoğulları 2. Abbasi halifesi Mansur ile Ehlibeyt’e düşmanlık etmeye başladı. Bu zulümden Ehlibeyt dışındaki İslam bilginleri de nasibini aldı.<br />
Abbasiler Ehlibeyt yanlılarına karşı kitle katliamlarına da giriştiler. Bir kısım Ehlibeyt diri diri toprağa gömülür, ateşe atılırken bir kısmı da yapılan binaların duvarlarında taş niyetine kullanılarak öldürüldü.<br />
Abbasilerin bu dizginsiz zulmü, ancak, Moğol akınlarıyla yıkıldıklarında 1258 (656) sona erdi.<br />
Şimdi de bu dönem boyunca hüküm süren Abbasi sultanlarına kısaca bir göz atalım.<br />
Abbasi Halifesi Harun Reşid, 23 yıl hükümdar olarak kaldıktan sonra, 809 (hicri 193) yılında kırk dört yaşında öldü.<br />
Harun Reşid devri, İslam Tarihi’nin, fen bilimleri, sanat ve edebiyat açısından en ileri devri olmasına rağmen, insan hakları bakımından da en karanlık devriydi.<br />
Harun Reşid, tahtına oğlu Emin’i veliaht yapmış, sonra da öteki oğlu Memun’un hükümdar olmasını kararlaştırmıştı. Ülkeyi iki oğlu arasında bölmüş, doğu kısmını; merkezi Merv şehri olmak üzere Memun’a, batıyı merkezi Bağdat olmak üzere Emin’e vermişti.<br />
Savaşı kazandığı takdirde hilafeti Ebu Talip soyuna (yani Ali soyuna) vereceğini ilan eden Memun, o sırada Ali soyundan Sekizinci İmam olan İmam Rıza’yı Merv şehrine çağırdı.<br />
İmam Rıza bu teklifi kabul etmediyse de, Memun hiçbir gerekçeyi kabul etmeyerek ısrar etti. Bunun üzerine İmam Rıza, idari işlere karışmamak koşuluyla görevi kabul etti.<br />
Memun, İmam Rıza’dan bayram namazını kıldırmasını istedi. Fakat bu davranışı kısa sürede ciddi bir soruna yol açtı.<br />
Emeviler ve sonra da Abbasiler döneminde halifelerin toplu ibadete gidişleri çok şatafatlı olurdu. Birer güç gösterisi olan toplu ibadetler öncelerinde halife, altınlarla mücevherlerle süslü bineğine biner, en ihtişamlı giysilerini giyer, en pahalı ziynet eşyalarını takardı.<br />
Memun’un, özel bineğini bu kez İmam Rıza’nın kapısına kölelerle gönderdi. Fakat, İmam bineğe binmedi. Çıplak ayakla elinde asasıyla “Allah, Allah” diye tekbir getirerek yürüdü. İmamı bu halde gören Memun’un adamları da bineklerinden indi. Ayakkabılarını çıkartarak İmam ve çevresindekiler gibi çıplak ayakla yürümeye başladılar.<br />
İmam’ın bu şekilde mescide yürüyüşü kitleyi çok etkiledi. Öte yandan, tekbir getirerek yürüyen şehir halkı da Memun’un adamlarını korkutmuştu. Ne olacağını bilemedikleri için hükümdarlarına haber verdiler. Bunun üzerine Memun İmam’a derhal; “Size zahmet verdik, makamınıza dönünüz, bayram namazını da her vakit kıldıran kişi kıldırsın” diye haber yolladı. İmam bunun üzerine makamına döndü, halk da dağıldı.<br />
Memun, İmam Rıza’yı kendine veliaht tayin ettikten sonra, kızı Ümmü Habibe’yi İmam’a, öbür kızı Ümmü Fazl’ı da oğlu Muhammed Taki’ye verdi.<br />
Kardeşini öldürüp tahta tek başına geçen Memun İmam Rıza’yı önce veliaht yaptı, ardından da zehirletti.<br />
Abbasiler, Haşimiler’dendi. Fakat en büyük rakipleri de gene Hamişiler’den Ali soyu idi. Emeviler’in yıkımı ile Ali soyunun kıyımı bitmemişti. Arap olmayan Müslümanlar, yani Şia’nın ezici çoğunluğu onlara bağlı idi.<br />
Abbasiler’in herhangi bir mezhepten olduğu söylenemez. Bazen Ali ve Ehlibeyt’e yakın görünüyorlar, bazen de onların ileri gelenlerine her türlü kötülüğü yapıyorlardı. Hatta Şia’nın aleyhine bazı mezhepleri tutma yoluna bile gidiyorlardı. Cafer-i Sadık’a karşı Mansur, İmam Musa-i Kazım’a karşı Harun Reşid böyle davranmıştı. Memun ise yukarıda gördüğümüz gibi hepsinden farklı bir yol denemişti.<br />
Abbasi halifesi Mu’temid on birinci İmam Hasan-ül Askeri’yi zehirleterek öldürdükten sonra Ali soyunu yok etmek için ailede hiçbir erkek çocuk bırakmamaya karar verdi ve bütün erkekleri öldürttü. Bu katliamdan hamile kadınlar bile kurtulamadı. Bu durumu Gölpınarlı’dan dinleyelim:<br />
“Halifenin emriyle evdeki eşya toplanıp mühürlendi; odalar arandı; gönderilen ebeler, kadınları muayene ettiler; gebe sanılar bir cariye, hanımlarıyla beraber bir müddet hapsedildi; sonunda cariye’nin gebe olmadığı anlaşıldı ve oğulları Sahip’ül Emr bulunamadı.”<br />
Bu aranan İmam, İslam tarihinde son imam olarak adı geçen, İmam Mehdi’ydi. Hatta İmam Mehdi’nin düşmanlarınca bulunmaması için ismi ile anılması bile yasaklanmıştır.<br />
Kısaca özetlersek; Emevilerin hilafette kaldığı 87 yıl boyunca 14 halife yönetimde bulundu. Abbasiler ise, 750’den 1258 tarihine kadar hilafette kaldılar. Hz. Muhammed’in ölümünden yaklaşık 132 yıl sonra hilafet Abbasoğullarına geçmişti. Onlardan da toplam 37 halife hilafet makamına çıktı.<br />
Son Abbasi halifesi Elmustasim Billah zamanında Moğol Hanı Cengiz’in torunu Hülagu Han Bağdat’ı zaptetti. Halifeyi bir çuvala koydu ve süvarilerinin ayakları altında ezdirerek öldürttü. Böylece Abbasi devri sona erdi.<br />
Abbasi Halifeleri; Irak-Bağdat ile Kahire olmak üzere iki dönemde incelenir. Bağdat’taki, hilafete Moğollar Mısır’daki hilafete ise Osmanlılar son verir.</p>
<p><strong>SORU</strong> 18: Aleviler’in Tuttuğu Orucun Özelliği Nedir?<br />
CEVAP: Aleviler’in tuttuğu orucun özelliklerinden biri; akşamdan niyet tutulup ertesi gün oruç tutulur. Oruç günbatımında açılır. Sahurda yemek yemek yoktur. İftarda ise özel bir hazırlık adeta yemek şöleni yoktur. İftar sofrası her günkü akşam yemeğinin özelliklerini taşır.<br />
12 günlük oruç boyunca; eğlence yoktur. Kavga, gönül kırmak, yalan söylemek, insanları üzmek vs. yoktur.Hatta zevk ve sefa kapsamına girdiği için sakal kesilmez. Kerbela olayı anısına su içilmez et yenmez. Kesici aletler ele alınmaz. Herhangi bir müzik aleti çalınmaz. Nefes söylemek için bile bağlama ele alınmaz. Aletsiz nefesler, mersiyeler okunur. İbadet, dualar bağlamasız yapılır.</p>
<p><strong>SORU</strong> 20: Aleviler’de Dede Kimdir?<br />
CEVAP: Alevilerde Cem ibadetini dede yönetir. Yani din adamına dede denir. Dedelerin soyunun Hz. Muhammed’e dayandığına inanılır. Soyu peygambere ulaşmayan kişi Alevilere dedelik yapamaz. Dedelik babadan oğula geçer. Bir babanın birden çok erkek çocuğu varsa onlar içinde babanın uygun bulduğu ve elverdiği oğlu dede olur. Tüm çocuklar dede olmaz.<br />
Hz. Muhammed’in soyu kızı Fatıma ile Hz. Ali’nin evliliğinden olan Hasan veHüseyin’den devam etmiştir. Hz. Hasan’ın soyuna Şerif, Hz. Hüseyin’in soyuna Seyit denir.<br />
Alevi dedelerine; “Seyidi Saaddet evlad-ı resul” denilir. Hilafetin başından beri Hz. Muhammed’in soyunun nüfus kütüğünü “Nakibul eşraflık” adlı kurum tutmaktadır. Bu nakibal eşraflık kurumu hilafetin Osmanlı’ya geçmesi ile Osmanlıya geçmiştir. Bugün bizdeki dedelerin elindeki secerdelerin çoğu bu nakibul eşraflık kurumu tarafından düzenlenmiş orjinal belgelerdir.<br />
Dede soyluluk, Kerbela Olayı’ndan sonraTürk illerine geçmiştir. Bugün birçok Türkmen dedesinin peygamber soyundan olması bu kanaldan gelmektedir. Bu nedenleTürkmen Alevi dedelerin soylarının evlilikler yolu ile peygamber soyuna ulaşması olasıdır.</p>
<p><strong>SORU</strong> 21: Aleviler’in İbadeti Olan Cem’in Özellikleri Nedir?<br />
CEVAP: Cemi dede yönetir. Dedeler peygamber soyundandır. Bunun isbatı secereler ile, birde bu hizmet yüzyıllardır süren bir hizmettir. Her toplum kendi dedesini tanır. Dedesoylu olmayan birinin dedelik yapması oldukça zordur. Aleviler kapalı bir toplumdur. Dışardan içlerine girip dede olmadığı halde kendini dede kabul ettirmesi biraz zordur. Her insan ağzı ile kuş tutsa Alevi Cem’ini yürütemez. Dedenin peygamber soyundan olması şarttır.<br />
Cem’e kavgalı, küslü, suçlu kimse alınmaz. Varsa ibadetten önce onlar barıştırılır. Alevilik yola bazı uğraşlarda bulunanlar alınmaz. Bunlar; Avcılar, kasaplar, görevi işkence yapmak veya adam öldürmek olanlar yola alınmaz. Cem’e katılıp birbirinden davacı olanlar için katılan tüm Cemaatin jüri olduğu bir yargılama olur. Bundan aklanınca Cem devam eder.<br />
Alevilikte ilk etik kural; eline, diline, beline sahip olmaktır. Alevilikte vahim hatalar işleyen kişiler yoldan atılır. Düşkün edilir. O kişi toplum dışına itilir. Toplumdan izole edilir.<br />
Cem’e gelen lokmalar eşit dağıtılır. Az bulana tekrar verilir. Bu dağılımda eşitlik sağlanır. Cemde cinsellik yoktur. Tüm katılımcı canlar insandır. Erkek yada kadın değildir. Cinsellik ibadet sırasında yoktur. Böyle bir duygu unutulur. Tüm canlar başka bir dünyaya yolculuk eder. Transa geçer. Kadın, erkek yoktur. Can, canlar, eren, erenler vardır. Cem Töreninde cinsellik yoktur.</p>
<p><strong>SORU</strong> 22: Kaç Çeşit Cem Vardır?<br />
CEVAP: Alevi ibadetine Cem denir. Çocukların ve yetişkinlerin birlikte katıldığı birazda eğitim amaçlı olan cemlere Birlik Cemi denir. Buna bazı yörelerde; Abdal Musa Cemi yada Kısır Cem’de denir.<br />
Bunun dışında sadece müsahip ve evli çiftlerin katıldığı ve her çift için yılda bir yapılan ceme görgü cemi denir. Bu cemde görgüsü yapılan Canlar özünü dara çeker. Kendilerini gönüllü olarak dârâ çekerler, yargılamaya tutarlar. Şikayeti olan canlarda şikayetlerini dede önderliğindeki canların huzurunda ifade ederler. Görgüsü yapılan canların bir yıllık yaşamları mercek altına alınır. Adeta rehabilitasyon yapılır. Ruhsal bir temizlik yapılır. Bir yıllık yaşam gözden geçirilir. Kişilik rehabilite edilir ve yola devam edilir.<br />
Bu cem daha disiplinli yapılır. 12 hizmetin tüm kuralları uygulanır. Bu cemin süresi yoktur. Yaklaşık akşam 5 de başlar. Sabaha kadar sürdüğü gibi bir günden fazla sürdüğüde olur. Katılan canların ruhsal birlikteliği adeta yenilenir. Ruhsal bir yenilenme sağlanır.</p>
<p><strong>SORU</strong> 23: Alevilik’te Müsahiplik (Yol Kardeşliği) Nedir?<br />
CEVAP: Alevilik’te müsahiplik yol kardeşliğidir. Kan kardeşliği dışında oluşan sosyal akrabalıktır. İki evli çiftin dünya-ahiret yol kardeşliğidir.<br />
Müsahip olacak kişiler önceden müsahip adayını belirlerler. Dedelerine danışırlar. Bir yıl kadar müsahip kuralları ile yaşayıp yaşayamayacaklarını denerler. Ondan sonra müsahip olmaya karar verirler. Müsahiplik, müsahip cemi yapılarak başlar.<br />
Müsahiplerin yeri Alevilikte kardeşlikten daha önemlidir. Kişinin yolu evlilikten sonra kardeşi ile ayrılabilir. Cüzdanı evi ayrılır. Müsahiplikte cüzdan ayrılmaz adeta ev ayrılmaz. Müsahibinizin eşi sizin kardeşiniz çocukları sizin çocuğunuz sayılır. Ayrı-gayrı yoktur. Sorumluluk ortaktır. Müsahiplik bir kere yapılır. Ölünceye kadar devam eder. Müsahiplikte ayrılmak yoktur.Müsahiplik eşitlik, sevgi, saygı, dostluk, dayanışma v.s. temeline dayalı toplumsal kardeşliktir. Bir köyün tümünün müsahip olduğunu düşünün ortaklaşmacı, eşitlikçi bir yaşam demektir. Müsahipler birbirinin iyi hareketinden olduğu kötü hareketinden de sorumlu bulunuyor. Bu durum da sıkı bir otokontrolü zorunlu kılıyor. Yapılacak hataları minimuma indiriyor. Az suçun yada hiçbir suçun işlenmediği bir toplumu oluşturmanın alt yapısını oluşturuyor.</p>
<p><strong>SORU</strong> 24: Yedi Ulu Ozan Kimdir? Alevilik’teki Yeri Nedir?<br />
CEVAP: Yedi Ulu Ozan; değişik tarihsel dönemlerde yaşamış Aleviliği gerek içerik olarak gerekse edebi olarak en iyi ifade eden 7 kişiden oluşan ozanlardır. Bu ozanlar adeta Aleviliğin tanınması açısından Aleviliğin kart adresleridir. Kartvizitleridir. Aleviliğin yazılı kaynaklarının tarihsel/toplumsal süreçte önemli ölçüde tahrip oldukları düşünüldüğünde ve önemli ölçüde şifahi kaynaklara dayanarak yaşadığı düşünüldüğünde bu durum daha fazla önem arzetmektedir.<br />
Bu ozanların isimlerini sayarsak; Seyit Nesimi, Şah Hatayi, Fuzuli, Yemini, Virani, PirSultan, Kul Himmet’tir.<br />
Kısaca biyografilerine bakarsak; Seyyit Nesimi:<br />
SEYYİD NESİMİ (1369-1417)<br />
Bağdat’ın Nesim Kasabası’nda yetişmiş, Diyarbakır bölgesine yerleşen Türkmenler’dendir. Halep’teHallac-ı Mansur’un düşüncelerinin iz sürücüsü olduğu için kafir sayılıp derisi yüzülerek öldürülmüştür.<br />
Nesimi, Hurufi’dir. Fazlullah Hurufi’nin görüşlerini benimsemiştir. Varlık birliği görüşünü savunan, kişi ile tanrı arasında bir nitelik yükleyen inanç arasında bağlantı kurar. Tanrının yetkin (Kamil) insanda görüldüğü tasavvufi görüşünü benimser.<br />
Başlıca eserleriTürkçe ve Farsça divanlardır. Azeri asıllı Türkmenlerdendir.<br />
Katledilme sırasında rivayete göre derisi yüzülerek eline verilip giderken, Halep’in 12 kapısından aynı anda çıktığı görülmüştür. Yolda birisine; “Gerçek Kabe’nin yolcusuyuz.” Elinde yüzülmüş derisini göstererek “İhramımız budur” dediği beyti meşhurdur.<br />
ŞAH HATAYİ (1487-1524)<br />
Yedi Ulu’lardan Şah Hatayi; 1487 yılında İran-Erdebil’de doğdu. Anadolu’daki Alevi cemlerinde nefesleri en sık yer alan ululardandır.BabasıŞeyh Haydar, anasıAkkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan’ın kızı Alemşah Halime Begüm Sultan’dır.<br />
OsmanlıPadişahı Yavuz SultanSelim’le 19 Mart 1514’de yaptığı Çaldıran’daki savaşı kaybetti. Bu onun için sonun başlangıcı oldu. 1524’de 37 yaşında iken Azerbaycan’da Hakk’a yürüdü. Cenazesi Erdebil’e götürülerek, dedesiŞeyh Safiyüddi’nin türbesi yanında toprağa verildi.<br />
Şah Hatayi çok iyi bir eğitim almıştır. Hz. Ali ve HacıBektaş Veli üstüne pek çok içtenlikli nefesler yazmıştır.<br />
FUZULİ (1504-1556)<br />
Asıl adıMehmet olan Fuzuli; 1504’deKerkük’te doğdu.Kerkük’teBayat Türkmen boyunun Karyağdı soyundan gelmektedir.<br />
Şiirlerini hem Türkçe, hem Arapça hem de Farsça yazan Fuzuli’nin en başarılı eserleriTürkçe yazılmış olanlarıdır. Fuzuli; yalnızca Türk ve Fars edebiyatında değil, dünya klasikleri arasında da saygın bir yer almış ozandır.<br />
Bir gönül eri olan Fuzuli; yaşamı süresince Kerbela veBağdat çevresinden ayrılmamış, bir süreHz. Ali’nin türbesinde türbedarlık yapmıştır.<br />
Kitaplar Fuzuli’nin en büyük dileğinin Kerbela da ölmek olduğunu yazar. Fuzuli yakın çevresineHz. Hüseyin’in türbesinin yanında toprağa verilmeyi ve mezarına taş konulmamasını vasiyet etmiştir. Kendisi veba hastalığı salgınındaHakk’a yürümüş ve vasiyeti yerine getirilmiştir.<br />
Kerbela Olayı’nı anlatan “Hadikat-ü Süeda” (Mutluların Bahçesi) en önemli eserlerindendir.<br />
YEMİNİ (15.-16. YÜZYIL)<br />
Yemini 15 yüzyılın sonu ile 16. yüzyılın ilk yarısındaTuna Irmağı yörelerinde yaşadı.<br />
Çeşitli kaynaklar tarafından asıl adının Ali olduğunu, Akyazılı İbrahimDede zaviyesinde hizmet ettiğini ve “Yemini” mahlasını kullandığını yazar.<br />
Demir Baba Velayetnamesi’nde adı “Hafız Kelam Yemini” olarak geçer.Bundan da Kuran’ı ezbere okuduğu anlaşılır. Hz. Ali’nin mitolojik yaşamını konu edinen Faziletname adlı kitabı 7300 beyitten oluşmaktadır. Kitap bir erdem kitabıdır. Bu kitap, Hz. Ali’nin yaşamının, Ehlibeyt ve Ali sevgisinin yoğun işlendiği temel eserlerinden biridir. Bu eseri Kitab-ı Erdem (iyi ahlak kitabı) olarak niteleyenler kitaptaki doğruluğu, dürüstlüğü, alçak gönüllülüğü yaşam biçimi ve inanç biçimi haline getirmesinden dolayıYemini’ye daha bir saygı duyarlar.<br />
VİRANİ (16. YÜZYIL)<br />
Doğum ve ölüm tarihi belli olmayan Virani’nin; 16. yüzyıldaEğriboz adasında doğduğu söylenir. Hurufiliği benimsemiş bir Bektaşi ozanı olan Virani; bir süreNecef’te Hz. Ali’nin türbesinde türbedarlık hizmeti vermiştir.<br />
Virani; BalkanlardaDemir Baba’dan babalık icazeti almış, Hz. Ali tutkusunu dile getiren çok sayıda şiir yazmıştır.<br />
Bazı araştırmacılar, yazılarında Virani’nin aruz vezni ile 300’e yakın şiir söylediğini ve koca bir divan oluşturduğunu bildirerek Ozan’ın az çok öğrenim görmüş olduğunu belirtirler.<br />
Virani’ye göre, evrende ve bütün nesnel varlıklarda görünen Hz. Ali’dir.<br />
PİR SULTAN ABDAL (16. YÜZYIL)<br />
Pir Sultan Abdal’ın 1500 yıllarında doğduğu tahmin ediliyor. Doğduğu yeri ise kendisi şiirlerinde, “Benim AslımHorasan’dan Hoy’dandır” diyerek belirtiyor.<br />
Asıl adıHaydar olan Pir Sultan Abdal’ın Sivas’ın Yıldızeli’ne bağlı Banaz Köyü’nden olduğu söylenir. Pir Sultan’ın yaşamı Alevi Bektaşi toplumunun söylenecelerine dayanır. Şiirlerinden iseSafeviDevleti hükümdarıŞah İsmail’in oğlu olan ŞahTahmasab zamanında yaşadığı anlaşılır.<br />
Pir Sultan Abdal, döneminin toplumsal sorunlarına eğilmiş, bunları kendisine konu edinmiş, çıkış yolları aramış, yer yer şiirini sanatını da bu uğurda aracı yapmış bir ozandır. Bu nedenle halkla, halkın sorunlarıyla özdeşleşmiş ve bütünleşmiştir.<br />
Pir Sultan Abdal, Osmanlı zulmüne karşı Anadolu halkının sıkılmış yumruğudur. Haksız gidişe “dur” diyen bir haykırıştır.<br />
KUL HİMMET (16. YÜZYIL)<br />
Kul Himmet; Tokat’a bağlı Almus ilçesinin bugünkü adıGörümlüKasabası olan Varsıl Köyü’ndendir. 16. yüzyılın ikinci yarısında yaşamıştır. KulHimmet bütün nefeslerindeHz. Ali, 12İmamlar veHacıBektaş Veli’yi büyük bir içtenlikle anlatır.<br />
Kul Himmet’in nefesleri de diğer ulu ozanların nefesleri gibi her Alevi ceminin vazgeçilmez nefesleri arasındadır. İyi bir tekke ve tarikat eğitimi gören KulHimmet’in, Pir Sultan Abdal’a bağlı olduğu, onun çevresinde yetiştiği, müridi olup O’nu izlediği şiirlerinde açıkça ortaya çıkar.<br />
Halk ozanlarında AleviBektaşi olmayanlar bile onun etkisinde kalmış, ona yakınlık göstermiştir.<br />
Kul Himmet; tarikat ışığında beliren insan sevgisini HacıBektaş Veli üzerinde yoğunlaştırarak nesnel duruma getirmiş, tanrı kavramını bir varlık olan insanla özdeşleştirmiştir.</p>
<p><strong>SORU</strong> 25: Aleviler’de, Semah Nedir?<br />
CEVAP: Aleviler’de, Alevi ibadetleri olan Cem ibadetinin bir aşamasında kadın ve erkek canların dedenin işareti ile cem meydanında bağlama eşliğinde çalınan nefeslerle dönülen ve ibadetin bir parçası olan olaydır.<br />
Semahı halk oyunları gibi folklorik etkinliklerle karıştırmamak gerekir. Semah Alevi ibadetinin bir parçasıdır. Özelliği kadın ve erkeğin birlikte dönmesi ve dinsel içerikte olmasıdır.<br />
Semah sırasında bağlama ile çalınan nefesler klasik Alevi ozanlarının Kerbela Olayı, Hz. Ali, HacıBektaş Veli, Hz.Muhammed, 12 İmamlar v.s. üstüne söylenmiş parçalarıdır.<br />
Semah ibadetin figürlerindendir. O’nu oyun olarak algılamamak gerekir. Mevlevi ve benzer oluşumlardan farkı ise, kadın ve erkek canların birlikte dönmesidir. Mevlevi semahlarında kadın yoktur. Semah’ın orjininin Hz. Muhammed’in Miraç’tan Kırklar meydanında döndüğü KırklarSemahından kaynaklandığına inanılır.<br />
Yüzyıllar içinde bazı değişikliklere uğramasına karşı esas özelliği korunmaktadır. Bugün bazı yöresel özelliklere rağmen yapılan cemlerin ayrılmaz bir parçası olarak yaşamaya devam ediyor.</p>
<p><strong>SORU</strong> 26: Türkler İslamiyet İle Ne Zaman Tanıştı?<br />
CEVAP: İslamiyet Arap Yarımadası’nda yani bugünkü Suudi Arabistan’da 620 yıllarında doğdu. Peygamberi Hz. Muhammed’tir. Uzun ve yorucu bir mücadeleden sonra tüm Arap yarımadası İslamiyeti kabul etti. Arap Yarımadası’ndan sonra, İslamiyet diğer kıtalarla ve milletlerle tanışmaya başladı. İslamiyet Arap Yarımadası’ndan çıkınca coğrafi olarak önce Pakistan ile ardından Hindistan, İran, Mezopatamya venihayet Türkistan ile tanıştı. İslamiyetin Türklerle tanışması 9. 10. yüzyıla denk düşer.<br />
Araplar, Türkistan’a Emeviler döneminde gelir. Türkler’in İslamiyet ile tanışması Emeviler ile olur. Emevi orduları Kuteybe komutasındaTürkistan’a fetih amacı ile gider. Türkler, İslamiyet’in Arap orduları kanalı ile yapılacak fethine karşı direnirler. Çok kanlı çarpışmalar olur. Çok Türk, Arap orduları eli ile öldürülür. Türk şehirleri kana boyanır. Nerede ise yetişkin erkek çocuk kalmaz. Onbinlerce Türk genci darağaçlarını boylar.<br />
Türkler’in İslamiyet ile tanışması çarpışması kendilerine çok pahalıya mal olur. Sonuçta ise yaklaşık 300 yıl süren bir zamandan sonraTürkistan’ın İslamiyet’i kabul ettiği söylenebilir.</p>
<p><strong>SORU</strong> 27: İslamiyet’ten Önce Türkler Hangi İnanca İnanıyordu?<br />
CEVAP: Türkler, İslamiyet ile İslamiyet’in doğuşundan yaklaşık 300 yıl sonra tanıştılar. İslamiyet’ten önce değişik inançlara mensuptular. Bir kısmı; Musevi, bir kısmı Hıristiyan iken diğerleri ise; Budist, Mani ve Şaman inancına inanıyorlardı.<br />
Bugün bile o tarihten kalan bir özellik sonucu, Hazar Türkleri Museviliğe, Gagauz Türkleri Hıristiyanlığa, Uygur TürkleriBudizme, Mani dinine inanırken, AltaylardakiTürklerŞamanizme inanıyor.<br />
İslamiyet’in Türklerle tanıştığı yıllar aynı zamanda Ahmet Yesevi’nin yaşadığı ve inancını yaydığı yıllardı. AhmetYesevi, hocasıYusuf Hemedani’nin yolunda Sufi, tasavvufi inançlar doğrultusunda çevresini irşat etmeye çalışıyordu. Bu inanç O’ndan sonra yol eri Lokman Parende ve HacıBektaş Veli eli ile devam etti.<br />
Ahmet Yesevi’nin İslam’ı yorumlama tarzı temeli insan sevgisine dayalı, eşitlikçi, özgürlükçü bölüşümcü bir anlayışı ifade ediyordu. O inancın temeline insanı ve insanı sevmeyi, saymayı, ona hizmet etmeyi koymuştur.<br />
Araplar’ın İslamiyeti yorum tarzı çok farklı idi. Arap egemenliği, kibiri egemendi. Arap olmayanlar ikinci sınıf müslümandı. Birinci sınıf müslüman, hakiki müslüman Arap olanlardı.</p>
<p><strong>SORU</strong> 28: Mevâli Müslüman Ne Demektir?<br />
CEVAP: İslamiyet’in kutsal kitabı Kur’an-ı Kerim’in Arapça olması Araplar’da kibir konusu olmuştur. Arapları hakiki, öz müslüman Arap olmayan İslamiyet’i sonra kabul eden, Pakistanlı, Hindistanlı, İranlı ve Türk müslümanları ise Araplar; “Mevâli Müslüman” yani ikinci sınıf müslüman yada köle müslüman olarak görüp küçümsemişlerdir. Mevâli Müslüman deyimi buradan çıkmıştır.<br />
Bu anlayış o denli abartılmışki İslamiyeti kabul eden diğer milletler küçümsenerek onları Araplaştırma, asimile etme yoluna gidilmiştir. Onların dilleri, gelenekleri, görenekleri, kültürel mirasları adeta yok sayılarak Araplaştırma kutsanmıştır. Arapça ve Araplara ait olan özellikler adeta kutsanmış Araplar dışındaki milletlere ait kültürel miraslar adeta yok sayılmış. Onların terkedilip Arap ögelerle değiştirilmesi İslam’ın şartı imiş gibi teşvik edilmiştir.</p>
<p><strong>SORU</strong> 29: Türkler Arasında; Alevilik-Sünnilik-Şiilik Ne Zaman Oluştu?<br />
CEVAP: Türkler İslamiyetiEmeviler döneminde tanıdılar. Yani yaklaşık İslamiyet’in doğuşundan 300 yıl sonra oldu. 300 yıl boyunca da “İslamlaşma” dönemi yaşandı. Böylece Türkler İslamiyeti İslamiyet’in doğuşundan yaklaşık 600 yıl sonra kabul ettiler dersek, abartı sayılmaz.<br />
Bu yıllara kadar İslamiyet’te Hz. Muhammed dönemi yaşanmış. Hz. Muhammed vefat etmiş. Halife Ebubekir, Halife Ömer, Halife Osman ve Hz. Ali’nin halifeliği dönemi yaşanmıştır. Siffın Savaşı, Hendek Savaşı gibi savaşlar olmuş. Hz. Ali’nin hilafeti “Hakem Olayı” ile elinden alınmış. Yezit halife olmuş.Yezit vefat etmeden yerineMuaviye’yi halife yapmıştır. Hz. Ali’nin çocukları, Hz. Muhammed’in torunları olan Hasan hilafet uğruna zehirlenerek, Hz. Hüseyin Kerbela’da 72 kişilik yaşlı-çocuk ev halkı ile birlikte aç ve susuz bırakılarak 10.000 kişilik yezit ordusu kanalı ile Kerbela’da acımasızca katledilmiştir.<br />
Bu olayların İslam içindeki yankıları İslam’ın yayılması ile o coğrafyalara da gitmiştir. Türkler İslamiyet ile tanıştığında bütün bu olaylar yaşanmıştır. İslam içinde taraflar seçilmiş saflar belirginleşmiştir.<br />
Türkler İslamiyeti Emevi ordusunun güç ve ihtiras gösterileri ile tanıdılar. İslamiyeti kabul etmemek için çok direndiler. Kabul ettiklerinde ise, Hz. Ali yandaşlığını, Ehlibeyt yandaşlığını, Ali şiası yandaşlığını kabul ettiler. Bu durum Türk destanlarında; DedeKorkut Destanı’nda, Manas Destanı’nda açıkça görülmektedir. Türk destanlarında; Alisevgisi, FatmaAna sevgisi, Hz. Hüseyin, Hz. Hasan sevgisi sık, sık işlenmektedir. Kerbela Olayı anlatılmaktadır.<br />
Fetih özelliği taşıyan Kuteybe veZalim Haccac komutasındaki Arap ordularına karşı Farslar veTürkler direnmişlerdir. İslamiyeti kabul ettiklerinde ise Emevi İslamı değil Ehlibeyt yandaşlığını, Ali yanlılığını kabul etmişlerdir. Bu coğrafyalarda daha sonra İslam mezheplerinin etkileri egemen oluncaya kadar devam etmiştir.<br />
Türkler’in çeşitli mezhepleri seçmeleri Hanefi, Şafii, Şii v.s. olmaları daha sonraki yüzyıllardaki tarihsel görüşmelerden sonra olmuştur.</p>
<p>SORU 30: Ahmet Yesevi’nin Alevilik’teki Yeri Nedir?<br />
CEVAP: Ahmet Yesevi’nin hem Türk dünyası hemde Alevilik tarihi açısından özel ve ayırdedici bir yeri vardır. Türk dünyasının önde gelen büyüklerindendir. Alevi inancı açısından da piramidin tepesindedir. O, Aleviler’in tanımı ile; “Piri Türkistan’dır.” O, “Doksan Dokuz Bin Gaip Erenlerin Piridir.”<br />
Ahmet Yesevi; İslamıTürkçe konuşturan, İslamı Türkçeleştiren Türk ulusudur. O’nun bu düşüncelerini kendi yazdığı kabul edilen; “Hikmetler” adlı eserlerinde ve “Menakıpnameler”de görmek olasıdır. AhmetYesevi geleneği Lokman Parende, HacıBektaş Veli çizgisi ile devam etmiş, izsürücüleri için “Pusula” yada “Serçeşme” olmuştur. AhmetYesevi’nin doğumu ile ilgili muhtelif tarihler vardır. Ama, doğumunun Türkistan’ın Yesi kentinde olduğu ve 1100 yıllarına dek yaşadığı üstüne tarihçiler hemfikir bulunuyor.<br />
Bugün, Anadolu’da ve dünyanın değişik coğrafyalarına serpişmiş Alevi biri ile karşılaşıldığında küçük bir kaynak soruşturması sonucu Aleviliğin doğuş adresi olarak Türkistan ve Ahmet Yesevi adının telaffuz edilmesi bir rastlantı değil.<br />
Göktanrıcılık geleneğinden geldiği sanılan Gökkubbe geleneği anlayışına uygun bir mimaride yapılan Ahmet YeseviTürbesi arayanlar için hayli “hikmetler” ile dolu gözüküyor. Dergahta meydanevi yada cemevi olarak kullanılan mekanın geleneğe uygun olarak kullanımı görenlere çok şeyler söylemektedir. Daha sonraki tarihlerde Anadolu ve Balkanları süsleyen Gökkubeli yüzlerce dergahın ilham kaynağı AhmetYesevi’nin Gökkubeli Dergahı değilse neresi olabilir?</p>
<p><strong>SORU</strong> 31: Aleviliğin Şamanizm ile İlişkisi Nedir?<br />
CEVAP: Şamanizm, Türkler’in bir kısmının İslamiyet’ten önce inandıkları inancın adıdır. Bugün deAltay Dağları yöresinde hala varlığını sürdürüyor.<br />
Şamanizm, bir doğa dinidir. Doğaya tapınma çok yaygındır.Şamanlar tanrılardan ve doğasal güçlerden yardım isterler. Şamani inançta; gür akan sular, yüksek ağaçlar, engin dağlar, görkemli su kaynakları vs. kutsanır. Ay ve gün kutsanır. Doğanın nimeti olan ürünler kutsanır. Şamanlar din adamıdır. Şamanlar adeta transa geçerek hastaları iyileştirdiklerine inanırlar.<br />
Alevilik’te de Şaman’i inançta olan bir çok özellik vardır. Doğaya saygı ve kutsama gibi, ay ve güneşe saygı ve kutsama gibi. OrtaAsya’daki Şamani kişiliği Aleviler arasında şu yada bu özelliklerini taşırken görmek çok olasıdır.<br />
Aleviliğin Şamanizm’den, Manilikten, Budizm’den kalan bazı özellikleri taşıdığını söylemek abartı olmaz.</p>
<p>SORU 32: Alevilik Anadolu’ya Nasıl Geldi?<br />
CEVAP: Ahmet Yesevi, Aleviler arasında; “Piri Türkistan”, “Piri Horasani”, “Doksan DokuzBin Gaip Erenlerin Piri” v.s. olarak anılan bir kişiliktir. AhmetYesevi yetiştirdiği dervişleri bu düşüncelerini inancını yayması için görevlendirip yakın coğrafyalara gönderdiği biliniyor. Anadolu’ya gelen dervişlerin ve bacıların bu kulvarla ve bu anlayışla 9. 10. yüzyıldan itibaren çeşitli tarihlerde gelip dergahlarını açıp 4 kıtaya 18 bin aleme seslendiklerine inanılır.<br />
O yıllardaTürkistan’da vuku bulan iklim değişikliği nedeni ile bu şartlar Türkmenlerin bu göçüne ivme de kazandırır. Anadolu’da o yıllarda yani 9. 10. ve 11. yüzyıllarda DoğuRoma İmparatorluğu vardır. Buraya; “Diyarı Rum” denmesi bundandır.<br />
İşte 9., 10. ve 11. yüzyıldaTürkistan’dan Anadolu’ya gelip Anadolu’yu irşât eden dervişler AhmetYesevi dergahında yetişmiş gönül erleridir. Seyidi Battal Gazi, Barak Baba gibi Anadolu Erenleri bu tarihlerde Anadolu’ya gelir. Seyidi Battal Gazi’nin Eskişehir/Seyitgazi ilçesindeki görkemli mimariye sahip dergahı tarihçilere göre; 9. yüzyılda kurulmuştur. Bunu Anadolu ve Rumeli’deki diğer dergahlar izlemiştir.</p>
<p><strong>SORU</strong> 33: Hacı Bektaş Veli Anadolu’ya Ne Zaman Geldi?<br />
CEVAP: HacıBektaş Veli Anadolu’ya Babai İsyanı sonrası gelmiştir. Tarih olarak ise tahminen 1240 yılları oluyor. Babai isyanı, Selçuklu İmparatorluğu’nun haksızlıklarına karşı halkın bitip tükenmeyen tepkisidir.Hacı Bektaş Veli’nin Hakka yürüme yani vefat tarihi ise; 1270-71 yıllarıdır.<br />
Bazı kaynaklar ise; HacıBektaş Veli’nin Babai isyanı öncesi Anadolu’ya AhmetYesevi’nin elçisi, dervişi olarak geldiği hatta kardeşiMenteş’i bu olayda kaybettiğini yazar.<br />
HacıBektaş VeliAnadolu’da, Sulucakarahöyük denilen bugünkü HacıBektaş beldesine gelir. Orada dergahının kapısını tüm dünya insanlığına açar. Bu olaylar ve HacıBektaş Veli’nin hayat hikayesi; Vilayetname adlı kitapta ve HacıBektaş VeliMenakıbramesi’nde detayları ile yazılıdır.<br />
HacıBektaş Veli, AhmetYesevi’den aldığı feyzle HacıBektaş Dergahı’nda yaptıkları ile yaşadıkları ile ve eğitip kurallaştırdığı düşünce ve inanç dünyası ile Anadolu Alevileri’nin serçeşmesi olmuştur. O’nun sıcak, sevgi dolu dünyası ölümsüzleşmiş, ilkeleri insanlık için ışık olmuştur. Dün olduğu gibi bugünde sımsıcak insanlığın canlı dünyasında yaşamaktadır. O, Anadolu ve Dünya Alevileri’nin en büyük pirlerinden biri olmuştur.</p>
<p><strong>SORU</strong> 35: HacıBektaş Veli Nasıl İbadet Yapıyordu?<br />
CEVAP: HacıBektaş Veli, 1200’lü yıllarda yaşamış 1271 de ise Hakk’a yürümüştür. HacıBektaş Veli’den bize kalan en büyük miras HacıBektaş VeliDergahı’dır. HacıBektaş Veli’nin nasıl ibadet yaptığı dergah ziyaret edildiğinde görülecektir. Dergahta giriş avlusundan sonraki ikinci avluda aşevi ve meydanevi yani cemevi bulunmaktadır. Meydanevinde cem yapılır. Zaten dergah meydanevi gezildiğinde 12 post sahibi aşevindeki karakazanlar, cemde çalınan bağlama ve diğer müzik aletleri ile teslim taşı gibi aksesuvarlar bir kimliği anlatmaya çalışmaktadır.<br />
Bütün bunlardan yapılacak çıkarsama; HacıBektaş Veli Dergahı’ndacem yapıldığı, cemlerde bağlama, ney, keman gibi müzik aletlerinin nefesleri seslendirirken kullanıldığı ve aşevinde de kurbanların pişirilip ceme katılan cemlere pay edildiğidir.<br />
Yani bugünkü Alevilerin yaptığı ibadet olan cemin HacıBektaş VeliDergahı’nın biricik ibadet biçimi olduğu görülecektir.</p>
<p><strong>SORU</strong> 36: HacıBektaş Dergahı Avlusundaki Camiye HacıBektaş Veli Gidip Namaz Kılmaz mıydı?<br />
CEVAP: Alevi inanç geleneğinde camide ibadet yapılmaz.Beş vakit namaz kılınmaz. Bu geleneğin Hz. Muhammed, Hz. Ali, AhmetYesevi ve HacıBektaş Veli’de de böyle olduğuna inanılır.<br />
Bu nedenle Alevi dergahlarında cami bulunmaz. Cemevi bulunur. HacıBektaş VeliDergahı’ndaki cami ise, HacıBektaşi Veli’nin sağlığında yoktu. O caminin yapım tarihi 1832 dir. Cami, Osmanlı Padişahı 2. Mahmut’un Yeniçeri Ocağı’nı kaldırmasının ardından HacıBektaş VeliDergahı Dede veBabaları sürgün edilerek orayı sünnileştirmek için atanan NakşibendiŞeyhi’nin ve çevresinin ibadetlerini yapmak için inşa edilmiştir.<br />
Bugün de dergaha gelen misafirler namaz kılmaktadır.Aleviler camiye giden Sünni inançlı kardeşlerinin inancına, ibadetine saygı duymaktadır. Ama kendileri ibadetlerini cemevinde yapmaktadırlar.<br />
HacıBektaş Veli’nin kıldığı namazda cemevinde cem ibadeti sırasında tüm katılan canlarla birlikte kılınan halka namazıdır.</p>
<p><strong>SORU</strong> 37: Anadolu’da HacıBektaş Veli Dergahı’ndan Başka Hangi Dergahlar Var?<br />
CEVAP: Anadolu’da ilk yapılan AleviDergahları’ndan biri 900 yıllarında yapılan Eskişehir/Seyitgazi’dekiSeyidi Battal GaziDergahı’dır. Bundan başka; Antalya’da Abdal Musa Dergahı, Tokat’ta; Hubyar veKeçeci Baba Dergahı, İzmir yöresinde; HamzaBaba, Yatağan Baba Dergahları, Balkanlarda; DemirBaba, Kızıldeli, SarıSaltuk Dergahı gibi dergahlar var.<br />
Anadolu’da yapılan tesbitlere ve yapılan sayımlara göre; en eskisi 900 yıllarında yapılıp 1800 yıllarına dek yaklaşık 600 adet civarında dergah cemevi yapılmış. Bunların içinde 900 yıllık olan da var, Onar Köyü Cemevi gibi 600 yıllık olanda var, 150 yıllık olan da var.Bu sayılar nerede ise o tarihlerdeAnadolu ve Balkanlarda inşa edilmiş cami sayısından bile fazla olabilir.<br />
Cemevi geleneği bazılarının sandığı gibi son 20 yılda kentleşme ile ortaya çıkan bir olgu değil. Anadolu veBalkanlarda yaklaşık 900 yıllık bir tarihi var.Buna, OrtaAsya’daki başta; AhmetYesevi ve AslanBaba’nın gökkubbeli dergahlarıda ilave edilirse tarih daha da eskilere gider.</p>
<p><strong>SORU</strong> 38: Osmanlı Döneminde; Osmanlı-Alevi İlişkilerini Kısaca Anlatır mısınız?<br />
CEVAP: Osmanlı, tarihçilerin belirttiğine göre; 1299 da kurulmuştur. HacıBektaş Veli bu sıradaHakk’a yürümüştür. Osmanlı’nın kurucuları; Ertuğrul Bey, SavcıBey, Otman Bey, Şeyh Edeb Ali, Dursun Fakih gibi kişiliklerdir.<br />
Osmanlı’nın manevi mimarları; Şeyh Edeb Ali ve daha sonra Osmanlı’da kadılık sisteminin kurusucusu olanDursun Fakih’tir. Bu iki kişilikte inanç olarak bugün Alevi, Bektaşi meşrep denecek inanç yapısında idiler. Osmanlı mantalitesine baştan bu anlayış hakimdi. Osmanlı, kuruluşta Alevi-Bektaşi meşrepli bir Türkmen topluluktu. Osmanlı coğrafi ve idari olarak büyüdükçe bu kuruluş mayasından uzaklaştı.Türkmen’in ağırlığı yerine tarihçilerin; “dönme devşirme” dediği toplumsal yapıya bıraktı.<br />
Fatih Sultan Mehmet dönemine dek Türkmen’in yönetim erkinde ağırlığı söz konusu idi. Fatih ve İstanbul’un alınmasıTürkmen’in yerine Türkmen dışındaki toplumsal yapılardan gelen kesimlerdeki yönetici kesimi görülmeye başlandı.<br />
Osmanlı’nın Türkmenler ile arasına mesafe koyması Alevilik ile de arasına mesafe koyması sonucunu getirdi. Baştan adetaAlevi meşrepli olan Osmanlı, süreç içinde giderek Alevi karşıtlığına bile dönüştü. Bu konuda Osmanlı’da bitip tükenmeyen Celali karşıtlığının sebebi budur.<br />
Osmanlı Aleviilişkilerinde Celali Ayaklanmaları dışında iki büyük toplumsal kırılma yaşanmıştır. Bunlardan birisi; Yavuz Sultan Selim, İsmail çatışması ile başlayan Çaldıran’da Safevilerin yenilgisi ile sonuçlanan yenilgidir.Bu yenilgi iki Türk devletinin savaşıdır. Faturayı Türkmenler ödemiştir. Resmi kayıtlara göre; Çaldıran Savaşı öncesiYavuz Sultan Selim Anadolu’da Şah İsmail’in olası potansiyel desteğini bertaraf etmek için 40 bin AleviTürkmeni Kuyucu MuratPaşa marifeti ile katledip kuyulara doldurmuştur.<br />
Tarihçiler, bu olaylarda katledilen Türkmensayısının 100 bini aştığını yazar. Bu olaydan bugüne 500 yıl geçmesine karşın bu olay Türkmen Alevilerde tanımı olanaksız tahrip yaratmıştır.<br />
İkinci kırılma ise; 2. Mahmut Dönemi’nde Osmanlı yönetiminin Yeniçeri Ocağı’nı kaldırmak için yaptığı katliamdır. Bu olayda da yaklaşık 10 bini aşkın yeniçeri ve Alevi Bektaşi insan katledilmiştir.Yüzlerce AleviBektaşi dergahı içlerindeki eşyalarla ve binalar ile tahrip edilmiştir. Bu olay nedeni ile 1876’dan bugüne Bektaşi dergahları hala belini düzeltememiştir.</p>
<p><strong>SORU</strong> 39: Yeniçeriler Kimdir? Ne Zaman Kurulmuştur?<br />
CEVAP: Yeniçeriler, Osmanlı’nın kuruluş döneminde bazı tarihçilere göre, 1299’dan önce bazı tarihçilere göre ise; 1363 yılındaPadişah Orhan Gazi döneminde kurulmuştur.<br />
Yeniçeriler padişahın yakın koruma görevini yapan özel bir birliktir.</p>
<p><strong>SORU</strong> 40: Yeniçeri Ocağı Neden ve Nasıl Kaldırıldı?<br />
CEVAP: Osmanlı Devleti ilk kurulduğu yıllarda koyu Sünni bir İmparatorluk değildi. İmparatorluğun ilk yıllarında azınlıklara ve başka dinden olanlara daha büyük bir hoşgörü ile bakıldığı kaynaklardan anlaşılmaktadır.<br />
Hatta ilk üç padişahın; Osman Gazi, Orhan Gazi ve 1. Murat’ın, Ahi-Bektaşi inançlı olduklarını bazı kaynaklar yazar. Orhan Gazi’nin Yeniçeri Ocağı’nı 1363 yılında Bektaşi tekkesinin duasını aldıktan sonra gerçekleştirdiği bilinir.<br />
Bu olay şöyle gelişmiştir:<br />
Bektaşilikle yakından ilgilenen sempati duyan bir padişah olan Orhan Gazi devşirme çocuklardan (Hıristiyan v.s.) kurulu orduya kutsal bir özellik vermek için, bunlardan bir grubu alarak Hacı Bektaş Veli türbesinin bulunduğu Sulucakaracahöyük’e gider Dergahı ziyaret eden Orhan Gazi, orada bulunan Pir’e, “Pir hazretleri, yeni kurduğum ocak için sizden hayır duası almaya geldim” diyerek, Hıristiyan çocuklarını gösterir Hacı Bektaş’taki Pir, elini çocuklardan birinin başına ko*****:<br />
“Bunların adı yeniçeri (yeni asker) olsun. Cenabı Hak yüreklerini ak, pazularını kuvvetli, kılıçlarını keskin, oklarını tehlikeli, kendilerini daima galip buyursun” diye dua eder.<br />
Böylece, Yeniçeri Ocağı’nın isim babası Bektaşi piri olur. Yeniçeriler pirleri olarak Hacı Bektaş Veli’yi tanırlar. Yeniçeriler kendilerine Bektaşiyan, ağalarına da “Ağai Bektaşiyan” adını verirler.<br />
Daha sonra Hacı Bektaş Pir evinden kutsal bir kazan alınır, Yeniçeri Ocağı’na götürülür. Bu kazan sonraki yıllarda, yeniçerilerin çeşitli haksızlıklara tepki olarak “kaldırdıkları” kazandır.<br />
Yeniçeri duası ise şöyledir.<br />
“Allah Allah, illallah, baş üryan, sine püryan&#8230; Kulluğumuz padişaha ayan; üçler, beşler, yediler, kırklar, gül-bang-ı Muhammed, nur-u Nebi, Kerem-i Ali pirimiz, Sultanımız Hünkar Hacı Bektaş Veli demine devranına Hü diyelim, Hüüüü&#8230;”<br />
Bektaşilerin taktığı Bektaşi Tacı on iki dilimli beyaz bir külahtır. On iki dilim, On İki İmam’ı temsil eder. Bektaşi babalarının taçları, yeşil renkli bir sarıkla sarılır. Taçta ayrıca Taylaşan adı verilen bir şerit bulunur.<br />
Bazı kaynaklarda Yeniçeri Ocağı’nı bizzat Hacı Bektaş Veli’nin kurduğu belirtilirse de bu doğru değildir. Çünkü Hacı Bektaş Veli 1270-71 yıllarında dünyamızdan göçmüştür. Yeniçeri Ocağı ise, 1363’te yani Hacı Bektaş Veli’nin Hak’ka yürümesinden yaklaşık 90 yıl sonra kurulmuştur.<br />
Orhan Gazi’den sonra, I. Murat da Bektaşiliğe ve Yeniçeri Ocağı’na hoşgörü ile yaklaşmıştır. Hacı Bektaş Veli Türbesi’ni ilk olarak 1. Murat inşa etmiştir. 2. Beyazıt ise daha sonra türbeyi onarmıştır.<br />
Osmanlı yönetimi, Yavuz Sultan Selim dönemine kadar Yeniçeri Ocağı’yla Anadolu Alevilerine ve Bektaşilerine hoşgörü ile baktı. Osmanlı sarayının katı bir Sünniliğe yönelmesi, tutuculaşması, Alevi ve Bektaşi düşmanı kesilmesi Yavuz Sultan Selim dönemine rastlar.<br />
Bu olayda Anadolu’da hızla güçlenen Şii Safevi devletinin de rolü vardır. Şii Safevi devleti bir dönem boyunca Anadolu’da Osmanlı için büyük tehlike olmuştur. Osmanlı bu tehlikeye karşı Sünni İslam’a sıkı sıkıya sarılır, bu akımı kendisi için kurtuluş sayar. Yavuz, bu uğurda bazı göz boyama eylemlerine de girişir. Örneğin, Yeniçeri Ocağı’nı Safevi tehlikesine karşı güya korumak için kendisini de Yeniçerilere Bektaşi gibi gösterir. Kulağını deldirerek Balım Sultan küpesi (Mengüç) takar.<br />
<strong>SORU</strong> 41: Ahilik Nedir?<br />
CEVAP: Ahilik, Karahanlılar devleti zamanından beri Türk esnaf ve işçilerini içine alan tasavvufi bir tarikattır. Ahiliği Avrupa lonca sisteminin Türkler’deki karşılığı olarak da gösterebiliriz. Ahilik kadar iş terbiyesinde rol oynayan başka bir tarikat yoktur. Ahiler, ekonomik gelişmede disiplinli ve planlı çalışmayı temel almışlardır.<br />
Anadolu Ahilerinin piri Ahi Evren Veli’dir. Kendisi Horasan erenlerindendir. Bu ulu kişi Türk sanat kesiminin piridir.<br />
Kırşehir’de bulunan ve 1278 tarihini taşıyan bir vakıf belgesine göre, Ahi Evren XIII. yüzyılın ilk yarısında doğmuş ve XIV. yüzyılın başlarında da ölmüştür. Evren kelimesi ejderha (yılan) anlamına gelir. Yılan Türklerde edebi hayatın sembolü olarak kabul edilir.<br />
Ahi Anayasasında, “Tanrı’ya ulaşmak, insanın tamamen kemale ermesi ile mümkündür” diye yazılıdır.<br />
Adam öldürenler, kasaplar, hırsızlar, zina edenler Ahiliğe kabul edilmez.<br />
Hacı Bektaş Veli’nin Anadolu’ya geldiği yıllar Ahiler oldukça yaygındır. Zaten Ahilik, Bektaşiliğe yakın bir tasavvuf tarikatıdır.<br />
Osmanlı Sultanlarından Osman Gazi, Orhan Gazi ve 1. Murat’ın Ahi-Bektaşi eğilimli olduğunu belirtmiştim.</p>
<p><strong>SORU</strong> 43: Anadolu Aleviliği Nasıl Oluşmuştur?<br />
CEVAP: Anadolu Aleviliğini anlamak için, Hacı Bektaş Veli’yi tanımak gerekir. Çünkü, Anadolu Aleviliği ve Bektaşiliği ile Hacı Bektaş Veli adı, eş anlamlıdır. Biri bilinmeden diğeri bilinemez.<br />
Anadolu’da halk arasında, Bektaş Veli’nin hayatı ile ilgili sayısız rivayet vardır. Bu nedenle Hacı Bektaş Veli’nin hayatı ile ilgili bilgilerin esasını masalımsı, mitolojik bilgiler oluşturur.<br />
Yani, Hacı Bektaş Veli’nin gerçek hayatı yanında, bir de mitolojik hayatı vardır.<br />
Mitolojik hayatında, masal unsuru hakimdir. Kahramanımızın bir bağırması ile yüzlerce kişi ölebilir, yok olabilir. Erenler, denize halısını veya postunu serer üstüne oturur, karşıya geçer.<br />
Sırası gelince şahin olur, güvercin olur uçar. Gerekirse silkinir, insan olur. Bir anda birçok yerde olabilir. Sabah ibadetini Kabe’de kılar, öğle ibadetinde evine döner. Ateşte, kaynar suda yanmaz. Taşa basar, taşta ayak izleri çıkar. Taşı isterse un gibi ezer, dağı saman çöpü gibi nefesiyle uçurur. Taşlar, kerametine tanıklık eder. Hayvanlar keremi ile dile gelir, kayalar yürür. Yırtıcı hayvanlar onun bakışıyla ya yok olur ya da taş kesilir.<br />
İradesi tabiat kanunlarının üstündedir. Dileyip de gerçekleştiremediği şey yoktur. Zaman içinde zaman, mekan içinde mekan yaratır. Onun için yok yoktur; doğuşu bile bir kerametin sonucudur. Ölüm ise onun için uyumak anlamına gelir.<br />
Velayetname, Hacı Bektaş Veli’yi işte böyle tanıtıyor.<br />
Her masalda halkın yorumu vardır. Dileği, düşüncesi, anlayışı, anlatışı ve masalın dayandığı bir gerçek payı vardır. Bu yüzden bazen gerçek masallaşır ve dile gelir.<br />
Bu özellik, bütün dinlerde ortak paydayı oluşturur. Hıristiyan aziz de ejderha öldürür, Müslüman aziz de, Budist aziz de&#8230; Hıristiyan aziz de şu veya bu hayvanın donuna girer, Müslüman aziz de, Budist azizi de&#8230; Hepsi denizi geçer, havada uçar v.s.<br />
Bu olağanüstü olaylar dinden ya da mezhepten değil, çok tanrılı dinler dönemindeki düşünceden kaynaklanır. Bunlar, refah ve huzur dileğidir. Erişilmeze erişmeyi isteme duygusudur.<br />
Bu özellikler hangi ulus ve dinde olursa olsun ortak özlemlerdir. Geçmişte ortak şeyler yaşanmıştır. Aynı inanç ve aynı özlemler paylaşılmıştır. Bu durum, şu ya da bu oranda bugüne de yansımıştır.<br />
Hacı Bektaş Veli’nin Anadolu’ya gelişi, Anadolu Selçuklu Devleti’nin son yıllarına rastlıyor.<br />
Hacı Bektaş Veli’yi Anadolu’ya büyük Türk tasavvufçusu Pir Ahmet Yesevi’nin halifelerinden Lokman Parande’nin gönderdiği rivayet edilir. Lokman Parende aynı zamanda Hacı Bektaş Veli’ye, babası İbrahim Al Sani (Seyyid Muhammed) tarafından Hoca olarak tutulmuştur. Lokman Parende öğrencisini Yesevilik tekkelerinde uygun örf ve ananeye göre yetiştirmişti.<br />
İslamiyet’in Türkler arasında yayılmasından sonra, Yesevilik Türkler arasında gelişen ve büyük taraflar toplayan ilk Müslüman Türk tarikatı olmuştur.<br />
Yesevilik, Türkistan, Anadolu ve Rumeli’nde bulunan Türk tarikatlarına tasavvuf anlayışını soktu.<br />
Hacı Bektaş Veli’nin Anadolu’ya gelişinden önce Baba İshak önderliğinde Anadolu Selçuklu Devleti’ne karşı büyük bir başkaldırı olmuş, Alaaddin Keykubat ayaklanmayı ancak paralı Fransız askerlerinin yardımıyla ve çok kanlı bir biçimde bastırmıştı.<br />
Bu sırada, bir başka tasavvuf piri, Ahi Evren Veli de Kırşehir’de yaşıyordu. Bütün Anadolu işçi ve esnafı onun buyruğundaydı. Ahilik ve Babailik temelde birbirine yakın düşünce akımlarıdır.<br />
Hacı Bektaş Veli Kırşehir’e yerleşmeden önce Horasan ve Erdebil’de tekke eğitimi almış, bunun dışında Ortadoğu’yu hayli gezmiş, incelemişti. Bazı kaynaklar Mekke ve Medine’ye gittiğini de yazar.<br />
Bektaş Veli, İran Batınilerini, Arabistan’daki İsmailileri, Horasan’da Yeseviliği, Mezopotamya’yı Selçuklu Sultanındaki Acem etkisini, Karamanlılardaki Türklük fikrini, Ahi ve Babai inançlarını da yakından tanımıştı.<br />
Hacı Bektaş Veli’nin Anadolu’ya geldiği yıllarda Anadolu çok karışıktı. Anadolu Selçuklu Devleti, halka yabancılaşmıştı. Acem ve Arap etkisindeki Türklere insan muamelesi bile yapılmıyordu. İktidar ve din kavgalarının alıp yürüdüğü Anadolu’da halk Selçuklu yönetiminden çok hoşnutsuzdu. Zaten Babai İsyanı da bu yüzden çıkmıştı. İsyanın önderi İshak, Selçuklu ordusunu bir kaç kez yendikten sonra, Fransız paralı askerlerin yardımı ile ele geçirilmiş, asılmış ve isyan da böylece bastırılmıştı (1240).<br />
Hacı Bektaş Veli, Anadolu’da uzun süre gezdikten sonra, Kırşehir civarındaki, Sulucakaracahöyük’e (bugünkü Hacıbektaş Kasabası) yerleşti. Orada tekkesini kurdu ve inançlarını yaymaya başladı.</p>
<p><strong>SORU</strong> 44: Mezhep ve Tarikat Olgusu Nedir? Caferilik Hakkında Bize Kısa Bilgi Verir misiniz?<br />
CEVAP: Kur’an-ı Kerim’de mezhep veya tarikat diye bir kavram yoktur. Hz. Muhammed veya Hz. Ali’nin de herhangi bir mezhepten olduğu söylenemez.<br />
Mezhepler, Dört Halife döneminden sonra Kur’an-ı Kerim’in farklı yorumlarından ortaya çıkmıştır.<br />
Bu sadece İslam dini için değil, diğer dinler için de geçerlidir. Dinler tarihi incelendiğinde görülecektir ki, her dine başlangıcında olmayan yeni ögeler girer. Dine sonradan karışan bu ögeler zamanla kesinlik kazanır ve dinin esasları arasında sayılır. Bu yeni ögelerle ortaya çıkan biçim, sonraları dinin başlangıçtaki gerçek biçimi olarak kabul edilir.<br />
Halbuki, bu yeni öğelerin dine dahil edilip edilmemesi için birçok mücadeleler verilmiştir. Hatta güçlü olan kendi isteklerini zorla kabul ettirmiştir.<br />
İşte İslam dininin başına gelen de budur. Kur’an-ı Kerim’in ve Peygamber hadislerinin, daha sonra başa geçen halifeler tarafından farklı yorumu, farklı dinsel anlayışları ortaya çıkarmıştır. Bunların giderek kurumsallaşması da mezhepleri, tarikatları doğurmuştur.<br />
İslamda Emevi ve Abbasi dönemleri İslamiyet’in farklı bir uygulamasıdır. Bunlara sürekli olarak karşı çıkan Ehlibeyt ise İslamiyeti başlangıçtaki biçimiyle uygulamaya çalışmıştır.<br />
İslam dininde Kur’an’ın ve hadislerin yazıya daha sonra geçirilmiş olması, bu farklı yorumlar için gerekli ön şartları yaratmıştı.<br />
Gölpınarlı’ya göre, Kur’an; Hz. Peygamber’in ölümünden sonra Hz. Ali tarafından toplanıp yazılmıştır. Tertibi ise, bizzat Hz. Muhammed tarafından yapılmıştır.<br />
Ayrıca, 1. Halife Ebubekir zamanında da, sahabeden bir heyet Kur’an-ı Kerim’i yazıya geçirmiştir.<br />
Bu Kur’an’ın daha sonra yaktırıldığına ilişkin iddialar da vardır. Hz. Muhammed’in çeşitli konularda İslami hayatı anlatan görüşleri olan hadisler de Hz. Muhammed’in ölümünden sonra yazılı hale getirilmiştir.<br />
Kur’an gibi hadislerin doğruluğu yanlışlığı <strong>soru</strong>nu da İslam tarihinde hayli tartışma konusu olmuştur. Mesela Ebubekir, hadislerin yazıya geçirilmesini şiddetle yasaklamış, topladığı beş yüz hadisi daha sonra yaktırmıştır. (Keuz’ül Ummal; s. 237)<br />
İkinci halife, kimde hadis varsa yok etmesini bütün şehirlere yazılı olarak bildirmiştir (aynı eser, aynı sayfa). Muhammed Ebi-Bekir, Ömer’in yazılı hadisleri getirtip yaktırdığını yazar (Tabakaat; s. 1904). Bu uygulama, Emevilerden Abdülaziz oğlu Ömer dönemine kadar sürer (aynı eser).<br />
Emeviler zamanında Hz. Ali ve Ehlibeyt aleyhinde güdülen siyaset bir dizi yalan hadisin ortaya çıkmasına sebep olmuş, böyle olunca da ortaya çeşitli mezhepler çıkmıştır. Mezheplerle birlikte görülmeye başlayan görüş ayrılıkları ise, temel ilkelerden çok, pratik meselelerle ilgili olmuştur.<br />
Bu mezheplerden dördü büyük mezhep sayılır. Hanefi, Hanbeli, Maliki ve Şafii. Adlarını kurucularından alan bu mezhep yanlılarına göre dördü dışındaki mezhepler İslamiyet içinde sayılamaz.<br />
Bunlarda görülen farklılıklar, ibadet biçimleri ile fıkıh (huku anlayışında ortaya çıkar. Peygamber sağlığında duruma göre temel inancı sarsmayan davranışlarda, yorumlarda bulunur, yol gösterirdi. Ölümünden sonra bu davranışların kurallaşması yoluna gidildi. Peygamberin söylediğini söylemek, yaptığını yapmak konusundaki farklılıklar onları birer mezhep durumuna soktu.<br />
Tabi bu farklı yorumlar, farklı toplumsal yapı ile de birleşince apayrı şeyleri ortaya çıkarabildi. Mesela, Ebu Hanife, Kabil’li, Ahmet Bin Hanbel, Bağdatlı, Malik Bin Enes, Medine’li, İmam Şafii ise Gazze’lidir.<br />
Caferi mezhebinin meşru olup olmadığı ve mezhebin usulüne göre ibadet yapmanın İslam dinine uygun olup olmadığına ait tartışmalar günümüzde bile varlığını sürdürüyor. Ülkemizde; egemen düşünce ise; Hz. Muhammed-Hz. Ali soyundan gelen İmamlar’ın sürdürdüğü ve İmam Cafer-i Sadık’ın kurduğu kabul edilen bu mezhebin taraftarlarınca yaptığı ibadetin hala meşru sayılmadığıdır.<br />
Şimdi bu konudaki bir soruya, Mısır, Cami-ül Ezher Şeyhi Mahmut Şattut’un verdiği cevaba bakalım:<br />
“1-İslamda mezheplerin birine ittiba vacip değildir; muayyen bir mezhebe uymak hususunda hiçbir kayıt yoktur. Gerçek Müslüman, sahih nakillerle rivayet edilen, hususi kitaplarından hükümleri tedvin edilmiş olan mezheplerden herhangi birini taklid edebilir. Aynı zamanda bu mezheplerden birine uymuş olan, diğer birini taklid edebilir; bu hususta hiçbir beis yoktur.<br />
2-Şia-i İmamiyye-i İsna-Aşeriyye diye tanınan Caferi Mezhebine gelince: Bu mezhebin hükümleri ile ibadet, diğer ehli-sünnet mezheplerinde olduğu gibi caizdir. Müslümanlara bunu bilmeleri, muayyen mezhepler hakkında bigayr-i hakkın taassuptan kurtulmaları icabeder. Allah’ın dini ve şeriati bir mezhebe ittibabi icabettirmediği gibi bir mezhebe de muhtas olamaz. Bütün müctehidler, Allahü Taala katında makbuldür. Nazar ve içtihat ehli olmayan kişiye onları taklid caizdir; fıkıhlarında takarrur eden hükümlere uymakta caizdir. Bu hususta ibadetlerde ve muamelatta hiçbir fark yoktur.”<br />
Dört mezhebin dışındaki mezhepler, hakim olan İslami anlayışa göre kabul edilmez. Hatta bu dört mezhep dışındakiler “hak” mezhebi olarak kabul edilmez. Onlara kötü davranılır. Bir çok dini savaş bu sebepten çıkmıştır. Meselaşinci mezhep olarak kendini tanıtan Hz. Ali soyundan gelenlerden İmam Cafer’in kurduğu kabul edilen Caferi Mezhebi diğer mezhep mensuplarınca mezhep olarak kabul edilmez. Ve gavur, yani, gayr-i müslim muamelesine tabi tutulur. Caferi Mezhebi içine ise; İslam içindeki Şii ve Alevi diye nitelenen Müslümanlar girer. Bu dört mezhebin dışında; Selefiye, Marüdiye ve Eş’ariye adında üç mezhep daha vardır. Fakat İslam ülkelerinde en yaygın olan bu beş mezheptir.<br />
Bugün, bir kutsal kitaptan (Kur’an) kaynaklanmış olmasına rağmen tarihçiler ve din bilimcileri toplam; 7 İslam mezhebi olduğunu, bunların içinde de 400 tarikatın varlığını söz konusu ediyorlar. Bu 400 tarikatın; 300’ü Sünni, 100’ü de Sünni olmayan diğer tarikatlerden oluşuyor.</p>
<p><strong>SORU</strong> 46: AnadoluAleviliği’ninKaynaklarıNelerdir?<br />
CEVAP: Anadolu Aleviliği’nin üç kaynağından söz edilebilir: Birincisi, İslamiyet içindeki hilafet meselesinde ortaya çıkan olaylardır. Hz. Ali’nin, Hz. Muhammed’in ölümünden sonra, halefi olduğu halde halife seçilmemesi, İslamiyeti daha sonra benimsemiş Türkler arasında da derin izler bırakmıştır. Buradaki haksızlık çok açık. Hz. Ali, Hz. Peygamber’in en yakını ve kendisi ile birlikte Müslüman olan Hz. Hatice’den sonra Müslüman olan kişi. Hz. Peygamber sağlığında çeşitli hadislerinde ve çeşitli toplantılarda hatta Veda Haccı’nda, halifesi olarak Hz. Ali’yi düşündüğünü açıkça ortaya koymuştur.<br />
Buna rağmen Hz. Peygamber’in cenazesi kaldırılmadan, Ebubekir, Osman ve Ömer hilafet meselesini bir oldu bittiye getirerek çözüyorlar.<br />
Ama aslında çözemiyorlar. Bu sorunun tam 1300 yıldır bir ihtilaf kaynağı olarak sürmesinden de bellidir.<br />
Çünkü, halife olmak dini açıdan çok, elde edilen toplumsal güç açısından önemlidir. Bu çerçevede gündeme gelen aslında iktidar meselesidir ve Hz. Ali’nin temsil ettiği kesim ilk raundda iktidarı kaybeder.<br />
İslamiyet, böylece birçok dinde olduğu gibi daha baştan amacından farklı bir uygulama içine sokulur.<br />
Hz. Muhammed’in yerine kimin geçeceği sorunu daha serinkanlı, katılımcı bir tarzda çözülebilecekken, işin içine hırs girer ve iş çığrından çıkar; ideal İslami amaçlar yerini saray entrikalarına bırakır.<br />
Yanlış atılan bu adım, yapılan bu ilk haksız uygulama suya atılan ilk taşın yol açtığı dalgalar gibi İslamiyet’in yayılması ile birlikte yayılır. Bu dalgalar Anadolu toprağına da ulaşır. Anadolu’da yaşayan Türkler İslamiyet ile Emeviler döneminde tanışırlar. Türkmenler Emeviler’in Arap ırkçılığını ve İslam şövenizmini temel alan yaklaşımından rahatsız olurlar. Çünkü Emeviler, Araplar dışında Müslüman olan toplumlara hor gözle bakarlar. Asıl Müslümanın kendileri olduğunu kabul ederler. Kendilerinin 1. sınıf Müslüman diğer halkların 2. sınıf Müslüman, “Mevali Müslüman” Arap olmayan Müslüman olduklarını söylerler.<br />
Türkler İslamlığı 9.10. yüzyılda kabul ederler. Anadolu’ya ise, XI. yüzyıldan itibaren çeşitli göçlerle geldikleri bilinir. 1071’de ise, Alpaslan komutasındaki Türk ordusu ile Romen Diogen komutasındaki Bizans ordusu savaşır ve Türkler “Malazgirt Zaferi” olarak nitelenen savaş ile Doğu Anadolu’ya girerler.<br />
Tabii ki, Türklerden önce Anadolu boş değildi. Anadolu 10 bin yıllık bir tarihe sahiptir. 1071 Anadolu Medeniyetleri tarihinde, yakın bir tarih sayılır. Türkler Anadolu’nun son konuklarıdır. Onlardan önce 10.000 yıllık Anadolu medeniyetleri inkar edilemez. Çünkü bu tarih de Anadolu insanlarının tarihidir. Tıpkı Orta Asya gibi.<br />
İşte bu göçler ve başka kanallarla Anadolu’ya giren İslamiyet, kendisiyle birlikte, Hz. Ali’ye yapılan ve yukarıda sözünü ettiğimiz ilk haksızlığı da beraberinde getirir. Bu haksızlık, dediğimiz gibi Anadolu Aleviliğinin oluşmasındaki üç kaynaktan biridir. Şimdi diğer kaynaklara geçebiliriz.<br />
Anadolu Aleviliğinin oluşumundaki ikinci etken, bence, Türkistan ve İran gibi doğu din ve kültürlerinden gelen etkidir. Çünkü, göç yolları ile ve diğer yollarla Anadolu’ya gelen Türkmenler ya İslam olmuşlardı ya da İslamiyetten önceki çok tanrılı doğu dinlerinin etkisi altında idiler:Şamanizm, Zerdüşt, Taoizm, Budha, Maniheizm, Hıristiyanlık öncesi çok tanrılı doğu dinleri.<br />
Doğudan, Türkistan’dan gelen Türkmenler’in kendi kültür miraslarını vs. birlikte getirmemeleri mümkün değildir. Bu izleri bugün bile görüyoruz. Bizdeki tasavvuf inancı ile Budha inancı arasında benzerlik olduğu kuşkusuzdur. Maniheizm ile Alevilik arasındaki inanç benzerlikleri de hemen görülür. Şaman dininden gelen Güneş’e, Ay’a, yüksek tepelere, suya, ateşe tapınma vs. bugün Anadolu’da Sünni ve Alevi halk arasında hala yaşıyor.<br />
Türklerin Orta Asya ve Maveraünnehir’de İslamiyeti tanımalarından sonra büyük Türk mutasavvıfı Pir Ahmet Yesevi tasavvuf inancı yanında İslamiyeti de kabul eder. Ama tarikatını, tekkesini kapatmaz.<br />
Arap İslam’ında; Tanrı’dan başka bir varlığa tapınmak yasaktır. Bu, puta tapmaya girer. Ama Türkmenlerde yüksek tepelere, sulara, ulu ağaçlara, yatırlara kurban kesilir, ip bağlanır, lokma yapılır, ateş yakılır. Ateş yakılan ocaklar kutsal sayılır. Suyu kirletmek günah sayılır vs.<br />
Yani, Türkler İslamiyeti kabul ederler ama, daha önceki kültür miraslarını, inançlarını terk etmezler. İslamiyeti benimseseler de eski inançlarından vazgeçmezler.<br />
İşte Anadolu’ya gelen Türkmenler’in ve diğer halkların getirdikleri inanç sistemleri ve kültürleri de, kanımca Anadolu Aleviliğinin ikinci kaynağını oluşturmaktadır.<br />
Üçüncü kaynak da, Eski Anadolu din, inanç ve kültür mirasıdır. Üzerinde yaşadığımız toprakların 10.000 yıllık tarihi, Anadolu medeniyetleri tarihidir.<br />
Anadolu’da 1200 yıllarında oluşan ve Anadolu dışında birçok kültürün ve dinin izlerini taşıyan Anadolu Aleviliği’nin, 10.000 yıllık Anadolu medeniyetleri tarihinden bir şey almadığını söylemek mümkün değildir.<br />
Nitekim, bugün Anadolu Aleviliği’nde gördüğümüz birçok inancın izlerini çok tanrılı Anadolu dinlerinde, hatta Hıristiyanlıkta görüyoruz.<br />
Bektaşiliğin kurucusu sayılan, Hacı Bektaş Veli ve Kadıncık Ana arasındaki ilişki, İsa-Tanrı ve Meryem Ana arasındaki ilişkiyi anımsatmıyor mu?<br />
Cem ayinlerinde kutsal sayılan ve “dem” kabul edilen şarabın Hıristiyanlar’da da kutsal sayılıp kilisedeki ayin sonunda ekmeğin ona batırılıp yenmesi ve Noel’de Hz. İsa ruhuna şarap içilmesi arasında bir ilişki kurulamaz mı?<br />
Gene; Hz. İsa ve 12 havarisi, Hz. Ali ve 12 İmamlar olayı rastgele bir benzerlik midir acaba?Üstelik bunlara benzer daha yüzlerce örnek verilebilir.<br />
Örneğin, şarabın (demin) Orta Anadolu’da kurulmuş Frigya, Lidya medeniyetlerinde olduğu gibi, aynı bölgede gelişen Bektaşilik’te de kutsal olmasına ne demeli?<br />
Bunlardan Anadolu Alevileri’nin büyük çoğunluğunun, Müslümanlığı sonradan benimsemiş Anadolu halkları olduğu sonucu çıkmaz mı? Bunların Müslümanlığa ve Bektaşiliğe eski inançlarını da taşımaları çok doğaldır. Aleviliği Anadolulaştıran en büyük etmen de budur.<br />
Doğan Avcıoğlu bu gelişmeyi şöyle izah ediyor:<br />
“Hacı Bektaş ve halifeleri, İslami çerçevede, Anadolu Hıristiyanlarının inançlarıyla, Orta Asya geleneklerini bağdaştırarak, Ortodoks İslama uzak düşen göçebeleri ve köylüleri saflarına toplarlar.”<br />
Alevilik Olayı’na salt dinsel bir bölünme gözü ile bakmamak gerekir. O bir yanı ile dinsel olmaktan çok toplumsaldır. Ama salt toplumsal siyasal bir akım olarak ele almak da yeterli değildir. Çünkü güçlü bir dinsel yanı da vardır.<br />
İslamiyet içinde hilafet meselesindeki haksızlığa ilk karşı koyanlar Araplar oldu. Bu karşı koyuş İslamiyet’le birlikte yayıldı. İran’a gitti, Şiilik oluştu. Pakistan’da bu kaynaktan beslenen İsmailiye Mezhebi hâlâ yaşıyor. Afganistan’da Şii veya İsmailiye Mezhebi hayli yaygındır. İslamiyet içindeki bu akım Mısır’da Fatımi devletini doğurdu. Ve hala da günümüzde gerek İran’da Humeyni önderliğinde, gerekse Ortadoğu ve Arap ülkelerinde yaşıyor. Ama bunların hiçbiri Anadolu Aleviliği ile aynı şeyi ifade etmez. Anadolu Aleviliği’nin adı geçen bu Şia akımlarla Hz. Ali ve Ehlibeyt’ine olan saygı ve sevgi dışında ortak bir yanı yoktur.<br />
Anadolu Aleviliği, kendine özgü bir yaşam biçimidir. Anadolu’da Alevilik bir kültür olayıdır. Bir kimlik meselesidir. O dinsel olmaktan çok, ırksal olmaktan çok, toplumsal bir akımdır. Bir özgün hayat felsefesidir.<br />
Anadolu Aleviliği, Ali ve Ehlibeyt sevgisini, insan sevgisini, kardeşliği, hakça bölüşümü, eşitliği, her türlü toplumsal haksızlığa karşı olmayı kendine erdem edinmiş bir dünya görüşüdür.<br />
Bugün çağdaş demokratik teorilerin aradığı erdemleri Alevilik 700 yıldan beri Anadolu’da her türlü bağnazlığa karşı yılmadan mücadele vererek sürdürmektedir.<br />
Doğuşta toplumsal temelli, ama dinsel bir muhalefet akımı olan Şia hareketi, Anadolu’da toplumsal yanı ağır basan, bir yaşam felsefesine bir siyasal muhalefet hareketine dönüşmüştür.<br />
Alevilik bu özelliğini, yaşadığı tarihsel-toplumsal sürece borçludur.</p>
<p><strong>SORU</strong> 47: Şiilik Nedir?<br />
CEVAP: “Şi’a” Arapça bir kelimedir. Birine uyan, birinden yana olan, birinin tarafını tutan, bölük, fırka v.b. anlamlarına gelir. Şia, Hz. Muhammed tarafından, Hz. Ali’ye uyanlara verilen isimdir. Hz. Peygamber bu sözcüğü “Ali’nin Şiası”, “Sen ve Şian”, “Şiamız” şeklinde kullanmıştır.<br />
Şia, İslam Tarihi’ndeki hilafet tartışmaları sırasında Hz. Ali’yi tutanların aldıkları isimdir. Ali yanlıları, Ali’yi tutanlar anlamına gelir. Yani Şia, Hz. Peygamber’in vefatından sonra Hz. Ali’yi halifelik için en uygun kişi olarak gören, O’nu “meşru halife” kabul eden, ondan sonra gelecek halifelerin de, onun soyundan olması gerektiğine inanan topluluğa verilen isimdir.<br />
Şiilik denince akla İran gelir. Dünya’da İran’ın dışında da Şii topluluklar var ama, anayasasında resmi devlet dininin Şii, yani Caferi olduğunu kabul eden tek ülke İran’dır. Son İran Anayasası’nın 12. maddesi şiiliği resmi devlet dini yapmıştır.<br />
Şimdi Şiiliğin İran’daki doğuşunu, gelişimini ve iktidar mezhebi oluşunu tarihsel süreç içinde kısaca inceleyelim.<br />
Hz. Muhammed ile Arap Yarımadası’nda başlayan ideal düzen yerini giderek servet ihtirasına kapılan zengin bir zümreye bıraktı. Arap çöllerinin yoksul Bedevileri İslamiyet’ in yayılması için yapılan fetihler sonucu büyük servet sahibi oldular.<br />
Halife Osman, büyük bir ordu ile Türk illerinin fethine girişti. O zaman Türk illeri Çin-Bizans ticaret yolları üstünde kuruluydu. Küçük beyliklerden oluşan Türk illeri Araplar’ın büyük ordularına karşı koyamadı. Türkler’in büyük servetleri yağma edilerek Arabistan’a götürüldü.<br />
Araplar, İran ve Türk illerinde yaşayan halklara zulmetmeye başladılar. Bu ülkeler Arap saltanatının arka bahçesi gibiydi. Araplar’ın amacı bu arka bahçeyi Müslümanlaştırmaktı.<br />
Türkler Şaman dininde, İranlılar ise, Zerdüşt idi. Araplar Zerdüşt mabetlerini kapadılar, içlerindeki tüm kıymetli eşyalara el koydular.<br />
İran’da, İslamiyet’in doğuşundan 1100 yıl önce (İ.Ö.535) kurulmuş bir imparatorluk vardı. İran ulusu, Asya’dan Yunanistan’a kadar uzanan (Anadolu, Akdeniz, Mezopotamya) bir uygarlığın yaratıcısıydı. İranlılar’ın kendi topraklarında doğup biçimlenen dinleri ve inanç kavramları vardı. Bu nedenle, ortaya çıkan ve küçük bir bölgeye egemen olan İslam toplumunun görüşlerini kolayca benimsemeleri mümkün değildi.<br />
Yeni doğup gelişen ve bütün gücünü yeni bir dinden alan Arap egemenliğine, İran’ın hoşgörüyle yaklaşması beklenemezdi. Çünkü, İslam dininin tutunması ve yayılması, İran ve Bizans İmparatorlukları’nın sarsılmasına, yıkılmasına bağlıydı.<br />
İran gelişip büyümesi artık son sınırlarına varan çok eski bir devletti. İran ordusunun gücü ayaklanmalar, saldırılar karşısında giderek zayıflamaktaydı. Yeni kurulmuş İslam Devleti ise, yeni inancın verdiği dinamizmle umutlu ve atılgandı. Din için savaşmak, dini yaymak için ölmek mutluluk sayılmaktaydı.<br />
Duraklama dönemine girmiş İran’ın bu yeni güç karşısında bütünlüğünü koruyabilmesi için kendine yeni bir direnme kaynağı bulması gerekiyordu.<br />
İşte, Arap saldırıları karşısında gerileyen İran’ın İslamiyet’in “hilafet” sorununda Ali ve Ehlibeyti savunması rastgele bir olgu değildir.<br />
Ali sevgisinin İran’da yayılmasında, giderek ayrı bir mezhep olmasında bu çelişkinin de payı var. Yani Şiiliği, bir anlamda Emevilerin Arap ırkçılığı ve özellikle İran düşmanlığı doğurmuştur denebilir.<br />
Şiilik, İranlılar’ın İslam dinini kendi kültürlerine göre yorumlamalarıdır. Kur’an’a inanan Şiiler, Sünni inancına göre hazırlanan fıkıh, kelam, tefsir gibi konularda farklı görüşler savunurlar.<br />
Bir başka deyişle Arap-İran olayı bir yanı ile inanç olayı olmaktan çıkıp, egemenlik sorununa dönüşmüştür. Bu çok eski ve köklü uygarlığa sahip olan Farslar’ın çölden gelen Bedevilere boyun eğmeyi reddetmelerinden kaynaklanan bir olaydır.<br />
Üç asırlık bir direnmeden sonra Oğuz Türkleri 10. yüzyılda kitleler halinde İslamiyet’i kabul etmeye başladılar. Fakat Şamanlıklarını da bırakmadılar. Bu arada İran’lılar da İslamiyet’i kabul etmeye başlamakla birlikte Şiiliği seçtiler. Onlar gibi İran Azerbaycan’ında bulunan Türkler de Şiiliği benimsediler.<br />
İran ülkesi Şiiliği kabul etmekte huzura kavuşmadı. İran Arap mücadelesi sürüp gitti. Bugün de devam ediyor.<br />
Şiiler, İran’da Büveyhoğulları adıyla bir devlet kurdular. Büveyhoğulları, Ebu Süca Büveyh tarafından kurulmuş bir hanedanlıktı. Büveyhiler’in hakimiyeti miladi 1055 tarihinde Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey’in Bağdat’ı alışıyla sona erdi.<br />
Müslümanlığı kabul eden Oğuz Türkleri ise, Arap nüfuzundan kurtularak ilk Müslüman Türk devleti olan Samon Oğulları devletini, sonra da Karahanlılar devletini kurdular. Oğuz Türkleri bu devletlerin yıkılmasından sonra İran’da Büyük Selçuklu İmparatorluğu’nu kurdular. Bu Şiiliğe büyük bir darbe oldu.<br />
Büyük Selçuklu Devleti, İran’da Rey şehrini merkez yaparak bütün İran’a hakim oldu. İranlılar Araplar’dan sonra bu kez de Türkler’in hakimiyeti altına girdiler ve Şiilik bir dönem sindi.<br />
Selçuk Sultan ölünce yerine 1040 tarihinde Tuğrul hükümdar oldu. Bu Şiiliğin karşısına artık Sünni Türkler’in çıkmaya başladığı anlamına geliyordu. Tuğrul’un ölümünden sonra tahta Alp geçti. Alp Aslan’ın veziri Nizamülmülk koyu Sünni bir yönetim kurdu.<br />
İran’da bu kez de Hasan Sabah’ın kurduğu Batınilik kuvvet buldu. Batınilerle çok uğraşan Nizamülmülk bu tarikat mensupları tarafından öldürüldü.<br />
Selçuklu sultanlarından Tuğrul, Alp Aslan, Melikşah ve Sencer koyu birer Sünnilik savunucusuydular. İran’da Büyük Selçuklu Devleti Moğollar’ın işgali ile yıkılınca, Moğollar Irak’ı işgal ettiler. İran’da İlhanlılar devletini (miladi 1265-1337) kurdular, İlhanlı hükümdarı Gazan Han İslamiyet’i kabul etti. Bu devirde birçok Şii bilim adamı Şii mezhebinin inanç ve fıkıh esasları hakkında önemli eserler verdiler.<br />
Gazan Han’dan sonra hükümdar olan kardeşi Olcayto, Şii oldu. Şii şeyhleri Olcayto’nun sarayına doldu. Hükümdar Olcayto Şiiliğin yayılması için çok çaba harcadı; bu dönemde Şiiliği tanıtan eserler yazılıp İmparatorluğun her yanına gönderildi. Olcayto, Hz. Ali adına para bastırdı ve üstlerine “Ali Veliyyullah” ibaresini yazdırdı. Hükümdar Olcayto Ebubekir, Ömer ve Osman’ın isimlerinin anılmasını da yasakladı.<br />
İlhanlılar devletini Timurlenk ortadan kaldırdı. Timurlenk’ten sonra kurulan Akkoyunlu devleti Doğu Anadolu ve İran’a hakim oldu. Akkoyunlular Şiiliği devlet dini olarak kabul etti. İran’da Akkoyunlu devletini gene Şii olan Safeviler ortadan kaldırdı. Şiilik, Safeviler döneminde, özellikle de Şeyh Safiyüddin’in hükümdarlığı döneminde güçlendi.<br />
Safiyüddin, 1252 yılında Hazer denizinin Güneybatı sahilinde Erdebil civarında doğdu.<br />
Safiyüddin çocukluğunu doğduğu şehirde geçirdikten sonra, Hazer denizi kıyısındaki Ceylan şehrine gitti. Bu şehirde Şeyh Zahidi’nin yanına mürid olarak girdi. O sırada şeyh 60, kendisi 25 yaşındaydı. Şeyh Zahid vefat edince Safiyüddin, onun kızı Bibi Fatma ile evlenerek Şeyh’in postuna oturdu. O sırada İran’da İlhanlı egemenliği hüküm sürüyordu. İlhanlılar’ın veziri şehre büyük saygı gösteriyordu.<br />
Bir gün Emir Çoban Şeyhe; “Bizim askerlerimiz mi çoktur, yoksa sizin müridleriniz mi” diye sorar. Şeyh de; “Sizin askerlerinizin cümlesi benim müridimdir” diye cevap verir.<br />
Şeyh Safiyüddin 1335 tarihinde öldü. Yerine oğlu Bedrettin posta oturdu. Torunu Hoca Ali onun oğlu da Seyit İbrahim’dir.<br />
Şiilik, Anadolu’ya Hoca Ali zamanında girmiştir. Osmanlılar bu şeyhlere “Çerağ akçesi” adı altında değerli hediyeler gönderirlerdi.<br />
Timurlenk, Ankara savaşının galibi olarak Semerkant’a dönünce Erdebil Tekkesi’ne uğra***** Şeyh Hoca Ali’yi ziyaret etti, ona birçok vakıf bağışladı.<br />
Yıldırım Bayezıt’la Timurlenk arasındaki savaş Şiiliğin zaferi şeklinde yorumlanmıştır. Timur, esir aldığı 30.000 Türkü Şii şeyhi Hoca Ali’nin isteği üzerine serbest bırakmıştır.</p>
<p><strong>SORU</strong> 48: Şeyh Cüneyt Kimdir?<br />
CEVAP: Babası Şeyh İbrahim’in yerine 1447’de posta oturdu. Babasının 6. oğluydu. Tekke postuna çok genç yaşta geçen Cüneyt, Şii tarikatını yeniden düzenledi. Şeyhlik kıyafetini bırakarak, hükümdar gibi giyindi.<br />
O sırada Ortadoğu’da üç büyük devlet vardı:Anadolu’da Osmanlı İmparatorluğu, Mısır’da Memluk Devleti ve İran’da Akkoyunlu Devleti.<br />
Karakoyunlu hükümdarı Cihanşah, Şeyh Cüneyt’den korktuğu için O’nu Erdebil’e sürdü. Cüneyt, Anadolu’ya geldi. O tarihte Osmanlı tahtında 2. Murat bulunuyordu. 2. Murat’a değerli hediyelerle gelen Şeyh Cüneyt, padişahtan Kurtbeli’nde oturma izni istedi. 2. Murat Şeyhin bu talebini veziri Halil Paşa’ya iletti. Vezir şu cevabı verdi “Padişahım, bana göre yedi derviş bir postta oturabilir. Fakat iki hükümdar bir tahta sığmaz.”<br />
2. Murat, Şeyh’e 200 duka altın, gelen dervişlere de 100’er akçe verdi ama, isteklerini kabul etmedi.<br />
Şeyh Cüneyt bu kez Karaman Beyliği’ne gitti. Konya’da Şeyh Sadrettin tekkesine misafir oldu. Ne var ki Şiilik fikirlerini yayıyor gerekçesiyle buradan da kovuldu. Şeyh Cüneyt daha sonra Toroslar’da yaşayan Varsak Türkmenler’inin arasına girdi. Varsaklar, Şeyhi himaye ettikleri gibi kendileri de Şii oldular. Fakat Karaman Beyi İbrahim Bey, Varsak Türkmenleri’ne haber göndererek Şeyhi tutuklamalarını istedi.<br />
Türkmenler emri dinlemeyip Şeyhi kaçırdılar. O da İskenderun’daki Arus Dağı üzerinde bir mağaraya çekildi. Bir tekke kurarak Şiiliği yaymaya çalıştı, kısa zamanda çok sayıda taraftar topladı.<br />
Bölgede bazı karışıklıkların ortaya çıkması üzerine Şeyh buradan ayrılarak Karadeniz’deki Canik dağlarına gitti. Samsun’a yerleştikten kısa bir zaman sonra çevresine birkaç bin silahlı mürit topladı. Kuvvetleriyle 1456 yılında Trabzon Rum İmparatorluğu’na bir akın düzenledi. Bu savaş sırasında birçok Rum prensi öldü. Rumlar Trabzon kalesine kaçtı. Şeyh Cüneyt bu kaleyi üç gün boyunca kuşatma altında tuttu. Ancak, Fatih Sultan Mehmet, Hızır Bey ile Trabzon’a kuvvet gönderince geri çekildi.<br />
Trabzon’dan gelen Şeyh Cüneyt’i ihtişamlı bir törenle karşılayan Uzun Hasan, Karakoyunlulara düşman olan Şeyh Cüneyt’ten yararlanmak istiyordu. Şeyh Diyarbakır’da üç yıl boyunca misafir kaldı. Uzun Hasan’ın kız kardeşi Hatice Begüm ile evlendikten sonra ise, serbest olarak Şiilik propagandası yapmaya başladı.<br />
Şeyh Cüneyt bir kısım müridi ile birlikte uzun yıllar kaldığı Anadolu’dan Erdebil’e döndü. Karakoyunlu hükümdarı Cihanşah, O’nu ikinci kez memleketinden kovdu, Şeyh Cüneyt, yolda Cihanşah’ın askerleri ile tutuştuğu savaşta bir ok yarası ile öldü. (1460) Cesedini müridleri kaçırarak Erdebil’e götürdüler. Türbesi, şimdi Şiilerin ziyaretgahı haline gelmiştir.</p>
<p><strong>SORU</strong> 49: Şeyh Haydar Kimdir?<br />
CEVAP: Şeyh Cüneyt’le eşi Hatice Begüm’ün çocuğudur. Haydar (ya da Arslan) 9 yaşına gelince babasının yerine halife olmak için Erdebil’e gitti. Bu arada Uzun Hasan 1473 Otlukbeli Savaşı’nda Fatih Sultan Mehmet’e yenilmiş, hükümet merkezini de Tebriz’e taşımıştı. Bu yenilgiden 5 yıl sonra da Uzun Hasan ölmüştü.<br />
Haydar, Uzun Hasan’ın eşi Despina Hatun’un kızı Marta ile evlendi. Bu evlilikten doğan üç çocuktan biri İran’da Safevi devletinin kurucusu olan ŞAH İSMAİL’dir.<br />
Şeyh Haydar derviş hırkası giyer, başına sufi takkesi takardı. Müridleri ise derviş entarisi giyer, başlarına sürahi şeklinde Haydari denilen bir külah takarlardı. Kırmızı renkli bu külah 12 dilimliydi. 12 dilim 12 İmamı, kırmızı ise Ehlibeyt ile kan kardeşliği anlamına geliyordu. Bu kızıl renk aynı zamanda Hz. Ali’ye bağlılığın da simgesiydi.<br />
İşte bu kırmızı külahlı Haydari dervişleri gören Sünniler bunlara Kızılbaş derlerdi. Bu tabir daha sonra bütün Şii ve Aleviler için kullanılır oldu.<br />
Bu kızıl Haydari külahı Şah İsmail de kullanmıştır. Bu külah bir tarikat tacının ötesinde siyasi bir fırkanın askeri serpuşunu ifade ediyordu.<br />
Anadolu Alevileri’nde ayrıca Şamanlık’tan gelen kırmızı keçe külah giyme alışkanlığı da vardır.<br />
Şeyh Haydar, 1488 yılında Şirvan’a üçüncü seferini yaptı. Şirvan Şahı Feruh Yesar, çok iyi hazırlanmış olduğu halde Haydar ile mücadele edemeyeceğini anladı ve kaleye kapandı. Bir yandan Haydar’ı oyalarken, bir yandan da akrabası Akkoyunlu Yakup Bey’den yardım istedi.<br />
Şeyh Haydar ve adamları bütün güçleriyle savaştılar. Fakat Şeyh aldığı ok yarası ile ölünce ordu yenildi. Ağustos 1488<br />
Şeyh Haydar öldürülünce, müridler bu kez onun büyük oğlu Ali’nin etrafında toplandılar. Babalarını da öldüren Yakup Bey, tehlikeyi anlayınca üç yeğenini (Ali, İsmail, İbrahim) anneleri ile birlikte kaleye hapsetti. Onlar burada dört buçuk yıl hapis kaldı.<br />
Şeyh Haydar’ın büyük oğlu Ali düşmanlarıyla savaşırken bir tuzağa düşürülüp öldürüldü. İsmail’i annesi Marta Hatun’un, Erdebil Tekkesi’nde gizlediği söylenir. Aba ya da Ebe adlı bir kadının İsmail’i Erdebil’de Anadolulular (Rum) mahallesindeki evinde sakladığı rivayet edilir.<br />
İsmail bir süre sonra Reşt’e, oradan da Lehistan’a gitti. On üç yaşındayken Erdebil’e döndü. Bu sırada Akkoyunlu devleti sarsıntı geçirmekteydi.</p>
<p><strong>SORU</strong> 50 : Şah İsmail Kimdir?<br />
CEVAP: Genç Şah İsmail, artık yeni bir devlet kurmaya adaydı. Şiiler Şah İsmail’in etrafında bir araya geldiler. İsmail, babası Şeyh Haydar’ın yerine şeyhliğini ilan etti. Büyük dedesi Şeyh Safiyüddin’den dolayı devlete Safevi Devleti adını verdi. Şiiliği de bu devletin resmi dini olarak kabul etti.<br />
Şah İsmail’in yönetimine Anadolu’dan büyük sempati besleniyordu. Anadolu’nun her yanından bölük bölük Türkler şahı ziyaret için Erdebil’e dolup taşıyorlardı.<br />
Şahı ziyarete gelenler, “Ustacalu, Rumlu, Şamlu, Sivas, Amasya, Tokat bölgelerinin yerleşik Türk halkı, Tekeli (Antakya Bölgesi); Zülkadir (Dülkadir), Anadolu’daki Karaman bölgesi, başta Turgutlular olmak üzere, Varsaklar (Tarsus bölgesi) vs. idi.”<br />
Ustacalu Mirza Beg, oğlu Muhammed Beg, Şamlu Abdi Beg de kalabalık maiyetleri ile gelenler arasında bulunuyordu.<br />
Şah İsmail’in 1501 yılında Erzincan’a gelmesini ve müridlerinin etrafında toplanmalarını tarihçiler, “Artık baş ile gövde birleşmiştir” şeklinde yorumlarlar.<br />
Şah İsmail 1501 yılında Şirvan ülkesine gitmek üzere Erzincan’dan ayrıldığı zaman, buyruğunda yedi bin kişilik bir kuvvet bulunuyordu. Şirvan ülkesine sefere giderken hem babasının öcünü almayı, hem de bu zengin ülkeden elde edeceği ganimetleri yoksul müridlerine dağıtmayı planlıyordu.<br />
Şirvan ordusunu ağır bir yenilgiye uğratan Şah İsmail’in ordusu, kaçan Ferruh Yesar’ı da öldürdü.<br />
Daha sonra Şurür savaşı ile Azarbeycan’ı alan Şah İsmail, Tebriz’de şahlık tahtına oturdu. 12 İmam adına hutbe okutup para bastırdı. İsmail bu sırada 15 yaşında idi.<br />
Şah İsmail önderliğinde bu derece kuvvetlenen Şiilik, Osmanlı İmparatorluğu’nu da tehdit etmeye başlamıştı. Anadolu Türkmen aşiretleri Şah İsmail’in etkisi altındaydı artık. Üstelik Şah İsmail ordusu ile Mazenderan ve Şirvan’ı aldığı gibi Dulkadir beyini, Akkoyunluları, Karakoyunluları ve Özbek Beyleri’ni de mağlup etmişti. Bunlar, Şah İsmail’in savaş meydanlarında kaldığı 14 yıl boyunca mağlup ettiği 14 hükümdardan yalnızca birkaçıydı. Şii Şah İsmail’in bu zaferden zafere koşuşu Anadolu Türkmenleri’nin Şah’a göçünü hızlandırdı. Bunu engellemeye çalışan 2. Beyazıd birçok Türkmen Aleviyi Mora’ya, Girit’e Modon ve Koron’a sürdü.</p>
<p><strong>SORU</strong> 51: YavuzSultanSelim’in Şah İsmail’e SeferiniKısacaAnlatır mısınız?<br />
CEVAP: Osmanlı İmparatorluğu’nun dokuzuncu padişahı Yavuz Sultan 1512 tarihinde tahta geçti. Babası 2. Bayezıd’in son döneminde memlekette düzen bozulmuştu. Yavuz için en büyük tehlike de Anadolu’daki Şii-Kızılbaş varlığı idi.<br />
Hatta, Amasya’daki Osmanlı şehzadesi Murat bile Kızılbaş olmuş ve törenle taç giymişti. Bu dönemin bu açıdan öteki önemli olayları; Tokat Şehri ileri gelenlerinin Şah İsmail adına hutbe okutması, Şehzade Murat’ın 10 bin Kızılbaş ile Kazova’da Nur Halife (Kızılbaş dedesi) ile birleşmesi ve Nur Halife’nin Sivas, Tokat ve Amasya Kızılbaş’larından çok önemli bir kitleyi İran’a götürmesiydi.<br />
O yıllarda Osmanlı-Safevi sınırı Sivas’a bağlı Suşehri kazasından geçiyor. Buradan Fırat nehri izlenerek Memluk-Safevi sınırına varılıyordu. Divriği, Darende, Malatya ve Ayıntap Memluklerin; Kemah Kalesi, Harput ve Urfa da Safevilerin sınır kentlerini meydana getiriyordu.<br />
Zaten Safevi devletinin kuruluşunda Türk öğesi ağırlıktaydı.<br />
II. Bayezıd’in Anadolu’da Şiiliğe karşı Bektaşiliği tuttuğu Balım Sultan’dan el aldığı, Bektaşi olduğu iddia edilir, buna örnek olarak da onun Hacı Bektaş-i Veli türbesini yaptırdığı ve bu tarikat mensuplarına çok iyi davrandığı gösterilir.<br />
Yavuz, tahttan indirdiği babası 2. Bayezıd’i Bektaşilerin merkezi olan Dimetoka’ya sürgüne gönderir. Tahta geçmek için kardeşlerini ve babasını öldürdükten sonra Yavuz Sultan Selim; Şiilik meselesini ele alır.<br />
Yavuz, Şiiliği ve Bektaşiliği kendisi için büyük tehlike olarak görüyordu. Özellikle Safevi Devleti ve Anadolu’da çok sayıda taraftarı olan Şah İsmail’in varlığı onu rahatsız ediyordu. Böyle devam ederse Şah İsmail ve Safevi Devleti Anadolu’ya hakim olabilirdi. Anadolu’da Safevi Devleti ve Şah İsmail’e sempati besleyen önemli bir Alevi kitle vardı. Anadolu’nun Safevi devletinin bir parçası, vilayeti vb. olması hiç de uzak bir ihtimal değildi.<br />
Sultan Yavuz Selim bu tehlikeyi ortadan kaldırmak istiyordu. O’na göre bunun yolu da önce Şah İsmail’in Anadolu bağlantısı olan Alevi halka bir ders vermek, sonra da Şah İsmail’in kendisiyle hesaplaşmaktı.<br />
Yavuz Sultan Selim, İran seferinden önce, Anadolu’ya adamlarını göndererek Anadolu’daki Alevilerin sayısını ve gücünü belirlemelerini istedi. Yapılan sayımda Anadolu’da resmi olarak 40.000 Alevi olduğu saptandı.<br />
Yavuz, İran seferine Anadolu’dan başladı. Önce bu deftere geçen 40.000 Alevi’nin katledilmesi emrini verdi. Bu emirle o güne kadar Anadolu’da eşi görülmemiş büyük bir katliam başladı. Alevi yerleşmelerinde taş taş üstünde kalmadı. Alevi inançtaki insanlar en ücra Alevi köylerinde bile yediden yetmişe katledildi, kaçanların aylarca dağlarda izi sürüldü. Bu kıyımdan yalnızca kuş uçmaz kervan geçmez yerleşmelere kaçan Aleviler kurtulabildi.<br />
Anadolu’da Aleviler’in hayatlarını bugün de en ücra köy ve mezralarda; susuz, yolsuz, yüksek karlı dağların arkasındaki yerleşmelerde sürdürmelerinin sebebi budur. Onları o yüksek dağların görünmeyen yamaçlarına işte bu can korkusu atmıştır. Bu korku verme yöntemi Osmanlılar’ın resmi politikası olarak varlığını asırlar boyunca sürdürmüştür.<br />
Bu yüzden Alevi insanı şehre ve onun nimetlerine asırlarca muhtaç kalmış, yeni yeni mağarasından, mezrasından çıkıp insanlığa elini uzatmıştır.<br />
Yavuz’un İran öncesi Anadolu’da giriştiği bu katliamdan Bektaşi geleneğine göre yetiştirilen ve bir anlamda “Bektaşi” de denebilecek Yeniçeriler rahatsız olur. Yavuz, bu kez farklı bir siyaset izleyerek kendisinin; Şah İsmail’in adamlarına karşı olduğu Bektaşiliğe karşı olmadığı imajını vermeye çalışır. Hatta kulağını Bektaşi usulü deldirerek balım Sultan küpesi taktırır. Bu çabalarının sonucunda da Yeniçeri Bektaşilerin bir kısmını ikna eder.<br />
Yavuz’un çok hırslı bir devlet adamı olduğu, dünya haritasını önüne açarak, “Bu dünya bir padişaha az gelir” dediği söylenir.<br />
Yavuz’un İran Seferi’nde iki amacı vardı:Bunlardan biri, doğuda Şiiliği temizleyip Horasan ile birleşmek, ikincisi ise, Mısır’ı fethederek dünya ticaret yollarını ve hilafeti elde etmekti. Yavuz böylece bütün dünya Müslümanlarının halifesi olacak, sonra Hz. Ali’den bu yana devam eden hilafet sorununu da çözecekti.<br />
Yavuz, İran Seferi’ne 20 Nisan 1514 tarihinde başladı. Yolda kıtlık başgösterdi. Yeniçeriler bu sefere karşı çıktılar ve isyan çıkardılar. Yavuz, seferden vazgeçilmesini isteyen çocukluk arkadaşı Karaman Beylerbeyi Hemdem Paşa’yı derhal başından vurdurup öldürttü.<br />
Erzincan’ın Tercan bölgesine geldiğinde askerler açıkça itaatsizliğe başladı. Yeniçeriler parçalanmış çarıklarını mızraklara takarak “istemezük” diye bağırıp kazan kaldırdılar. Hatta Yavuz’u öldürmek için çadırına kurşun atıldı.<br />
Bütün bu karşı koymalara rağmen, Yavuz planından vazgeçmedi. Hatta askerin karşısına çıkarak şöyle konuştu:“&#8230;Düşmana yaklaştığımız şu anda alçakça bir tavırla geri dönmeyi istemek, kahramanlık azmine yakışır mı?Kahramanlık göstermekten korkanlar karılarının yanına dönsünler siz harbe gitmezseniz ben yalnız başıma giderim.”<br />
Bu ateşli konuşma bir kısım askeri coşturdu. Bu coşkuyla yola devam ediydiyse de, yolda bir yeniçeri, Yavuz’un yolunu keserek öldürmek istedi. Ama asker yakalanarak derhal öldürüldü.<br />
Yavuz’un İran Seferi’ne ordunun özellikle yeniçerilerin karşı koyduğu kesindir. Buna karşılık Yavuz’u destekleyenlerin de bulunduğunu gösteren herhangi bir belge ele geçmiş değildir. Örneğin, ulema bile bir hamiyyet gösterisi yapıp Yavuz’u desteklediğine ait bir tutum içine girmez. Bu konuda Yavuz’un lehinde bir delil olmamasına Prof. Dr. Faruk Sümer oldukça üzülüyor. Bu duruma “hayret verici” bir gerçeklik diyor.<br />
Defterdar Piri Mehmet Paşa ise taarruzla ilgili olarak şöyle diyor:<br />
“Akıncıların büyük bir kısmı Alevidir. İhtimal bunlar gizlice düşmanın Şiilik Mezhebi’ne inandırılmış olabilirler. Bunlara düşünme vakti bırakıldığı takdirde onların tarafına geçmeleri ve hiç olmazsa isteksiz ve gevşek hücum etmeleri ihtimali vardır. Bu sebeple muharebenin tehiri tehlikeli olabilir. Şafakta taarruza geçilmesi doğru olur.”<br />
Bu savaşta Osmanlı ordusunun mevcudu 120 bindi. Bunun 80 bini sipahi, 10 bini de yeniçeriydi. Şah İsmail’in kuvveti ise sayıca bunun yarısı kadardı. Üstelik Safevi Ordusu ateşli silahlardan da mahrumdu.<br />
Çaldıran Savaşı’nı Osmanlı ordusu kazandı. Şah İsmail’in ordusundan 14 Han, Yavuz’un ordusundan 10 Sancak beyi öldürüldü.<br />
Şah İsmail’in bütün mal varlığı, hazineleri Osmanlı’nın eline geçti. Şah İsmail’in eşi Taçlı Hatun’un esir düştüğü savaşta çok sayıda asker öldürüldü.<br />
Çaldıran mağlubiyeti zaferden zafere koşan Safevi hükümdarında derin bir manevi çöküntü yarattı ve Şah İsmail kendini içkiye verdi.<br />
Yavuz, Çaldıran dönüşünde de Anadolu’nun kilidi olan Erzincan-Kemah kalesini fethetti. Şah İsmail’in Erzincan Valisi Rumlu Nur Ali Halife’yi de, Dersim Ovacık’ta Tekir Yaylası denilen yerde ağır bir yenilgiye uğrattı.<br />
Böylece Safevi devletinin Anadolu’daki genişlemesi kesinlikle engellendi. Çaldıran “zaferi” Doğu Anadolu’yu Osmanlı’ya açmıştı ama, bu Osmanlı-İran savaşlarının bittiği anlamına gelmiyordu. Ayrıca bu seferlerin sonucu olarak Celali ayaklanmaları da tarih sahnesinde baş göstermişti.<br />
Böylece kuruluşunda önemli ölçüde Türkmen nüfusun olduğu Safevi devletini gene Türk ama Sünni Osmanlı devleti yenilgiye uğratmış oldu.<br />
Çaldıran’da karşılaşan iki ordunun askerlerinin çoğunluğunun aynı dili (Türkçeyi) konuştuğunu birçok tarihçi yazar.<br />
Çok sayıda tarihçi; Safevi devletinin hem dayandığı kitle açısından hem devlet teşkilatı ve kültür bakımından tarihe Türk devleti olarak geçen birçok devletten daha çok Türk özellikleri taşıdığını öne sürerler. Safevi Devleti’nin resmi dili de Türkçeydi.<br />
Doğan Avcıoğlu bu konuda, “Safevi devleti, onaltı Türk devleti arasında yer alan Gazne ve Hindistan Babür İmparatorlukları’ndan, hatta İran Büyük Selçuklu Devletin’den daha çok Türk devletidir” diye yazar.<br />
Yavuz Sultan Selim, Çaldıran seferinden sonra, 1517 yılında Mısır’ı fethederek Şii İsmaililer’in devletine de son verdi. Yani, Yavuz’un doğu seferi Şii savaşıydı. Mısır’ı fetheden Yavuz, Mısırlılar’ın elinden hilafet makamını da aldı. Asırlardır birçok savaşa ve müslüman kanının dökülmesine sebep olan hilafet artık Osmanlı’daydı.<br />
Yavuz Sultan Selim, koyu Sünnilik taraftarı idi. Hilafet makamını elde ederek üç yüz milyon Müslümanın halifesi olmak O’nun en büyük ideallerinden biriydi.</p>
<p><strong>SORU</strong> 52: Şah İsmail Aleviliği ya da Şiiliğini Kısaca Anlatır mısınız?<br />
CEVAP: Şah İsmail, yalnızca Safevi Devleti’ni kurup geliştiren başarılı bir hükümdar değil, aynı zamanda Şii-Alevi inançtaki kitlenin ruhani lideriydi. Bu kitle, Şah’a büyük saygı ve muhabbetle bağlıydı. Şah İsmail, Emeviler’in İslamiyet anlayışına karşı Hz. Ali ve Ehlibeyt’in başlattığı mücadeleyi tavizsiz bir şekilde sürdürüyordu.<br />
Şah İsmail, devlet adına bastırdığı sikkelere On İki İmam’ın isimlerini yazmakla yetinmedi. Tüm hutbelerde Hz. Ali ve Ehlibeyt’e yer verdi. İslam’ın şartlarından biri olan, kelime-i şehadet getirme ifadesinin sonuna, “Aliy-ül Veliyullah” ibaresini getirdi. Bunda, Hz. Ali’nin ermişliğine olan önem vurgulanıyordu.<br />
Camilerde ve toplulukların bulunduğu her yerde Halife Ebu Bekir, Halife Ömer, Halife Osman ile Muaviye ve Yezid’e lanet okuyan Şah İsmail, aksine hareket edenleri katletme emri verdirmişti. Ayrıca adı geçen bu isimlerin kullanılması da yasaktı.<br />
Şah İsmail, İslam tarihinde Hz. Muhammed’in soyuna yapılan haksızlıklara karşı amansız bir savaş açmış, Hz. Muhammed ve Ehlibeyti’nin en büyük savunucusu olmuştu. Bunun sonucunda da İslam şovenizmi ve Arap ırkçılığı yapan Emevi ve Abbasi düşmanı kitlelerin büyük desteğini almıştı.<br />
Anadolu’da da Şah İsmail’e sempati duyan, Ali ve Ehlibeyt’e sevgi ve bağlılık gösteren önemli bir Türkmen kitle vardı. Osmanlı İmparatorluğu kurulduktan sonra Osmanlı koyu Sünniliği devlet dini olarak seçip Ehlibeyt yanlılarına düşmanca davranmaya başlayınca İran’a ardı arkası kesilmeyen bir Türkmen göçü başladı. Bu durum, Yavuz Sultan Selim’in İran seferine kadar devam etti, ondan sonra ise, gizli gizli sürdü.<br />
Yavuz’un İran seferinden sonraki göçlerden birini o yıllarda Venedik elçisi olan Membre, şöyle anlatıyor:<br />
“Tam o gün (Ağustos 1539) Erzincan’dan Türkmen Ali adında biri sekiz yüz ev ile Şah’a gelmişti. Altı yüz kadar da silahlı adamı bulunuyordu. Şah’ın etrafında “Allah, Allah” diye bağırıyorlardı. Şah da onları teker teker kabule başladı. Her içeri giren onun ayağını öpüyordu. Şah onlara taç veriyor, müridler de hediyelerini sunuyorlardı. Şah onları memleketin üç kısmına dağıttı: Horasan, Şirvan, Aras.<br />
Anadolu’dan yani Adana’dan bir adam geldi. Getirdiği hediyelere karşılık Şah’tan bir mendil almak istemiş. Mendili alan Türk, ellerini havaya kaldırıp Allah’a hamdetti, sonra başını yere koyup “Şah, Şah” dedi. Çok memnun olarak ayrıldı. Bunun ne olduğunu sordum; teberrük (hediye) olduğunu söylediler. Türk’ün babası evde hasta yatarken rüyasında Şah’ı görmüş, iyileşmesi için o mendili elde etmek istemiş. Böyle gizli olarak her sene çok kimse ziyarete gelmektedir.”(26)<br />
Yavuz, İran seferi dönüşünde 1518 Bolu kadısı Mevlana Hişam’ın Şah İsmail ile ilişkisi olduğunu haber aldı. Yavuz’un gönderdiği askerler kadıyı Merzifon’da yakalayıp halkın gözü önünde astı. Şah İsmail’in Osmanlı Ordusu içinde de önemli miktarda taraftarı vardı.<br />
Şah İsmail, bu özelliklerinden başka, iyi bir hatip ve şairdi. “Şah Hatayi” mahlası ile şiirler yazan ve bir divanı olan Şah İsmail şiirlerini kolayca anlaşılabilir bir Türkçeyle yazmıştır.<br />
Şah İsmail’in Anadolu halkı arasında yüzyıllar boyu süren sevgisi bugün de bitmiş değildir. Osmanlılar’ın halka karşı yaptığı haksızlıkları düzeltmek için Anadolu halkı, sürekli Şah İsmail’den yardım beklemiştir.<br />
Şah İsmail’in “Şah Hatayi” mahlası ile yazdığı bir şiirinin sözleri şöyledir:<br />
Ela gözlü pirim geldi<br />
Duyan gelsin işte meydan<br />
Dört kapıyı kırk makamı<br />
Bilen gelsin işte meydan</p>
<p><strong>SORU</strong> 53: Humeyni Şiiliğini Kısaca Anlatır mısınız?<br />
CEVAP: Humeyni, İran’daki 1960 devrimini yabancılar için yapılmış, İran halkına karşı ve tarım düşmanı bir devrim olarak niteledikten sonra, Şah’ı 1906 Anayasasına uymaya çağırdı. Şah bu çağrıya uymayınca ona verdiği sert muhtırada şöyle diyordu:<br />
“Ey genç Şah, babandan ibret al ve kork o günden ki, küfrünü isbatlayan bir fetva ile seni halkın elleriyle kulaklarından tutup layık olduğun yere fırlatırım&#8230;”<br />
Bu muhtıraya çok sinirlenen Şah, “Ruhullah el-Musevi el-Humeyni”yi 5 Haziran 1963’te hapse attırdı. Askeri Mahkemede İmam Humeyni hakkında idam kararı verildi.<br />
Bu durum üzerine Ayetullah Şeriatmedari, 400 müctehit ile Tahran’da müctehitlerin ortak fetvasını Şah’a sundu. Bu fetvada, 1906 Anayasasında Şah’ın veya herhangi bir mahkemenin “müçtehit” olan birine yargılama yetkisinin kesinlikle bulunmadığı hatırlatılıyor, Humeyni’nin ise, yargılanamayacağı için serbest bırakılması isteniyordu.<br />
Bu direniş üzerine Humeyni serbest bırakıldı. Ayetullah ünvanına bir de İmam sıfatı eklendi.<br />
Humeyni’yi sürgün günlerinde destekleyen ve bu muhalefeti başarı ile yürüten kişi Azeri Türk asıllı Ayetullah Şeriatmedari’ydi.<br />
İmam Humeyni ise, imam ve müctehidlerin tam desteğini alarak en üst düzeydeki Ayetullah ve İran’ın en güçlü din adamı olmuştu. Bugün İran’da ona, “Gaib Oniki İmam’ın Halifesi” gözü ile bakılmaktadır. Gücü, Caferi Mezhebi’nin (İsna Aşeriyye) imama olan inancından ileri gelmektedir.<br />
İmam Humeyni, Hz. Muhammed’den beri devam eden manevi önderlik halkasının en sonuncusu olarak kabul edilir. Ona; “Ayetullah’l-Uzma İmam Humeyni” ünvanı ile bakılır.<br />
İmam Humeyni hareketi, ABD işbirlikçisi ve Ortadoğu’da emperyalizme karakolluk görevi yapan Pehlevi Şahlığı’nın baskı, zulüm ve sömürüsüne karşı haklı gözüken bir başkaldırı olarak başladı, geniş kitlelerin de coşkun desteğini aldı. İran halkının güçlü kolları birleşince Şah Pehlevi soluğu uşağı olduğu Amerika’ya kaçmakta buldu.<br />
İmam Humeyni hareketi, Ortadoğu’daki işbirlikçi İslam yöneticileri için korkulu bir rüya oldu. Başta İslam ülkelerindeki bazı şeriatçı yöneticiler olmak üzere birçok güç, İran halkının yozlaşan İslam yönetimlerine ve emperyalizme karşı onurlu başkaldırısını bastırmak için ellerinden geleni yaptılar.<br />
İmam Humeyni hareketi, İslam ülkeleri içindeki Şii-Sünni çatışmasının da yaşanan bir örneğidir. İran İslam Cumhuriyeti Anayasası’nın genel ilkeler kısmının 12. ve 13. maddelerinde mezhepler ile ilgili olarak şunlar yazılıdır:<br />
“İran’ın resmi dini İslam ve Cafer-i İsna-aşeri mezhebidir (Oniki İmam Mezhebi) ve bu madde sonsuza değin değiştirilemez ve diğer İslam mezhepleri Hanifi olsun, Şafi’i, Malik’i, Hanbeli ve Zeydi olsun tam saygınlığı haizdirler ve bu mezheplerin mensupları kendi fıkıhlarına (hukuklarına) göre dini merasim icrasında serbesttirler ve dini eğitim ve öğretimleri ile Ahval-i şahsiyye (evlenme, talak, irs ve vasiyyet) ve mahkemelerde buna ilişkin davalarda resmen tanınmıştırlar. Ve bu mezheplerden herhangi birinin çoğunlukta olduğu yörelerde, şuralar’ın yetki sınırları içindeki mahalli (yerel) mukarrerat (düzenlemeler), diğer mezhep mensuplarının haklarına riayet edilmek kaydı ile, o mezhebe uygun olacaktır”(Madde 12).<br />
“Yalnız Zerdüşti, Musevi, Hıristiyan İranlılar, kanun dairesinde dini merasimlerini icrada serbest olan azınlıklardır ve Ahval-i şahsiyye’de ve dini öğretimlerinde kendi yollarınca davranırlar”(Madde 13)<br />
Görüldüğü gibi İran İslam Cumhuriyeti Anayasası, İslam tarihinde Hz. Ali’nin hilafet meselesinde ortaya çıkan bölünme olayına dayanan bölünmeyi yaşıyor. Ehlibeyte inanç dinin esasını oluşturuyor.<br />
Humeyni’den önceki Pehlevi dönemi de Şiiliğe dayanıyordu. Ama şahlar tamamen yozlaşmış ve ABD işbirlikçisi, işkenceci, sömürücü bir diktatörlük kurmuşlardı.<br />
Ne var ki Humeyni rejimi de sonunda diktatörlüğe yöneldi. Pehlevi şahları diktatörlüğüne karşı savaşıp iktidarı alan Humeyni, kendi dışındaki ittifakları daha baştan karşısına aldığından, kendi gibi düşünmeyenlere karşı şah diktatörlüğünü bile aratır duruma geldi. Şahların, muhaliflerine karşı uyguladığı diktatörlüğü Humeyni hareketi kalınan yerden sürdürmektedir.<br />
Prof. Dr. Ethem Nuri Fığlalı, Humeyni yönetimi için şöyle yazıyor:<br />
“Öyle görünüyor ki, Rıza Şah Pehlevi’nin dillere destan zulmü, adaletsizliği ve şovenist idaresi, yerini, bu defa mollaların İslam adına yapıldığı söylenen, ama İslam’ın insaf, merhamet, adalet ve emsalsiz müsamahasıyla hiç mi hiç bağdaşmayan dehşet saçıcı baskı rejimine bırakmıştır.”<br />
Türkiye’de bir kısım Sünni din adamı ve üniversite çevresindeki akademisyenler yukarıdaki alıntıda görüldüğü gibi Humeyni hareketini olumsuz değerlendiriyor. Fakat, Humeyni hareketini destekleyen önemli bir Sünni çoğunluğun olduğu da gerçektir.<br />
Türkiye’deki aşırı mezhepçi ve aşırı dinci bir kesim Humeyni hareketini destekliyor. 1980’den sonra dinci kesimin gelişmesi, örgütlenmesi hayli ilerleme kaydetmiştir. Bu gelişmedeki canlılık iki temele dayanıyor. İçte, 12 Eylül baskıcı rejimi, dışta Humeyni hareketi. Humeyni’nin başbakanı Haziran 1987’deki Türkiye ziyaretinde Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu M. Kemal’in mezarını (Anıtkabir) ziyaret etmek istememesine zamanın Başbakanı T. Özal şemsiye açarken, Çankaya’dan da bir ses çıkmamıştır.<br />
Türkiye’de Sünni dindar bir kesim üzerinde Humeyni hareketinin önemli etkileri olan Necmettin Erbakan, Humeyni hareketine tam destek vermiştir.<br />
İşin ilginç yanı, Türkiye’de Alevilere düşman olan ve bu düşmanlığı canlı tutmak için her fırsatı değerlendirenler, İran’da Şii Humeyni hareketini canla başla destekliyorlar. Humeyni hareketini destekleyen dindar kesim hala Türkiye’deki Aleviler için “katli vaciptir” diyecek kadar fanatik düşünüyorlar.<br />
Şah İsmail’den, Pehlevilere ve Humeyni’ye gelinceye kadar Anadolu Alevileri İran’dan çok uzaklaştılar, çok yabancılaştılar. Bugün ise, artık Şii Humeyni hareketini Anadolu’da bir tek Alevi desteklememekte, hatta ona “irtica” olayı olarak kuşku ve korku ile bakmaktadırlar.<br />
O halde bu farklılaşma nereden geldi?<br />
Şah İsmail zamanındaki Şiiliğin Anadolu Aleviliği ile organik bağları vardı. İkisi de ortak gıdasını dergahtan alıyordu. Tekkelerde ise sufi, tasavvufi eğitim esastı. Şiilik resmi devlet dini olunca iktidar dini oldu. Camileri kendine merkezi üs yaptı. İktidar olmasının sonucu olarak tutuculaştı. Çünkü, iktidar nimetlerinden fazlasıyla yararlanıyordu.<br />
İran Şiiliği 1500’lü yıllarda Şah İsmail döneminden 2000 yıllarına, Humeyni’li yıllara gelinceye kadar çok değişti, Anadolu Aleviliği’nden çok uzaklaştı; bu iki eğilim artık birbirini tanıyamaz haldedir.<br />
Bugün Anadolu Aleviliği ile İran Şiiliğinin, Hz. Ali ve Ehlibeytine olan saygı ve sevgi dışında ortak bir yanları kalmamıştır. Bu yan bile İran Şiiliği’nde eski hoşgörülü, sevecen öğelerden çok uzaklaşmıştır.<br />
Anadolu Aleviliği ise, o zamandan beri muhalefet akımı olarak varlığını tüm zor şartlara rağmen sürdürmüştür.<br />
Anadolu Aleviliği, İran Şiiliği’nin tersine varlığını cami dışında devam ettirmiştir. Camiye girmemiştir. İran Şiiliği, artık günümüzde temsil etse etse Ortodoks bir Ehlibeyt inancını temsil etmektedir. Yani, Şah İsmail Şiiliği ile kıyaslandığında, Humeyni Şiiliği tutucu Şiiliktir. Anadolu Aleviliği ise özgür gelişimini sürdürerek bugünkü hümanist, demokrat, devrimci, eşitlikçi, özgürlükçü yapısına ulaşmıştır. Geleneksel olarak, toplumsal haksızlıklara karşı bir başkaldırı akımı olma özelliğini sürdürmektedir.<br />
İşte bu yabancılaşmadan dolayıdır ki, Şah İsmail dönemini öven, uğrunda idam sehpalarını göze alan Alevi ozanları, önderleri, dedeleri İmam Humeyni rejimine tıpkı bir Emevi iktidarı gibi bakmaktadır. Bu bakış daha fazlasıyla Pehlevi şahları için de geçerliydi.<br />
Anadolu Alevileri’nin Cem ayinlerini bugün de, Şah İsmail’in, Pir Sultan Abdal’ın, Nesimi’nin, Fuzuli’nin, Hz. Ali, 12 İmam ve şahlara ait söyledikleri deyişler süslüyor. Ama Humeyni’ye karşı en küçük bir sempati yoktur.<br />
Birçok Alevi anne baba her şeyi göze alarak çocuklarının ismini bugün bile, Şah, Şah İsmail, Şahverdi, Şah Hatayi, Şah Hanım, Şah Hüseyin, Şah Ali, Şah’ı Merdan ko***** Hz. Ali ve Şahlar’a ilişkin sevgi ve saygısını sürdürüyor. Ama bu insanların hepsi Humeyni’ye uzak duruyor.<br />
Aleviler’de Cami olayı çok önemlidir. Anadolu Alevilerinin karşı karşıya kaldığı tehlikelerin çoğu Cami kaynaklıdır. Cami, tutuculuğun, gericiliğin, Alevi düşmanlığının merkezi olarak kabul edilmiştir. Bu yüzden Cami’den gelişen ve Cami’den çıkan bir Şiilik de Aleviler için Sünniliğe yakın bir şey olarak görülür.<br />
İşte bu nedenlerden dolayı, Anadolu Aleviliği, Şii Humeyni rejimine soğuk bakıyor. Kuşku ve korku dolu bakışlarla bakıyor.</p>
<p><strong>SORU</strong> 54: Anadolu’da İlk Aleviler’de Denilen Babailer ve Babai Olayı’nı Kısaca Anlatır mısınız?<br />
CEVAP: Kaynaklar, Anadolu’da Selçuklu saltanatına bir başkaldırı niteliğinde olan “Babai İsyanı”nın önderinin Baba İshak adlı bir Alevi derviş olduğunu yazar.<br />
Baba İshak’ın XIII. yüzyılda Horasan’dan Anadolu’ya gelen dervişlerden olduğu anlaşılıyor. Baba İshak, etkili konuşmaları, din alanındaki derin bilgisi, militan çalışması ve halka sevecen yaklaşımıyla kısa sürede çevresinde sayılan, sevilen, buyruğunda gidilecek bir önder olur.<br />
Bu başarıları nedeniyle Danişmentliler döneminde Kayseri kadısı yapılır. Çevresinde bir örgütçü olarak çalışır. Sadece Müslümanların değil, Anadolu’da Hıristiyan halkın da başvurduğu bir din adamı, bir adalet dağıtıcısı olur.<br />
Bu çalışmaları Anadolu’nun yerli halkı arasında büyük yankı uyandırır. Baba İshak Hıristiyan halkından taraftarlar da edinir. Onları tasavvuf düşünceleri doğrultusunda eğitir.<br />
Baba İshak, Selçuklu Sultanı 1. Alaaddin Keykubat döneminde Mesudiye şeyhliğine getirilir. Aynı doğrultuda buradaki görevinde de oldukça başarılı olur. Bir süre sonra Mesudiye tekkesini kurar.<br />
Baba İshak’ın bundan sonra kendine has düşüncelerini yaydığını görürüz. O günlerde Anadolu’da Müslümanlık, Hıristiyanlık gibi tek tanrılı dinlerle çok tanrılı Anadolu dinleri yan yana yaşamaktadır.<br />
Fuad Köprülü, Türkistan ve Horasan’dan sonra Anadolu’da yaygınlaşan Yesevilik hakkında şöyle yazıyor: “Horasan Melamiliği ile Doğu Türkistan ve Seyhun bölgesindeki Şii akınların etkisi altında oldukça geniş ve serbest bir tasavvuf felsefesine sahip düşünce akımıdır.”<br />
Baba İshak, İslamiyeti kabul etmiştir. Kendisi Müslüman’dır ve anı zamanda din bilginidir. Fakat, İslamiyeti olduğu gibi kabul etmez. Zaten Türkler, İslamiyeti Emevilerin Türk illerinde giriştikleri zulüm sırasında tanımışlardır. Emevilere düşman olan Türkler İslamiyeti kabul ettiklerinde Hz. Ali taraftarı olarak Şii, Alevi kesimde yer almışlardır. Bir anlamda Türkmen Aleviliği Emevi düşmanlığı sonucunda doğmuştur. Tıpkı İran Şiiliğinin de Emevi düşmanlığı sonucunda doğduğu gibi.<br />
Türkmenler, Sünni Müslümanlığın haram saydığı birçok şeyi kendi ananelerine ve törelerine uygun hale getirerek kabul etmişlerdir. Bir başka deyişle, Müslümanlığı bir reforma tabi tutmuşlardır. Müslümanlığın haram saydığı demi, dansı (semah), sazı, resim yapmayı vs. asla bırakmamışlardır. Kadınlar ile ayrı yaşamayı da kabul etmemişler, kadını toplu meclislerden asla çıkarmamışlardır. Türkçe’yi Arapça’ya, Farsça’ya vs. tercih etmemişler, türküleri nefesleri, Türkçe yazıp söylemeyi terk etmemişlerdir.<br />
Yani Türkmenler ve diğer Anadolu yerli halkı Müslümanlığı kendilerine uygun hale getirmişler, kendi kültürlerinde yoğurmuşlar. Sonuç olarak da Alevi dediğimiz inancın merasim, adet ve inançları oluşmuştur.<br />
Baba İshak’ın kurduğu tekkenin Anadolu’da kurulup yayılan ilk Alevi tekkesi olduğu söylenir. Babailerin Tanrı anlayışı, İslamiyeti yorumlayışı Sünni geleneğe göre oldukça farklıdır.<br />
Babailer, İslamiyet içindeki hilafet olayında Ali tarafında yer almışlar, Allah-Muhammed-Ali üçlemesini öne çıkarmışlardır. Hatta bazı kaynaklarda “Ali Allah’tır”, “Enel Hak” gibi anlayışları savundukları da belirtilir.<br />
Babailer, Sünni inanışın tüm ibadetlerine karşı çıkarlar. Namaz yerine halka namazını kılarlar, camiye değil tekkeye giderler. Ramazan orucunu tutmazlar. İçki (dem) içerler, kadınları hor görmezler. Halifeliğin, Ali soyuna verilmesini savunurlar. Ali sevgisi her şeyin başı sayılır. Babailer kızıl başlık, kara cübbe ve üstü açık ayakkabı giyerler.<br />
Babai İsyanı, Anadolu halkını katmerli olarak sömüren, ezen ona yabancılaşan, Fars ve Arap etkisinde, Türkçe konuşmayı bile yasaklayan bir zulüm iktidarına karşı bir halk isyanıdır. Babai İsyanı’nın oluşmakta olduğu günlerde sultan olan 2. Gıyasettin Keykubat içki ve av partileri ile vakit geçirmektedir. Zaten sutanlığı da şaibelidir. Keyhüsrev, 1237 yılında kendi suç ortakları ile birlikte, babası 1. Alaaddin Keykubat’ı zehirleyip öldürterek Selçuklu tahtına geçmiş birisidir.<br />
Kendi yönetimi sırasında iktisadi ve toplumsal düzen oldukça bozuktur. Köylü aç ve sefildir. Veziri Sadettin Köpek’in işlediği siyasi cinayetler ve gayri meşru faaliyetler halkın hayatını dayanılmaz hale getirmiştir.<br />
Babai İsyanı 1239’da, işte bu koşullarda patlak vermiştir.<br />
Güneydoğu Anadolu’da Hıristiyan desteği ile oldukça geniş bir alana yayılan isyan, Orta Anadolu’ya sıçradı. İsyanın merkezi ise Amasya’ydı.<br />
Ayaklanma çok geniş bir kitlenin desteğini alır. Selçuklu ordusu birçok defa isyancıların üstüne gider. Ama her seferinde başarısız olur. Sonunda, 1240 yılında, isyanın başlamasından yaklaşık bir yıl sonra, Baba İshak Amasya’da yakalanıp idam edilir.<br />
Selçuklu ordusunun, Fransız askerler yardımıyla bastırdığı ayaklanma sonucunda resmi kayıtlara 4 bin olarak geçen Türkmen kılıçtan geçirilerek öldürülür. (Kaynak: İbni Bibi).<br />
Savaş sonunda kalan esirler, II. Gıyasettin Keyhüsrev’e sevk edilirken ganimetler de askerler arasında paylaşılır. 1000 kadar Türkmen esirin yer aldığı kitleyi ise, Selçuklu Sultanı darağaçları kurarak idam ettirir.<br />
Böylece, aylar boyu süren ve Selçuklu Devletini şiddetli bir şekilde sarsan, hükümdara taç ve tahtından ümit kesecek kadar korkunç anlar yaşatan, kendisini başkentten kaçıran isyan bastırılır. Sultan, isyanın bastırıldığından, emin olduktan sonra Konya’ya döner ve tekrar içki alemli eğlenceli hayatına başlar.<br />
Bu toplumsal başkaldırı yenilir. Ama Anadolu’da Babailer varlıklarını sürdürürler. İşte Hacı Bektaş Veli, bu ve buna benzer sosyal olayların yaşandığı bir Anadolu’ya gelmişti.</p>
<p><strong>SORU</strong> 55: Osmanlı Padişahlarının Mensup Olduğu Tarikatleri BizeBildirir misiniz?<br />
CEVAP:<br />
1- Sultan Osmanı Gazi -Ahi Tarikatı<br />
2- Sultan Orhan Gazi -Ahi tarikatı<br />
3- Sultan Murad-ı Hüdavendigar -Ahi tarikatı<br />
4- Sultan Yıldırım Bayezid -Zeyniyye tarikatı<br />
5- Çelebi Sultan Mehmet -Zeyniyye tarikatı<br />
6- Sultan İkinci Murat -Bayramiyye tarikatı<br />
7- Sultan Fatih Mehmet -Bayramiyye tarikatı<br />
8- Sultan Bayezıd Veli -Cemaliyye tarikatı<br />
(Bektaşi olduğu da belirtiliyor)<br />
9- Sultan Yavuz Selim -Sünbüliyye tarikatı<br />
10- Sultan Kanuni Süleyman -Cemaliyye tarikatı<br />
11- Sultan Sarı Selim -Halvetiyye tarikatı<br />
12- Sultan Üçüncü Murat -Uşakiyye tarikatı<br />
13- Sultan Üçüncü Mehmet -Halvetiyye tarikatı<br />
14- Sultan Birinci Ahmet -Celvetiyye tarikatı<br />
15- Sultan Birinci Mustafa -Celvetiyye tarikatı<br />
16- Sultan Genç Osman -Celvetiyye tarikatı<br />
17- Sultan Dördüncü Murad -Celvetiyye tarikatı<br />
18- Sultan Birinci İbrahim -Halvetiyye tarikatı<br />
19- Sultan Avcı Mehmet -Halvetiyye tarikatı<br />
20- Sultan İkinci Süleyman -Halvetiyye tarikatı<br />
21- Sultan İkinci Ahmet -Halvetiyye tarikatı<br />
22- Sultan İkinci Mustafa -Halvetiyye tarikatı<br />
23- Sultan Üçüncü Ahmet -Cerrahiyye tarikatı<br />
24- Sultan Birinci Mahmut -Halvetiyye tarikatı<br />
26- Sultan Üçüncü Mustafa -Cerrahiyye tarikatı<br />
27- Sultan Birinci Abdülhamit -Nakşibendiyye tarikatı<br />
28- Sultan Üçüncü Selim -Mevlevi tarikatı<br />
29- Sultan Dördüncü Mustafa -Nakşibendiyye tarikatı<br />
30- Sultan İkinci Mahmut -Cerrahiye tarikatı<br />
31- Sultan Abdülmecit -Cerrahiyye tarikatı<br />
32- Sultan Abdülaziz -Bektaşi tarikatı<br />
33- Sultan Beşinci Murat -Bahaiyye tarikatı (Mason)<br />
34- Sultan İkinci Abdülhamit -Şazeliyye tarikatı<br />
35- Sultan Mehmet Reşat -Mevlevi tarikatı<br />
36- Sultan Mehmet Vahdettin &#8211;</p>
<p><strong>SORU</strong> 56: Atatürk, Kurtuluş Savaşı’nın Başlangıcında HacıBektaş VeliDergahını Destek İçin Ziyaret Etti mi?<br />
CEVAP: Mustafa Kemal, Anadolu’da Kurtuluş Savaşı’nı örgütlerken Alevilerin desteğini almadan edemeyeceğini biliyordu. Çünkü Anadolu Alevileri, Sünni bir İmparatorluk olan Osmanlı yönetimine karşı 700 yıldan beri muhalif idiler.<br />
Osmanlı yönetimi, Anadolu Alevileri’nin gözünde hem Emevi-İslam geleneğini sürdüren bir yönetim, hem de kendilerine karşı yapılan toplumsal haksızlıkların kaynağı idi.<br />
Son Osmanlı padişahı İngiliz Emperyalizmi ile işbirliği yapmış, işgal kuvvetleri İstanbul’a ve Anadolu’ya ancak böyle çıkabilmişti. Bu nedenle Emperyalizme karşı savaş, işbirlikçi Osmanlı padişahına ve İslam hilafetine karşı ayaklanmadan geçiyordu. Ne var ki böyle bir durumda Müslüman-Sünni halk padişahına, dinine, halifesine karşı asla başkaldıramazdı. Bu, günahtı. Bu, işlenecek en büyük suçtu. Bu yüzden, İstanbul ve Anadolu’nun Müslüman-Sünni halkı öncelikle padişahın yanında yer almıştı.<br />
Aleviler ise, 700 yıldan beri bu yönetime karşı mücadele veriyorlardı. Bu nedenle padişaha, hilafete ve Emperyalizme karşı savaşa girecek olan Mustafa Kemal ve kadrosu için en doğal güç, Rumeli ve Anadolu’daki Alevi halk idi. Milli kurtuluşçular ile Alevilerin düşmanı ortak idi.<br />
O halde, Atatürk bu önemli gücü yanına almadan Kurtuluş Savaşı’na girişemezdi. Nitekim o da öyle yaptı. Erzurum -Sivas kongreleri dönüşü daha Ankara’ya gelmeden, 19 Aralık 1919 tarihinde Kayseri’den Hacıbektaş Dergahı’na gitmeye karar verdi. Atatürk sayıları milyonları bulan bu kitleyi kazanmak istiyordu. Zaten, Sivas Kongresi’nde Alevi ileri gelenleri de Atatürk’ün yanıbaşında oturuyordu.<br />
Hacıbektaş’ta o sırada postnişin Cemalettin Efendi idi. Enver B. Şapelyo; “Anadolu’da sayıları altı milyonu bulan Aleviler’in en büyükleri Cemalettin Efendi ile baba postundaki Salih Niyazi Baba idi. Anadolu Alevileri bunların buyruğundan çıkmazdı.” diyor.<br />
Atatürk 22 Aralık 1919 günü Mucur’a gelerek geceyi burada geçirir, ertesi sabah Hacı Bektaş’a hareket eder.<br />
Çelebi Cemalettin Efendi, Atatürk’ü Beş Taşlar denilen yerde karşılar. Buraya siyah kupa bir araba ile gelen Cemalettin Efendi Atatürk’ü alarak bu arabayla konağa gelirler.<br />
Bu karşılama çok önemli bir olaydır. Daha önceleri, bir zamanların Ankara Valisi Sırrı Paşa, Hacı Bektaş’a ziyarete geldiği zaman Beş Taşlar mevkiine kadar arabası ile gelir, orada arabasından inip, yeri niyaz ettikten sonra yürüyerek Hacıbektaş’a ulaşırmış. Gene İttihatçı Talat ve Enver Paşalar iktidara geldikten sonra Hacıbektaş’ı ziyaret ettikleri zaman, Çelebi bu iki devlet adamını, ancak dergahın selamlığında karşılamıştır. Onlardan önce de Sadrazam Talat Paşa ve harbiye Nazırı Enver Paşa’nın Hacıbektaş’ı ziyaret ettikleri hatırlanırsa, Anadolu Alevilerinin Meşrutiyetçiler için ne kadar önemli olduğu anlaşılır.<br />
Ancak bu ziyaretlerin öncesi de vardır.<br />
Meşrutiyet Padişahı, Sultan Mehmet Paşa tahta çıkınca, Hacıbektaş Çelebisi, Cemalettin Efendi Padişahı ziyaret eder, hediyeler götürür. Arkasından I. Dünya Savaşı’nda, Bektaşi Alayları kurulur. 1915 yılında Çelebi Cemalettin Efendi bu alay ile Kafkas cephesine gidip savaşa katılır.<br />
Atatürk, Hacıbektaş’ta bir gece kalır. Çelebi Cemalettin Efendi, onu harem dairesinde misafir eder. Yenilip içilir, 24 Aralık 1919 Cuma günü de Hacı Bektaş Veli Türbesi ziyaret edilir. Daha sonra baba postunda oturan Niyazi Baba’nın ziyaretine gidilir.<br />
Atatürk, Çelebi Cemalettin Efendi ve Salih Niyazi Baba ile uzun süren özel bir görüşme yapar. Bu üç kişi dışında kimse bu toplantıda bulunmaz. Bu görüşmede neler konuşulduğu bugün de bilinmemektedir. Bilinen, bu görüşmeden sonra, Çelebi’nin ve Niyazi Baba’nın Atatürk’e destek sözü vermeleridir. Böylece Aleviler, Kurtuluş Savaşı’nda Atatürk’ün en kararlı ve istekli gücünü oluştururlar.<br />
23 Nisan 1920’de TBMM açıldığıda, Çelebi Cemalettin Efendi Kırşehir mebusu ve TBMM başkan vekili olarak mecliste yer alır.<br />
1922 yılında vefat edince yerine kardeşi, Veliyettin Efendi Çelebi olur. İkinci TBMM’nin açılışı sırasında Alevileri Cumhuriyet hükümetini desteklemeye çağıran şu bildirideki imza, Çelebi Veliyettin Efendi’ye aittir:<br />
“Anadolu’da bulunan ecdadım Hacı Bektaş Veli Hazretleri’ne samimi muhabbeti olan bilcümle muhibban ve hanedan tarafı halisanelerine:<br />
Bu milleti ihya ile istiklalimizi temin eden vücudu alilei kaffei İslamiyana bais şeref olan Türkiye Büyük Millet Meclisi Reisi celili (Gazi) namdar Mustafa Kemal Paşa Hazretleri’nin neşir buyurdukları beyannameleri cümlenizin malumudur.<br />
Gazi Paşa müşarileyhin terakki ve tealii vatan hakkındaki her türlü arzularını yerine getirmek bizlere farzı ayındır. Milletimizi kurtaracak, saadetimizi temin edecek, O’nun efkarı saibaneleridir. Bunu inkar edenlerin bizimle katiyen münasebeti yoktur. Tarikati aliyemizin bütün mensubinine müşarülileyh hazretlerinin gösterdiği namzetlerden maadasına rey vermemelerini vatanımızın kurtulması bu veçhile kabil olduğunu sizlere kemali ehemmiyetle tavsiye ederim. Bu nasihatimi amil olmayanlar bizden değildir. Hak erenler onlara deste gir olmaz. Tekrar beyan eylerim ki, bu milleti kurtaracak ancak (Gazi Mustafa Kemal Paşa)’dır. Onunla beraber mukaddes vatanımızın has evlatlarıdır. Hiçbir ferdin sözünü dinlemeyiniz, sözümden zerre kadar harice çıkmayınız. Sizin saadetinizi düşünenler, sizi kölelikten kurtaracak Büyük Millet Meclisi Reisi ve cümlemizin büyüğü Mustafa Kemal Paşa Hazretleridir.</p>
<p><strong>SORU</strong> 57: Atatürk’ün Alevi Olduğu’da SöylenirBu Doğru mudur?<br />
CEVAP: Atatürk, Kurtuluş Savaşı’ndan sonra kurulan meclise Alevi ileri gelenlerin girmesini sağlamıştır. Dersim (Tunceli) mebusu Diyab Ağa ve Hasan Hayri Bey bunlar arasındadır.<br />
Alevi mebuslar, mecliste Atatürk’ün en büyük destekleyicisi olmuşlardır. Özellikle hilafetin kaldırılması tartışmalarında çok yararlılıkları görülmüştür.<br />
Aleviler Atatürk’ü Cumhuriyet yönetimini ve özellikle laikliği her zaman canla başla savunmuşlar. Çünkü, 700 yıllık Osmanlı yönetimi onlara sürekli kuşku ile bakmış, onları her türlü kötülüğün kaynağı saymış, din ve hilafetin düşmanı kabul etmiştir.<br />
Cumhuriyet yönetimi onları anlamaya ve kazanmaya çalışan, onları insan yerine koyan ilk rejimdir. Bu rejim din ve düşüncelerinden dolayı onlara baskı yapmıyor, dinsel inançlarında onları kısmen özgür bırakıyordu. Bu; inançları yüzünden asırlardır olmadık işkence ve baskılara uğrayan bir kitle için çok önemli bir olaydır. Alevilerin, Atatürk’ün de Bektaşi olduğuna inanmalarında bütün bu gelişmelerin kuşkusuz büyük bir payı vardır. Bunun dışında Atatürk’ün Bektaşiliğine ilişkin olarak öne sürülebilecek kanıtlar sınırlıdır. Atatürk Bektaşi dergahlarının etkinlik alanları arasında yer alan Selanik’te doğmuştur. Babası Ali Rıza Bey’in de Bektaşi olduğu söylenir.<br />
Aleviler arasında Atatürk’ün Bektaşiliğine ilişkin olarak öne sürülen en önemli belgelerden biri de, Atatürk’ün bir Alevi dededen bahsederken (Kazım Dede) onu çok saydığını, asla kıramayacağını söylediği Nutuk’tur.<br />
Atatürk ister Bektaşi olsun, ister olmasın, din ve düşünce özgürlüğüne ilişkin anlayışı ve yaptıkları ile Alevilerin desteğini kazandığı kesindir.<br />
Aleviler, 700 yıllık Osmanlı yöneticilerinden görmedikleri insanlığı ve hoşgörüyü Atatürk’ten görmüş olmalarını başka bir şeyle açıklayamadıkları için “O da bizdendir” diyerek açıklamak istemiş olabilirler.</p>
<p><strong>SORU</strong> 58: Cumhuriyet Dönemini Aleviler Açısından Kısaca Değerlendirebilir misiniz?<br />
CEVAP: Cumhuriyet yönetiminin bu olumlu tutumuna karşı Aleviler kendilerine sunulan yeni olanaklardan yeteri kadar faydalanamamışlardır. Çünkü Aleviler, Cumhuriyet’e kadar ülkenin en uzak, verimsiz dağ köylerinde, mezralarda, komlarda yaşamaya mecbur bırakılmışlardır. Dünya ile fazla ilişkileri yoktu. Kapalı bir ekonomide yaşam kavgası veriyorlardı. İçlerinde okuma-yazma bilen, ticaret yapan yok denecek kadar azdı. Böyle olunca, Cumhuriyet yönetimi olanak tanıdığı halde merkezi yapıda yeralamadılar ve büyük tarihi fırsatı değerlendiremediler. Merkez-çevre ilişkisinde çevrede kalmaya devam ettiler.<br />
Cumhuriyet’in kurulduğu yıllarda Alevi nüfus toplam nüfusun tahminen yüzde 20-25’ini oluşturuyordu. Yani çoğunluk Müslüman-Sünni idi. Üstelik bunlar şehirde yaşıyordu. Osmanlı artıkları yönetimin her yanına sızmıştı. Cumhuriyet yönetiminin kendi kadrolarını yetiştirmek için zamana ihtiyacı vardı. İşte, “Tek Parti Dönemi” bu mücadelelerle geçti.<br />
Atatürk, laiklik ile din ve devlet işlerini ayırmıştı. Herkes dini inancında serbestti. Ama buna karşılık camiler Cumhuriyet yönetimine karşı muhalefeti örgütlüyordu.<br />
Aleviler, bu ortamdan yararlanarak şehir merkezlerinde yer almaya çalıştılar. Bir yandan da çocuklarını okullara gönderip eğitmek istiyorlardı. Ama caminin ve eski düzen artıklarının saldırıları bir türlü kesilmek bilmiyordu.<br />
Aleviler, Cumhuriyet yönetiminden çok şey bekliyorlardı. Ama bunlar gerçekleşmedi. Tek Parti Yönetimi’nin jandarma dipçiği en çok köylüleri hedef alıyordu. Aleviler ise esas olarak köylü idiler. Yaşanan şartları Aleviler’in nesnel değerlendirdiklerini söylemek oldukça güç. Çünkü, Alevilerdeki Osmanlı karşıtlığı üstü kapalı da olsa, merkezi otoriteye karşıtlık şeklinde devam ediyordu. Bu özellik ise bazı güçler tarafından kullanılmaya açıktı. “Dersim Olayı” bunların en büyüğü ve en kanlı bir şekilde bastırılanı oldu.<br />
Aleviler, köylü, ortakçı, yarıcı, maraba ve ırgat olmaları dolayısıyla feodal ağaların, Alevi olmalarından dolayı da Osmanlı kalıntısı merkezi ve mahalli otoritelerin baskısı altında idiler.<br />
Atatürk’ün ölümünden sonra bu çelişkiler daha da arttı.<br />
Bazı Alevilerin 1950’de iktidara ezici bir çoğunlukla gelen Demokrat Parti’yi desteklemelerinin arkasında Alevi kitlenin tek parti yönetimine karşı duyduğu hoşnutsuzluk da vardı.<br />
Ama DP’ye destek kısa sürer. Bu partinin özellikle ezanın Türkçe okunmasını camilerde yasakla***** gene Arapça’ya dönme kararı alması ve çeşitli alanlardaki antidemokratik uygulamaları Aleviler’in tepkisini toplar.<br />
1960’da yapılan 27 Mayıs İhtilali’ni Aleviler heyecanla ve blok olarak desteklerler. Bu ortak tutum 1960 Anayasası’nı destekleme konusunda da sürer.<br />
1960 Anayasası; çağdaş demokratik hak ve özgürlükler açısından Türk siyasal yaşamında bir dönüm noktasıdır. 1960 Anayasası’nın sağladığı özgürlük havasından en çok Aleviler memnun olmuştur. Özellikle düşünce ve din özgürlüğünün Anayasa’nın 19. maddesinde açıkça yer alması, bir anayasal hak haline gelmesi Aleviler’in en çok desteklediği noktalardan biriydi.<br />
Bu dönemde Türkiye İşçi Partisi kuruldu, sosyalist ve diğer ilerici yayınlar çoğaldı. 1965’te TİP’in Parlamento’da 15 milletvekili ile temsil edilmesinde en önemli rolü Alevi kitle oynadı.<br />
1950’li ve 1960’lı yıllar Türkiye’de kapitalist gelişmenin sıçrama yaptığı yıllardır (DP iktidarı, Marshall yardımı, yabancı sermayenin ülkeye girişi vb.) Bu sıçramada ülkeye pompalanan yabancı sermaye başı çekiyordu ama, ülke içinde de ciddi bir sermaye birikimi oluşmaktaydı. Bu yıllarda içe kapalı ekonomi kabuğunu çatlatmış, pazar ekonomisi gelişmeye başlamıştır.<br />
Bu genel yapı değişimi, Alevileri de dalgaları arasına alıyordu. Aleviler şehirlere göç etmeye başladılar. Dünkü dağ köylerinde, mezra ve komlarda yaşayan ve kendi kendine yeten kapalı aile ekonomisi yaşayan Alevi köyleri yavaş yavaş pazara açılmışlar, pazar için üretmeye başlamışlardır. Bu, küçük de olsa ticareti geliştirmiş ve bir sermaye birikimi sağlamıştır.<br />
Anadolu şehir ve kasabalarında yavaş yavaş Alevi bakkal, kahve sahibi, manav vb. gibi küçük esnafın görülmesi bu döneme rastlar.<br />
Daha önce tamamen Sünnilerin hakim olduğu kasaba ve şehir pazarları Alevilerin de söz sahibi olmaya başladığı ve rekabetin filizlendiği alanlar haline gelmiştir.<br />
Gene 1960’lı yıllar Alevilerin okumuş kesiminin bürokrasi içinde yer almaya başladığı yıllardır.<br />
Aynı yıllar Türkiye’den; önce B. Almanya’ya daha sonra Belçika, Hollanda ve diğer Batı Avrupa ülkelerine işçi göçünün, “İşçi ihracatının” başladığı yıllardır. Bu göçe ilk katılan kitle ise daha çok Alevi köylüleridir.<br />
1960’larda Avrupa’ya giden köylüler 1970’lerde yaptıkları küçük tasarruflarla Türkiye’de müteşebbis olmaya başladılar.<br />
Kendi iç dinamizmi ile gelişen Alevi sermayesinin Avrupa’da çalışan Alevi işçilerin dövizleri ile desteklenmesi ve Anadolu’da hakim Sünni pazara girmesi pazar rekabetini hızlandırdı.<br />
Bu örnek özellikle; Sivas, Çorum, Tokat, Amasya, Yozgat, Kars, Malatya, Erzincan, Maraş, Elazığ, Antep gibi Aleviler’le Sünniler’in karışık olarak yaşadığı illerde çok açık olarak görülür. Aynı yörelerde Milliyetçi Hareket Partisi’nin de hızla gelişmesi ve diğer sağ partilerin tabanını ele geçirmesi, daha sonra buralarda Alevi-Sünni çatışmaları çıkararak Alevi esnafın dükkan, ev ve işyerlerine saldırılar örgütlemesi anlamlıdır.<br />
Alevi esnafın ev ve işyerlerini tahrip girişimi MHP önderliğinde 1974 yılında başlar. Erzincan, Sivas, Malatya, Tokat olayları ile tırmanır ve 1978’de Çorum ve Maraş olayları ile zirveye çıkar. Maraş olaylarında camilerden çıkanlar Alevi mahallelerine, ev ve işyerlerine organize saldırılar düzenleyerek kitle katliamına girişirler. Olaylar sonucuda resmi verilere göre 110 insan ölür, yüzlerce insan yaralanır ve binlerce insan tutuklanır. Bu olayı sıkıyönetim uygulaması, onu da 12 Eylül askeri müdahalesi izler ve partili siyasal yaşama son verilerek on binlerce insan cezaevlerini boylar..</p>
<p><strong>SORU</strong> 59: Aleviler ile Kürtler Arasındaki İlişkiyi KısacaAçıklar mısınız?<br />
CEVAP: Türkiye’de Alevilik konusunda sosyal bilim alanında yapılacak herhangi bir çalışma onun Kürt sorunu ile ilişkisine eğilmezse havanda su dövmüş olur. Bazı olayları sosyolojik olarak görmek gerekir.<br />
Alevilik, Bektaşilik, Hacı Bektaş Veli, Ehlibeyt, Kerbela, Pir Sultan Abdal vb. bunlar birçok yönleriyle biliniyor. Ama bir de Aleviler’in önemli bir kesiminin konuştuğu Zazaca yada Kürtçe meselesi var. Bazı sosyal bilimciler bu dile Kürtçe, Zazaca vs. diyor. Bu dil adına Batılı müttefiklerimiz; ABD, Fransa, İngiltere, İsviçre vs. üniversitelerine bağlı enstitüler kuruyorlar. Dili ve kültürü yaşatmaya çalışıyorlar.<br />
Artık bugün yanıbaşımızda hükümet içinde ve dışında ana dili Kürtçe olan bakanlar, milletvekilleri, holding ve şirket sahibi işadamlarımız var.<br />
Şimdi gelelim Alevi sorunu ile Kürt sorunu arasındaki sosyolojik ilişkiye.<br />
Türkiye’deki Aleviler Kürt değil. Kürtçe yada Zazaca konuşan Aleviler ise, sonradan Kürtleşen Alevi Türklerdir. TıpkıKürtleşen Sünni Türkler olan Karakeçililer gibi.<br />
Anadolu’da tarihsel süreç içinde önceden Türk olup Kürtleşen Aleviler olduğu gibi, önceden Kürt olup asimile olan ve Türkleşen Kürtler de vardır.<br />
Alevilik bir dinsel ayrım iken Kürtlük bir etnik ayrımdır. Irka dayalı bir ayrımdır. Milliyet ayrımıdır. Türkiye’de Alevi ve Türk olan kesim daha çok Çorum, Amasya, Tokat, Yozgat civarında yaşamaktadır. Buna karşılık Kürtçe yada Zazaca konuşan kesim ise Sivas, Erzincan, Tunceli, Elazığ, Malatya, Maraş ve çevresinde yaşayan Alevi’lerdir.<br />
Bu konuda, farklı iddialarda bulunan tarihçi ve sosyal bilimcilerimiz de vardır. Mesela, kendisi de Alevi ve aşiret reisi olan Şerif Fırat, Doğu İlleri ve Varto Tarihi adlı kitabında Alevilerin Türk olduğunu iddia ediyor.<br />
Sosyal bilimci Dr. İsmail Beşikçi ise Alevileri, ana dillerine göre Türk ve Kürt olarak ikiye ayırıyor. Beşikçi, bu çerçevede Doğu Alevilerini “Kürt” olarak niteliyor.<br />
Bir kısım araştırmacı ise, uzun yıllar aynı coğrafi bölgeyi ve aynı tarihsel koşulları paylaştıkları için Alevilik ve Kürtlük-Türklük olayının karıştığını söylüyorlar. Doğu Anadolu’da, Osmanlı’ya karşı etnik muhalefet ile dinsel muhalefetin tarihsel kader birliği oluşturması nedeniyle iç içe girdiğini savunuyorlar. Böylece, sonuçta bir kısım Alevinin bu yakınlıktan dolayı Kürtleştiğini ve bir kısım Kürdün de Alevileştiğini iddia ediyorlar.<br />
Araştırmacı Doğan Avcıoğlu Kürt-İslam ilişkisini;<br />
“Hıristiyan Anadolu’da Selçuklular ve daha sonra Osmanlılar diye bir İslam devleti kurulur. Bu yeni toplum biçimlenirken İslam-Türk öğeyi de belirtmek gerekir”.<br />
diye özetledikten sonra şöyle devam ediyor:<br />
“Türklerin yanı sıra, İranlılar gibi Kürtler de Anadolu’nun İslamlaşmasına katkıda bulunurlar.”<br />
Burada Anadolu’nun İslamlaşmasında Kürtlerin varlığını kabul etmemek mümkün değildir. İslamiyet içindeki bölünme ve hilafet meselesi Anadolu’da da yaşandığına göre, Anadolu’da yaşayan eski halklardan olan Kürtlerin de İslamiyet içindeki bölünmelerde yer alması ve taraf tutması mümkündür. Bu saflaşmada Hanefi Kürtlerin olması ne kadar normal ise diğer mezhep ve tarikatlere mensup Kürtlerin bulunması da o kadar normaldir.<br />
Avcıoğlu bu konuda şöyle yazıyor:<br />
“Güneydoğu Anadolu, Safevilerin elinde kalsa idi, Türkçe orada rakipsiz bir dil olurdu. Bölge Türkleşirdi. Osmanlı’da bu tersi oldu. Şah İsmail’in peşindeki Kızılbaş Türkmene karşı, Osmanlı çoğu Sünni ve Şafii olan Kürt beylerini tutmuştur.”<br />
Yani Avcıoğlu, Güneydoğu Anadolu’nun Kürtleşmesinin sorumluluğunu Osmanlı’ya yüklüyor.<br />
Alevilik ise, Kürt kökenli değildir. Türkçe kökenlidir. Çünkü Aleviliğin kurucusu olarak kabul edilen Hacı Bektaş Veli, Türk’tür. Türkçe konuşup yazmıştır. Pir Sultan Abdal, Şah İsmail, Yunus Emre, Fuzuli gibi önemli Alevi düşünür ve dava adamları Türkçe yazmış ve konuşmuşlardır. Bugüne kadar hiçbir klasik Alevi düşünürünün Kürtçe konuşup yazdığına tanık olunmamıştır. Kürtçe yada Zazaca konuşulan Doğu Anadolu’nun bazı yörelerindeki, Alevi Cem ayinlerinde söylenen deyişlerin Türkçe okunmasının kaynağı da bu olsa gerekir.<br />
Zaten Osmanlı’nın Fars ve Arap etkisinde kalarak Türklere yabancılaştığı dönemde, bu etki sonucu ortaya çıkan Osmanlıcaya karşı Türkçeyi yaşatma mücadelesini Alevi ozan ve düşünürleri vermiştir.<br />
Avcıoğlu, araştırmasının bir yerinde şöyle diyor:<br />
“Osmanlı, Kürdistan adını verdiği bölgede devletin temel dayanağı olan Tımar sistemini uygulamaz. Devletin yönetimini bölgede, yönetimin babadan oğula geçtiği Kürt beylerine bırakır. Bölgede bulunan Türkmenlerin önemli bir bölümü dillerini unutur ve Kürt kabilelerine karışır.”<br />
Ziya Gökalp buna örnek olarak, Viranşehir’deki Karakeçili aşiretini verir. Aynı aşiretin Ege’deki kısmı ise, tamamen Türkçe konuşur.<br />
Bu olaylar, bu konuda çok katı tezler ileri sürmenin mümkün olmadığını gösteriyor.<br />
Tunceli Zaza’larının Cem ayinlerinde deyişlerini Türkçe söylemeleri gibi, Tunceli ve Erzincan civarındaki yaşlıların çocukları ile tartışmalarında, hem de Kürtçe olarak “Esas Türk biziz, diğerleri sonradan Türk olmuşlardır. Onlar kılıç korkusundan Türk olmuşlardır. Bizim ecdadımız Horasan Türkleridir” demeleri de oldukça anlamlıdır.<br />
Bu durum toplumsal harman olma olayını çok güzel ortaya koyuyor. Bugün ise Alevilik-Sünnilik, Kürtlük-Türklük birer kültür olayından ibarettir. Kültürün iyisi kötüsü, ilerisi gerisi olmayacağına göre tüm Anadolu kültürlerine bizim kültürümüz gözü ile bakmak gerekir.<br />
Bugün Türkiye’de sadece Türklerin yaşamadığını biliyoruz. Geçmişimiz birçok medeniyete beşiklik etmiştir. Anadolu’nun 10 bin yıllık bir medeniyet tarihi vardır. Türkler Anadolu’ya 1071’de geldiğine göre bu topraklarda 900 yıllık bir maziye sahipler demektir. Anadolu yarımadası tarih ve farklı medeniyetler açısından adeta bir açık hava müzesidir.<br />
Türkler Anadolu’ya geldiklerinde ise, buranın boş olmadığı bilinen gerçeklerdendir. Var olan halklar da daha sonra yok olmadıklarına göre, sürekli birbirine karışarak, kaynaşarak günümüze gelmişlerdir.<br />
Şöyle birazcık zihnimizi zorladığımızda bu anda yanyana yaşadığımız birçok halkın adını sayabiliriz; Türk, Kürt, Çerkes, Arap, Süryani, Ermeni, Rum, Gürcü, Tatar, Azeri, Terekeme, Pomak, Karapapak, Kıpti, Makedon, Fellah, Laz, Arnavut, Boşnak vs.</p>
<p><strong>SORU</strong> 60: AlevilerKürt mü? Türk mü? Kısaca Açıklar mısınız?<br />
CEVAP: Alevilik bir dinsel ayrımdır. İslamiyet’in farklı bir yorum biçimidir. Nasıl ki Hıristiyanlıkta, Musevilikte farklı yorumlar var ise, son tek Tanrılı din olarak kabul edilen İslamiyet içinde de farklı yorumların olması bir kaçınılmazlıktır.<br />
Din sosyolojisi açısından bakıldığında İslamiyet’in Hanefi, Şafii, Şii yorumunu nasıl ki kabul eden Türk’e, Kürd’e, Çerkez’e, Gürcü’ye, Arab’a rastlamak olası ise, Aleviliği de kabul eden Türk’e, Kürd’e, Arnavut’a, Arab’a rastlamak olasıdır.<br />
Ama sosyolojik olarak bu olasılıklar olmasına karşın tarihsel olarak durum daha farklı gelişmiştir. Örneğin; sosyolojik olarak mümkün olmasına karşın tarihsel olarak nerede ise; Çerkes veya Gürcü Aleviye rastlamak olası değildir.<br />
Aleviliğin etnik kimliği ile Aleviler’in etnik kimliği terimi farklıdır. Aleviliğin etnik kimliği demek daha farklı bir anlam içerir. Burada söz konusu edilen Türkiye’de yaşayan Aleviler’in Etnik Kimliği’nin ne olduğudur. Daha doğrusu Alevi olup Kürtçe ya da Zazaca konuşan Aleviler’in ısrarla kendilerini Türk olarak ifade etmelerinin sebebi nedir? Amaç bunu irdelemek. Gerçeği bulmaktır.<br />
Türkler, İslamiyet’i doğuşundan yaklaşık 300 yıl sonra Türkistan’ı fethe gelen Arap orduları ile tanımışlardır. Bu fethe çok direnmişler, sonuçta da çok kan dökülmüştür. Kabul ettiklerinde ise İslam içindeki Emevi Müslümanlığını değil, Ehlibeyt yandaşlığını seçmişlerdir.<br />
Orta Asya’da, Yusuf Hemedani, Ahmet Yesevi, Lokman Parende ve Hacı Bektaş Veli İslamiyet’i Türk sufiliği ile bütünleştirmişlerdir. İslamiyet’i Türkçe konuşturmuşlardır.<br />
Anayurt’tan Anadolu’ya bu maya Yesevi dervişleri ile gelmiştir. Anadolu’da kurulan birçok beyliğin ve Osmanlı’nın kuruluşunda bu maya vardır. Osmanlı’da yönetime dönme-devşirme kuşağının hakim olmasına dek bu durum böyle devam etmiştir.<br />
Kürtçe ya da Zazaca konuşan Aleviler’in ortaya çıkması Kürtler’in veya Zazalar’ın Aleviliği benimsemesi sonucu oluşmamıştır. Bu olasılık din sosyolojisi açısından mümkün olmasına karşın Osmanlı tarihinin gelişim seyri açısından mümkün gözükmüyor. Kürtler’in Aleviliği benimsemesini iddia etmek Osmanlı tarihini bilmemektir. Çünkü Osmanlı; Fatih döneminde başlayan Yavuz ve Kanuni döneminde daha yoğunlaşan bir ölçüde Türkmen karşıtıdır. Türkmenler’de Alevi olmaları nedeniyle Osmanlı Alevi karşıtıdır. Kürtler ise o yıllarda Osmanlı tarafından korunan, kollanan adeta Osmanlı’nın vurucu gücüdür.<br />
1516-1517 Çaldıran Savaşı’na dek Erzincan, Erzurum, Diyarbakır valileri Erdebil Dergahı tarafından atanırmış. Yani Türkmen Safevi Devleti bu bölgelerin valilerini atarmış. O yıllarda bugünkü Doğu ve Güney Doğu Anadolu’ya Türkmen egemenmiş. O bölgeyi Osmanlı Kürtleştirmiş. Bakın konu ile ilgili “Türklerin Tarihi” ve “Milli Kurtuluş Tarihi” kitaplarının yazarı değerli araştırmacı Doğan Avcıoğlu ne yazıyor:<br />
“Güneydoğu Anadolu, Safeviler’in elinde kalsa idi, Türkçe orada rakipsiz bir dil olurdu. Bölge Türkleşirdi. Osmanlı’da bu ters oldu. Şah İsmail’in peşindeki Kızılbaş Türkmen’e karşı, Osmanlı çoğu Sünni ve Şafi olan Kürt beylerini tutmuştur.”<br />
Orta Anadolu’da yaşayan Türkmenler Osmanlı zulmünden canlarını kurtarmak için kuş uçmaz, kervan geçmez dağ başlarına kaçmışlardır. Çünkü Osmanlı’nın gözünde Türkmen potansiyel suçlu idi. Bakın Osmanlı’nın sürgün politikası ile ilgili iktisat tarihçisi Ord. Prof. Dr. Ömer Lütfi Barkan nasıl bir tespit yapmış:<br />
“Osmanlı İmparatorluğu’nda çeşitli tarihlerde iskan amacı ile v.s. sürgün edilen kitlenin çoğunu adi suçlular teşkil ediyordu. Kızılbaşlık da bu adi suçlar arasında sayılıp sürgün nedeni oluyor.”<br />
Osmanlı arşivi Ord. Prof. Dr. Barkan’ın tespitini doğrulayacak binlerce belge ile doludur. Bu yıllarda Türkmen ve Alevi olmak sürgün ve “katli vacip” nedeni oluştururken Kürtler imtiyazlı toplumsal kesimi oluşturuyor. Kürtlerin böyle bir durumda Aleviliği benimsemeleri olasılık dışıdır. Bırakalım Kürtlerin Aleviliği benimsemesini iktidar mezhebi olduğu halde daha ılımlı İslamı temsil eden Hanefiliği bile Kürtler benimsememişlerdir. Kürt olup Hanefi olan azınlık kesim ise, Kürtleşen Türkmenlerdir. Kendinden biraz daha liberal bir İslam yanlısı olan Hanefiliği bile benimsemekte zorlanan Şafii Kürt anlayışın Aleviliği benimsediğini iddia etmek ne denli gerçeği ifade edebilir. İşte Doğan Avcıoğlu’nun tesbiti:<br />
“Osmanlı, Kürdistan adını verdiği bölgede devletin temel dayanağı olan TIMAR sistemini uygulamaz. Devletin yönetimini bölgede, yönetim babadan oğula geçtiği KÜRT beylerine bırakır. Bölgede bulunan Türkmenler’in önemli bir bölümü dillerini unutur ve Kürt kabilelerine karışır.”<br />
Avcıoğlu’nun tesbit yaptığı yıllar 1500’li yıllardır. Bu yıllarda o bölgede Türkmenler Kürt kabilelerine karışınca birkaç jenerasyon sonra tamamen dillerini unutup Kürtleşebilirler. Nitekim Orta Asya’dan gelen bazı Türkmen aşiretleri uzun yıllar sonra bölgede Kürtleşmişlerdir. Karakeçili Aşireti, Türkan Aşireti v.s.<br />
İşte Alevi Türkmenler’in Kürtçe veya Zazaca bilmesinin kaynağı Osmanlı’nın Türkmen politikasında yatmaktadır. Osmanlı’nın sürgünler sonucu Kürt bölgesine sürdüğü Türkmenler süreç içinde Kürtçe öğrenmiş ve Kürtleşmişlerdir. Bugün Kürtçe bilmesine ve konuşmasına karşın Aleviler’in ısrarla biz Türküz demelerinin sebebi budur.<br />
Türkiye’de yaşayan Aleviler’in ezici bir çoğunluğu Türkmen’dir. Kürtçe veya Zazaca bilenler bu dili sonradan öğrenmişlerdir. Bunlar aslen Türkmen’dir.<br />
İngilizce, Almanca, Arapça, Rusça bilen ama ana dilini az bilen bir Türk’e; İngiliz, Alman v.s. diyemeyeceğimiz gibi, Kürtçe bilen ama kendi dilini az bilen hatta zor konuşan Alevi Türkmen’e de Kürt, Zaza v.s. diyemeyiz.<br />
Bilge Kağan bile, Türkler’in Çinlileşmesi ile ilgili olarak yüzyıllar önce, “&#8230; Türk beğleri Çinli adları almaya başladılar&#8230;” diyor.<br />
<strong>SORU</strong> 61: Aleviler’de Kırklar Cemi Nedir?<br />
CEVAP: Kırklar Cemi, AleviBektaşi ibadetinin esası olarak kabul edilen Cem ve Semah dönmenin mitolojik kaynağı varsayılmaktadır. Bu efsanevi anlatım; katı, kuralcı, şekilci ibadet biçimi olan İslamın Sünni (Hanefi, Şafii v.s.) yorumuna karşı alternatif bir ibadet biçimidir. Anlatımda geçen birçok öğe ve verilen mesaj Alevi dünya görüşünün kaynağı sayılır.<br />
“BİRİMİZ KIRK, KIRKIMIZ<br />
BİRDİR BİZİM…”<br />
Kaynaklara göre, “Hz. Muhammed, atı Burak ile bir gece Mirac’a çıkar. Cenab-ı Hak ile 90 bin kelam konuşur. Bunun 30 bini sırrı hakikat olup Hz. Ali’de kalır.<br />
Miraç’ta Hz. Muhammed’e; süt, bal, ve elma verildiği rivayet edilir. Bal aşka, süt sevgiye, elma ise dostluğa işaret eder. Muhammed, Mirac’a çıkarken yoluna bir kükremiş aslan çıkar. Aslan yolunu keser. Gaîpten bir ses (nida) gelir. “Parmağındaki yüzüğü aslanın ağzına atması” istenir. Muhammed böyle yapar aslan sakinleşir, yoluna devam eder. Muhammed, Cenab-ı Hak ile görüştükten sonra şehre döner. Yolda bir dergâha rastlar. Merak edip gidip kapısını çalar.<br />
İçerdeki ses; “Kimsiniz?” der. Muhammed ise; “Ben peygamberim içeriye girmek istiyorum” der. Kapı açılmadan içerden gelen ses; “Peygamberliğini git ümmetine yap. Bizim aramıza peygamber sığmaz” der. Hz. Muhammed kapıdan ayrılıp yürümeye başlayınca gaipten gelen ses ayrılmamasını kapıyı yeniden çalmasını ama yanıtı farklı vermesini söyler. Muhammed yine kapıyı çalar: İçerden yine; “Kimsiniz” diye <strong>soru</strong>lur. Bu kez Hz. Muhammed; “Ben de sizden biriyim. Bir insanım. Sizi görmek istedim” der. Bu yanıttan sonra kapı açılır. Muhammed içeri alınır. İçerden “Hoşgeldin sefa getirdin, uğur getirdin” diyerek karşılarlar.<br />
Hz. Muhammed içerde oluşmuş bir meclis görür. Hatta sayımını da içinden yapar. Tam 39 kişi vardır. Üstelik bu meclis kadın ve erkeklerden oluşmuştur. Bunların 22’si erkek 17’si kadındır. Muhammed’e yer gösterilir. O’da gösterilen yere oturur. Hz. Ali’de meclistedir. Muhammed tesadüfen Ali’nin yanına oturur. Ve Hz. Muhammed sorar.<br />
“Size kimler denir?” der.<br />
“Bize Kırklar denir” diye yanıt alır.<br />
“Ama burada 39 kişi saydım” der.<br />
“Selman-ıPak Can Parstadır” denir.<br />
“Peki sizin ulunuz, büyüğünüz, küçüğünüz kim” diye sorar Hz. Muhammed. Gelen yanıt şöyle olur: “Bizim küçüğümüz, büyüğümüz yoktur. Küçüğümüz de uludur, büyüğümüz de uludur. Birimiz kırkımız, kırkımız birimizdir” denir. Bunun üstüne Muhammed meclisten bunu kendilerine kanıtlamalarını söyler.<br />
O sırada Ali kolunu uzatır ve gömleğini sıyırır. İçlerinden biri “destur” diyerek bıçağın ucu ile kolunu hafif kanatır. Kolundan bir damla kan akar. Bunu, her canın kolundan birer damla kanın gelmesi izler. 40. canın bir damla kanı da pencereden içeri gelir. Bu ise Selman-ıPak’ın kanıdır. Sonra Hz. Ali kolunu bağlar, hepsinin kanaması durur.<br />
Selman-ıPak, Parstan dönüşte bir üzüm tanesi getirir. O’nu Hz. Muhammed’e verir ve bölüştürmesini ister. Muhammed verilen kapta üzüm tanesini ezer, çıkan dem meclisteki kadın-erkek canlara dağıtılır. Kırklar üzüm suyunu içerler. Hep birlikte mest olurlar. “Ya Allah” deyip semah dönerler. Hz. Muhammed’de onlara katılır.<br />
Büyük bir coşku ile vecd halinde semah dönülürken Hz. Muhammed’in başından sarığı (imamesi) düşer. Kırk parçaya bölünür. Kırklar parçaları bellerine bağlarlar, kemerbest olurlar. Hz. Muhammed, Kırklar Meclisi’ne pirlerini sorar. “Pirimiz Ali’dir” derler.<br />
Böylece, Hz. Muhammed, Ali’nin de orada olduğunu öğrenmiş olur. Ali, Hz. Muhammed’in yanına gelir. Hz. Muhammed, Ali’nin parmağında, Mirac’a giderken “aslana” verdiği yüzüğü (hatemi) görür. Ali’ye sarılır, O’nu bağrına basar.”<br />
Alevi inancında; kadın ve erkek canlardan oluşan Kırklar Meclisi’nin ve Kırklar Cemi’nin tayin edici önemi vardır. Anadolu Aleviliği’nin inanç temellerinin, yaşam biçiminin, dünya görüşünün, felsefesinin kökleri bu söylencede aranmalıdır.<br />
Kadın ve erkek canlardan oluşan Kırklar Meclisi, mitolojik anlamda da olsa Aleviler’in dinsel ve sosyal örgütlenmelerinin tarihsel kaynağı kabul edilebilir. Bu anlamda da bu söylencede geçen sembolik özellikler Alevilik açısından ayırdedici önüme sahiptir.<br />
Kırklar Meclisi’nin kadın ve erkekten oluşumu kadın ve erkek eşitliğinin önemini vurguluyor. Kırklar Meclisi ile Hz. Muhammed arasındaki diyalogdaki vurgulardan; “birimiz kırk, kırkımız bir” olgusu eşitliği, insan olmayı, türab olmayı vurguluyor. Gerçeğin gökte değil, yerde olduğu meclisin sembolik önemi ile vurgulanıyor. Herkesin eşit ve ulu olması; vahdette kesret, kesrette vahdet ( varlıkta birlik, birlikte varlık ) ilişkisini ifade ediyor.<br />
Kaynakta; Alevi inancında Tanrı’nın, Peygamber’in ve insanın yeri belirtilmektedir. Aslan ve yüzük sembolü ise; insanın Tanrı’nın bir ifadesi; O’nun bir yansıması, parçası olduğu, Adem’in Hakk’ın halifesi olduğu anlayışını vurgulaması açısından önemlidir. Bu örnekte Alevi-Bektaşi ibadeti olan Cem’in ve Semah’ın da kökleri belirtilmiş oluyor. Bu söylence; Anadolu’da yaklaşık bin yıldır her tür olumsuzluğa karşın Aleviler’in Cem ve cemaatlerinde, sosyal hayatlarında kadını bir bütünün ayrılmaz parçası gören, lokmasını yoksullarla kırka bölerek paylaşmasını bilen, insana en yüksek değeri veren Aleviliğin sağlam mayasını da ele veriyor.</p>
<p><strong>SORU</strong> 62: Aleviler’de Dede’nin İşlevini KısacaAnlatır mısınız?<br />
CEVAP: Alevilik’te dinsel hiyerarşinin başında dede vardır. Dedelik, dinsel yapının direğidir. Anadolu’da yaklaşık 800 yıldır demir asa, demir çarık ile köy köy dolaşanlar, Horasan Erenleri olan bu gönül dervişleridir.<br />
Anadolu’da dinsel örgütlenme esas olarak iki koldan yürüyor. Bunlardan birincisi; HacıBektaş Veli Dergahı’na bağlı ocaktan oluşan Çelebiler veBabalar. Diğeri ise, Ocakzade Dedelik’tir.<br />
Anadolu ve Anadolu dışındaki, kendisiniBektaşi geleneğinde ifade eden dergahlar ve kollar ya Çelebilere veya Babagân koluna bağlı olarak “yolu erkânı” yürütürler.<br />
Bugün Çelebiler geleneğini, Hacıbektaş kasabasında oturan Ulusoy ailesinin en büyüğü sürdürüyor. Özellikle Orta Anadolu’da yaygın bir kitle bu geleneğe bağlı olarak AleviYolu’nu sürdürüyor. Babagân kolunun yaşayan en büyük dedesi Haydar Ercan Dedebaba’ya bağlı Avustralya’dan ABD Detroit’e dek yol süren dergahlar bulunuyor.<br />
HacıBektaş Veli Dergahı dışındaki Anadolu ve Balkanlar’daki Aleviler’in dini örgütlenme biçimleri “Dede Ocakları” tarzındaki oluşumlardır. Dede ocakları, geleneksel olarak soy ağaçlarını; İmam Musa-i Kazım, Zeynel Abidin ve İmam Cafer Sadık yolu ile Hz. Ali’ye yani Ehlibeyt’e ulaştırırlar.<br />
Alevi toplumunda dinsel önderliği, bağlı oldukları ocaklardaki dedeler yerine getirirler. Alevi’nin dünyaya gelmesinden son yolculuğa dek dinsel hizmetini dedeler ya da babalar yapıyor. İbadetlerini “yol erkanı” dedeler öncülüğünde yapıyorlar. Alevilik’te dede; hem toplumsal önder, hem dinsel önder, hem de bilgeliği kişiliğinde toplayan çok yönlü yol gösterici karizmatik bir kişiliktir.<br />
Türkler ve diğer topluluklar İslamdan önce çok Tanrılı dinler dönemini yaşıyorlardı. Tanrılar arasında yer, gök, ay, güneş, su vb. vardı. Daha sonra Animizmin etkisiyle olacak “Ocaklar kültü” oluşmuştur.<br />
Bir inanca göre, tüten ocaklar kutsaldır. Bu ocakları koruyan ruhlar inanış gereği hiç söndürülmeden yanmalıdır. İşte bu nedenle yakılan ocaklar hiç söndürülmez. Ocak yakmak sevap, söndürmek günahtır.<br />
Ocak kültü, Anadolu’ya “Horasan Erenleri; Dede Kargın, Abdal Musa, Geyikli Baba, Baba Resul, Garip Musa”larla taşınmış ve yaşamıştır.<br />
Ocak kültü bu ocaklar üstüne inşa edilmiştir.<br />
Bu oluşum daha sonra “Soy ocaklarına dönüşmüştür” Bunların tekkeleri, ocakları, dergahları kuruldu. Anadolu’da halka bilgi veren halkı aydınlatan; “BenimKabem İnsandır”, “Çok keramet var insanda”, “Hak Ademde’dir” diyen, yeri gelince de Selçuklu’nun Osmanlı’nın zalim sultanlarına karşı halkı örgütleyip karşı koyan bu dede ocaklarıdır.<br />
Bunlar aynı zamanda binbir baskıya karşı Anadolu Aleviliğini gizli saklı yollarla yaşatan eğiten, yeraltı üniversiteleridir.<br />
İşte bu dede ocaklarından bazılarının adları “Derviş Cemal Ocağı, Şah İsmail Ocağı, Baba Resul Ocağı, Barak Baba Ocağı, Taptuk Emre Ocağı, Ali Baba Ocağı vb.”dir.<br />
Soy ağaçlarının İmam Zeynel Abidin yolu ile Hz. Ali’ye ulaştığına inanılan bazı dede ocakları da şunlardır: Ağuiçen Ocağı, Karapirvat Ocağı,Baba Mansur Ocağı, Karadonlu Can Baba Ocağı, Sarı Saltuk Ocağı, Kureyşan Ocağı, Hubyar Ocağı vb. gibi.<br />
Bu dede ocakları tarihte olduğu gibi bugün de Aleviler açısından birer dinsel çekim merkezi olarak varlıklarını sürdürüyorlar. Yola, erkana bağlı Aleviler mutlaka bir ocağa bağlı olarak dinsel yaşamını sürdürüyor.</p>
<p><strong>SORU</strong> 63: Alevilik’te Yol Kardeşliğinin (Müsahipli Nasıl Yapıldığını Anlatır mısınız?<br />
CEVAP: Müsahiplik, Aleviler’de yol kardeşliği anlamında kullanılır. Bu kardeşlik “kan kardeşliği”, “Kan yolu ile akrabalık” dışında kurulan sosyal-toplumsal bir akrabalıktır. “Kan bağına” dayanan “akrabalık” bir anlamda zorunlu akrabalık iken, bu türdeki akrabalık tamamen gönüllülük esasına dayalı bir akrabalıktır. Aleviler’in temel ibadeti olan Cem törenleri esas olarak iki türlü yapılır: Birincisi yediden yetmişe herkesin katıldığı cemlerdir. Bunların sınırı oldukça geniştir. Adına “Birlik Cemi”de denir. Bu cemler daha çok gençlere (kız ve erke öğretmek amacıyla yapılır. İkinci tür Cemler ise daha dar bir kesimin katıldığı cemlerdir. İşte bu cemlere sadece evli veya müsahip olan çiftler katılır. Bu cemlere “Görgü Cemleri” de denir. Bu Cemlerdeki katılımcılar bir anlamda müsahip olmuş yola girmiş olanlardır. Burada herşey daha disiplinli ve kuralcıdır. Müsahip olmayanlar bu cemlere alınmazlar. Müsahip olma bunun ön şartıdır.<br />
Müsahip ise şöyle olunur: İyi anlaşan iki arkadaş “Yol kardeşi” olmaya karar verdiklerinde önce ailelerinin ve eşlerinin bu konuda rızalarını almaları gerekir.<br />
Müsahiplik taraflardan biri ölmedikçe bir kere yapılır. Hayatta sadece bir kişi ile yapılır. Evli olunması ve eşlerin de benimsemesi, anlaşması şarttır. Eğitim düzeyleri, sosyal-toplumsal konumları ve ekonomik yapılarının birbirleriyle uyumlu olmaları gerekir. Bu uyum sağlanmazsa ileride sorun çıkabilir. Tabi en önemlisi de iki müsahibin ve eşlerinin çok iyi anlaşması gerekir.<br />
Müsahip eşleri birbirinin kardeşi, çocukları da kendi çocukları sayılır. Kan bağı ile olan amca çocukları, teyze, hala çocukları birbirleriyle evlenebildiği halde müsahip çocukları asla birbirleriyle evlenemezler. Onlara evlilik düşmez.<br />
Müsahipler arasında hem dinsel anlamda yol kardeşliği hem de toplumsal anlamda yol kardeşliği vardır.Kan bağı ile oluşan kardeşlikte aileler ayrı evlerde oturduklarından birbirlerinden sosyal ve toplumsal olarak sorumlu değillerdir. Yani kardeşler birbirinin hatasından sevabından sorumlu değildirler. Cüzdanları ayrıdır. Yardımlaşma olur. Ama müsahiplikteki gibi ortak değildirler. Müsahiplikte ise; iki taraf birbirinin hatasından ve sevabından sorumludur. Namus dışında neredeyse herşey ortaktır. Yani kurulan bu kardeşlik toplumsal sorumluluk ve paylaşım açısından kan kardeşliğinden daha kapsayıcı ve sorumluluk gerektiren bir işleve sahiptir. Kan kardeşleri arasındaki ilişkide cüzdanlar ayrıdır. Ama müsahiplikte cüzdanlar aynıdır. Ayrı düşünmek en büyük zaaf sayılır.<br />
Bu sorumlulukları gönüllü olarak kabul eden iki aday dedelerine mürşitlerine başvurur. Niyetlerini ifade ederler. Dede de onlara müsahip olmanın koşullarını tanıklar huzurunda arar ve sorar. Dede şartları uygun görürse onları huzura alır. Dua alma vaziyetini alarak dua okur. Arkasından da müsahip olmanın zorluklarını anlatır. Özetle; “1- Birbirinize ölünceye kadar yardımcı olacaksınız. 2- Yalan söylemeyecek, haram yemeyeceksiniz. 3- Elinize, dilinize, belinize sahip çıkacaksınız. 4- Birinizin günahından hatasından diğeriniz sorumlu olursunuz. O nedenle birbirinizin suç işlemesine engel olacaksınız.” der.<br />
Dede sonra bu gönüllülere bir yıl süre vererek; bu kardeşliğin sürüp sürmeyeceğini hayatınızda deneyin der. Bu süreden sonra hoşnut olarak müsahiplikleri sürerse gene dedeye başvururlar. Bu kez dede perşembeyi cumaya bağlayan bir akşam cem yapar. Bu iki istekli veya başka istekli varsa onlarla birlikte yapılacak müsahip cemine katılırlar. Ceme müsahip adayları eşleriyle birlikte katılır. Beyaz renkli dikişsiz, süssüz elbiseler giyerler. Yapılan törenle müsahip olurlar. Bir Alevi yerleşmesinde örneğin köyde oturan herkesin müsahip olduğu düşünülürse ve müsahiplerin de bu ilkelere bağlı yaşamı olursa, gerçekten o yerleşme toplumsal anlamda birliğin, kardeşliğin hoşgörünün, toplumsal barışın, iktisadi bölüşümün, hakça yapıldığı bir toplumsal yapı oluşmuş olur.</p>
<p><strong>SORU</strong> 64: Bir Alevi Cem TöreniniKısaca Anlatır mısınız?<br />
CEVAP: Aleviler ibadetlerine CEM adı verirler. CEM; toplanmak, bir araya gelmek, topluca davranmak anlamlarına gelir. Ayrıca; “Cem Ayini” veya “Ayini Cem” adı da verilir.<br />
Aleviler, Anadolu’da Osmanlı döneminde, Osmanlı şeriatla yönetilen Sünni bir din devleti olduğu için ibadetlerini yüzyıllarca saklı, gizli yapmışlardır. Bu nedenle cami veya kilise gibi geliştirilmiş bir dinsel mekan mimarisi, Cemevi mimarisi v.s. oluşmamıştır.<br />
Aleviler, yüzyıllarca ibadetleri olan cemleri köyün veya yerleşmenin en büyük evinde yapmışlardır. Evlerin dışında ibadetlerini, açık bulundukları sürece tekke ve dergahlar ile son yıllarda yapılan CEMEVLERİNDE yapmaya çalışmışlardır.<br />
Aleviler, yaptıkları ibadet biçimi olan CEM’in kaynağının, Hz. Muhammed’in Miraç’tan dönüşte uğradığı dergahtaki topluluğun birlikte yaptığı ve adına KIRKLARCEMİ denilen ibadetten geldiğine inanırlar. Bu mitolojik meclis, kendisini şöyle ifade ediyor: “Bizim küçüğümüz, büyüğümüz yoktur. Küçüğümüz de uludur, büyüğümüz de uludur. Birimiz kırkımız, kırkımız birimizdir.”<br />
Bu anlayıştan kaynaklandığı kabul edilen Alevi ceminde kapıdan içeri giren her can, kadın olsun, erkek olsun birdir. Dışarıda toplumsal unvanı ne olursa olsun her kişi cem erenleri meclisinde eşittir.<br />
Alevilerde cemi dede yönetir. Dedenin yanında bağlama eşliğinde nefes söyleyen bir veya birden fazla zakir bulunur. Bazen bağlamayı çalıp nefes söyleyen, cemi yürüten dede de olabilir.<br />
Dede, cemin yapıldığı yerde kapıdan içeri girenin rahatça görebileceği bir yerde oturur. Kapıdan giren canlar, önce orada bulunan toplumu niyaz anlamında, toprağı niyaz eder. Arkasından dedeye niyaz eder. Sonra dedenin karşısında; eşi veya çocukları ile ayakta öne eğilerek selamlama vaziyetinde durarak dededen dua alırlar.<br />
Ceme lokma getirmek diye bir adet de vardır. Herkes kesesine göre evinden cem için bir lokma getirir. Bu bir kilo elma da olabilir. Birkaç kurban da olabilir. Gelen lokmalar, görevli tarafından toplanır ve cem sonunda tüm canlara eşit olarak dağıtılır.<br />
Cem, Aleviler’de geçmişte kırsal kesimde genellikle üretimin olmadığı, herkesin zamanının daha uygun olduğu kış aylarında ve haftada bir gün perşembe akşamları yapılırdı. Tabii son yıllarda ülkemizde göçler nedeni ile bu takvime uymak, şartlar nedeni ile zorlaşmıştır. Son yıllarda büyük kentlerde ibadetler cumartesi veya pazar gününe kaymıştır.<br />
Alevi ibadetine kadın-erkek birlikte katılır. Haremlik-selamlık yapılmaz. Cemevinin kapısından içeri giren her can cinselliğinden arınır ve kadın-erkek ayrımı yapılmaksızın insan olarak, can olarak görülür.<br />
Alevi cemine katılan insanlar anne, baba ve çocuklar temiz elbiselerini giyerek lokma veya kurbanlarını alarak bir bayram sevinci ile ceme gelirler.<br />
Ceme, küskün ve dargın olanlar alınmaz. Cemde suçlular bulunamaz. Örneğin, hırsız, katil vs. ceme alınmaz. Ceme katılıp çeşitli nedenlerle kırgın, dargın olan canlar varsa onlar barıştırılmadan cem başlamaz. Üstünde “kul hakkı” olan kişi Ceme katılamaz.<br />
Kırgın, dargın veya birbirinden davacı olan canlar var ise, onlar toplum huzurunda dedenin hakemliğinde cemde kurulan adını HallacıMansur’dan alan “dar”da kurulan divanda yargılanma olur ve aklanmış olanlar ceme katılabilir. Bu adeta bir mahkemedir. Yargılamada tüm canlar jüri üyeleridir. Karar, halkın tümünün katıldığı bu yargılamada topluca alınır.<br />
Şeriatla yönetilen Osmanlı’nın mahkemelerine 700 yıl boyunca gitmeyen Anadolu Alevileri mahkemelik sorunlarını cemlere taşımış ve orada çözmeye çalışmışlardır.Bu yargılama biçimi daha başarılı olmuş ve bugün çağdaş adalet sistemine adeta örnek oluşturmuştur.<br />
Orada her kişinin görgüsü de yapılır. Bu her kişinin kendi isteği ile bir yıl boyunca kendini eleştiriye açmasıdır. Bir önceki görgü ile bu görgü arasında işlediği hataların ister görülen olsun, ister hiç görülmeyenler olsun meclise açıklanması yani “kendini dara çekmesidir.” Kendini gönüllü olarak yargılamasıdır. Buna “görgü” denir.<br />
Alevi cemleri genellikle akşam yapılır. Akşam yaklaşık saat 7 civarında başlar. Gelecek olanlar tamamlandıktan sonra cem başlar. Cemi dede yönetir. Cemevinin sorumlusu gözcü vardır. Bir de dış tehlikelere karşı dışarıda bekçi bulunur. (Geçmişte Alevilerin ibadetleri yasak sayılırdı ve gizli yapılırdı. Bu nedenle köyün ve mahellenin girişine ve çıkışına bekçi konurdu.)<br />
Cemlerde hizmetler 12 İmamlar adına görüldüğü için ceme “12 hizmet” adı da verilir. “12 hizmet” sahipleri şunlardır:<br />
1) MÜRŞİT: Cemi yöneten kişidir. İnsanı kamildir. Hz. Muhammed, Hz. Ali veya Hünkar HacıBektaş Veli makamlarını sembolik olarak temsil eder. Onların adına cemde bulunur. İkrar alır. Nasip verir. Mürşitlik, dedelik kurumunun en üst makamıdır. Kendisinin soyunun Hz. Ali’ye dolayısıyla Hz. Muhammed’e dayandığına inanılır.<br />
2) REHBER: Mürşide, dedeye yardımcı olan kişidir. Yol ve erkan konusunu iyi bilen, yol gösterendir.<br />
3) GÖZCÜ: Cemde rehberin yardımcısıdır. Cemin düzenini sağlar.<br />
4) ÇERAĞCI: Cem evinin aydınlanmasından sorumludur. Bazı yörelerde “delilci”de denilir.<br />
5) ZAKİR: Cemde, dede bağlama çalmazsa, bağlama çalıp nefes, duvaz, mersiye okuyan görevlidir.<br />
6) SÜPÜRGECİ: Cemevinin temizliğinden sorumludur.<br />
7) BEKÇİ:Cemevinin dış güvenliğini sağlar.<br />
KURBANCI-LOKMACI: Cemevindeki kurban ve lokma işleri ile ilgili görevlidir.<br />
9) SAKA: Cemevinde, su, şerbet, dolu sunan görevlidir.<br />
10) PERVANECİ: Cemevinde “semah” dönüldüğü zaman ilgili hizmet görevlisidir.<br />
11) PEYİKÇİ: Cemden önce ve cem esnasında haberleşmeyi sağlayan görevlidir.<br />
12) MEYDANCI: Ceme katılanlara yer gösteren, meydan görevlerini yapan, meydanevi yani cemevinin hizmet görevlilerinden birisidir.<br />
İbadetlerin evler dışında yapıldığı cemevlerinde “12 İmamlar’a” atfen 12 post bulunur. Bu postlara Alevi büyüklerinin adları verilmiştir. Bu post sahiplerinin makamları bugün de sembolik olarak Alevi-Bektaşi geleneğinde yaşamaktadır. Bu postlar cemevinde mürşit ve rehber postları dışında mürşit (dede) postunun sağına ve soluna, yani ocak makamının sağına ve soluna serilir. Bunların adları sırası ile şöyledir:<br />
1) Horasan postu (Hacı Bektaş Veli Makamı)<br />
2) Aşçı postu (Seyit Ali Sultan Makamı)<br />
3) Ekmekçi postu (Balım Sultan Makamı)<br />
4) Nakip postu (Kaygusuz Sultan Makamı)<br />
5) Atacı postu (Kamber Ali Makamı)<br />
6) Meydancı postu (Sarı İsmail Sultan Makamı)<br />
7) Türbedar postu (Karadonlu Can Baba Makamı)<br />
Kilerci postu (Hacım Sultan Makamı)<br />
9) Kahveci postu (Şeyh Sazeli Sultan Makamı)<br />
10) Kurbancı postu (Halil İbrahim Makamı)<br />
11) Ayakçı postu (Abdal Musa Sultan Makamı)<br />
12) Mihmandar postu (Hızır Makamı) “12 hizmet” görevlileri Cemin başından sonuna kadar hizmetlerini sürdürürler. Cemi, dede oturduğu postta dua oku***** açar. Dedenin duası şöyledir.<br />
“Bu post, Şahı Merdan Ali postudur. Bu post, üçlerin, beşlerin, 12 İmamlar’ın Kırkların postudur. Bu post Hünkar HacıBektaş Veli’nin postudur. Bu posta oturmak için, bu demi sürmek için, sırrı hakikate varmalı, Dört kapı Kırk makamı bilmeli, vahdet-i vücuda ermeli… Ele, dile, bele sahip olmalı. Her türlü kötülüğü, kini, kibri ve düşmanlığı gönülden uzak tutmalı.<br />
Ya Allah, Ya Muhammed, Ya Ali! Üçler, Beşler, Yediler, On İkiler, On Dört Masumlar, On Yedi Kemerbestler, Kırklar, Pirimiz Hünkar Hacı Bektaş Veli yardımcımız, bekçimiz ve gözcümüz ola… Cemimiz bizi birleştirici ola, dil bizden, uymak canlardan, yardım Allah’tan, nefes Pir’den hizmet bizden ola… Gerçeğe hü hiyelim hû…”<br />
Dede ve katılan konuklar ibadet başlamadan önce toplumun sorunları ile, ülkenin ve dünyanın sorunları ile ilgili sohbet yaparlar.Bu sohbetlerde çok verimli canlı üretken tartışmalar olur. Toplumsal ve dinsel konular tartışılır. Karşılıklı bilgi alışverişi yapılır. Bu sohbet bazen Ceme katılan fertlerin katılımı ile saatlerce sürer.<br />
Ceme katılan kırgın ve dargınlar da ibadetten önce barıştırılır. Bunun işareti olarak cem başlamadan önce her can yanındaki canı niyaz eder. Cemde herkes yüzyüze bakacak tarzda halka şeklinde oturur. Bunu, “duvara değil, didara cemale yüze bakmak”olarak ifade ederler.<br />
Dede cemaate, “edep erkan” diyerek duayı okur ve Cem başlar. Dede, “ey canlar aranızda birbirinden incinen, gücenen, bilerek veya bilmeyerek hata etmiş olan varsa meydana gelsin, şikayetini söylesin” der. Şikayeti olan varsa çıkar, yoksa cem başlar. Dede arkasından; “Bu cem, barışıkların cemidir. Burada kinin, kötülüğün yeri yoktur. Eline, diline, beline sahip olmayan nefsine hakim olmayan bu ceme giremez” der. Devamında ise, “Yolumuz; sevgi, barış, kardeşlik, dostluk yoludur” der.<br />
“İçinde kötülük olanlar kötü huyları olanlar bu yola gelmesin” der.<br />
Bu sırada zakirler; bağlamaları ellerine alırlar, bağlamaları niyaz ederler. Dededen duasını alır ve oturdukları yerde bağlama çalmaya başlarlar. Bu çalınan nefesler, Duazı İmamlar ve mersiyeler esas olarak; Şah Hatayi, Pir Sultan, Virani, Fuzuli, Yemini gibi Alevi ozanlarının Hz. Ali, Ehlibeyt, 12 İmamlar, Kerbela Olayı vb. ile ilgili söylenen nefeslerdir.<br />
Ozanların çalıp söylemeleri saatlerce sürer. Arada dede dua okur, katılan canlar toplu halde secde ederek niyaz ederler. Halkadaki oturuş tarzı ile edilen secdeye “halka namazı” adı verilir.<br />
Bağlama eşliğinde kadın ve erkek canların katıldıkları bu ibadette o denli duygulu anlar yaşanır ki, bazan tüm toplum dede ile birlikte ağlar. Adeta ayrı bir dünyaya yolculuk yapılır. Cemde duygunun, sevginin dorukta olduğu bir anda ise, dedenin işareti ile birlikte; kadın-erkek canlar “turnalar gibi semah dönmeye” başlarlar. Kendilerinden geçercesine müziğin ritmi ile döner dururlar.<br />
Nefeslerin söylenmesi ve semah dönülmesi ortalama 5-6 saati alır. Arkasından getirilen ya da pişirilen lokmalar dağıtıldığında çoğu kere cemevinde sabah olur.<br />
Cem bitirme duası (gülbengi) dede tarafından okunarak ceme son verilir. Bu dua ise şöyledir:<br />
“Bismi Şah. Allah Allah.<br />
Oturana, gidene, kazasız, belasız evine varana, eşine niyaz edene, sağ yatıp selamet kalkana, Allah, Muhammed, Ali, Pirimiz Hünkar HacıBektaş Veli demine, devranına hü… Ali haldaşınız, Hızır yoldaşınız ola… Gerçeğe hü…”Böylece cem bitmiş olur.</p>
<p><strong>SORU</strong> 65: Alevi Semahının, Türleri, Özellikleri Nelerdir?<br />
CEVAP: Aleviler’in temel ibadeti olan Cem ayinlerinin ayrılmaz bir parçası da Semah dönmektir. Semah, Cem’in belli bir aşamasında bağlama eşliğinde kadın ve erkek canların çalınan ezgiler eşliğinde birlikte yaptıkları dinsel danslardır. Semah dönülmeyi, Cem ayininden ayırmak olası değildir. Semah dönmek, Cem ayini içinde yapılan 12 hizmetten birisidir.<br />
Cem ayini sırasında törenin bazı bölümlerinde ve özellikle son bölümünde dedenin işareti ile kadın ve erkek canlar semaha kalkarlar. Semah dönen canlar duygunun, sevginin, aşkın, dorukta olduğu duygulu bir an yaşarlar.<br />
Semah dönenler adeta kendinden geçercesine büyük bir aşkla, şevkle huşu içinde ayrı bir dünyaya yolculuk ederecesine, izleyen canları da büyüleyecek tarzda su gibi akıp giderler.<br />
Aleviler, Cem ayininin olduğu gibi semahın da kaynağının Hz. Muhammed’in, Miraçtaki Kırklar Cemi’nden kaldığına inanırlar. Semah’ın kültürel kaynağının izlerini Orta Asya ve Anadolu medeniyetlerinin derinliklerine götürmek olasıdır.<br />
Aleviler’in döndükleri semahı onların ibadeti olan Cem ayinlerinden ayrı düşünmek ve yorumlamak yanlıştır. Aleviliğin kutsal kitabı olan, İmam Cafer Buyruğu ve halk arasında yaşayan mevcut inançta semah 12 hizmetten biri olarak yapılır. Yani Semah, Aleviler’in yaptıkları ibadetin bir parçasıdır.<br />
Ülkemizde son üç beş yıldır Alevilik kendisini tanıtmaya başladığından beri, semah dönmek daha da bir güncellik kazanmıştır. Yüzyıllarca gizli-saklı yapılan Cem ayinlerinin bir parçası olan semah, yapılan çeşitli törenlerde, şenliklerde folklorik gösteriler içine konmuştur. Bu durum ilk başta Aleviler’in hoşuna gitmiş. Kendi kültürlerinin tanınmasına hizmet eder düşüncesi ile seyirci kalınmıştır. Yapılan semahlar Alevi olan ve olmayan kesimlerce tanınmış beğenilmiştir.<br />
Çünkü Alevi ana,babadan doğup da bugün Cem görmemiş bir kuşak oluşmuştur. Bu kuşak bir anlamda semahları dışa açık alanlarda yapılan etkinliklerde izleyerek Aleviliği görmeye, öğrenmeye çalışmıştır.<br />
Ama dışa açılmanın sınırı içkili toplantılarda semah dönmek olmaya başlayınca iş bir anlamda çığırından çıkabilir.<br />
Bu nedenle semahlar, Aleviler’in ibadeti olan Cemin bir parçasıdır. O’nun yeri orasıdır. Semah ibadetin bir parçasıdır. Semah dönmek eğlence aracı olamaz. Semah içkili, eğlenceli toplantılara asla meze olamaz. Semah dönmek Cem ayininin dışında, olsa olsa çok ağırbaşlı bir biçimde özüne uygun bir tarzda; Hacı Bektaş Veli Anma Törenleri, Abdal Musa Anma Törenleri gibi törenler ile ağırbaşlı etkinlikler dışında yapılmamalıdır.<br />
Arapça “Sema” köküne dayanan Semah sözcüğü Türkçe’de “Sema” ya da “Semah” biçimlerinde iki ana söylenişe ayrılır. Her söyleniş birbirinden ayrı iki farklı özellikte uygulanır. Sema, Mevlevi ya da bazı Sünni tarikatlarının, Semah ise Aleviler’in dinsel törenlerinin bir parçasıdır.<br />
MevleviSemah’ı ile Alevi Semah’ının ayırdedici özelliği, dönenlerin Mevleviler’de esas olarak sadece erkekler olmasına karşılık, Aleviler’de kadın ve erkek canların birlikte olduğudur. Mevlevilerin Sema’nın müziğini esas olarakTürk Sanat Müziği besteleri oluştururken, Alevi Semah’larındaki müziği halk müziği ritimleri oluşturur. Semahlarda çalınır. Çepni Aleviler’de, Cemde 12 çalgı bulunur. Bu on iki saz aynı türden olabileceği gibi değişik türlerden de olabilir.Semahlar da bağlama belirleyici olmasına karşın, Çepniler’de on iki çalgı ile dönülür. Ama günümüzde yaygın olarak gözüken durum, cemlerde esas olarak bağlamanın belirleyici olduğudur.<br />
Semahın belli sayıda kişilerce dönülmesine özen gösterilir; 2, 4, 8, 10, 12, olduğu gibi 3, 5, 7, 12 gibi sayı kümelerine denk düşürülmeye çalışır.Bu sayıların kutsallığına inanılır. “Üçler, Beşler, Yediler, On İkiler”den yardım ve şefaat dilenir.<br />
Semah dönülmeye genellikle şöyle başlanır: İlk önce dört can semaha kalkar. Bu, açılış semahıdır.<br />
Semah dönülürken canların üstündeki giysiler son yıllardaki folklor giysileri gibi özel giysi değildir. Semah dönmek için özel giysi hazırlanmaz. Canların üstündeki giysiler çok renkli ve değişiktir. Daha doğrusu halkın özel günlerde giydiği temiz ve bakımlı giysilerdir.Belli bir şekil sözkonusu değildir.<br />
Bu erler için de, bacılar için de geçerlidir. Kurallarda biçime değil öze önem verilir. Giysilerde yerel ayrıcalıklar görülür. Bazı yörelerde semah dönülürken erkekler şapkalarını çıkarırlar, bazı yörelerde başı açık semah dönülmez. Semah dönen erler genellikle şapka yerine mendil, başörtüsü gibi aksesuarlar giyerler ya da baş açıktır. Ama ayak kesinlikle çıplaktır.Baş açık, ayak çıplak biçiminde semah dönmek en yaygın olan biçimdir. Tabii bacıların başı örtülüdür.<br />
Canlar, Cem ayininin belli bir yerinde Semah’a kalkınca dedeye niyaz ederler. Semah dönüldüğü sırada, (halka tarzında dönülen semahta) köşede oturan dede makamına asla sırt dönülemez. Semahta ritim ister yavaş ister hızlı olsun, dede makamı kutsal makamdır, Ali makamıdır, oraya sırt dönülmez, mutlaka her seferinde selamlama biçiminde niyaz edilir.<br />
Hiçbir semah türünde elele tutuşulmaz. İster kadın erkek karışık olsun, ister sadece erkek ya da kadın olsun, elele tutuşma biçimi yoktur.<br />
Semahta esas figürler el ve ayak figürleridir. Eller ve kollar kuşun uçuşunu simgeler. En çok görülen figür ise sağ elin ayası yukarıdan alır, sol el de yere dönüktür. Bu figür; “Haktan alınanın halka verilmesini” simgeler.<br />
Semah deyişlerinin bir bölümü doğrudan semah sözü olarak yazılmıştır. Semahlar genellikle Türkçe sözlü deyişlerle dönülür. Semah’ın dönme biçiminde olduğu gibi söz ve müziğinde de yörelere göre değişiklikler vardır. Bu o yöredeki kültürel farklılığın semahlara yansımasının ifadesidir. Semah dönülürken yaratılmak istenen ortamı bozucu davranışlarda bulunmak hoş karşılanmaz. Örneğin; sigara içilmez, içki içilmez, dizüstü ya da bağdaş kurularak oturulur gürültü edilmez. Semah dönenlerin ritmini izleyenler de; “Allah, Allah”, “Ya Şah,’ “semahınız saf ola, günahlar af ola”, “seyir için olmaya, Hak için ola…” gibi ifadelerle katılırlar. Bazı yörelerde ise, Miraçlamaya iki yaşlı bacı ve bir erkek kalkar.<br />
Anadolu’da Aleviliğin yaklaşık sekizyüz yıllık bir tarihi var. Anadolu’da bir dizi uygarlık yaşamış. Kimi uygarlıkların izleri kaybolmuşken kimi henüz yanıbaşımızda yaşıyor. Ülkemiz çok renkli bir kültüre sahip. Bu durumdan Aleviliğin de nasibini almaması olası değil. Semahlara; Şaman danslarının Anadolulaşması denilirse haksızlık edilmez. Semahlardaki bazı figürlerde, şaman törenlerindeki fikirler nerede ise tıpa tıp aynısıdır.<br />
Semah’ın İslam coğrafyasında sadece Türkler’de olmasıda bu fikri destekliyor.<br />
İşte Anadolu’daki Alevi semahlarının çeşitliliği bu kültürel izlerin semahlara şu ya da bu tarzda yansımasıdır. Biçimde Aleviler’in Cem ayinlerinde ve semahlarda bazı farklılıklar almasına karşın özü birdir. Semahlara değişik yörelerde değişik adlar verilmesinin nedeni bu özellikte aranmalıdır. Bildiğimiz semah adlarından bazıları şunlardır:<br />
Ali Nur Semahı, Kırat Semahı<br />
Turnalar Semahı, Kırklar Semahı<br />
Gönüller Semahı, Ya Hızır Semahı<br />
Alaçam Semahı, Nevruz Semahı<br />
Çapraz Semahı, Çorlu Semahı<br />
Dem Geldi Semahı, Ladik Semahı<br />
Çark Semahı, Yatır Semahı<br />
Muhammed-Ali Semahı, Cebrail Semahı<br />
Erzincan Semahı, Şiran Semahı<br />
Sarıkız Semahı, Hubuyar Semahı<br />
HacıBektaş Semahı, Silifke Kırtıl Semahı,<br />
Fethiye Semahı, Rodos Semahı vb.</p>
<p><strong>SORU</strong> 66: Alevilik’te İnsan Sevgisi Nasıldır?<br />
CEVAP: Alevilik’te, Sünniliğe kıyasla insana olağanüstü bir sevgi ve saygı vardır. Sünnilikte insan “kul”dur. İnsan için; günahlar, yasaklar, cinler, periler, binbir çeşit korku vardır. Allah’a ulaşmak için bile insanın önüne konan çeşitli tuzaklar başarı ile aşılarak gerçekleşebiliyor.<br />
Halbuki Alevilik’te Allah korkusu, din korkusu, cennet, cehennem vs. korkusu yoktur. Allah sevgisi vardır. Herşey insandadır. Herşey insanın kalbinde saklıdır. İnsanı sevmek, inancın esasıdır. “Hak ademdedir.” Ademden başka yerde Hak aramak nafiledir. “İnsan kıbledir” “Secde edilecek makamdır mihraptır.” “İnsan konuşan Kuran’dır”.<br />
Alevi yolunun önemli halkalarından biri olan Hallacı Mansur’un “Enel Hak” diye ifade ettiği için ölümüne neden olan anlayış; “insanı Tanrılaştıran sevgi anlayışıdır.”Hak ademdedir” anlayışıdır. İnsanı yücelten anlayıştır. Bakara Suresi’nde “Meleklerin secde etmesi” gereken insandır. “Size şahdamarınızdan daha yakınım” diyen ayetteki anlayıştır.<br />
Alevilik’te sevgi özellikle insan sevgisi o denli yüceltilmiştir ki, o Alevi inancının temelini oluşturmuştur. Sevgisiz hiçbir şeyin yaşamayacağı gibi inancın da yaşayamayacağından hareketle; sevgi adeta” din derekesinde” ifade edilmiştir. Halk ozanları bu anlayışı; “Benim dinim sevgidir” diye ifade etmişlerdir.<br />
PirSultan Abdal, insan Allah ilişkisini bakın nasıl anlatıyor:<br />
“Sen Hakk’ı yabanda arama sakın<br />
Kalbini pak eyle Hak sana yakın<br />
İnsana hor bakma gözünü sakın<br />
Cümlesin insanda bulduk erenler…”<br />
XVII. Yüzyılda yaşamış tasavvuf eri Niyazi Mısrî, bakın Tanrı’ya ulaşmak için yapılan ibadeti nasıl değerlendiriyor:<br />
“Savm-ü Salat hac ile sanma biter zahit işin<br />
İnsan-ı kamil olmağa lazım irfan imiş…”<br />
Yani; namaz kılmak, oruç tutmak, hacca gitmek ile işin biteceğini sanma, insan-ı kamil olmak gerekiyor. Yoksa şekilci ibadetler nafile diyor.<br />
Alevilik’te insana yabancı olan hiçbir şeyin inançta yeri yoktur. Herşey insan içindir. Bu nedenle Alevi felsefesinin, Alevi inancının özü insan sevgisidir, hoşgörüdür.<br />
Hz. Ali gibi, HacıBektaş Veli gibi insanlığa örnek olmuş kişilikleri “Tanrı katında görme” anlayışı bu coşkun sevgi anlayışından kaynaklanıyor olsa gerektir.<br />
Yunus Emre’nin, HacıBektaş Veli’nin, Pir Sultan Abdal ve bu geleneğin sözcülerindeki taşan insan sevgisi, kaynağını bu sevgi okyanusundan almaktadır.<br />
Bu sevginin yolu da “gönül kâbesi”nden geçmektedir. Yunus’un dediği gibi:<br />
“Bir kez gönül yıktın ise<br />
Bu kıldığın namaz değil<br />
Yetmiş iki millet dahi<br />
Elin yüzün yumaz değil.”<br />
Yunus, Tanrı insan ilişkisini de:<br />
“Yeri göğü aradım<br />
Hiç mekanda bulmadım<br />
Buldum insan içinde…”<br />
diyerek Allah’ın yerinin yerde gökte değil, insanın kalbinde olduğunu ifade etmiş oluyor. İşte Alevi yolunda buna; “gönül kâbesi” deniyor.</p>
<p><strong>SORU</strong> 67: Aleviler’deKadın-Erkek Ayrımcılığı Var mıdır?<br />
CEVAP: Aleviler’de kadın-erkek ayrımcılığı yapılmaz. Alevi meclisinde kadın-erkek yoktur. İnsan vardır. Can vardır. “Can”, “canlar”, “erenler” ifadesi sadece kadın veya erkek için kullanılmaz. Her iki cins için ortak olarak kullanılan deyimlerdir.<br />
Ailede, toplumda, dinsel hayatta kadın-erkek ayrımı yapılmaz. Kadın ve erkek toplumun her alanında eşittir.<br />
Örneğin, evde anne ve babalar çocukları arasındaki kız-erkek ayrımı yapmazlar. Mirasta kadın ve erkek eşit paya sahiptir. Evlilikte kadın ve erkek hakları eşittir. Erkek, toplumu ikna etmeden eşinden boşanırsa, o haksızlık sayılır ve erkek “yol düşkünü” kabul edilir. Erkek haklı nedenler olmadıkça eşini boşayamaz. Sünni geleneğinde olduğu gibi; “Boş ol” gibi kadını aşağılayıcı bir anlayış yoktur.<br />
Aleviler’de boşanma konusunda kadına, erkeğe kıyasla daha toleranslı bakılır. Erkek haklı bir neden olmadan eşini boşayamaz. Ama kadın ayrılmak isterse neden göstermeden eşini boşayabilir. Bu konuda kadın zorlanamaz. Bu, kadın haklarını koruyan bir gelenektir.<br />
Dinsel olarak bakıldığında da; dede toplumda saygın bir yere sahiptir. Aynı saygınlık dedenin eşi için de gösterilir. Ona da “ana” denir. Bektaşilikte dedebaba eşine büyük bir saygı ifadesi olarak, “ana bacı sultan” diye hitap eder. Muhiplerde dedebabanın eşine “ana bacı” derler. Bektaşiler kadını erkekten hiç ayırmazlar. Erkeklere olduğu gibi kadınlara da dinsel statülerden olan “dervişlik” payesi verilir. Derviş giysileri olan, “taç, hırka, kemer vs.” giydirilir.<br />
Alevi ve Bektaşiler’de kadınlar Cemevlere, nasip alma törenlerine katılırlar. Muhabbet toplantıları ve diğer dinsel törenlere erkeklerle eşit koşullarda katılırlar.<br />
Dede veya baba olmadığı zamanlar onun işlerini dede veya baba eşi olan ana veya ana bacı vekâleten yürütür. Erkekler olduğu gibi dedeliği kadınlarda yapabilir. Şu anda bile posta oturup yol süren kadın dedeler bulunuyor.<br />
Alevi Cemlerine kadın ve erkek birlikte katılır. Orada kadın erkek ayrımı yapılmaz. Herkes “can”dır. Cemlerde müzik eşliğinde dönülen semaha kadın ve erkek birlikte kalkar. Semah birlikte dönülür.<br />
İşte bu ibadet biçimi tutucu, yoz, softa dinsel kesimin Aleviler hakkında “mum söndü” vs. gibi dedikodular çıkarmalarına neden olmuştur.<br />
Alevi geleneğinde Hz. Ali gibi Fatma’ya da yoğun bir sevgi ve saygı vardır. Ona “Fatma Ana” adı verilir. Cem ayinlerinde onun adı geçtiğinde kadınlar saygılarını ayakta durarak gösterirler. Gene HacıBektaş Veli’nin Hacıbektaş’a geldiğindeki ev sahibi “Kadıncık Ana”dır. Kadıncık Ana’nın Alevilik’te özel bir yeri vardır.<br />
Hacı Bektaş Veli aşağıdaki dörtlükte Aleviler’in kadın-erkek anlayışını şöyle ifade etmiştir.<br />
“Erkek dişi sorulmaz, muhabbedin dilinde<br />
Hakk’ın yarattığı herşey yerli yerinde<br />
Bizim nazarımızda kadın-erkek farkı yok<br />
Noksanlıkla eksiklik senin görüşlerinde.”<br />
Alevilik’te tek eşlilik esastır. Kadın ikinci sınıf bir insan değildir. Bakın Türkmen Kocası Pir Sultan Abdal bir dörtlüğünde Aleviler’deki kadın sevgisini nasıl anlatıyor:<br />
“Gel benim ey güzel servi çınarım<br />
Yüreğime ateş düştü yanarım<br />
Kıblem sensin, yüzüm sana dönerim<br />
Mihrabımdır kaşlarının arası…”</p>
<p><strong>SORU</strong> 68: Alevilik’te Sanat Günah mıdır?<br />
CEVAP: Alevilik, bazı inançlar gibi sanata karşı değildir. Alevilik’te şiir, müzik, dans inancın önemli bir parçasıdır. Aleviler’in toplu tapınma biçimi olan Cem ayinleri bağlamasız, şiirsiz, nefessiz ve müzik eşliğinde dönülen semahsız (dinsel dans) düşünülemez. Sünni İslamda resim, müzik, şiir ve diğer görsel sanatlar ile uğraşmak günah işlemekle, kafirlikle özdeş sayılırken bu uğraşlar Alevilik’te saygı duyulan meslekler olarak kabul edilir.<br />
Bakın Kuran’da Şura Suresi; 244. ayette ne diyor: “Şairler ise, onlara sapık kimseler uyarlar.” 225. ayette ise “Görmez misin o şairler, her yöne meyleder ve boş seylere dalarlar”. ve 226. ayet: “Gerçekten onlar, şiirlerinde, yapamayacakları şeyleri söylerler.”<br />
Bunlardan başka, Sünni İslamda müzik yasaktır. Süleyman Çelebi’nin (Hz. Muhammed’in hayatını anlatan) mevliti bile yasaktır. Zaman zaman Diyanet İşleri Başkanlığı’ndan müzik ileKuran, dua vs. okunmasının yasak olduğu camilere yazılan yazılarda belirtilir.<br />
Sünni İslamda resim yasaktır. Hz. Muhammed’in resminin yapılması kesinlikle yasaktır. İnsan yüzü (suret) resmetmek günahtır.<br />
Aleviler’de ise, resim de müzik de yasak değildir. Aleviler, Hz. Ali ve 12 İmamlar dışında Hz. Muhammed’in de resmini yapmışlardır. Bu bazı kitaplarda basılı olarak bulunuyor.<br />
Müzik, Alevi ibadetinin esasında vardır. Alevilerin Cem ayinleriyle bağlama eşliğinde müzikle söylenen nefes, duazimam, ağıt ve mersiyeler olmadan mümkün değildir.<br />
Bağlamaya ve onu çalan dedeye kutsal gözle bakılır. Bu inanç eski Türk tarihinden Şamanizm döneminden kalma bir anlayıştır. Dede ve bağlama ilişkisi belki de Şaman ile kopuz arasındaki ilişkinin Anadolu’ya, Aleviliğe taşınmasıdır.<br />
Sünni İslam olan Osmanlı, bakın çalgıya (müzi nasıl bakıyor. İşte konu ile ilgili Şeyhülislam Ebussuud Efendi’nin verdiği bir fetva:<br />
“Soru: Bir kişi çalgı çalsa ve Müslüman olmayana çalgı çalsa ona ne yapmak gerekir? (Dikkat Müslüman olmayana diye soruluyor.<br />
Cevap: Şiddetle azarlanıp hapsedilmelidir.<br />
Soru: Çalgı çalan birisinin çalgısını, bir başkası vurup parçalarsa… Çalgıyı kırana ne yapmak gerekir?<br />
Cevap: Çalgıyı kıran büyük sevap işlemiş olur.”<br />
Ebussuud EfendiYunus Emre’nin bazı beyitlerinin bir tekkede okunması ile ilgili sorulan soruya verdiği cevap ise çok öğreticidir:<br />
“Soru: Bir tekkenin mescidinde değişik kişilerle genç oğlanlar toplanır, değişik nağmelerle tevhid ederken (Tanrı’yı birleyen müzikli vecde gelirken) bunu değiştirerek kimi zaman “dil-i men, canı, men” deseler… kimi zaman da, ‘Sen ulu bir sultansın, canlar içinde cansın’ yahut ‘Cennet cennet dedikleri, bir ev ile birkaç huri isteyene versen onu. Bana seni gerek seni…’ biçiminde beyitler okusalar ne yapmak gerekir.<br />
Cevap: Bunların halleri ve sözleri tam anlamıyla fuhuş olduğu gibi, cennet hakkında dedikleri kötü sözler de açık bir küfürdür. Bu kişilerin öldürülmeleri yasalara uygundur.”<br />
Müzikli ibadet yapmanın “zikr” etmenin, müzik ile Allah’ı çağırmanın, ona dua etmenin bedeli Osmanlı’da “ölüm”dür. Bakın Alevi ozan Aşık Dertli bu zihniyete karşı ne diyor:<br />
“Telli sazdır bunun adı<br />
Ne ayet bilir ne kadı<br />
Bunu çalan anlar kendi<br />
Şeytan bunun neresinde<br />
Venedik’ten gelir teli<br />
Ardıç ağacından kolu<br />
Be Allah’ın sersem kulu<br />
Şeytan bunun neresinde”<br />
Aleviler müzikle yapılan toplu ibadet biçimine o denli önem verirler ki, ibadete başlarken bağlamayı çalacak âşık, bağlamayı eline alır ve üç defa; “Allah, Muhammed, Ali diye niyaz ederek başına götürdükten sonra alıp teline dokunmaya başlar. Bağlamanın adı Alevi Cemlerinde “Telli Kuran”dır. İnsan, “Konuşan Kuran” bağlama ise “Telli Kuran”dır.<br />
Alevi Cemlerinde, Cem ilerleyince toplumun en duygulu, en coşkulu, adeta tüm Ceme katılanların transa geçtikleri anda, erkek ve kadın canlar semaha kalkar ve müzik eşliğinde dönerler. (Dinsel dans ederler)Semahsız bir Cem ayini düşünülemez. Yani semah ibadetin ayrılmaz ve önemli bir parçasıdır.<br />
Aleviler, her türlü baskıya karşın Anadolu’da ibadetlerinde ve günlük hayatlarında baskıcı dinsel anlayışa karşı direnmişler ve müziği dansı güzel sanatların diğer biçimleri olan heykeli, resmi, fotoğrafı vs. yaşamlarından çıkarmamışlardır.<br />
Bugün “‘halk edebiyatı” ve “halk ozanlığı” denilinci; ilk akla gelen Alevi geleneğinden kalan izlerdir. Anadolu halkının dili olan Türkçeyi, bağlamayı, şairini yaşatan kültür; Alevi-Bektaşi kültürüdür.<br />
Kendi varlığına karşı, dıştan yönelen tüm baskılara karşı Alevi halkın sözcüsü olan halk ozanları kendilerini ifade etmenin biçimi olarak şiiri ve bağlamayı asla elden bırakmamışlardır.Toplumun “sözlü tarihi”ni böyle yaratmışlardır.</p>
<p><strong>SORU</strong> 69: Aleviler’deÖnemli YerlerNelerdir?<br />
CEVAP: Anadolu Alevileri arasında; derin sevgi, saygı beslenen din uluları arasında “üçler” olarak tanımlanan “Allah-Muhammed-Ali”nin önemli bir yeri vardır. Hz. Ali ve Ehlibeyt ile ilgili, Aleviler arasında bitimsiz bir sevgi ve saygı selini görmemek mümkün değildir.<br />
Ali, Kerbela Olayı, 12 İmamlar hakkında Alevi ozanlarının deyişleri, nefesleri biraraya gelse ansiklopedik bir antoloji oluşur.<br />
Bu sevgi ve saygı selinin Anadolu toprağındaki “serçeşmesi” ise Hacı Bektaş Veli’dir.<br />
Anadolu Alevileri, İslam dininin en önemli ziyaret merkezi sayılan Mekke’deki HAC ziyaretine de saygı duyarlar. Ama Hac’ca gitmeyi İslam olmanın beş şartından biri saymazlar. Bu anlayışı HacıBektaş Veli şöyle ifade etmiştir:<br />
“Hararet nardadır, sacda değildir<br />
Keramet baştadır, taçda değildir<br />
Her ne arar isen kendinde ara<br />
Mekke’de, Kudüs’te Hac’da değildir.<br />
Hac işlevi için değil ama sevip saydıkları için Kâbe dışında, Hz. Ali’nin Hz. Hasan’ın, İmam Hüseyin’in ve diğer İmam’ların Arap coğrafyasındaki mezarlarını ziyaret ederler.<br />
Anadolu Alevileri’nin en önemli ziyaret yerlerinin başında HacıBektaş Veli’nin sağlığında dergahı bulunan, Hak’ka yürüdükten sonra da türbesinin yeraldığıHacıbektaş Kasabası’nda bulunan dergahı gelir.<br />
Bunu, Antalya &#8211; Elmalı Tekke Köyü’ndeki Abdal Musa Sultan Türbesi’ni her yıl haziran ayında yapılan törenler izler. Ayrıca, Pir Sultan Abdal’ın, Sivas &#8211; Yıldızeli, Banaz Köyü’nde yapılan geleneksel kutlamaları da her yıl temmuz ayında yapılır.<br />
Bunlardan başka, Eskişehir-Seyitgazi ilçesindeki Seyyit Battal Gazi veKalenderi dervişi Külliyesi olan Sücaettin Veli törenleri de her yılhaziran ayında yapılan törenlerdendir.<br />
Isparta-Senirkent’e bağlı Uluğbey beldesinde bulunan Veli Baba Sultan Törenleri ile, İzmir-Kemalpaşa’dakiHamza Baba törenleri de sıcak yaz aylarını daha da ısıtan sevgi ve saygı dolu törenlerdendir.<br />
Bunlara Tokat yöresindeki Keçeci Baba veHubyar Sultan törenlerini ve Kemaliye’deki Hıdır Abdal Sultan Törenleri’ni de ekleyebiliriz.<br />
Bunlardan başka, Anadolu ve Balkanlarda hemen hemen her Alevi-Bektaşi cemaatinin bulunduğu yörede mahalli kabul edilebilecek yüzlerce türbe, yatır, dergâh saymak mümkündür. Macaristan-Budapeşte’de Gülbaba; Bulgaristan’da, Sarı Saltık, Otman Baba, Demir Baba gibi.<br />
İstanbul’da ise Osmanlı döneminde yaşayan 14 Alevi-Bektaşi dergâhına karşılık bugün kapısı hizmete açık 4 dergâh bulunuyor. Bunlar Göztepe’de bulunan Şahkulu Sultan Dergâhı Küçükçekmece’de Garip Dede Dergahı, Zeytinburnu’nda Erikli Baba Dergahı ile Üsküdardaki KaracaAhmet Sultan Dergâhıdır. Bu dergahlar tarihteki işlevlerini sürdürememelerine karşın, bugünde Aleviler’in belli günlerde biraraya geldikleri, acılarını ve sevinçlerini paylaştıkları ortak mekanlardır. Bunları son yıllarda yeni inşa edilen Cem ve Kültür Evleri izlemektedir.<br />
Anadolu Alevileri’nin kutsal günlerinin başında tüm Peygamberlerin ve Hz. Muhammed’in tuttuğu Muharrem Orucu gelir. Bu aynı zamanda Kerbela Olayı ile örtüşür. 12 İmamlar aşkına tutulan 12 gün oruçtan sonra 12 çeşit gıdadan oluşan Aşure kaynatılıp dağıtılır. Bunu kesilen kurbanlar ile yapılan Cem törenleri izler.<br />
Diğer kutsal günler ise, Hızır Nebi, Hızır İlyas, Hıdırellez isimleri ile anılan “Hızır Orucu”dur. Üç gün tutulan bu oruçta anılan “Hızır” halk arasında ölmezlik sırrına erişmiş bir ulu kişidir, kurtarıcı ve yol göstericidir. Hızır darda kalanların imdadına yetişen kurtarıcıdır. Ölümsüzlük sırrına ulaşmış bir eren Dede’dir.<br />
Nevruz da, Alevi geleneğinde kutsal bir gündür. Yılbaşı, baharın başlangıcı, Hz. Ali’nin doğum günü olarak kutsanır. Kurbanlar kesilir, lokmalar dağıtılıp, cemler yapılır.</p>
<p><strong>SORU</strong> 70: Aleviler, Camiye İbadet İçin Neden Gitmezler?<br />
CEVAP: Anadolu Alevileri Allah’a inanırlar. Allah’ın birliğine, Hz. Muhammed’in peygamberliğine veHz. Ali’nin veliliğine inançları tamdır. Hatta bunu “Allah-Muhammed-Ali” üçlemesi ile ifade ederler.<br />
AyrıcaKuran’ı kutsal kitapları olarak görürler. Kuran, Hz. Muhammed zamanında değil de daha sonraki halifelerden, önce Ebubekir, sonra Ömer tarafından sahabelerden alınan bilgilerle yazıya geçilmesi sırasında tartışmalar nedeni ile toplanan bazı ayetlerin ve hadislerin yok edildiğini, yakıldığını da iddia ederler.<br />
Eldeki Kuran’ın 3. Halife Osman zamanında oluşmuş olduğundan bazı çekinceleri vardır. Bu düşüncelerini eskiler: “Kuran’a kalem karıştı” diye ifade ederler.<br />
Ayrıca, 620 yıllarının Bedevi Arap toplumunun sosyolojik yapısına uygun getirilen kurallarla değişen sosyal ve toplumsal şartlara rağmen dünyanın sürgit bu kurallarla yönetilmeye kalkılmasının sıkıntılar yaratacağını düşünürler.<br />
Bu nedenlerle Allah’ın dünyamız ve insanlık için söyledikleri Kuran ile sınırlı olamaz derler. Kuran’ı Batıni yoruma tabi tutarlar. Kuran’ın ilham kaynağı olması gerektiğine inanırlar. Bu nedenle de Hz. Ali’yi “Kuran’ı Natık” yani “Konuşan Kuran” olarak değerlendirir ve buyruklarına önem verirler.<br />
Namazın 5 vakit veya 3 vakit olmasını, 30 gün tutulan Ramazan orucunu, İslamın 5 şartından biri olarak görmezler.<br />
Örneğin, Kuran’da 5 vakit namaz kılmanın ne sayısı, ne şekli, ne de yeri olmadığına inanırlar. Namazın bu biçimde ve 5 vakit kılınmasının İslama Emeviler ve Abbasiler zamanında konan kurallardan biri olduğuna inanırlar. Şiilerin namazı 5 değil de 3 vakit kılmalarını da Şiilerin oluşturduğu bir kural olarak değerlendirirler.İslamın 5 şartı olarak ifade edilen şartların da Kuran’da olmadığını, bunların da İslama sonraki dönemlerde girdiğini kabul ederler. 30 gün orucun da Kuran’da olmadığını söylerler.<br />
Gerçekten de Kuran incelendiğinde, oruç ve ibadetten bahseder. Ama ne orucun süresi, ne de ibadetin biçimi ve sayısı Kuran’da yoktur.<br />
Ayrıca Kuran’da camiden ve camide kılınan namazdan da söz edilmiyor. Bu da gene daha sonra İslama giren kurallardan birisidir.<br />
Aleviler bu düşüncelerini Kuran’daki bazı ayetlere dayanarak ileri sürerler: Örneğin ibadetin biçimi ile ilgili olarak Ali İmran Suresi 191. ayette: “Onlar ki, ayakta iken, otururken, yatarken Allah’ı anarlar” şeklinde olduğunu anımsatarak ibadetin bazı kurallara bağlanamayacağını, bunların göstermelik ve şekilcilikten kaynaklandığını düşünürler.<br />
Aleviler, “Her oruç tutmayan, namaz kılmayan Müslümanları bizİslamdan saymazsak bu büyük bir çoğunluk oluşturan insan toplumunu İslam dini dışında saymak (kafir) anlamına gelir ki, buna kimsenin hakkı yoktur. Ayrıca bu İslam’a da aykırıdır” diyorlar.<br />
Bu konuda Kuran’ın Nisa Suresi’nin 94. ayetinde; “Size Müslüman olduğunu bildirene dünya hayatının geçici menfaatlerine göz dikerek, sen mümin değilsin demeyin” diyor. O halde İslam’a sonradan konan şartlar olan 5 şartı yerine getirmeyene İslam değilsiniz denemez.<br />
Aleviler ibadetin ille de camide yapılması gerektiğinide kabul etmiyorlar. Onlar “Yeryüzünün tümü ibadet yeridir” diye düşünüyorlar. İbadet için camiye gitmek gibi bir zorunluluğu gerekli görmüyorlar.<br />
Kendi inançlarına göre, cami etimolojik anlamda tapınak değil, toplantı yeridir. İslamiyet’in ilk yıllarında Hz. Muhammed bir ibadet yeri yapmaya gerek görmemiştir. Çünkü belli bir tapınak oluşturmak ve düzenli olarak sadece orada ibadet yapmak, onun getirdiği inanç sistemine aykırıdır. Nitekim o yıllarda ibadetin özellikle gece yapılması, gösterişten kaçınılması isteniyordu.<br />
Bazı müslümanların Mekke-Medine yolu üstünde Kuba köyünde yaptırdığı camiyi Hz. Muhammed, “Dedikodudan başka bir şeye yaramıyor” gerekçesi ile yıktırmıştır. Peygamber elbette bunu Allah’ın ilhamına aykırı olarak yapamaz.<br />
Bu konuda Kuran’daki 2 ayet ilginçtir. İşte Tövbe Suresi’nde 107. ayet: “Zarar vermek, inkar etmek, müminlerin arasını açmak Allah ve Peygamberi’ne karşı savaşanlara daha önceden gözcülük yapmak üzere bir mescit kurup, biz sadece iyilik yapmak istedik diye yemin edenlerin yalancı olduklarına şüphesiz ki Allah da şahittir.”<br />
Bu ayetin devamındaki 108. ayette ise, bakın Kura’n ne diyor:<br />
“Ey Muhammed, o mescide hiç gitme, Allah’a karşı gelmekten sakınanlarla beraber bulunman daha uygundur. Orada arınmak isteyen insanlar vardır. Allah, arınmak isteyenleri sever.”<br />
Demek ki ibadet yapmak için cami şartı aranamayacağı gibi, her yapılan camiyi “Allah’ın Evi” olarak görmek de doğru değil.<br />
Aleviler, Allah için ille de şu şartlar yerine getirilerek ibadet yapılır gibi katı kurallara katılmıyorlar. Kur’an’daki bir ayet bu düşünceyi de doğruluyor. Bakın Hadid Suresi 4. Ayet ne diyor: “Nerede olursanız olun o sizinle beraberdir. Allah yaptıklarınızı görür.”<br />
Namaz ve cami ilişkisini HacıBektaş Veli soy evlatlarından A. Celalettin Ulusoy; “Alevi Bektaşi Yolu” kitabında bakın şöyle ifade ediyor:<br />
“Hz. Muhammed’den sonra halifeler, özellikle Ümeyyeoğulları ve Abbasoğulları istedikleri düzeyde manevi saygınlığa sahip olamamışlardı. Hükümranlıklarını güçlendirmek için, İslam toplumunun her kesimine ulaşan bir propagandaya gereksinme duyuyorlardı. Bunun o çağda en kolay ve en etkili yolu topluluklara hitap etmek şekli idi. Bu amaçla Müslümanların belli saatlerde belli yerlerde toplanmaları iktidar çevrelerince de teşvik ediliyor ve hatta zorunlu tutuluyordu. Nitekim, Emeviler zamanında camiler Ali’yi ve onun soyunu kötülemek için konuşma yerleri olmuştu.”<br />
Bu ve benzer nedenlerle ibadet için camilere gitmeyen Aleviler-Bektaşiler ibadetlerini, Cemlerini uygun evlerde yapıyorlar. Cemiyetevi veya Cemevi adı ile toplantı yapılan Cem yapılan binaları bulunan köy sayısı yok denecek kadar az bulunuyor.<br />
Aleviler’in Cemine kadın-erkek, yaşlı-genç herkes gelebilir. Dede önderliğinde ve bağlama eşliğinde ibadet yapılır. Oturuş biçimi ise toplumsal ilişkiyi geliştiren, küskünlükleri gideren, kin ve düşmanlık kapılarını kapatıp, barışa kardeşliğe yönelmeyi kolaylaştıran içtenlikli bir ibadet tarzı olarak yüzyüze, cemal cemale oturma biçimindedir. Allah’a ibadet ve dualarla birlikte sohbet, yardımlaşma, kişi ve toplum sorunlarına çare bulma imkanları sağlayan toplu tapınma biçimidir. İnsanın insana yakın olması bu biçim ile daha kolay oluşuyor.<br />
Duvara değil cemale, “didar-ı pak’a” yani temiz insan yüzüne bakmak, insanın yaptığı cami binasından önce Allah’ın özenle yaratıp, “bütün meleklere secde ettirdiği” insanı kutsal görmek Aleviler’de ibadetin esasını oluşturuyor. Bu anlayışla Aleviler; “Secde ademedir”, “Hak ademedir” düşüncesi ile insanı, insan sevgisini dinin esası haline getirmişlerdir.<br />
Alevi-Bektaşinin ibadet tarzını bir ozandan örneklemek gerekirse bakın Edip Harabî ne diyor:<br />
“Zühd ü riya ile olan ibadet<br />
Hatadır Hazreti Settar’a karşı<br />
Böyle namaz ile olamaz ümmet<br />
Hiç kimse Ahmet-i muhtar’a karşı<br />
Tarikatsız mü’min olamaz kimse<br />
Nur’u nübüvvetle dolamaz kimse<br />
Hakk’ı Peygamber’i bulamaz kimse<br />
Yatup kalkmak ile duvara karşı<br />
Allah gözlerine çekmiş bir perde<br />
Yok dersin Allah’ı gökte ve yerde<br />
Gösterelim gel de gör Hakk’ı nerde<br />
Secde eylersin Didar’a karşı”</p>
<p><strong>SORU</strong> 71: Alevi İnancında Üçler Kimlerdir?<br />
CEVAP: Alevi inancında Üçler Allah, Muhammed veAli’dir.<br />
Aleviler’de beşler denilince üçlere; Hz.Hasan ve Hz. Hüseyin ilave edilir.<br />
Yediler denilince; Allah, Muhammed, Ali, Hz.Muhammed’in eşiHatice, kızı Fatıma ve torunları; Hasan veHüseyin’dir</p>
<p><strong>SORU</strong> 72: Alevi İnancında Ondört Masumlar Kimlerdir?<br />
CEVAP: Muhammed Ekber, Abdullah binİmam Hasan, Abdullah bin İmam Hüseyin, Kasım, Zeynel Aba, Kasım b Zeynel Abidin, Ali Eftar, Abdullah bin İmam Cafer Sadık, Yahya el-Hadi, Salih, Tayyip, Cafer bin Muhammed Taki, Cafer bin Hasan Askeri, Kasım binMuhammedTaki.<br />
Bu ismi sayılanlar çeşitli nedenlerle çocuk yaşta savaşlarda masum olarak katledilen çocuklardır. Alevi inancında onlar kutsaldır, günahsızdır. Onlar kutsanmış ve şefaat dilenir.</p>
<p><strong>SORU</strong> 73: On YediKemerbest Kimlerdir?<br />
CEVAP: On YediKemerbest şunlardır: İmam Hasan, İmam Hüseyin, Hadi-iEkber, Abdülvahit, Tahir, Tayyib, Türab, Muhammed Hanefi, Abdurrauf, Ali Ekber, Abdül Karacaahmetsultan, Abdul Celil, Abdurrahim, Abdülmuin, Abdullah Abbas, Abdülkerim, Abdüssamet’tir.</p>
<p><strong>SORU</strong> 74: Alevilik’te Dört Kapı Nedir?<br />
CEVAP: Alevilik’te dört kapı insanın kendini eğitip olgun, kâmil insan olma sürecidir. HacıBektaş Veli’nin ilkeleri olarak bilinir.<br />
HacıBektaş Veli; “KulTanrı’ya KırkMakam’da ulaşır, erer, dost olur” diye buyurmuşlardır. Bunlar: Şeriat, Tarikat, Marifet ve Hakikattır. Şeriat; insanın anadan doğduğu andır. Dünyaya merhaba dediği andır. Dünyasının bomboş olduğu andır. Tarikat; bir mürşide, büyüğe ikrar vermektir. Marifet, kendi nefsini bilmek nefsinin oyuncağı olmamak için kişinin kendisini eğitmesidir. Hakikat ise; kendini eğitip Hakk’ın kişinin özünde olduğunu keşfetmesidir.</p>
<p><strong>SORU</strong> 75: Alevilik’teKırk Makam Nedir?<br />
CEVAP: Kırk makam, dört kapının makamlarıdır. Kişinin kendini eğitme basamaklarıdır. Kişinin, nefsini terbiye edip, kendini mükemmeleştirip olgun, kamil insan olma sürecini bilinçli olarak yaşamaktır. Kırk makam şunlardır.<br />
Her kapının on makamı vardır:<br />
Şeriat kapısının makamları:<br />
1. İman etmek,<br />
2. İlim öğrenmek<br />
3. İbadet etmek<br />
4.Haramdan uzaklaşmak<br />
5. Ailesine faydalı olmak<br />
6. Çevreye zarar vermemek,<br />
7. Peygamberin emirlerine uymak<br />
8. Şefkatli olmak<br />
9. Temiz olmak<br />
10. Yaramaz işlerden sakınmak<br />
<strong><br />
SORU</strong> 76: Türkiye’deki Aleviler’in NüfusuNe Kadardır?<br />
CEVAP: 2005 nüfus verilerine göre; Türkiye nüfusu 70 milyondur. Bu rakamın oran olarak yaklaşık %25’i Alevi nüfustur.Bu oranın anlamı ise, Alevi nüfusun yaklaşık 17,5 milyon nüfus olması anlamına gelir.<br />
Alevilerin nüfus oranı Cumhuriyet’in ilk yıllarında da bu oranda bulunuyor.Bu konuda üç kaynak verilebilinir.Birincisi; İttihat Terakki’nin Baha SaitBey’e yaptırdığı araştırmada Alevi nüfus yaklaşık; 4 milyondur. İkinci kaynak Atatürk’ün yanında Erzurum veSivas kongrelerini izleyen Mazhar Müfit Kansu’da Alevi nüfusu; 3-4 milyon olarak belirtir. Üçüncü kaynak ise; EnverBehnan Sapalyo, Mezhep veTarikatler kitabında Alevi nüfusu 6 milyon civarında belirtmesidir. O yıllarda yani 1920 yıllarında Türkiye’deki toplam nüfus; 13,5 milyondur.<br />
Alevi nüfusun ezici çoğunluğu Türkmen’dir. Arnavut, Arap, Kürt yadaZaza Alevi toplam Alevi nüfusun %10’u kadardır.Kürtçe yada Zazaca konuşan Aleviler’de orjin olarak Türkmendir. Kürtçe yada Zazaca’yı daha sonraki yıllarda öğrenmişlerdir.<br />
Alevi nüfusuTürk nüfusunun bir parçasıdır. Yani 70 milyonluk Türk nüfusun bir parçasıdır. Hatta; 200 milyonlukTürk dünyası nüfusunun bir parçasıdır.</p>
<p><strong>SORU</strong> 77: Kürt Alevi yada Zaza Alevi Ne Demektir?<br />
CEVAP: Kürt Alevi yadaZaza Alevi demek Kürt yada Zaza olup Aleviliği inanç olarak kendine seçmiş topluluk demektir. Türkiye’de Kürtçe konuşan ve kendini Alevi olarak ifade eden; Elbistan’lı, Kürekcik’li, Pazarcık’lı Aleviler olduğu gibi, Zazaca konuşan Aleviliğe inanan Tunceli’li Aleviler’de vardır.<br />
Fakat bu toplumsal kesimler; Kürt olupta Aleviliği sonradan kendine inanç olarak seçen toplumsal kesimler değildir.Bu toplumsal kesime tarihsel ve sosyolojik olarak bakıldığında bunların Alevi Türkmen olup çeşitli tarihsel zorunluluklar sonucu ortak pazar yaşamı sonucu Kürtçe yadaZazacayı önce öğrenip yüzyıllar sonrada kendi dili olarak gören toplumsal kesimler olduğu anlaşılıyor.<br />
Çünkü; Güney Doğu Anadolu’da yaşayan Kürtler esas olarak, Şafii ve Hanifi inançlıdır. Bu kesimin inanç değiştirip Alevi olmasının tarihsel olarak şartları yoktur.</p>
<p><strong>SORU</strong> 78: Nusayri yada Arap Alevi Nedir?<br />
CEVAP: Ülkemizin daha çok; Adana, Mersin, Hatay yörelerinde yaşayan ve halk arasında; Nusayri, Arap uşağı veya Alevi denilen topluluğa aynı zamanda Arap Aleviler denilir.<br />
Nusayri adı, 873 yılında vefat eden 12 imamlardan İmam Hasan Askeri’nin öğrencilerinden Muhammed bin Nusayri’den geliyor. Nusayrilik; Hz. Ali’nin yanında zafer kazanmış askerler anlamına da geliyor.<br />
Nusayriler’in etnik kimliği üstüne bazı tarihçiler; Nusayrilerin; ataları Abbasiler dönemindeHarun Reşit’in oğluMutasım’ın Türk annesinin boyundan, soyundan olan Horasanlı Türkmen kavimlerin devamı olduğunu yazarlar. YaniArap Aleviler olarak bilinen Nusayriler’in Araplaşmış Türkmenler olduğudur. Tıpkı bugün gözümüzün önünde Kuzey Irak’ta Kerkük’te, Suriye’de Araplaşan Türkmenler gibi…<br />
Nusayriler’de bazı Arap etkilenmeler olmakla birlikte esas olarak Anadolu Aleviliğine yakın inanç akidelerine mensuplar. Camiye gitmezler, camide yapılan ibadete katılmazlar. Evlerde ibadet, cem yaparlar.<br />
Ülkemizde yaklaşık 459 bin Arap nüfus olduğu tahmin ediliyor. Bunun ise; yaklaşık 250 bininin Alevi Araplar yaniNusayriler olduğu tahmin edilmektedir.</p>
<p><strong>SORU</strong> 79: Arnavut Alevi Var mıdır?<br />
CEVAP: Osmanlı’nın yükseliş döneminde doğu sınırları İran, Ermenistan iken batı sınırları Arnavutluk, Makedonya gibi bölgeleri de içine alarak Avusturya’ya kadar gitmişti.<br />
Arnavutlar, Arnavutluk devletini kuran millettir. Arnavutluk 1900 yıllarına kadar Osmanlı içinde idi. Bektaşilik, tüm Balkanlarda olduğu gibi Arnavutluk’ta da vardı. İşte Arnavut kökenli olupta Aleviliği, Bektaşiliği inanç olarak benimseyen topluma Arnavut Aleviler denir. Örneğin, Şemsettin Sami, Ali Sami Yen, İsmail Fraşeri, EnverHoca gibi kişilikler Arnavut kökenli Alevilerdir.<br />
1500’lü yıllarda Osmanlı ile iyi ilişkiler sonucu Yeniçeri Ocağı içinde önemli görevlere gelen Arnavutlar vardır. Bugünde çeşitli görevlerde olan BektaşiArnavutlar bulunuyor.Kurtuluş Savaşı yıllarında HacıBektaş VeliDergahıBabası Salih NiyaziBaba, yakın zamandaHakk’a yürüyen Turgut Koca Baba, Şevki KocaBaba popüler simalarımızdan AliŞen, General Çevik Bir, Kemal Derviş tanınmış Arnavut kökenli Bektaşilerimizden bir kaçıdır.</p>
<p><strong>SORU</strong> 80: Bektaşilik Nedir? Babalık, Dedelik Nedir?<br />
CEVAP: HacıBektaş Veli’nin sağlığında Bektaşilik kavramı yoktur. O’nun Hakk’a yürümesinden sonra O’nun yolundan gidenlere O’ndan el almışlaraBektaşi adı verilmiştir.<br />
Alevi kavram ile Bektaşi kavramı arasında özde bir fark yoktur. Uygulamada, pratikte bazı farklılıklar var. Aleviliğe; köy Bektaşiliği, Bektaşiliğe de kent Aleviliği denirse bu fark biraz daha anlaşılabilir.<br />
En önemli fark ise; Alevi geleneğinde din adamı olan dedelik eğitim ile birlikte babadan oğula geçer. Soy güder. Bir dedenin erkek çocuklarından birinin eğitilip uygun bulunursa biri dede olur. Bektaşilikte ise soy evlatlığı değil, yol evlatlığı esastır. Dergahta eğitilen muhipler önce derviş, sonra halife, daha sonra halife Baba ve son olarakta Dede Baba olurlar. Dede Baba olmak eğitim ve halife babaların seçimi sonucu gerçekleşir. Bu Bektaşilik’te en üst hizmet makamıdır.Hiyerarşinin başı, kutbudur.Yenisi tekrar halife babalar içinde seçimle Dede Baba olur.</p>
<p>SORU 81: Alisiz Alevilik Olur mu?<br />
CEVAP: Toplumsal yapılanmalarda bazı kişilikler bazı oluşumlarla özdeşleşmiştir. Bunlardan birisi de İslam tarihindeki Hz. Ali ve Alevilik arasındaki ilişkidir. Birisinden söz edince otomatik olarak diğer olguyu çağrıştırmaktadır. İslam tarihindeHanefilik ileHz. Ali arasındaki ilişki veya Şafiilik ileHz. Ali arasındaki ilişki, Alevilikte görüldüğü gibi bir çağrışımı yapmamaktadır.<br />
Buna benzer, siyasal tarihte, düşünce tarihinde, dinler tarihinde sayısız örnek vardır. Musa’sız Musevilikten, İsa’sız, Meryem Ana’sız Hıristiyanlıktan, Hz. Muhammed’siz İslamiyetten, Budha’sız Budizmden, Hz. Bahaullah’sız Bahailikten vs. söz edemeyiz.Tıpkı Mark’sız Marksizmden, Mao’suz Çin devrimi’nden, Lenin’siz Sovyet Devrimi’nden Gandi’siz Hindistan’dan, MustafaKemal’siz Türk Ulusal Kurtuluş Savaşı’ndan söz edemeyeceğimiz gibi.<br />
Bu örnekleri sayfalar dolusu sayabiliriz. Aynı benzerlikleri felsefe dünyasında bilim dünyasında vs. oldukça fazla miktarda sıralayibiliriz.<br />
Son yıllarda ülkemizde Alevilik; kendini yüksek sesle ifade etmeye başladığından bu yana yalnızca kendini özgürce ifade edemediği için değil, aynı zamanda kendi başına güçlü bir içeriğe sahip olduğu için de prestij kazanıyor. Tabii bu durumdan rahatsız olanlar Aleviliğe yönelik eleştirilerinin dozunu bu oranda arttırmaya başladılar. Bu eleştirilerden, geleneksel karşıtları olan EmeviMüslümanlığının eleştirileri yadırganmadı. Ama “düşünce özgürlüğü” adı altında yapılan eleştirilerin bir kısmının Alevileri rahatsız etmediğini söylemek olası değil. Bunlardan birisi deHz. Ali ve Aleviler ilişkisine yönelik eleştiridir. Daha doğrusu Alevi düşüncesindeHz. Ali’nin yerine ilişkin eleştiridir.<br />
Bu zihniyete göre “Aleviliğin İslamla ilgisi yoktur”, “Hz. Ali Alevi değil, Sünniydi, İslam şeriatçısıydı”, “Alevi şeriatıHz. Ali’den doğacak”, “AleviliğiHz. Ali’ye bağladığınız oranda şiddeti de kabul edersiniz”, “Alevi bağnazlığının İslam Hizbullah’ından farkı yok”, “Zaten Hz. Ali’ye bakınız, herhangi bir toplumsal, sınıfsal analiz yapmamış”, “Yazmış olduğu bir kitap da yok”, “Laik ve aydınlanmacı değil”, “Hz. Ali en büyük Alevi katili”, “Beş bin kızılbaşı ateş hendeklerine atmış” vs. vs.<br />
Alevilik İslamiyet’in Türkler tarafından yapılan yorumudur. İslamiyetin Türkçe konuşmasıdır. Alevilik İslam içindeki katı, softa, bağnaz, akıl dışı yorumlara karşı aklı yorumu öne çıkaran, insan sevgisini, eşitliği, bölüşümü, inancın temeline sokan Tanrı inancını insanlaştırarak “enel-hak” diyen eşitlikçi, özgürlükçü, bölüşümcü bir toplumsal yapılanmadır. Onu şiddetle, bağnazlıkla, şeriatçılıkla vs. özdeşleştirmek sadece Aleviliği tanımamak ve ona hakaret etmek değil, aynı zamanda zihin körlüğüdür.<br />
Hz. Ali Aleviler için her türlü kötülüğe karşı olmayı erdemleştirmiş bir semboldür. O’nun felsefesi zalime karşı mazlumun yanında olan yoksulların umududur.<br />
Anadolu ve Türk coğrafyasında Hz. Ali ve Alevilik etle kemik gibidir. O olmadan diğeri olamaz. Anadolu’daki Alevilerin Hz. Ali’ye duydukları sevgiyi, saygıyı, hayranlığı, bağlılığı kelimelerle cümlelerle ifade etmek olası değildir.<br />
Anadolu Alevileri için Hz. Ali’nin yeri o denli erişilmez bir yer ki, bu olguyu hiçbir benzetme ile anlatabilmek mümkün değildir.<br />
Hz. Ali üstüne Anadolu’daki halk ozanlarının sevgi, saygı ve muhabbetlerini ifade eden nefesler bir araya toplansa dev bir antoloji oluşur.<br />
Ali sevgisi ile yanıp tutuşan, inançları uğruna darağaçlarına meydan okuyan, Osmanlı’nın veSelçuklu’nun haksız sömürü düzenine karşı Anadolu halkının sıkılmış yumruğu olan halk ozanlarının yazdıkları nefeslerden Hz. Ali adı çıkarılırsa ortada bomboş bir defter kalır. Anadolu aydınlanmasının tarihi kökleri kazılmış olur.<br />
Pir Sultan Abdal’ın, Virani’nin, Nesimi’nin, Kul Himmet’in, Şah Hatayi’nin yüzlerce nefesi Hz. Ali ile ilgilidir. Alevi tarihinin serçeşmesi olan bu ozanlar Hz. Ali’yi tanımıyorlar mıydı? Alevi halkı ve Aleviliği öğrenmek isteyen insanlar Aleviliği bu kaynaklardan değil de yeni yetme yazarlardan mı öğreneceklerdir?<br />
Günümüzden 1400 yıl önce yaşayan Hz. Ali’nin sınıfsal tahlil yapmadığı, bir kitabının bile olmadığı laik ve aydınlanmacı bile olmadığını savunmaya, kargalar bile katıla katıla güler.<br />
Yukarıda sözünü ettiğim zihniyet, Hz. Ali’yi Alevilerin gözünde düşürmeye çalışıyor. Alevilere, Ali’nin şu şu hataları var, onun arkasından gitmeyin, demeye getiriyor. Peki bu yaklaşım düşünce özgürlüğüne, inanç özgürlüğüne sığar mı?<br />
Bizim kalkıp Hıristiyanlara, İsa iyi değil, şu şu hataları var, toplumun sınıf tahlillerini iyi yapmamış, laikliği de savunmuyor, diyebilme hakkımız var mı? Bizim Musevilerin Musa’sını eleştirip o elektriği bile bulamadı, bilgisayar bilmiyordu vs. diye eleştiri hakkımız var mı? VeyaHindulara, aaa çok ayıp ediyorsunuz, insan aslan varken ineği kutsal kabul eder mi, deme hakkına sahip miyiz? Böyle yaparsak komik duruma düşmez miyiz?<br />
Aleviler veya başka inançlara inananlar, kendini aydın kabul eden insanlardan hangi dine, nasıl, ne şekilde inanmalılar diye fetva beklemiyorlar. Kendilerine dışarıdan nasıl inanacaklarının dikte edilmesini beklemiyorlar. Bu din adamlığına soyunmak olur. Aleviler kendilerini kendileri ifade etmek istiyorlar. Ali’ye mi yoksa Veli’ye mi önceliğin verileceğinin dışarıdan dikte edilmesinin hem kendilerine saygısızlık olduğunu hem de bu işe kalkışanın kendine saygısızlık ettiğini düşünüyorlar.<br />
Hz. Ali veAleviliği şeriatçılıkla vs. özdeşleştirmeye çalışmak, ülkemizde laikliğin en kararlı savunucusu olan bu toplumsal yapıyı dinamitlemeye çalışıp şeriatçılığın hesabına çalışmaktan başka bir şey değildir.<br />
Ali’yi Alevilikten veya AleviliğiAli’den ayırırsanız, bu iki kavramın birlikte oluşturduğu değerler toplamını ortadan kaldırmış olursunuz. Bu değerler toplamı soyutlanırsa sadeceİslamın bağnaz, softa yorumu ortada kalır.</p>
<p><strong>SORU</strong> 81: Alisiz Alevilik Olur mu?<br />
CEVAP: Toplumsal yapılanmalarda bazı kişilikler bazı oluşumlarla özdeşleşmiştir. Bunlardan birisi de İslam tarihindeki Hz. Ali ve Alevilik arasındaki ilişkidir. Birisinden söz edince otomatik olarak diğer olguyu çağrıştırmaktadır. İslam tarihindeHanefilik ileHz. Ali arasındaki ilişki veya Şafiilik ileHz. Ali arasındaki ilişki, Alevilikte görüldüğü gibi bir çağrışımı yapmamaktadır.<br />
Buna benzer, siyasal tarihte, düşünce tarihinde, dinler tarihinde sayısız örnek vardır. Musa’sız Musevilikten, İsa’sız, Meryem Ana’sız Hıristiyanlıktan, Hz. Muhammed’siz İslamiyetten, Budha’sız Budizmden, Hz. Bahaullah’sız Bahailikten vs. söz edemeyiz.Tıpkı Mark’sız Marksizmden, Mao’suz Çin devrimi’nden, Lenin’siz Sovyet Devrimi’nden Gandi’siz Hindistan’dan, MustafaKemal’siz Türk Ulusal Kurtuluş Savaşı’ndan söz edemeyeceğimiz gibi.<br />
Bu örnekleri sayfalar dolusu sayabiliriz. Aynı benzerlikleri felsefe dünyasında bilim dünyasında vs. oldukça fazla miktarda sıralayibiliriz.<br />
Son yıllarda ülkemizde Alevilik; kendini yüksek sesle ifade etmeye başladığından bu yana yalnızca kendini özgürce ifade edemediği için değil, aynı zamanda kendi başına güçlü bir içeriğe sahip olduğu için de prestij kazanıyor. Tabii bu durumdan rahatsız olanlar Aleviliğe yönelik eleştirilerinin dozunu bu oranda arttırmaya başladılar. Bu eleştirilerden, geleneksel karşıtları olan EmeviMüslümanlığının eleştirileri yadırganmadı. Ama “düşünce özgürlüğü” adı altında yapılan eleştirilerin bir kısmının Alevileri rahatsız etmediğini söylemek olası değil. Bunlardan birisi deHz. Ali ve Aleviler ilişkisine yönelik eleştiridir. Daha doğrusu Alevi düşüncesindeHz. Ali’nin yerine ilişkin eleştiridir.<br />
Bu zihniyete göre “Aleviliğin İslamla ilgisi yoktur”, “Hz. Ali Alevi değil, Sünniydi, İslam şeriatçısıydı”, “Alevi şeriatıHz. Ali’den doğacak”, “AleviliğiHz. Ali’ye bağladığınız oranda şiddeti de kabul edersiniz”, “Alevi bağnazlığının İslam Hizbullah’ından farkı yok”, “Zaten Hz. Ali’ye bakınız, herhangi bir toplumsal, sınıfsal analiz yapmamış”, “Yazmış olduğu bir kitap da yok”, “Laik ve aydınlanmacı değil”, “Hz. Ali en büyük Alevi katili”, “Beş bin kızılbaşı ateş hendeklerine atmış” vs. vs.<br />
Alevilik İslamiyet’in Türkler tarafından yapılan yorumudur. İslamiyetin Türkçe konuşmasıdır. Alevilik İslam içindeki katı, softa, bağnaz, akıl dışı yorumlara karşı aklı yorumu öne çıkaran, insan sevgisini, eşitliği, bölüşümü, inancın temeline sokan Tanrı inancını insanlaştırarak “enel-hak” diyen eşitlikçi, özgürlükçü, bölüşümcü bir toplumsal yapılanmadır. Onu şiddetle, bağnazlıkla, şeriatçılıkla vs. özdeşleştirmek sadece Aleviliği tanımamak ve ona hakaret etmek değil, aynı zamanda zihin körlüğüdür.<br />
Hz. Ali Aleviler için her türlü kötülüğe karşı olmayı erdemleştirmiş bir semboldür. O’nun felsefesi zalime karşı mazlumun yanında olan yoksulların umududur.<br />
Anadolu ve Türk coğrafyasında Hz. Ali ve Alevilik etle kemik gibidir. O olmadan diğeri olamaz. Anadolu’daki Alevilerin Hz. Ali’ye duydukları sevgiyi, saygıyı, hayranlığı, bağlılığı kelimelerle cümlelerle ifade etmek olası değildir.<br />
Anadolu Alevileri için Hz. Ali’nin yeri o denli erişilmez bir yer ki, bu olguyu hiçbir benzetme ile anlatabilmek mümkün değildir.<br />
Hz. Ali üstüne Anadolu’daki halk ozanlarının sevgi, saygı ve muhabbetlerini ifade eden nefesler bir araya toplansa dev bir antoloji oluşur.<br />
Ali sevgisi ile yanıp tutuşan, inançları uğruna darağaçlarına meydan okuyan, Osmanlı’nın veSelçuklu’nun haksız sömürü düzenine karşı Anadolu halkının sıkılmış yumruğu olan halk ozanlarının yazdıkları nefeslerden Hz. Ali adı çıkarılırsa ortada bomboş bir defter kalır. Anadolu aydınlanmasının tarihi kökleri kazılmış olur.<br />
Pir Sultan Abdal’ın, Virani’nin, Nesimi’nin, Kul Himmet’in, Şah Hatayi’nin yüzlerce nefesi Hz. Ali ile ilgilidir. Alevi tarihinin serçeşmesi olan bu ozanlar Hz. Ali’yi tanımıyorlar mıydı? Alevi halkı ve Aleviliği öğrenmek isteyen insanlar Aleviliği bu kaynaklardan değil de yeni yetme yazarlardan mı öğreneceklerdir?<br />
Günümüzden 1400 yıl önce yaşayan Hz. Ali’nin sınıfsal tahlil yapmadığı, bir kitabının bile olmadığı laik ve aydınlanmacı bile olmadığını savunmaya, kargalar bile katıla katıla güler.<br />
Yukarıda sözünü ettiğim zihniyet, Hz. Ali’yi Alevilerin gözünde düşürmeye çalışıyor. Alevilere, Ali’nin şu şu hataları var, onun arkasından gitmeyin, demeye getiriyor. Peki bu yaklaşım düşünce özgürlüğüne, inanç özgürlüğüne sığar mı?<br />
Bizim kalkıp Hıristiyanlara, İsa iyi değil, şu şu hataları var, toplumun sınıf tahlillerini iyi yapmamış, laikliği de savunmuyor, diyebilme hakkımız var mı? Bizim Musevilerin Musa’sını eleştirip o elektriği bile bulamadı, bilgisayar bilmiyordu vs. diye eleştiri hakkımız var mı? VeyaHindulara, aaa çok ayıp ediyorsunuz, insan aslan varken ineği kutsal kabul eder mi, deme hakkına sahip miyiz? Böyle yaparsak komik duruma düşmez miyiz?<br />
Aleviler veya başka inançlara inananlar, kendini aydın kabul eden insanlardan hangi dine, nasıl, ne şekilde inanmalılar diye fetva beklemiyorlar. Kendilerine dışarıdan nasıl inanacaklarının dikte edilmesini beklemiyorlar. Bu din adamlığına soyunmak olur. Aleviler kendilerini kendileri ifade etmek istiyorlar. Ali’ye mi yoksa Veli’ye mi önceliğin verileceğinin dışarıdan dikte edilmesinin hem kendilerine saygısızlık olduğunu hem de bu işe kalkışanın kendine saygısızlık ettiğini düşünüyorlar.<br />
Hz. Ali veAleviliği şeriatçılıkla vs. özdeşleştirmeye çalışmak, ülkemizde laikliğin en kararlı savunucusu olan bu toplumsal yapıyı dinamitlemeye çalışıp şeriatçılığın hesabına çalışmaktan başka bir şey değildir.<br />
Ali’yi Alevilikten veya AleviliğiAli’den ayırırsanız, bu iki kavramın birlikte oluşturduğu değerler toplamını ortadan kaldırmış olursunuz. Bu değerler toplamı soyutlanırsa sadeceİslamın bağnaz, softa yorumu ortada kalır.</p>
<p><strong>SORU</strong> 84: Alevilik Ayrı Bir Din midir?<br />
CEVAP: Alevilik, İslamiyet’in bir yorumudur. Aleviliğin tarihi İslamiyet’in ilk yıllarına dek gider. Aleviler; Allaha, İslamiyet’in kitabı Kur’ân-ı Kerim’e, peygamberi Hz. Muhammed’e inanırlar. Hz. Muhammed’in vefatından sonra ise peygamberin vasiyeti gereği halife olarak Hz. Ali’nin hilafetine inanırlar.<br />
Aleviler ibadetlerinde; Allah’ın adını, peygamber Hz. Muhammed’in adını, Kur’ân’ı Kerim’i veHz. Ali’yi ve diğer Alevi ulularının adlarını anarak yaparlar. Aleviler’in “yedi uluları” olarak kabul edilen; Fuzuli, Nesimi, Hatayi, Yemini, Virani, Kul Himmet, Pir Sultan Abdal yazdıkları eserlerinde nefeslerinde sürekli bu argümanlar sıkça kullanılır. Örneğin bu divanlara baktığımızda; Allah, Muhammed, Ali, Kur’ân, 12 İmam vs. adları sıklıkla geçiyor. Peki bu kavramlar hangi dine ait kavramlardır. İslam dışında; Muhammed, Ali, Kur’ân, 12 İmamlar, Kerbela vs. kavramları var mıdır?<br />
Herhalde Aleviliğin ne olduğunu Pir Sultan Abdal’dan daha iyi ifade edemeyiz. Bakın Pir Sultan Abdal bir nefesinde;<br />
“Muhammed dinidir bizim dinimiz,<br />
Tarikat altında geçer yolumuz,<br />
Cibril-i emindir hem rehberimiz,<br />
Biz müminiz mürşidimiz Ali’dir,” diyor.<br />
Görüldüğü gibiPir Sultan Abdal; “Muhammed dinidir bizim dinimiz” diyor. Hz. Muhammed’in dininin adı İslamiyet değil mi? Hz. Muhammed’in, Hz. Ali’nin başka dini var mı? Pir Sultan Abdal ne dediğini bilmiyor mu? Benzer nefesler tüm Alevi-Bektaşı edebiyatında binlerce adet bulunuyor.<br />
Son dönemde; bazı kişi ve kurumlar Aleviliği İslam’dan veTürkmen kimliğinden uzaklaştırmaya çalışıyorlar. Bu kişiler bu ilişkilendirmeyi yaparak direk ya da dolaylı olarak Aleviliği “azınlık” gösterme gayreti içinde bulunuyorlar. Aleviliği İslam’dan veTürkmen kimliğinden uzaklaştırarak “azınlık” grup olarak tanımlamaya çalışıyorlar. Aleviliği İslam’dan veTürkmen kimliğinden uzaklaştırmaya çalışanlar bu gayreti “inançsal” nedenlerle yapmıyorlar. Çünkü, bu insanlar “la dini” insanlar.Bu kişi ve kurumlar bu gayretlerini siyasal kaygıları nedeni ile yapıyorlar. Bu gayreti gösteren kişiler siyasal olarak; “Kürtçü,” “AB yanlısı” “ABD yanlısı”, “Sosyalist”, “ataist” olarak kamuoyunda bilinen kişi ve çevrelerdir.<br />
Bu kişiler bir dönem; “Alisiz Alevilik” tezini ortaya attılar. Sonra; “Alevilik Kürt kültürünün patlamasıdır” dediler. Bazıları; “Alevilik, sosyalizmin müsahibidir” dediler. En son imalatları ise; “Alevilik İslam dışındadır, Alevilik ayrı bir dindir. Dolayısıyla Alevilik azınlıktır.” tezini savunuyorlar.<br />
Kamuoyunda; Kürtlerin % 90’ının ABD ve AB nin birlikte gerçekleştirdiği Irak işgalini savunduğu biliniyor. Acaba birileri Alevileri “Kürtlükle” ve “Azınlıklıkla” ilişkilendirilerek ABD ve AB’nin Ortadoğu’daki işgaline destek mi yapmaya çalışıyorlar? İşgalci ABD ve AB’yi destekleyen işbirlikçi Kürtler’e ortak mı yapmaya çalışıyorlar?<br />
Bu ve benzer tezleri savunanlar art niyetli değillerse o zaman korkunç bir bilgisizlik girdabında bulunuyorlar.<br />
Bakalım dinler tarihinde olaylar nasıl olmuş. Dinler tarihinde hiçbir din doğduğu şekliyle sürgit kalmamıştır. Çok tanrılı dinler de, tek tanrılı dinler de süreç içinde değişmiştir. Bir dizi farklı yorum oluşmuştur.<br />
Semavi dinler yani göksel dinler ya da tek tanrılı dinler Musevilik ile başlar. Museviliğin bugün yekpare olduğunu söylemek mümkün değildir. Musevilik içinde bir dizi farklı yorum bulunuyor. Birbirine zıt yorumlar bulunuyor. İsevilik bile Museviliğin “bozulduğu” iddiası ile ortaya çıkmış ve ayrım çizgileri o kadar aralanmışki ardından ayrı bir din oluşmuştur. Dinler tarihi böyle oluşumlara tanık olmuştur.<br />
Bugün yaklaşık bazı tasniflere göre; 71 bazılarına göre ise, 100 civarında mezhepten ve farklı yorumdan oluşan Hz. Musa’nın dini Musevilik içinde farklı mezheplerin adını vermek gerekirse bazıları şunlardır; 1) Hahami Mezhebi, 2) SamriMezhebi, 3) Karayı Mezhebi, 4) Suduki Mezhebi, 5) Furusim Mezhebi, 6) Hisid Mezhebi, 7) Kabal Mezhebi, Reşabit Mezhebi, 9) Asei Mezhebi 10) Filen Mezhebi, 11) Taraput Mezhebi, 12) Şazdım Mezhebi, 13) Sabatey Mezhebi, 14) 1754’de kurulan Matrinist Mezhebi, 15)Mormon Mezhebi, 16) Abyonit Mezhebi, 17) Semani Mezhebi’dir.<br />
Museviliğe dünya üstünde nerede ise sadeceYahudiler inanmaktadır. Bunların nüfusları ise bütün dünyada 5 milyon civarındadır. Buna karşın 70 ile 100 civarında mezhep oluşmuştur. Bunlardan örneğin; Kabala Mezhebi ile diğer bazı mezhepler birbirine 180 derece zıt anlayışlara sahiptir. Bu mezheplerden Taraput mezhebi evlenmeye karşıdır. Reşabit Mezhebi ise, ziraat yapmayı ve emlak sahibi olmayı yasaklamıştır. Asei Mezhebi ise, evlenmeye ve savaşa karşıdır. İbadethanelerde yaşarlar. 150 yılında kurulmuştur. Bütün mallar ortaktır. Sabatey Mezhebi ise Yahudilerin Rafizileri olarak yorumlanır. Dinsel anlayışları birçok Yahudi mezhebinden oldukça farklıdır.<br />
Museviliğin kutsal kitabı Tevrat ile ilgili olarakta mezhepler arasında farklı yorumlar var. O’nu tasavvufi olarak yorumlayan ayetlere, değişik anlamlar veren anlayışlar olduğu gibi bu anlayışa karşı çıkanlarda vardır. Bu mezhepler içindeTevrat’ta Hz. İsa’nın geleceğine inananlar olduğu gibi bu anlayışa çok hiddetli karşı çıkanlarda bulunuyor. Ama tüm bu farklılıklara karşın tüm yorumlar Musevilik içinde telakki ediliyor. Musevilik çemberi içinde ifade ediliyor.<br />
Aynı duruma bir de Hıristiyanlık içinde bakalım. Hıristiyanlık’ta ilk kurulduğu yıllarda olduğu gibi kalmamıştır. Dinin peygamberi bile çarmıha gerilmiştir. Farklı dinsel yorumlar İsa’nın sağlığında olduğu gibi çarmıha gerildikten sonra da devam etmiştir. Hıristiyanlıkta; İsa, Meryem, Ruhul-Kudüs tartışması hep yaşanmıştır. Bugün bile yaşamaya devam ediyor.Bir yoruma göre ise; Hıristiyanlık ayrı göksel bir din değildir. O Musa’nın dininin devamıdır. Bu nedenle “İsevilik aslında Musevilik’tir” deniliyor.<br />
Hıristiyanlık içinde de çeşitli tasniflere göre bazıları 72 mezhepten bazıları ise güncel yorumlarla birlikte 200’ü aşkın farklı Hıristiyan yorumdan sözediyor. Tarihe mal olmuş bazı Hıristiyan Mezhep ya da yorumlarının bazıları şunlardır.<br />
1) LatinKatolikliği, 2) Rum Katolikliği, 3) Geldani Katolikliği, 4) ErmeniKatolikliği, 5)SüryaniKatolikliği, 6) Maroni Katolikliği. Ayrıca bunlara bağlı onlarca alt ayrım bulunuyor. 7) Ortodokslar. İstanbul Fener Patrikliği. Rus Ortodokslar, 9) Nasturiler, 10) Sen Tomaslar, 11) Monofizitler, 12) Otişsitler, 13) Monofizit Yakubiler, 14) Monofizit Ermeniler, 15) Monotelizmciler 16) Ariyanizım Hıristiyanlar, 17) Hususi Uniterciler, 1 Uniter Aetüsler, 19) Susiyenler, 20) Onomitler, 21) Martin Luther Hıristiyanlığı ya da Protestanlar. 1529 da kurulur. a) Alman Protestanları, b) Fransız Protestanları, c) İngiliz Protestanları (Anglikanlar) 22) Juvengilien Protestanlar, 23)Kalvinistler, 24) Protestan Labadiler, 25) Protestan Elapserler, 26) Protestan Erminiyenler, 27) Prespiteryan Protestanlar, 2 Anglikan Protestanlar, 29) Poriten Protestanlar, 30)Non Konformist Protestanlar, 31) Viglif Protestanları, 32) Lolar Protestanlar, 33) Janttus Protestanlar, 34) Jerum Protestanlar, 35) İnciliyen Protestanları 36) Antoziyasit ya da (Lyon Fukaraları) Protestanları, 37) Antoziyasit Protestanların Kongre Gasyenalistleri ya daProtestanların Rafizi yani sapkın kesimine verilen isim. 3 Antiziyasit Protestanların Anabatist kolu, 39) Antoziyasit Protestanların Menosit Kolu. Bunlara “barışsever” adı verilmiştir. 40) Antoziyalist Protestanların Kaker KardeşliğiKolu. Bunlara “Dost Hıristiyanlar Birliği” adı verilir. Bunlar; ava gitmezler, yemin etmezler 41) Antoziyasit Protestanların Kiyesit kolu. Bunlar ruhun kemale ermesini ve her türlü dünya işlerini terk ederek tefekkürü savunurlar. Yunanistan’daki Aynaroz papazları bunlara dahildir 42) Antoziyasit Protestan Meravist Kardeşliği Kolu. 1721 de İsviçre’de kurulur. Bütün günahların Hz. İsa’nın ölümü ile affolunduğuna inanırlar. Vicdan muhakemesi ile Hakk’a ulaşılacağına inanırlar. Hz. İsa’nın yalnız ruhi huzurunu kabul ederler. 435. Antoziyasit Protestanların Piyetist Kolu, 1689daBerlin’de oluşur. İnsanoğlunun nefse ait terbiyesini savunurlar. 44) AntoziyasitProtestanların Metodist Kolu 1730’da İngiltere’de kurulmuştur. Sabah ve akşam açık havada ibadet ederler. 45) Antoziyasit Mormonlar, 1828 de ABD’de kurulur. Çok kadınla evliliği savunurlar: 46) Antoziyasit Südenburjiyen Kolu; 1734’de kurulur. 47) Antoziyasit İkonohılast Kolu. Bizans protestanlarıdır. 4 Antosiyasit Sen Jancılar. Bunlar YahyaPeygamberi tanıyıp İsa’yı tanımazlar. Bunlara göre Cenabı Hak bir cisimdir, Cebrail’de oğludur. Hz. İsa’ya ait bu düşüncelerine karşın Hıristiyan mezhebi olarak sayılmaları ilginç ve öğretici bir durumdur. 49) Antoziyasit Abyonitler. Abyan adlı bir Yahudi kurmuştur. İncil’i kabul ederler. Ama İsa’nın ulühiyatını reddederler. Bunlara “Harici” adı da verilmiştir. İlginç yanıHıristiyanlık içinde sayılmalarıdır. 50) SemaniMezhebi, Semun adlı bir Yahudi kurar. Kendisini Allah’ın oğlu olduğunu iddia eder. 51) Apolonyus Dutan Mezhebi. 52) Menandır Mezhebi, 53) Manes Mezhebi (Mecusilikten veManicilikten etkiler vardır) 54) Şapelin Mezhebi 55)Donatis Mezhebi, 56) Peoj Mezhebi. Bunlara göre insanlar masum doğmuştur. Vaftiz etmeyelüzum yoktur. 57) Vijlans Mezhebi; Bu mezhepte papazların evlenmemelerini savunuyor. 5 Bogomil Mezhebi. Bunlarda Ortodoksların Rafizileri kabul ediliyor. Kiliselerin birçok ayinini reddederler. Bu mezhebe girenler işlerini bırakır ibadetle meşgul olurlar. Hz. İsa’ya babamız derler. 59) Bazilit Mezhebi, 60) Sernt Mezhebi, 61) Dozite Mezhebi, 62) Marsiyon Mezhebi, 63) Serdon Mezhebi Hz. İsa’nın hayal olduğunu savunurlar. İncil’in bir kısmını inkar ederler. Ama buna rağmen Hıristiyanlık içinde sayılırlar, 64)Bardzan, 65) Velanten Mezhebi, 66) Karpokrat Mezhebi, 67) Duset Mezhebi. Hz. İsa bir insandır. Ceseti ceza görmemiştir derler. 6 Dolsinit Mezhebi, 69) Montanist Mezhebi.Papaz Montans 212 de kurmuş. Ben peygamberim diye iddiada bulunmuştur. 70) İon Mezhebi, 71) Gonostik Mezhebi. Bunlar vahiyleri inkar ediyorlar. Allah’tan başka üç varlıktan sözediyorlar.<br />
Görüldüğü gibi birbirine ters ve Hıristiyanlığın esaslarına bile ters Hıristiyan mezhep ve tarikatleri vardır. Bu ve benzer durumlar dinler tarihinde görülen olgulardır. Bu oluşumlardan başka; Cizvit tarikatlardan, Kapusen tarikatlerden, Kuloni tarikatları gibi haçlı seferlerini düzenleyen tarikatlardan da sözetmek gerekiyor.<br />
Şimdi ise, İslam içindeki farklı yorumlara mezhep ve tarikatlere kısaca bakalım. İslam içindeki farklı yorumları anlatan en eski eser, “Makalatül-İslamin” adı verilen Ebul-Hasan-Ali bin İsmailûl Eşan’nin yazdığı kitaptır. Eşari; “Müslümanlar Peygamberlerinden sonra birçok hususlarda ihtilâf etmişler ve birbirlerini kötülemişlerdir. Bu yüzden karışık hizipler husule gelmiştir. Bunlar İslam umumi namı altında toplanmaktadırlar, İslam arasında ilk ihtilâf imamet meselesinde meydana gelmiştir” dedikten sonra, “İmamet meselesi üstüne müslümanlar on kısma ayrıldılar.” diyor.Bunların; Şiiler, Hariciler, Mürcie,Mutezile, Cehmiye, Zarariye, Amme, Hüseyniye, Bekriyye, Külabiyye olduğu yazılıdır. Şiiler’de üç kısma bölünürler. Bunlardan birincisi; Galiyyecilerdir. Bunların özelliğiHz. Ali ile ilgili olarak aşırı sevgi ve saygı duymalarıdır. Bunlarda 15 fırkadır. Bunlardan birincisi; “Beyaniyye”dir. Bunların özelliği “Allahı insan suretinde” görmeleridir. Bunlara “Beyancılar” denir.<br />
Makalatül İslamin adlı eserin ikinci kısmınde ise, Rafiziler’den bahsetmektedir. Bunların ise 24 fırka olduğu yazılıdır: Rafizileri ise farklı yorumları nedeni ile 14 fırka olarak tasnif edilmiştir. Hariciler ise 3 fırka olarak yazılıdır. Bu eser İslam’ın ilk döneminde 73 fırka olduğunu yazmaktadır.<br />
Enver BehnanŞapolyo’nun 1950’li yıllarda hazırladığı; “Mezhepler ve Tarikatlar Tarihi” adlı kitabındaTürkiye’de yaşayan bazı İslami oluşumları şöyle tasnif etmiştir.<br />
1) Yesevilik (Ahmet Yesevi)<br />
2)Mevlevilik (Mevlana Celalettin)<br />
3)Bayramilik (HacıBayram Veli)<br />
4) Melamilik (Mevleviliğin bir kolu)<br />
5) Nakşibendilik (Bahaddin Nakşibent)<br />
6) Kadirilik (Abdülkadir Geylani)<br />
7) Rufailik (Seyit Ahmet Rufai)<br />
Halvetilik (Ömer Halvet)<br />
9) Bedeviyye (Ahmet Bedevi)<br />
10) Şazeliye (Şeyh Lazali)<br />
11) Şühreverdiyye (Ömer Sühreverdi)<br />
12) Kübreviyye (Necmettin Kübra)<br />
13) Düsukiyye (Burhanettin Düsuki)<br />
14) Sadiyye (Şeyh Sadettin)<br />
15) Celvetiyye (Aziz Mahmut Hüdayi)<br />
16) Alevilik<br />
17) Ahilik<br />
1Bektaşilik<br />
19) Şiilik (Şeyh Safiyeddin)<br />
20) Hurufilik azlullah Hurifi)<br />
21) Nusayriler<br />
22) Dürziler<br />
23) İsmaililer<br />
24) Mazdekiler<br />
25) Babekiler<br />
26)) Mübeyyeza<br />
27) Hasan Sabbah<br />
2 Karmatiler<br />
29) Melahide<br />
30) Ayyarlar<br />
31) Babilik<br />
32) Simaviler (Şeyh Bedrettin)<br />
33)Babaiyye (Şeyh Ali Ahmet)<br />
34) Bahailik (Şeyh Bahaullah)<br />
35) Vehhabiler (Mehmet bin Abdülvehap)<br />
36) Zeydiyye (Tmam Zeyd)<br />
37) Sünusiyye (Şeyh Mehmet Sünusi)<br />
3 Düsükiyye (İbrahim Düşüki)<br />
39) Ruşeniyye (Ömer Ruşeni)<br />
40) Gülşeniyye (Pir İbralim Gülşeni)<br />
41) Sünbüliye (Mehmet KutbiEfendi)<br />
42) Şabaniye (Şaban Veli)<br />
43) Ahmediyye (Ahmet Şemsettin Marmaravi)<br />
44) Sinaniyye (Pir Ümmi Sinan)<br />
45) Uşakiyye (PirHasan Uşaki)<br />
46) Celvetyye (Şahap Efendi)<br />
47) Ramazaniyye (ŞükrüEfendi)<br />
4 Mısriyye (Şemsettin Efendi)<br />
49) Raufiyye (Ahmet Raufi)<br />
50) Cihangiriye (Mehmet Resmi Efendi)<br />
51) Sivasiyye (NuriSivasi)<br />
52) Halidiyye (Halit Süleymaniyevi)<br />
53) Eşrefiye (Şeyh Eşrefzade)<br />
Enver Behnan Şapolyo’nun kitabından sadeceİstanbul’da Kadiri tekke sayısının; 65, Nakşi tekkesayısının; 95, Rufai tekke sayısının; 40,Halveti tekke sayısının; 69, Celveti tekke sayısının; 34, Mevlevi tekke sayısının; 5, Şünbüli (26), Sadiyye (34), Şabaniyye (24) Cerrahiyye, (12) Bedeviyye ( Bayramiyye (9), Uşaki, Gülşeni ve Sinani’nin toplam; 15 adet olduğunu öğreniyoruz.<br />
Osmanlı döneminde Harilizade Kemalettin Efendi tarafından yazılan 3 ciltlik; “Tibyan vessailül hakâyık Fibeyani SelasiliTarayık” adlı eserde farklı İslami yorumlar ihtiva eden tarikat sayısının kitaptaki başlıklardan; 167 tane olduğunu görüyoruz. Kitap tahminen 1500 yıllarında yazılmış bir kitaptır. O günden bugüne yaklaşık 500 yılın daha geçmiş olduğu düşünülürse bugün İslam dünyasında yaklaşık 400 farklı İslami yorumdan sözetmek abartı sayılmaz. Sadece Türkiye’deki farklı İslami yorum sayısı ise yaklaşık 100 civarında denebilir.<br />
Bu kümelenmelerin birbirinden farklı yanları bulunmasa ayrı olmalarının anlamı olmaz. Bu farklılıklar yüzyıllardır yaşadığına göre demekki, İslamı farklı yorumluyorlar. Ama yinede sıra tasnife gelince Musevilik’te veHıristiyanlık’ta olduğu gibi farklılıklar İslami daire içinde yorumlanmaktadır.<br />
Bizde son yıllarda bazı kişi ve kurumlar kalkıyor Aleviliğin diğer İslami yorumlardan farklı olan yanlarını öne çıkararak İslam dışında ayrı bir din olduğunu iddia ediyorlar. Görüldüğü gibi her dinde birbirinden farklı yorumların olması normaldır. BizdeSünnilik içinde bile çok farklı İslami yorumlar görüyoruz. Örneğin; Prof. Dr.Yaşar Nuri Öztürk’ün, Prof. Dr. Ethem Ruhi Fıglalı’nin, Prof. Dr. Süleyman Ateş’in, Prof. Dr. Beyza Bilgin’in, Prof. Dr. Hasan Onatlı’nın İslami yorumları ile, El Kaide’nin, Taliban’ın, Hizbullah’ın, Aczmendiler’in İslami yorumunu bir görmek mümkün mü?<br />
Bu farklılıkları görmezsek bir görürsek sıradan mütedeyyin müslümanlara haksızlık etmez miyiz? O zaman Prof. Öztürk’e, Prof. Bilgin’e, Prof. Fıglalı’ya, Prof. Onatlı’ya ve benzer kişilere haksızlık etmiş olmaz mıyız?<br />
İslam içinde yüzlerce yorum bulunuyor.Bunlardan biriside Alevilik’tir. Bu gibi durum dinler tarihinde sıkça görülen durumdur. Alevilik; bazı Sünni yorumlara çok uzaktır. Bazılarına göre ise daha az uzaktır. Alevilik Sünnilik değildir diye Alevilik İslam değildir demek hatalı bir saptamadır. Aleviliği yaşayan herhangi bir İslami yorum ile kıyasla***** onun İslam içinde olup olmadığını saptayamayız. Aleviliğin İslam içinde olup olmadığının saptanmasının yolu; birincisi inananların kendini nasıl ifade ettikleri, İslam ile nasıl ilişkilendirdikleridir. İkincisi ise; Aleviliğin dinsel referansları ile İslam’ın ilişkili olup olmadığıdır. İnanan Aleviler kendilerini İslam ile ilişkilendirirken Hanefi ya da Şafii olmadıklarını ama müslüman olduklarını ifade ederler.Bu konuda en küçük çekinceleri yoktur. Ama bu soru inanmayan, ateist bir Aleviye sorulursa yanıt farklı olabilir. Yani Müslüman değilim diyebilir. Bu durum Hanefi ya da Şafii anne-babadan doğan ama kendini ateist, sosyalist, laik vs. değerlendiren kişi için de geçerlidir. O da kendinin müslüman olmadığını söyleyebilir.<br />
İslam ile Aleviliği ilişkilendirme meselesine gelince; Aleviler, Allah’a, Hz. Muhammed’e, Kur’ân-ı Kerim’e inanırlar. Peki bu değerler İslam dini içindeki değerler değil midir? Aleviler; Hz. Ali’ye olağanüstü sevgi ve saygı gösterirler. 12 İmamlar’ı sever sayar, uğruna ölümü göze alırlar. Kerbela Olayı’na özel duyarlılık beslerler. Bu değerler İslam dışındaki olgular mıdır?<br />
Alevi cemlerinde söylenen nefesler bu değerler üstüne yürür. Tüm Alevi nefesleri, Alevi edebiyatı bu değerler üstüne yoğunlaşmıştır. Bu kavramlara İslam dışında adres göstermek bilgisizlik değilse art niyetten başka bir şey değildir.<br />
Aleviliğin İslam dışı ya da ayrı bir din olduğunu inanan herhangi bir Alevi savunmuyor. Bu düşünceyi Alevi anne ve babadan da doğsa Aleviliğe inançsal olarak mesafeli olan bazı kişiler savunuyor. Bunların bir kısmı siyasi olarak Aleviliği kullanmak istedikleri için Aleviliği siyasileştirmek için bu düşünceyi savunuyorlar.<br />
Türkiye’de olduğu gibi Avrupa’da da Aleviler özgürce ibadetlerini yapamıyorlar. Almanya, Hollanda gibi ülkelerde Türk vatandaşlarının din işlerini Diyanet İşleri teşkilatı yürütüyor. AB tarafları bazı kişi ve sivil toplum örgütleri diyorlarki; Siz kendinizi müslüman olarak ifade ederseniz biz karışamayız. Ne zamanki biz Aleviler İslam değiliz, İslam dışında azınlık bir diniz derseniz biz size yardımcı oluruz. Avrupa’daki bazı kişi ve kurumlar bu nedenle Aleviler’in “azınlık” olduğu İslam dışında “ayrı bir din” oldukları iddiasında bu nedenle bulunuyorlar. Aslında AB’nin bu yaklaşımı, Aleviler’in sorunlarını düşünmekten çok Aleviler’i azınlık statüsüne sokarak laik Türkiye karşıtı bir pozisyonda yer almalarını sağlamaktır. Çünkü bu anlayış giderek “azınlık” dinden “etnik azınlık” üretme çabasına dönüşüyor. AB’nin Aleviler’isiyasetlerinde kullanabilmelerinin bazı şartları ne yazık ki vardır. Bu şartlar ortadan kaldırılmazsa bu potansiyel kullanılmaya açıktır. Bunun sorumlusu ise Aleviler’in en insani sorunlarına karşı “üç maymunu” oynayanlardır. Bunun başında iseDiyanet İşleriBaşkanlığı gelmektedir.<br />
Diyanet İşleri ve Aleviler<br />
Türkiye’de din-devlet-toplum işlerini düzenleyen kurum Diyanet İşleri Başkanlığı’dır. Ne zaman Alevilik gündeme gelse 1400 yıllık İslam tarihindeki yerine karşın Diyanet Aleviliği yok sayıyor. Diyanet İşleri, sadeceSünni İslam esaslarına göre hizmet verdiği halde her seferinde; “Diyanet, İslam içindeki grupların hepsine eşit mesafede durur” diyor.Konu Aleviler’in ibadet yeri cemevleri ve orada yapılan ibadete gelince; “İslam dininin ibadethanesi camidir. Alevilik müstakil din olmadığından cemevleri bu anlamda Diyanet İşleri bir ibadethane olarak değerlendirilmez. “Diyerek adeta AB’nin “Alevilik ayrı bir dindir” projesine destek olmaktadır. Ardından ise, İslamda cami dışında ayrı bir ibadethane mevcut değildir tarihte de olmamıştır.” Diyerek hem tarihe karşı bir sorumsuzluk örneği verilmekte hemde Alevi kitleye yok sayılarak haksızlık edilmektedir.<br />
Aleviler, Sünni İslam kardeşlerinin ibadetine de ibadet yerine de saygı duymaktadırlar. Ama Cemevi ve Cemevi’nde yapılan ibadetin tarihi İslam tarihi kadar eskidir. İslam’ın ilk dönemlerinde minberli, minareli camiler yoktur. Bu mimari sonraki yıllarda geliştirilmiştir. İslam monoblok bir yapıda değildir. Yüzlerce yorumu vardır.<br />
Aleviler’in Kırklar Cemi geleneğiHz. Muhammed’in sağlığına kadar gider. İslamda ilk ibadet yerleri cemevi mimarisine daha yakındır. Türkler İslam ile tanışınca Göktanrı geleneği Gökkubbeli dergahlara taşınmıştır. Aslan Baba, Ahmet Yesevi, Lokman Parende, HacıBektaş Veli geleneği Gökkubeli dergahlar geleneğidir.<br />
Bu gelenek daha sonra Anadolu’ya taşınmıştır. Ahmet Yesevi dergahında kadın-erkek birlikte cemevinde cem yapardı. Büyük Türkmen hükümdarı Erdebil dergahının dedesi Şah Hatayi dergahında cem yapardı. HacıBektaş Veli cemini cümle canlarla “Kırklar Meydanı”nda yapardı. Abdal Musa Beylikler döneminde Tekke köyünde, Geyikli Baba, Osmanlı’nın ilk yıllarında Bursa’da, Hamza Baba, Saruhan Beyliği sırasında Manisa-Kemalpaşa’da, Yatağan Baba Beylikler döneminde Muğla-Yatağan’da, Seyid Battal Gazi, Sücaettin VeliEskişehir’de Gökkubeli dergahlarda cemlerini yapar semahlarını dönerlerdi. Balkanlar’da; Demir Baba Dergahı’nda, Sarı Saltuk Dergahı’nda, Gül Baba Dergahı’nda günümüzden yaklaşık 500-600 yıldanberi cemevlerinde cem yapılmaktadır.<br />
Eskişehir-Seyitgazi’deki Seyidi Battal Gazi’nin Gökkubbeli dergahının tarihi 9. 10. yüzyıla rastlar. Bu ve benzer tarihi abideler Anadolu, Balkanlar ve Türkistan’ın dört bir yanında günümüzde bile yaşamaktadır.Bu olgular bilinirken Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Aleviler’in Cemevi olgusuna getirdiği bu miyop bakışa ne demeli?<br />
Yani Cemevi meselesi bugün ortaya atılmış bir olgu değildir. Cemevi’nin tarihi caminin tarihi kadar eskidir. Bunu görmek için İslam tarihine kısaca bakmak yeterlidir. Cerrahi bir müdahaleye gerek yoktur. Bu emanetin sahipleri bugünde dimdik ayakta bulunuyorlar. Yeterki görmesini bilelim.<br />
Diyanet İşleriBaşkanlığı, Aleviler’i temsil etmiyor. Diyanet İşleri Başkanlığı sadeceHanefi yurttaşlarımızı temsil ediyor. Zaten kendileri başka konuşsa da hizmeti de sadece Hanefi kardeşlerimize veriyorlar. O halde Aleviler’i kim temsil ediyor. Aleviler; Osmanlı döneminde gizli saklı yaşadılar. Laik Cumhuriyet döneminde ise kendilerini yeterince ifade edemediler. Alevilik inançsal bir yapılanmadır. Aleviliği inançsal anlamda temsil eden yerlerde tarihte olduğu gibi günümüzde de inanç kurumlarıdır. Yani Gökkubbeli dergahlardır. Aleviler’in inançsal olarak bir temsil sorunu yoktur. Aleviler’in tümünü inançsal olarak temsil eden adres tarihte olduğu gibi bugünde HacıBektaşDergahı’dır. HacıBektaş VeliDergahı tüm Aleviler’in “Serçeşmesi”dir. Anadolu veBalkanlardaki tüm dedeocakları, dergahlar “serçeşme”ye bağlıdır. Bugünde yaşayan 40 civarında dergah vardır.Bunların tümünün “Serçeşmesi” Hacı Bektaş Veli Dergahı’dır. Serçeşmenin postunda oturan dede de tüm dedelerin ve taliplerin dedesidir. “El Ele El Hakka” İlkesinde olduğu gibi.<br />
Son yıllarda çeşitli şehirlerde ve yurtdışında kurulan dernek, vakıf ve federasyon gibi kurumlar Aleviliğin kendini özgürce ifade etmesi için kurulan kuruluşlardır. Yaptıkları hizmetler için her Alevi bu kişi ve kurumlara teşekkür borçludur. Ama Aleviliğin tarihte olduğu gibi günümüzde de temsilcisi o yolun yol erleri dedeler ve bağlı oldukları ocaklar, dergahlardır.<br />
Dernek, vakıf gibi sosyal örgütlenmeler bu tarihsel hizmete yardımcı olmak için kurulmuş gönüllü kuruluşlardır. Şüphesiz hiçbir dernek ya da vakıf kendini dergah, ocak v.s. yerine koyamaz. Bu eşyanın tabiatına da aykırıdır. Bu kurumlar dernekler ya da vakıflar kanununa göre kurulmuş tüzel kişiliklerdir. Ama dergahlar 1400 yıldır varolan inanç kurumlarıdır. Onların işleyişi tüzel kişilik tarzında düşünülemez. Papalık, Katolik Hıristiyan dünyası için ne ise, Fener Rum Patrikhanesi Ortodoks Hıristiyan kitle için ne ise, Diyanet İşleriBaşkanlığı Sünni müslümanlar için ne ise; HacıBektaş VeliDergahı’da Aleviler için bu önemde tarihsel-inançsal bir merkezdir. Aleviler’in yapması gereken bu tarihsel geleneğe işlerlik kazandırarak yola devam etmektir.</p>
<p><strong>SORU</strong> 85: Aleviler, AvrupaBirliğiKonusunda Ne Düşünüyor?<br />
CEVAP: “Osmanlı İmparatorluğu, Batı’ya karşı elde ettiğimiz başarılardan çok gururlanarak kendisini Avrupa uluslarına bağlayan bağları kestiği gün, düşüşe başlamıştır. Bu bir hataydı. Bunu tekrar etmeyeceğiz. Bizim vücutlarımız Doğu’da ise de düşüncelerimizBatı’ya dönük kalmıştır.”<br />
MustafaKemal bu satırlardaki düşüncelerini 29 Ekim 1923 günü yani Cumhuriyet’in ilan edildiği gün o sırada Ankara’da bulunan Fransız yazarMaurice Pernot’a söylüyor. MustafaKemal bir yandan ülkeyi işgal eden Batılı devletlere karşı silahlı mücadele veriyordu. Mandacılığı savunanlara şiddetle karşı çıkıyordu. Ama diğer taraftan da Cumhuriyet’in kurulduğu gün; “Batı ile bağları koparmanın bir hata olduğunu bunu tekrar etmeyeceklerini, coğrafi olarak Doğulu da olsak düşüncelerimizle yüzümüzünBatı’ya dönük” olduğu tespitini yapıyor.<br />
Atatürk ve Laiklik<br />
MustafaKemal’in bu tespitinden bu yana tam 80 yıl geçti. Bu zaman zarfında Atatürk, laiklik, Cumhuriyet veBatı düşmanlığı temelinde siyasi varlıklarını sürdüren İslam referanslı bazı siyasi kesimler bugün dünya konjonktüründe değişmesine koşut olarak Batıcı kesildiler. Fakat tercihlerindeki bu değişim kendilerinde meydana gelen yapısal değişimden kaynaklanmıyor. Bu değişim AB Türkiye ilişkilerinde AB’nin Türkiye’den istediği bazı uyum yasalarının kendi işlerine gelmesinden kaynaklanıyor.<br />
Böylelikle akıllarıncaTürkiye’nin baştaMustafaKemal’in Batılı olma anlayışı ile halkta oluşan Batı sempatisi rüzgarını ve AB’yi arkalarına alarak Türkiye Cumhuriyeti ulusal devletini zaafa uğratmaktır. Böylece kendileriBatılılaşacaklarına Batı’nın demokrasi, insan hakları vs. söylemlerini araç olarak kullanarakDoğulu amaçlarına ulaşmış olacaklardır.<br />
Bu bağlamdaTürkiye’deki Aleviler’in meseleye bakış açısına gelince Aleviler, Osmanlı’dan bu yana yaklaşık 700 yıldır bu topraklarda; insan haklarından, inanç özgürlüğünden, kadın-erkek eşitliğinden, laiklikten, demokrasiden yana oldukları için her tür dinsel tutuculuğa karşı oldukları için çok ağır bir fatura ödemişlerdir.<br />
Halbuki ülkemizdeki Türkmen Aleviliği; tutucu, bağnaz, hoşgörüsüz, despot İslami yorumlara karşı, hoşgörülü, özgürlükçü, inancının merkezine insan sevgisini koyan, 72 millete aynı gözle bakan, eşitlikçi, özgürlükçü, bölüşümcü bir İslami yorum tarzıdır. İslam içindeHıristiyanlık’ta olduğu gibi bir Rönesans veReform’dan sözedilebilirse işte bu Alevilik’tir.<br />
İslami Tutuculuk<br />
Önce İslami tutuculuğa, ardından Osmanlı’daki teokratik despotizme karşı Aleviler yaklaşık 1400 yıldır mücadele ediyorlar. Anadolu aydınlanması MustafaKemal ile Aleviler’i 1920’lerde bir araya getiren paydadır.<br />
Aleviler’in yüzüMustafaKemal aydınlanmasında olduğu gibi Batı’ya dönüktür. İnsan sevgisini kendine kıble kabul eden Aleviler’in yönü; demokrasiye, insan haklarına, laikliğe her tür ayrımcılığa karşı olmaya, kadın-erkek eşitliğine veBatılı değerler denilen çağdaş insan hakları değerlerine dönüktür.<br />
Kemalizm’in modernizm projesiyle Aleviler’in yaşam biçimi uyumlu bir birliktelik oluşturmuştur. Bugün Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne girebilme şartlarını bu modernizm projesi üretmiştir. İslam coğrafyasında hiçbir ülkenin değil de sadeceTürkiye’nin Avrupa Birliği’ne giriş meselesinin gündeme gelmesi bu farklılıktan ileri gelmiştir.<br />
Aleviler AB’den Yanadır<br />
Aleviler’in yüzü çağdaş, muasır milletler düzeni de denilebilen AvrupaBirliği’nden yanadır. Ama ulusal devletlerinden ve ulusal bütünlüklerinden en küçük ödün vermemek koşuluyla. AvrupaBirliği ile birliktelik mandacılık ekseninde değil, eşit ulusal onur çerçevesinde gerçekleşmelidir. Ulusal değerleri koruma kaygısı taşımadan ne olursa olsun AB’ye girme istemi mandacı bir ilişkiden başka bir şey değildir.<br />
Bir Paradoks<br />
İslam referanslı kesimler ve partileri adeta kendi varlık nedenleri olarak AB’ye girmeyi savunuyorlar. Bu görünüşte bir paradokstur. Ama, acaba kamuoyunun bilmediği işin başka bir yönü mü vardır? Türbanlı, şalvarlı, kara çarşaflı, puşili kadın-erkek eşitliğine miyop bakan bir yaşam biçimi Avrupalı yaşam biçimi ile ne denli uyumlu olabilir.<br />
Kendi dışındaki inançlara ve en yakınındaki Aleviliğe zındık, gavur, sapık diye bakan bir İslami anlayış Avrupa ile ne denli uyumlu olabilir. Zorunlu din dersleri vermeyi, katrilyonluk Diyanet işleri bütçesini sadeceSünni İslam’a harcamayı savunan anlayışın neresi AB ölçülerine uygundur.<br />
Laik yaşama, MustafaKemal’e ve laikliği savunan devletin en üst hukuki makamlarına yeri gelince boğanın kırmızıya gösterdiği refleksi gösteren zihniyetin neresi AB’ye uyumlu olmaktır. Son terör olaylarında terörü yapanların kökten dinci Müslüman teröristler olduğunu sağır sultan bile bildiği halde “İslam’a terör demek kanıma dokunuyor” diyen zihniyetin AB yaşam tarzı ile bir kan uyuşmazlığı sorununun olduğunu çok yakıcı bir tarzda göstermiyor mu?</p>
<p><strong>SORU</strong> 86: Son Zamanlarda Tartışılan “Alevilik Yeniden Tanımlanmalıdır” DüşüncesineNeDiyorsunuz?<br />
CEVAP: Alevilik, son 15 yıldır kullanabildiği tüm iletişim araçlarını kullanarak kendini ifade etmeye çalışıyor. Çünkü Alevilik, Osmanlı’da yasak olan bir İslami yorumun adıydı. Cumhuriyet ile ilk defa meşru oldu. Ama bu da fazla uzun ömürlü olmadı.<br />
İnançların tanımlanmaya gereksinimi yoktur. İnançlar, insanlar ya da bilgi edinmek isteyenler tarafından öğrenilmeye çalışılan olgulardır.<br />
Alevilik’in de tanımlanmaya ihtiyacı yoktur. TıpkıHanefilik, Şafilik veŞiilik gibi. Ya da Ortodoks, Katolik, Protestan, Anglikan vs. inançları gibi…<br />
İslam’daHanefilik nasıl ki İmam Hanefi’nin İslamiyet’i yorum tarzı ise, Şafiilik nasıl ki İmam Şafi ve onun öğrencilerinin İslamiyet’i yorum tarzı ise, Alevilik de İslamiyet’in Ehlibeyt denilen Hz. Muhammed’in hane halkı olan Hz. Ali, Hz. Hasan, Hz. Hüseyin ve onların iz sürücülerinin islamı yorum tarzıdır.<br />
Alevilik, Allah’a, Muhammed’e ve Ali’ye inanan, Kuran’ı kendi kutsal kitapları kabul eden bir yorumun adıdır.<br />
İslamiyet, Hz. Muhammed’in Hakk’a yürümesinden sonra daha önce var olan çelişkilerin çatışmaya dönüşmesine kısa zamanda sahne olmuştur. Bu çelişkilerin faturasını ise en ağır şekilde Ali yakınları ödemiştir.<br />
Bu çelişkiler İslamiyet’in yayıldığı coğrafyalarda yayılmıştır. Örneğin; Türklerin Arap dini olan İslamiyet’i hemen kabul etmemeleri kendilerine çok pahalıya mal olmuştur.<br />
Bu çelişkiler sonucu İslam içinde Hz. Muhammed’den sonra Hz. Ali ve yandaşları dışında oluşan yorumlar olan mezhepler İslam içinde iktidarı ele geçirmişler ve yüzyıllar boyunca egemenliklerini sürdürmüşlerdir. Bu durum Arap coğrafyasında olduğu gibi, Osmanlı coğrafyasında da uzun yıllar devam etmiştir.<br />
Tarih boyunca Alevilik’e yönelik her tür olumsuzluk İslam adına yapılmıştır. Alevilik açısından kendilerine yönelik dinsel şiddetin kaynağı tarih boyunca hep İslam adına yapılmıştır. Aleviler adeta İslam bu ise biz İslam değiliz deme noktasına gelmişlerdir.<br />
İşte ülkemizde son yıllarda Alevilik’in bu toplumsal özelliğinden faydalanarak bazı kişiler Alevilik’in bu toplumsal tepkisini; “O halde Aleviler İslam mı, değil mi? Alevilik din mi, değil mi? Aleviler’in İslamiyet ile ilişkisini yeniden değerlendirelim” gibi yönlendirmelere yönelmişlerdir. Halbuki bu durum her dinin içinde görünen olaylardır. Bu farklılıklar olmasaydı hiçbir dinde mezhep ve tarikat olmazdı. Musevilik içinde olduğu gibi Hıristiyanlık içinde de birbirinden çok farklı yorumlara sahip yorumlar vardır. Avrupa’da Ortaçağ’da yüz yılı aşkın zaman süren din savaşları Hıristiyanlık içindeki bu farklı yorumlardan kaynaklanmıştır. Adına din savaşları denilen savaşlar olmuştur.<br />
İslamiyet içinde de bu farklılıkların olması gayet doğaldır. Alevilik’i tanımlarken İslam’ın beğenmediğimiz yorumlarıyla kıyaslayıp İslam ile ilişkisini anlayamayız. Adres klasik Alevi kaynaklarıdır. Orada ise Alevilik İslam’ın sevecen, hoşgörülü, eşitlikçi, özgürlükçü bir yorumudur.<br />
Alevilik’e inanan milyonların Alevilik’in yeniden bir tanımı diye bir sorunu yoktur. Bu sorun anne ve babası Alevi olan ya da olmayan ama Alevilik’e dinsel olarak inanmayan bazı kişilerin sorunudur. Alevilik’i kendi ideolojik-siyasi çizgilerine yaklaştırma kaygısından kaynaklanan bir çabadır. Yoksa; Elbistanlı Alevi ile Edirneli Alevi’nin inancı arasında özde hiçbir fark yoktur. Tunceli’deki Alevi Dedesi ile Kaz Dağı’ndaki Çepni Türkmen Dedesi’nin yaptığı Cem özde aynıdır. Alevilik’in hiçbir temel kavramında inançlı Aleviler arasında özde bir fark yoktur.<br />
Alevilerin Alevilik’i tanımlama diye bir sorunu yoktur. Alevilerin sorunu, kendi inançlarını insan haklarının bir parçası olarak özgürce ifade edememeleri sonucudur.</p>
<p><strong>SORU</strong> 87: AlevileriKim Temsil Ediyor?<br />
CEVAP: İslam tarihinden itibaren sayarsak Alevilik’in 1400 yıllık tarihi var. Anadolu ile başlatırsak yaklaşık 700 yıllık tarihten söz ediyoruz demektir. O halde dün Aleviler’i kim temsil ediyorduysa, bugünde Aleviler’i o temsil ediyor. İslam tarihi söz konusu edilirse Aleviler kendileriniEhlibeyt ile temsili bir onur sayarlar. Anadolu konu olunca Aleviler’in temsilcisi aynı zamandaEhlibeyt’inde temsilcisi olan yer Hacı Bektaş Veli Dergahı’dır.<br />
Şeyhülislamlık kurumunu Osmanlı devleti bütçesi yaşatıyordu. Osmanlı’nın maaşını az bulan kadı veŞeyhülislamlar baktıkları davalardan zaman zaman rüşvet alıyorlardı. Bu durum sayısız Osmanlı arşivi belgeleri ile belgelidir. Alevi dedeleri ve babaları iseŞeyhülislamlığı tanımadıkları için devletten maaş almıyorlardı. Onlar ve kurumları halkın gönüllü olarak verdiği bağışlar, lokmalar olan Hakullahlar ile yaşıyordu. Hakullahlar, dergahta toplanıp hizmete dönüşüyordu.<br />
Cumhuriyet döneminde ise, din ve devlet işlerini düzenleyen kurum Mustafa Kemal zamanında laiklik ve Cumhuriyet karşıtı dinsel gericiliği engellemek ve aydın din adamı yetiştirmek için kurulan Diyanet İşleri Başkanlığı’dır. Diyanet İşleriBaşkanlığı, Mustafa Kemal Atatürk’ün vefatından sonra süreç içinde kuruluş amacından saptı ve devleti dinsel tehdit ile karşı karşıya bırakan bir kuruma dönüştü.<br />
Bugün 4 katrilyon liralık bütçesi, 100 bin camisi, 115 bin personeli ile Diyanet İşleriBaşkanlığı bir genel müdürlük olmasına karşın 5-6 bakanlığın bütçesinden fazla bütçeye sahiptir. Laik Cumhuriyet, adeta kendini yıkmak için sponsorluk yapmaktadır. Aleviler ise Cumhuriyet döneminde deŞeyhülislamlık yerine kurulan Diyanet İşleri Başkanlığı içinde yer almadılar. Cumhuriyet döneminde, Sünniler’i Diyanet İşleriBaşkanlığı ve o kurumun sponsorluk yaptığı bazı tarikatlar temsil ediyor. Aleviler’i ise, HacıBektaş Veli Dergahı temsil etmeye devam ediyor. Ama Cumhuriyet’in ilk yıllarında bazı gerici tekke ve zaviyelerle HacıBektaş Veli Dergahı veMevlana Dergahı’da ibadete kapatılıp müze yapılmıştır. Aleviler ibadetlerini gizli-saklı olarak sürdürmeye çalışmışlardır. Ama göçlerle birlikte kırsal ağırlıklı bu yapı giderek dağılmaya başlamıştır. HacıBektaş Veli Dergahı’na bağlı, Bektaşi ve Çelebi geleneği hiyerarşik yapısını korumaya çalışırken DoğuAnadolu ağırlıklı dede ocakları geleneği dağılma ile karşı karşıya kalmıştır. Merkezi birliktelik sarsılmıştır. Ocakzade dedelik kendini yeniden üretmede yetersiz kalmıştır. 80 yıllık Cumhuriyet döneminde gelenek zayıflamıştır. Osmanlı döneminde de olmayan merkezi örgütlenme iyice sarsılmıştır. 1990 yılının başlarında Türkiye’de ve yurtdışında özellikle Sivas olayları ile başlayan dernek ve vakıf biçimindeki Aleviler’in kendilerini ifade biçimi olan örgütlenmeler Aleviler’i bu biçimde buldu. Aleviler son on yıldır ellerindeki tüm iletişim ve kamuoyu oluşturma araçlarını kullanarak kendilerini tanıtmaya ve ifade etmeye çalıştılar. Önemli ölçüde bu konuda başarılıda oldular.<br />
OrasıKutuptur<br />
Derneklerin, vakıfların, federasyon ve benzeri Alevi örgütlenmelerinin yaptığı özverili çalışmalar için her türlü Alevi yurttaş ne kadar teşekkür etse yeridir. Fakat bu örgütlenmeler, Alevilik’in yüzyıllar sonucu oluşmuş inanç merkezlerinin yerine kendilerini koymamalıdırlar. Ülkemizin özgül koşullarından dolayı asli hizmetlerini yapamayan bu inanç merkezlerine yardımcı olmalıdırlar. Yaşanan tarihsel şartlardan dolayı organik örgütlenmesi kesintiye uğramış olan HacıBektaş Dergahı’nı öne çıkarmak ve onun şerefli önderliğinin gönül eri olmak her Alevi’nin görevi olmalıdır.<br />
HacıBektaş VeliDergahı tarihte olduğu gibi bugünde ülkemizdeki ve ülkemiz dışındaki bütün Aleviler’in, Bektaşiler’in temsilcisidir. O yüce makamdaki dede ise tüm Aleviler’in dedesidir. Orası kutuptur. OrasıSerçeşme’dir. Bu özelliği zaten hiçbir Alevi-Bektaşi tartışmaz. Bu nedenle son yıllardaHacıBektaş Veli Dergahı; şu derneğe bu derneğe, şu vakfa, bu vakfa, şu bakanlığa, bu bakanlığa, şu belediyeye veya bu belediyeye şu federasyona veya bu üst birliğe vs. bağlanmasını savunmak Alevilik’i Bektaşilik’i tam tanımayan dostlarımızın iyi niyetli düşünceleridir</p>
<p><strong>SORU</strong> 88: Milli Eğitim Bakanlığı Bünyesinde Okullarda Verilecek Alevilik DersleriNasıl Olmalı?<br />
CEVAP: Hükümet, yine bir süredir AİHM kararı ile birlikte okullarda ALEVİLİĞİN de ders olarak okutulacağını açıkladı. Bu gelişme daha çok AB’nin baskıları sonucu oldu. Yoksa bu duyarlılığın hükümetten kaynaklandığını sanmak safdillik olur.<br />
Zorunlu Din Dersleri, 12 Eylül Darbesi döneminde konuldu. Artık laik devletimizin hem resmi dini hem de resmi mezhebi olmuştu. Resmi dini İslam, resmi mezhebi ise, Hanefilik’ti.<br />
Hanefi olmayan Aleviler, Şiiler ve diğer inanç mensupları yok sayıldı.<br />
9 Temmuz 1990 tarihli genelge ile Hıristiyan ve Musevi çocukları dilekçe ile bu dersten muaf olabiliyor. Ama Aleviler için durum değişmedi. Alevi çocukları zorla inanmadıkları ibadet biçimini öğrenmek ve uygulamak zorundadır. Aksi halde sınıflarını geçemezler.<br />
Aleviler inançları gereği camide kılınan 5 vakit namazı kılmazlar. Camiye gitmezler. 30 gün tutulan Ramazan orucunu tutmazlar. Böyle olduğu için, okulda rahatsız edilmektedirler. Bu uygulama ne inanç özgürlüğüne ne de insan haklarına sığar.<br />
Söz konusu edilen, Alevilik Dersleri nasıl verilecektir? Dersin kitabını kim hazırlayacaktır? Bu dersi kimler verecektir?<br />
Eğer Alevilik dersi, mevcut kitapların içine üç-beş cümle veya üç-beş paragraf ilave edilecek bir uygulamadan ibaret olacaksa; bu uygulama olayı geçiştirmekten başka bir şey değildir. Bu yasak savmadır. Bu durum mevcut uygulamayı meşrulaştırmak isteminden başka bir anlam taşımaz.<br />
Alevilik İslamiyet’in Türkçe konuşmasıdır. Alevilik İslamiyet’in Türkçe yorumudur. İbadetin dili tümüyle Türkçe’dir. Ama Türkiye’de okullarda İslamiyet’in Türkçe konuşması olan Alevilik yasaktır.<br />
Bırakalım Avrupa’yı, ülkemizde azınlık sayılan ve sayılmayan Hıristiyanlığın değişik yorumları olan; Katoliklere, Ortodokslara, Protestanlara, Keldanilere, Süryanilere, Nasturilere kendi dillerinde ibadet serbesttir ama, Alevilere Türkçe ibadet yasaktır.<br />
Bu ayıp ta ülkemiz yöneticilerine yeter.<br />
Aleviliğin okullarda öğretilmesi bu saatten sonra adeta bir ucubeye çevrilmemelidir. Alevilik okullarda doğru düzgün öğretilmelidir. Milyonlarca insanın beklentileri ile adeta alay edilmemelidir.<br />
Bu uygulamanın düzgün biçimi kanımca şöyle olmalıdır.<br />
Alevilik Ders Kitabı mutlaka ama mutlaka Alevi kökenli uzmanlar tarafından hazırlanmalıdır. Bu konuda yeterli kadro ve çalışma mevcuttur. Nasıl ki bir Hıristiyan’a Şafii kökenli birinin kitap yazması uygun olmaz ise, bir Hanefi’ye bir Musevi’nin ders kitabı yazması uygun düşmezse bir Aleviye de bir Vehabi’nin ders kitabı yazması uygun düşmez.<br />
Neden Vehabi diyorum. Çünkü bugün Milli Eğitim’de ve Diyanet İşleri’ndeki hakim anlayış Vehabi Müslümanlığı yani Suudi Müslümanlığıdır. Bu İslami anlayış ise Aleviliğe yüz seksen derece aykırıdır.<br />
Aleviliği öğretecek derslere mutlaka ama mutlaka Alevi kültürü içinden gelen öğretmenler tayin edilmelidir. Milyonlarca insanın beklentileri ile adeta alay edilmemelidir. Böyle olmazsa hiç olmasın daha iyidir. Tabii “Zorunlu Din Dersleri” adı altında verilen “Zorunlu Sünnilik Dersleri” Aleviler için olduğu gibi hiçbir öğrenci için “zorunlu” olmamalıdır. Bu derslerde Alevilik’te seçimlik olmalıdır. Din dersleri zorunlu değil seçimlik olmalıdır. Zorunlu din dersi demek devletin bir dinin ya da mezhebin taraftarı olması demektir. Halbuki çağdaş laik demokrasilerde devletin dini olmaz. Vatandaşın dini ya da mezhebi olur. Devlet inançlar konusunda tarafsızdır, hakemdir.<br />
Devlet farklı inançlara mensup yurttaşları arasında ayrım yapamaz. Yaparsa devlet laik olamaz.</p>
<p><strong>SORU</strong> 89: Aleviler Ne İstiyor?<br />
CEVAP: Alevilik reel İslam’ın muhalif bir söylemidir. Dinler tarihi incelendiğinde görülecektir ki, her dine başlangıçta olmayan bazı kurallar sonradan girer. Dine sonraki zamanda katılan bu kurallar zamanla kesinlik kazanır ve dinin esasları arasında yer alır.<br />
Bu yeni kurallarla ortaya çıkan biçim, sonraları dinin başlangıçtaki gerçek biçimiymiş gibi kabul edilir. Halbuki bu yeni kuralların dine kabul edilip edilmemesi için hayli mücadele verilmiştir. Sonuçta, güçlü olan kesim diğer kesimlere kendi istemlerini zorla kabul ettirmiştir. Diğer dinlerin olduğu gibi İslam dinininde başına gelen budur. Kur’an-ı Kerim ve hadislerin Hz. Muhammed’in ölümünden sonra başa geçen halifeler tarafından farklı yorumu, farklı İslami anlayışları ortaya çıkarmıştır. Bu anlayışların giderek kurallaşması ve kurumlaşması mezhep ve tarikatlari oluşturmuştur.<br />
İslamiyet’in kısa zamanda farklı uluslara yayılması, farklı kültürel ortamlarla tanışması dinin kitabı Kur’an-ı Kerim ve peygamberin sözleri olan hadislerin Hz. Muhammed’in vefatından hayli sonra yazıya geçirilmesi bu farklı yorumlar için gereken zemini hazırladığı söylenebilir.<br />
Hz. Ali, Hz. Muhammed’in amcasının oğlu ve aynı evde kardeşi gibi yetiştirdiği biriydi. Hz. Ali aynı zamandaHz. Muhammed’in çok sevdiği biricik kızı Fatma’nın eşi idi.<br />
Ve Hz. Ali İslamiyet’i ilk kabul eden insanlardan biriydi. Hz.Muhammed, vefatından sonra kendi yerine geçecek kişi olarak Hz. Ali’yi düşünüyordu. Ama olay düşündüğü gibi olmadı.<br />
Hz. Muhammed’in vefatından sonra İslamiyet içinde ilk kırılma oldu. Halife Ebubekir oldu. Böylece İslam tarihinde Ali yanlıları yani Ehlibeyt yandaşları ile Ebubekir yanlıları ya da Emeviler oluştu. İşte yaşanan bir dizi tarihsel-toplumsal olaylardan sonra Ali yanlılarına; “Ali Şiası”, “Ali yanlıları” ve süreç içinde “Aleviler” dendi. Diğerlerininde bir kısmına “Sünni” dendi.<br />
Türkler islamiyetle, İslamiyet’in doğuşundan yani, 620 yıllarından yaklaşık 250-300 yıl sonra tanıştılar. Türkler İslamiyeti Türkistan’ı fethe çıkan Arap orduları ile tanıdılar. Bu fetihe karşı çok direndiler. Çok can verdiler, çok savaştılar. Sonuçta güç karşısındaİslamiyeti kabul etmek zorunda kaldılar. Kabul ettiklerinde ise, İktidarı elinde tutan Emevi İslamı değil, Muhalif olan Ali yandaşlığını benimsediler.<br />
Böylece süreç içindeTürkistan’dakiSufi-tasavvufi akım ile İslamiyet yeni bir Sentez oluşturdu. Bu oluşum Ahmet Yesevi, Lokman Parende, HacıBektaş Veli’de kendini ifade eden İslami yorumu oluşturdu. İşte adına daha sonraki yıllarda Alevilik-Bektaşilik denen oluşum budur. Emeviİslam’ın tersine, eşitlikçi, özgürlükçü, bölüşümcü, kadın-erkek eşitliğinden yana, 72 millete bir gözle bakan, insan sevgisini inancın merkezine koyan hoşgörülü bir İslami yorum böyle oluşur.<br />
İslamiyet, Arap yarımadası dışındailerledikçe farklı oluşumlar üretmiştir. İslamiyet ileMısır kültürü karışınca Fatimilik doğmuştur. İslamiyet ilePakistan-Hindistan kültürü tanışınca İsmailiye anlayışı oluşmuştur. İslamiyet Mezopotamya’da Şafiilik akımını, İran’da Şiilik anlayışını Türklerle tanışması sonucu ise Aleviliği oluşturmuştur. Yani Alevilik; İslamiyet”in farklı bir yorumudur. İslamiyet’in TÜRKÇEkonuşmasıdır. İslamiyete egemen olan anlayışa muhalif bir yorumdur. İslam tarihinde her tür haksızlığa tepki temelinde oluşan hümanist, sevecen, kıblesine insan sevgisini koyacak denli sevgi ile dolu bir yorumdur. Böyle olmanın bedelini ise çok ağır faturalarla ödemiştir ve ödemeye devam ediyor.<br />
Musevilik ve Hıristiyanlık içinde nasılki farklı yorumlar var ise, İslam içindeki farklı bir İslami yorumda Aleviliktir. Tıpkı; Hanefilik, Şafiilik, Hambeli, Maliki, Şii ve Vehabi vs. gibi…<br />
Aleviliğe, dinler tarihinde benzerlerinden daha tahammülsüz davranılmıştır. Alevilik tarihi boyunca hiçbir dönem kendini özgürce ifade edememiştir. Selçuklu ve Osmanlı dönemindeki uygulamalar adeta Arap-İslam dönemini aratmamıştır. Selçuklular dönemindeki Babai Başkaldırısında hayatını kaybeden onbinlerce Alevi bu dönem için anılacak örneklerden bir tanesidir. Osmanlı döneminde de; Pir Sultan Abdal Olayı, Kalender Çelebi Olayı, Şahkulu Olayı, Çaldıran Savaşı ve bitip tükenmeyen Celali Ayaklanmaları ile 2. Mahmut dönemindeki Yeniçeri katliamı bu dönemi karekterize eden tipik olaylardır.<br />
Alevilik, tarihte siyasi ve ekonomik gücü ellerinde tutan egemenlerin dini kullanarak oluşturulan iktidarına karşı olduğu için merkezi otorite tarafından sürekli hırpalanmıştır. Kendini ifadesi engellenmiştir. İktidarların teokratik niteliği özgürlükçü yorumun yaşamasını engellemeye çalışmıştır. Durum böyle olunca Alevilik kendini ancak gizleyerek, sakla***** yaşatabilmiştir. Tasavvufi ve batıni anlayış bu ifade biçiminin dışa vurumundan başka bir şey değildir. Alevi edebiyatı; nefesleri, duazları ile Bektaşi fıkraları böyle oluşmuştur.<br />
Aleviliğin kendini kısmen bile olsa özgürce ifade ettiği dönem, kurulan laik Cumhuriyet ile birlikte olmuştur. Ama buda kısa sürmüştür. Osmanlı’daki teokratik yapının temsili bir kurumu olan Şeyhülislamlığın yerine Diyanet İşleriBaşkanlığı ikame edince Alevilik kısa süren meşruyetini de yitirmiştir.<br />
Ülkemizde son 70 yıldır din işlerini düzenleyen kurum Bakanlığa bağlı bir devlet bakanlığına bağlı genel müdürlük olan Diyanet İşleriBaşkanlığıdır. DİB tüm yurttaşlardan kesilen vergilerden oluşan bütçesi ile sadece bir mezhebe hizmet vermektedir. Yani ülkemizde laik olduğunu iddia eden devletin dini tercihi olduğu gibi mezhep tercihide yapılmıştır.<br />
Devlet yurttaşlarının inancı karşısında tarafsız değildir. Devlet mezhepçi bir yapılanmayı son 70 yıldır ısrarla sürdürüyor. Halbuki laik bir ülkede devletin dini olmaz, mezhebi olmaz. Yurttaşların dini mezhebi olur. Devlet tarafsız, hakem olmalıdır. Ama bu özelliği ile devlet mezhepçi bir görüntü vermektedir.<br />
2005 yılı bütçesinden DİB’e ayrılan bütçe yaklaşık 2 katrilyondur. Bu, diğer din hizmetleri ve yan gelirlerle birlikte 3 katrilyon lirayı bulmaktadır. Bu bütçenin tamamı tek bir mezhebin hizmetine sunulmaktadır. Halbuki, bütçeyi oluşturan vergiler tüm yurttaşlardan alınmaktadır. DİB bünyesinde 100 bin din adamı bulunuyor. 100 bin cami var. 100 bin kişi içinde bir tek kişi Alevi yoktur. 100 bin cami var ama son yıllarda yapılan 3-5 cemevi ve dergah ülkemizde nüfusu 15 milyonu aşan Alevi toplumu için çok görülmektedir.<br />
Aleviler inançları gereği namaz kılmazlar, camiye gitmezler. Onların ibadetlerinin adı “cem”dir. Bunu da Cemevleri’nde ve dergahlarda yaparlar.<br />
Din Bütçesi, Azınlıklar ve Aleviler<br />
Türkiye kamuoyu bir süredir adeta AB ilerleme raporu veBaşbakanlık İnsan HaklarıKomisyonu raporunda sözü edilen “azınlık” kavramına kilitlenmiş bulunuyor. Her iki raporda “azınlık” olarak ifade edilen kesimler kendilerinin azınlık olmadığını ifade ettiler. Bu bağlamda Aleviler’de azınlık olmadıklarını ülkemizin kurucu ana unsuru olduklarını ısrarla ifade ettiler.<br />
Aleviler, azınlık kavramına yüklenen siyasi anlamdan dolayı kendilerini azınlık kabul etmediler. Birlik ve bütünlükten yana tavırlarını her zaman olduğu gibi yine ısrarla yinelediler. Bu durumdan elbette laik Cumhuriyet’ten, birlik bütünlükten yana ülkemizde bulunan sağduyulu kişi ve kurumlar elbette memnun oldular. Ama bu, ülkemizdeki şartların güllük gülistanlık olmadığını Alevilerin birçok sorununun çözüm beklediğini de unutmamak gerekir. Bunların başında ise, hormonlu yapısı birçok toplumsal kesimi rahatsız eden Diyanet İşleriBaşkanlığı geliyor.<br />
Kamuoyunda azınlık tartışmaları bitmeden 2005 yılı bütçesiTBMM’de görüşülmeye başladı. Türkiye’de din ve devlet işlerini düzenleyen kurum Diyanet İşleriBaşkanlığı’dır. Bu kurumun bütçesi de genel bütçeden ayrılan paydan oluşuyor. Bu kurum bir devlet bakanlığına bağlı bir genel müdürlüktür. Ama son 20 yıldır ayrılan bütçe bir genel müdürlük bütçesinden çok, en büyük bakanlık bütçeleriyle yarışıyor. Diyanet bütçesi ‘2004’ de 2 katrilyon TL. idi. 2005 yılında ise; yaklaşık 3 katrilyon TL. dir.<br />
Bu rakam tek tek, Cumhurbaşkanlığı, Başbakanlık bütçesinden büyük bulunuyor. Bu bütçe tek tek, KültürBakanlığı’ndan, Sosyal Güvenlik Bakanlığı’ndan, Köy İşleriBakanlığı’ndan, Milli Eğitim Bakanlığı’ndan, İçişleriBakanlığı’ndan vs. yüksektir.<br />
Diyanet İşleri, bu bütçe ile ülkemizde sadece bir mezhebe hizmet veriyor. Bu bütçe Aleviler’den de kesilen vergilerden oluştuğu halde Diyanet Alevilere hizmet vermiyor. Bu bütçe laik yurttaşlardan, ülkemizdeki müslüman olmayan yurttaşlardan, ateistlerden ve Şii veŞafii mezhebinden olan yurttaşlarında verdiği vergilerden oluşuyor. Ama onlarada hizmet vermiyor. Diyanet bütçesi haksız bir bütçedir. Helal bir bütçe değildir. Bu bütçeden yaklaşık 100 bin camide görev yapan 100 bin imam maaşını alıyor.<br />
Diyanete ayrılan bütçe genel bütçeden ayrılıyor. Genel bütçeye ise diyanet görevlilerinin haram dediği bir dizi gelir karışıyor. Örneğin, diyanet görevlileri içkiye haram der. AmaTürkiye’de içki, sigara vs.den alınan vergiler bütçede toplanır. Milli piyango, kumar, eglence yerleri, bar, pavyon hatta genelev vergileri bütçede toplanır. Diyanet İşleriBaşkanlığının katrilyonluk bütçesi alınan bu vergilerden oluşuyor. Peki dini bütün Diyanet İşleri uleması bu durumu nasıl içine sindiriyor. Gayri meşru ve haram denilen kaynaklardan oluşan paraları nasıl maaş olarak alıyorlar. Veya bu paralarla nasıl camiler vs. yapıyorlar.<br />
Aleviler azınlık değiller ama “Din bütçesi” söz konusu olunca Aleviler yok sayılıyor. Hiç hak sahibi sayılmıyor. Aleviler azınlık değil deniyor ama Alevilere okullarda zorunluSünnilik Dersleri öğretiliyor. Bu hata yıllardır sürüp gidiyor. Aleviler azınlık değil deniyor. AmaRamazan ayında tüm devlet ve özel TV’ler gazeteler, radyolar bir ay Ramazan programları yapıyor. Ama Aleviler’in inançları olan Muharrem Orucu, Hızır Orucu, Nevruz Kutlamaları yok sayılıyor. Aleviler azınlık değil deniyor ama ülkemizdeSünni yurttaşların İbadet yapmaları için 100 bin cami var. Azınlık sayılan Rumlar’ın, Ermenilerin, Musevilerin yüzlerce ibadet yeri var. Ama Aleviler’in son yıllarda yapılan 3-5 Cemevi AB yandaşı Ilımlı İslamcı hükümetimizi ve Başbakanı fevkalede rahatsız ediyor.<br />
Alevilerin ezici çoğunluğuTürk kökenlidir. Ve Aleviler İslamiyetin birçok yorumu gibi Hanefi, Şafii, Şii, Maliki, Hambeli farklı bir yorumuna inanıyorlar. İslamiyet’in Emevi yorumuna inanmadıkları için egemen yorum onları dışlıyor. Çoğunluk hakları denilen haklardan yararlandırmıyor. Kendilerini özgürce ifade edemiyorlar. Ve inançlarının gereği gibi ibadetlerini yapamıyorlar.<br />
Aleviler azınlık olmadıkları için yani gayri-müslim olmadıkları için onların haklarından da yararlanamıyorlar. Yani; Aleviler tarihleri boyunca (Atatürk dönemi hariç) ne çoğunluk haklarından yararlanabilmişlerdir. Ne de azınlık haklarından yararlanabilmişlerdir. Tam anlamı ile yok sayılmışlardır. İki arada kalmışlardır.<br />
Toplumda bugün bile ne yazıkki Aleviler ile ilgili olarak ayrımcılık yapılmaktadır. Devlet kapısı adeta Aleviler için kapılıdır.Tanınmadan memur, işçi vs. olan ise tanındıktan sonra ayrımcılığa tabi tutulmaktadır. Özel sektörün önemli bir kısmında Alevi olduğu bilinen kişinin işe alınma şansı adeta yoktur. Alınan ise tanındıktan sonra çalıştırılmaz.<br />
Aleviler inancı gereği camide kılınan beş vakit namazı bilmez, kılmaz. Ramazan orucunu tutmaz. Ama toplumsal yaşamda bu özelliklerini mahallede komşusundan, işte mesai arkadaşından, okulda sıra arkadaşından, askerde tertibinden saklamak zorundadır. Toplumda hâlâ 5 vakit namaz kılmayan kişiye vebalı gibi bakılmakta kafir sayılmaktadır. Cenaze namazı kılınmamaktadır. Aleviler “azınlık” olmak istemiyor. Ama bu saydığım ve sayamadığım ayrımcı uygulamalar içinde hiç mutlu yaşamıyor. Yani toplumsal yaşam bugün bile Aleviler için hiçte güllük gülistanlık değil. Ayrımcılık Alevinin canına tak etmiş bulunuyor.</p>
<p><strong>SORU</strong> 90: Aleviler, İslam AdınaYapılan Terör EylemlerineNasıl Bakıyor?<br />
CEVAP: İslam adına terör yapmanın tarihi ne yazık ki; ABD’deki İkiz Kuleler’e ve İstanbul’da iki sinagog ve İngiltere Konsolosluğu ile HSCB Bank’ın bombalanıp 50’yi aşkın insanın katledilmesi ile başlamadı.<br />
İslam tarihinde dini amaçlı terör İslam tarihi kadar eskidir. Cihat bunun sadece bir biçimidir. Bugün iktidarda olan yöneticiler bu terörün İslami olmadığını ne kadar gizlemeye çalışırlarsa çalışsınlar, İslam tarihinde bazı İslami kesimler amaçlarına ulaşmak için İslam’ın ilk dönemlerinden beri terörü hep genel geçer yol olarak görmüşlerdir. Bu uygulama, bazı dönemler bazı İslami grupların başvurdukları yöntem olmuş, bazı dönemler de İslami devletin yöneticilerinin başvurdukları yöntem olmuştur.<br />
İstanbul’daki son terör olayı da siyasal iktidarı elde etmeye yönelik, İslami esaslara göre, şer’i esaslara göre düzen kurmaya yönelik gerekirse İslam olan kişileri bile öldürerek yapılmış terördür. Bu ne ilktir ne de son olacaktır.<br />
Yakın tarihte bugünküBaşbakan’ın mahkumiyetine sebep olan Siirt konuşması da iktidarı almaya yönelik argümanlar taşıyan bir meydan okuma değil miydi? Bu mahkemenin mahkumiyet kararı ile de onanmış olmadı mı?<br />
Camiler, minareler, süngüler, askerler söyleminin acaba bugün İstanbul’u kana bulayan zihniyete cesaret vermediği söylenebilir mi?<br />
İslam adına siyasal iktidarı elde etmek için terör elbette bu son olaylarla başlamadı. İslam Tarihi’nde bunların ilki Hz. Muhammed’i bir gün yatağında katletmek için teşebbüs ile başladı ama Hz. Ali sayesinde başarısız oldu.<br />
Hz.Muhammed’in vefatından sonra ise bu yol adeta nerede ise genel geçer kural haline geldi. Dört halife dönemi esas olarak iç savaşlara ve halifelerin İslam adına katliamları ile geçti. Halife Ömer, Halife Osman ve Hz. Ali İslam adına iktidarı elde etmek isteyen İslamcılar tarafından katledildi.<br />
Bununla kalınmadı, Hz. Muhammed’in yani İslam dininin peygamberinin önce damadı, ardından torunları Hasan veHüseyin, biri zehirletilerek, diğeri tüm peygamber ailesi ileKerbela’da katledildi. Bunlara da mı İslam adına terör yaptılar, cinayet işlediler denemez?<br />
Bu gelenek burada da durmadı. Hz. Muhammed’in tüm soyu yani 12 İmamlar, din ve iktidar amaçlı olarak sırası ile katledildiler. Bütün bunlar İslam adına yapıldı. Bu yapılanların islami terör olmadığı söylenebilir mi?<br />
Peygamber Soyunun Katli<br />
İslamiyet’te terörPeygamber’in soyunun katliamlarla sona ermesi ile bitmedi. Gelenek devam etti. İslam yayıldığı coğrafyalarda hakimiyet kurmak için en sık olarak şiddete başvurdu. Bırakalım diğer milletleri, İslam ordularıTürkistan’a geldiğinde adeta taş üstünde taş bırakmadı. İslam ordusunun Arap komutanıKuteybe, Türkistan seferinde komutanlarına, “Ey müslümanlar, nereye giderseniz, her kim Türklerden bir baş getirirse 100 dirhem vereceğim” demiştir. Bunun üstüne Buhara’da kent yağma edilir. Türkler kılıçtan geçirilir. Kafaları kılıçlara geçirilenler dışında 50 bin Türk köle olarak götürülür. Halife Yezid, Dağıstan’da 14 bin Türk’ün boynunu uçurur.<br />
Türkistan’da Zalim Haccac, Semerkant’ı yağmalar, 40 bin Türk gencini esir alır. Cürcan’da bir defada 12 bin Türk’ün başı vurulur.<br />
X. Yüzyıl Arap tarihçi İbniHarkal bu bilgileri verdikten sonra köleler için bakın ne diyor:<br />
“En değerli köleler, Türk topraklarından gelenlerdir. Horasan’da bir köle çocuğun 3 bin dinara satıldığını sık sık gördüm.”<br />
Bu yazmaya çalıştıklarım İslam ordularının Türkistan’da yaptıklarının binde, milyonda biri bile sayılmaz. İslam orduları fetih amaçlı olarak diğer ülkelerin halklarına olduğu gibi Türkistan’da da 300 yıl boyunca egemenlik sağlamak için şiddetin her türüne başvurmuştur.<br />
Hizbullah’ın Mezar Evleri<br />
Tarihteki olayları bir yana bıraksak bile yakın zamanda yıllarca süren İran-Irak savaşında ölen canlar ve akan kanlar iktidar amaçlı İslam referanslı terör ve şiddet değilse nedir? Humeyni’nin siyasal iktidarı elde edip İslam Cumhuriyeti’ni kurduğundan beri yaklaşık 40 bin kişi İslamın iktidar olması için katledilmiştir. Humeyni rejiminin kendine karşı olanları vinçlerle cami avlularında idam ettiği günler tarih olmadı. YineSuudi Arabistan’da her Cuma cami avlularında darağaçlarında İdamlar devam ediyor. Bu yapılanları inler cinler değil, İslam adına ülkelerini yönetenler yapıyor. ÜlkemizdeSivas, Çorum, Maraş olayları İslam adına işlenen katliamlar değil miydi? PekiHizbullah’ın mezar evleri de mi İslam adına yapılmamıştır. Med Zehra Vakfı’ndan olanlarlaKonca Kuriş’i acaba cinler mi öldürmüştü?<br />
Terörün Adını Koyun<br />
İslam adına işlenen cinayetler açısından İslam tarihi hiç de olumlu bir referans değildir. Ne yazık ki bu gelenek bazı kesimler tarafından günümüzde de yaşatılıyor. İslamcı terörü kınamak, devekuşu gibi kafamızı kuma gömmekle olmaz. Bu terörün adını doğru koyup kınamakla olur. Ama siz tarihte bazı örneklerini saydığımız olayların tanımında miyopluk yaparsanız, bu miyop bakış açısı bugün de devam eder ve daha pahalıya mal olur.</p>
<p><strong>SORU</strong> 91: Aleviler, Türban Giysisi İçin Ne Düşünüyor?<br />
CEVAP: İslam; semavi bir din olarak önce Arap toplumuna 610 yılında geldi. İslam’dan önceArap toplumunda dinsel kaygılardan kaynaklanan bir örtünme yoktur. Kadınlar kendi şartlarına uygun olarak giyiyorlar ve gerekirse örtünüyorlardı. Giysi ya da örtünme dinsel bir buyruk değildi.<br />
İslam’ın ilk yıllarında MEKKE yıllarında kadınlar için örtünme yoktu. Çünkü herkes birbirinin eşini, çocuğunu, karısını, kölesini vs. tanıyordu.<br />
Örtünme İslam’da MEDİNE döneminde başladı. Bu da peygamber ailesinin kadınları için gelen bir yaptırımdı. ÇünküMekke’de olduğu gibi Medine’de herkes peygamber ailesinin kadınlarını tanımıyordu. Bu nedenle de kadınlara rahatsızlık verilmeye başlandı.<br />
Bu sırada ayet emri olarak gelen örtünmede sadece hür kadınlar için şart olur. Tüm müslüman kadınlar için farz değildir.<br />
O yıllardaki Arap toplumunda kadınlar 3’e ayrılır.<br />
a) Peygamber ailesine ait kadınlar ayetlerdeki örtünme esas olarak bunlar için getirilir.<br />
b) Peygamber ailesi dışındaki hür kadınlar (Kureyş kabilesinin kadınları)<br />
Kureyş kabilesinde bir kız çocuk ergenlik yaşına girince; “DIR” adı verilen uzun bir gömlek giydirilir. Bu gömlek de sadece hür kadınlara giydirilir.<br />
c) Köle ve cariyeler.<br />
O dönemde fiziki şartlar nedeni ile Arap yarımadası çok sıcak olduğundan kadın ve erkeklerde iç çamaşır giyme alışkanlığı yoktur. Erkekler bile uzun entariler giyerler. Köle ve cariyelerde de belli bir giysi biçimi yoktur. Köle ve cariyeler sahiplerinin isteğine uygun olarak giydirilir. Köle ve cariyeler de müslümandır. Ama onlar; “bütün müslümanlar kardeştir” hadisi şerifi kapsamı dışında algılanırlar.<br />
Köle ve cariyeler kadın olsun erkek olsun Kur’an’a göre bile, alınıp, satılır, miras bırakılırlar. Kendileri ile sahipleri efendileri; dilerse cinsel ilişki kurabilir, dilerse para karşılığı fuhuş yaptırır. Çünkü bunlar birer maldırlar. Özgürlükleri ise, para karşılığı ve sahibi isterse yapılan bir sözleşme ile olabilir.<br />
Kur’anda Örtünme<br />
İslamiyet’te örtünme olgusu da hemen oluşmuş bir yaptırım değil. O da namaz, oruç, cami vs. gibi süreç içinde belli bir “gereksinim” sonucu gerçekleşmiştir. İslamiyet’in ilk yıllarında kadınların örtünmesi Kur’an’da yoktur. Kur’anda kadınların giyimleri ile ilgili ilk ayet İslamiyet’in ortaya çıkmasından 17 yıl sonra 627’de dinsel kural olarak gelmiştir. O zamana kadar kadın istediği gibi giyiniyordu.<br />
Araplar, kadının örtünmesine; tesettür, hicap veya hımar diyorlar. Örtü olarak ise, cılbab terimini kullanıyorlar.<br />
Kur’anda Ahzap Suresi’nde (32-33) peygamber ailesine ait kadınlar için şöyle deniyor: “Ey peygamber eşleri!Siz herhangi bir kadın değilsiniz, Allah’tan korkarsınız erkeklerle konuşmada yumuşak davranmayınki yüreğinde çürüklük olan tama etmesin. Sözün iyisini söyleyin… Kırıta kırıta ziynetlerinizi belli ede ede yürümeyin.”<br />
Bu surede görüldüğü gibi kadınlara erkeklerle ilişkilerinde nasıl davranmaları gerektiği üstüne nasihatlerde bulunuluyor.<br />
Arap toplumunda başörtüsü; hür kadınlarla, cariyeleri (köleleri) birbirinden ayırmak için kullanılan bir giysidir. Bu sadece İslam’a özgü de değildir. Bu durum tarihte; Sümerlerde, RomaHukuku’nda, Cermen Hukuku’nda ve İslam Hukuku’nda vardır. İslam Hukuku’nda mal ne ise cariye de odur. Cariyeler müslüman da olsa başını örtemez. Ancak hür kadınlar başını örtebilir. Onlarda peygamber ailesi kadınları veKureyş kabilesi kadınlarıdır. Cariyelerin başını örtmesi yasaktır. Ahzap Suresi 59. ayette kadınlar için; “Cılbablarınızı (başörtünüzü) omuzlarınıza sarkıtın” diye gelen ayet Medine’ye göçten sonra peygamber ailesine ait kadınların örtünmesi ile ilgilidir.<br />
Yoksa çok örtünen iyi müslüman az örtünene ya da hiç örtünmeyene kötü müslüman veya kafir denemez. Kadınların saçlarının bir tek telinin bile görünmemesi gibi örtünme hatta görmeyi engelleyecek kadar gözlerin kapanması kadar örtünme son yıllarda ortaya çıkan aşırılıklardır. Bunların Kur’an’daki örtünme olgusu ile direk ilgisi yoktur.<br />
Bizde belli bir yaştaki kadınlar yani orta yaşın üstündeki kadınlar daha da sıkı örtünüyorlar. Halbuki Kur’an’da, Nur Suresi 60. ayette; “artık nikah arzuları kalmamış, evlattan kesilen kadınları, süslerini göstermek için ortalıkla dolaşmamaları şartıyla örtülerini bırakmalarında kendileri için bir günah yoktur” deniyor.<br />
Günümüzde şeriatı savunan siyasal İslamcı bir kesimin kadınların örtünmesini namus ve dinsel buyruklarla özdeşleştirerek kendilerine bayrak edinmeleri ile Kur’an’daki örtünmenin örtüşmediği görülüyor.<br />
Bakın din esasına dayalı devleti savunan bir islamcı yazar olan MustafaKaplan örtünme ile ilgili olarak türban nedeni ile kaydı üniversiteye yapılmayan öğrenci velilerinin; “bizim çocuklarımız cahil mi kalacak?” söylemi karşısında 22.11.1997 tarihli Akit gazetesinde ne diyor:<br />
“Dokuz yıllık öğretmenlik yapmış eski bir eğitimci olarak iddia ediyorum ki, bugünkü sistem içinde cidden ‘din eğitimi’ verilmemektedir” dedikten sonra; “İslam’a göre çocuklarımızın evvelemirde öğrenmesi “farz-ı ayn” olan ilimler, “İman ilimleridir” diye din kitaplarında belirtilmiştir. Bugünkü okullarda ise bu bilgiler yoktur. Öyle ise, okula alınmayan çocukların değil, gidenlerin bile bu bilgilerden mahrum olduğu bir vâkadır.<br />
Farz-ı kifâye sayılan diğer bilgilerin ise bütün Müslümanlarca öğrenilme mecburiyeti yoktur. Bir grup erkek Müslümanın onları öğrenmesi “dinen” kafidir. Amma, farz-ı ayn olan ilimleri öğrenmek, kadın ve erkek herkese mecburidir. O ilimler ise bugünkü mekteplerde öğretilmiyor. Daha ne diyeyim?..<br />
Şeriat, bir Müslüman kadının, hastalanması halinde bir erkek tabibe gitmesinde mahzur görmemektedir. Lakin, kadın Müslümanların doktor olmaları diye bir mükellefiyet yoktur. Hele bugünün şartlarında, erkeklerle karışık bir eğitim mecburiyeti altında tahsile gidilmesine şer’i cevaz bulmak mümkün değildir. Yani, bayan doktorun bir erkek hastasının şer’an bakılması haram olan uzuvlarına bakması, kadın hastasının dahi şer’an bakılması yasak olan organlarına bakması, bir başka “haram” fiildir.<br />
Hasbelkader bu mesleğe girmiş kardeşlerimiz, en azından meselenin şer’i cihetini bilerek devamlı tevbe istiğfar etmeli değil midir?Ya bizim şu inancımız “doğru” ise, ahirette sıkıntı çekme ihtimali doğmaz mı? Aktardığımız hüküm yanlışsa bile, tevbe etmenin kendilerine bir zararı olmaz ki…”<br />
Akit yazarı MustafaKaplan’ın yazısından yapılacak çıkarsamadan üniversite önündeki türban sorununun esas olarak İslam’dan kaynaklanmadığını islami eğitim yapmak isteyenler için bu adresin yanlış olduğu görülüyor. Ama siyasi İslamcılar halkın namus ve din hassasiyetinin örtüştüğü bir sorun olan türban sorununu bakalım daha ne kadar sıcak tutacaklar.<br />
Türkmen Alevi kadını ise, kendi tarihi boyunca hiçbir zaman Tanrı’ya ulaşmanın yolu olarak giydiği giysiyi seçmemiştir. Bunu giydiği giysinin kumaşının metresi ile ölçmemiştir. O bu işin, metre ölçüsü ile değil, ancak gönül ile gerçekleşebileceğinin bilincindedir. O nedenle namusunu da, giysisinde kullandığı kumaşın metresine orantılı olmayacak denli gerçekçi ve aydınlanmacıdır<br />
<strong><br />
SORU</strong> 92: DiyanetBütçesi İçin AlevilerNeDiyor?<br />
CEVAP: Ülkemizde din işlerini, Başbakanlık’a bağlı bir genel müdürlük olan Diyanet İşleriBaşkanlığı yönetiyor. Diyanet İşleriBaşkanlığı’nın 2007 yılı bütçesi 4 katrilyon liradır. Bu rakama diğer bakanlıklardaki din hizmetleri dahil değildir. Örneğin TRT’deki dini içerikli programlar, Milli Eğitim Bakanlığı’ndaki din dersi öğretmenleri, kitapları, Bayındırlık veKöyişleriBakanlığı’nın yaptırdığı camiler, imam hatip okulları, Kültür Bakanlığı bünyesinde yayınlanan dini kitaplar, diğer yayınlar, Dışişleri, İçişleri, Ulaştırma bakanlıklarına bağlı dini inanca yönelik hizmetler vs. bu bütçeye dahil değildir.<br />
Ayrıca devasa bir holding gücünde olan Diyanet İşleriBaşkanlığı Vakfı’nın yönettiği katrilyonlar, Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne bağlı yaklaşak 15 bin dini vakıftaki bu bütçe kapsama alanı dışındadır. Buna bir de ismi bilinen ve bilinmeyen tarikat, cemaat vs. tarzındaki grupların mal varlığını ilave etmek gerekir. Buna benzer gelirlerle yıllık bütçe yaklaşık yılda 3 katrilyon lirayı rahat bulur.<br />
Diyanet İşleriBakanlığı bütçesi genel bütçeden ayrılan paydan oluşuyor.Bizdeki Hanefi İslami kesimde fetva vermeyi çok seven din adamlarımız her konuda fetva verirler. Ama şu Diyanet İşleriBaşkanlığı bütçesi konusunda dut yemiş bülbül gibi susarlar. Bu zihniyete göre faiz haramdır. Peki Devlet esas işleri faiz olan banka ve finans kurumlarından da vergi alıyor. Bu vergiden Diyanet İşleriBaşkanlığı da kendi payına düşeni almıyor mu? Devlet bütçesinde eğlence sektörü (içkisiyle, kumarıyla, dansözüyle) var. Kaçakçılık yapanlar da aynı zamanda vergi mükellefi. Onlardan da devlet vergi alıyor. Hortumcular da vergi mükellefi. Onlar da, az da olsa vergi veriyorlar. Beyaz kadın, esrar, eroin, uyuşturucu ticareti yapanlar da vergi mükellefi. Tüm içkili yerler, gazinolar, restoranlar, birahaneler, oteller, gece kulüpleri de vergi mükellefi.<br />
Onlar da vergi veriyor.<br />
Her türlü, açık-gizli hırsızlık da vergi veriyor.<br />
Bilmem unuttunuz mu? Yakın zamana kadar 3-4 yıl üst üste vergi rekortmenimiz bir genelev patronu idi. Bu Matild Manukyan’dı. Yani en çok vergiyi o veriyormuş.Bizde genelevlerin patronu bizzat devlettir. Belediyeler ihaleyle genelevlerin işletmeciliğini satarlar. Tabii bu kazanç da bütçeye vergi geliri olarak eklenir.<br />
Diyanet İşleriBaşkanlığı’na bağlı 115 bin diyanetçimiz bu kazançlardan oluşan bütçeden aldıkları maaşı kendi İslami anlayışlarına göre helal görüyorlar mı? Hani faiz haramdı? Hani gayrı-meşru kazançlar haramdı? Peki sizin maaşlarınız bu kazançlardan alınan vergilerden geliyor.<br />
Siz hiç rahatsız olmuyor musunuz? Camilerin inşaatı bu para ile yapılıyor. Bundan hiç rahatsızlık duymuyor musunuz?<br />
Devlet doğal olarak ülkemizdeki her toplumsal kesimden vergi alıyor. Diyanet İşleri’nin Atatürk karşıtı, laiklik karşıtı tavrını benimsemeyen Hanefi, ama laik yurttaşlarının size haklarını helal ettiğini sanmıyorum. Ülkemizdeki gayrı müslimlerin, sosyalistlerin, ateistlerin, başka inançlarda olanların da kendilerinden zorunlu olarak kesilen vergilerin size maaş ve cami yapımı için verilmesini helal edeceklerini sanmıyorum. Ülkemizde bulunan nüfusun en az dörtte birini oluşturan Aleviler’in-Bektaşiler’in, nüfus olarak 70 milyonun yaklaşık 20 milyon insanın da, rızası-hilafına verdikleri vergilerin Diyanet İşleri Başkanlığı’na gitmesini asla doğru bulmuyorlar ve helal etmiyorlar.<br />
Laik Cumhuriyet’ten yana Alevi-Sünni ve diğer inançlardaki yurttaşlar verdikleri zorunlu bütçe ile laiklik karşıtlarına laik Cumhuriyeti yıkmaları için sponsorluk yapmak istemiyorlar. Bu ayıbın bir an önce kalkmasını istiyorlar. Kuran-ı Kerim’de bir ayet var. Bunu ilahiyatçılar iyi bilirler. Cenab-ı Hakk diyor ki; “Yaptığınız her hatayı affedebilirim. Bir tek günahı affedemem. O da kul hakkı yemenizdir. Sakın karşıma kul hakkını yemiş olarak gelmeyin.” Peki bu bütçeye karşı olan, size hakkını helal etmeyen, milyonların hakkını daha ne kadar yemeğe devam edeceksiniz. Sizde en küçük etik ve vicdani sorumluluk yok mu? Cenab-ıHakk’ın bu açık beyanı sizi hiç rahatsız etmiyor mu?<br />
Ben diyecek başka bir şey bulamadım. Ya siz?</p>
<p>SORU 93: MumSöndürmek Nedir? Aleviler Mum Söndü Yapar mı?<br />
CEVAP: Mum söndürmek kavramı, Aleviler’in anne, bacı tanımaksızın cinsel ilişkiye girdiklerini ifade etmek için kullanılan bir kavramdır. Ne yazıkki bazı bağnaz kesimler yakın zamana kadar bu iftirayı Aleviler için yapıyorlardı.Hatta saygın sayılan; “Redhaus” gibi BernaMoran’ın Türkçe sözlüğü gibi piyasada bulunan 10 civarındaki sözlükte bu kavrama bu anlamın verildiği görülmüştür.<br />
Bu tamamen yalandır. Alevi toplumunun namus anlayışı ile diğer Türkler arasında bir fark yoktur.Bu, Alevi düşmanı bağnaz bazı kişi ve çevrelerin iftiralarıdır. Bunun olası kaynağı ise, Aleviler’in kadın-erkek ilişkilerinde daha eşitlikçi, özgür bir anlayışlarının olmasıdır. Bu zihniyette kadın ve erkeğin göz, göze gelmesi göz zinası sayılırken, Aleviler de kadın-erkek birlikte ibadet yapılması bu tutucu kesimleri rahatsız etmektedir. Bu iftiranın kaynağı Alevi toplumundaki kadın-erkek ilişkilerindeki eşitlikçi tutumdur.</p>
<p><strong>SORU</strong> 94: Türkler’de İçki İçilir mi?<br />
CEVAP: Aleviler içki içerler. İçki içmek eski bir Türk geleneğidir. Türkler Asya kökenlidir. İçki yapımı ve kullanımı Asya’da, Türk boyları arasında çok eskiden beri biliniyor, yapılıyor ve kullanılıyor. İçkiTürk toy ve şölenlerinin vazgeçilmez eğlencesiydi. Oğuz Kağan Destanı’ndaDuylı Kayı’nın kardeşiİrki’nin han olması töreninde hayvan derilerinden oluşturulan havuzların birine rakı, ikincisine kımız, ötekineyse yoğurt doldurulur. Bir ay geceli-gündüzlü toy-düğün yapılır. Köl İrkil Han, “kımızlı kadeh” sunar. Korkut “kımız içer”.<br />
Çin kaynakları HunTürkleri’nin (Hu-yung-nu) “kımız içip, kımız şölenleri” düzenlediklerini yazar. Aynı kaynaklar Göktürkler’in (Tu-Kiu) “kısrak sütünden yapılmış kımız kullandıklarını ve sarhoş oluncaya dek içtiklerini” yazar. Dede Korkut öykülerinde “göl gibi kımız sağdırıldığı”ndan söz edilir. YeniMüslüman olan Oğuzlar’ın içki geleneklerini henüz sürdürdüklerinin de kanıtıdır bu. Kırgızlar’ın ManasDestanı’nda içkili toylar şölenler anlatılır.Selçuk-Name Gün Han’ın şöleninde “kımız” içildiğini yazar. Alaaddin Keykubat yönetime gelirkenKonya’da “kımızlı şölenler” düzenler. Oktay Kağan’ın yönetime gelişinde “altın kadehlerde” içki dağıtılır. Uluğ Bey’in düğününde kadınların da katıldığı törende “bolca içki tüketilir”. İbniArapşah bunlardan “nefretle” sözeder. Timur’a elçi gönderilen İspanyol Klaviyo, Timur’un verdiği yemekte “içkiler içildiğini” anlatır. İbniBatuta Kırım ve Özbek saraylarında beyler ve hatunlarca ağırlanmış, “kımız ve boza” sunulmuştur.<br />
İçki içme geleneği,SünniSelçuklu, Babür ve Osmanlı hanedanlıkları dönemlerinde de vardır. Birer İslam devletleri olmalarına karşın; içki içilir ve toplumun bir adeti olarak sürer. Selçuklular’da “şarap kuyuları”, “şarapnazırları (-bakanları)” ve “şarap askerleri” vardır. Şarap askerlerinin görevi şarap kuyularına zehir atılmasını önlemektir. Şarap içmenin, Sünni inancın egemen olduğu bir devlette, üstelik resmi çevrelerce sürdürüldüğünü ve kadrolaştığını görüyoruz.<br />
İçki, Osmanlılar döneminde de yaşatılır. “LütfiPaşaTarihi”nde Osman Bey”in beyliğini kurduğunda kendisine “türlü ballardan ve kımızlardan” içkiler sunulduğunu yazar. II. Murat dönemi tarihçilerinden Yazıcıoğlu Ali Efendi “kadınlı-erkekli yiyilip içilen şölenler”den söz eder. IV. Murat 05.08.1634’de içki yasağı getirirse de bunun önüne geçememiş, yasağa bizzat kendisi uymamıştır. Bilindiği gibi Osmanlı sarayının şarap gereksinimi Kıbrıs’tan karşılanıyordu.<br />
İçki Anadolu’da Hititler’den beri bilinir. Hititçe’de “Vain-Vien” sözü vardır. Şarap anlamına gelir. Anadolu-Yunan Tanrıları’ndan Dionizos’da şarabı simgeler. Anadolu’da Dionizos şarap ve bereket törenleri yapılırdı.<br />
İçki ve şarabın bir başka kaynağı da İran’dır. Cem (Cemşit) şarabın bulucusu olarak bilinir. Gökten inen ışık yerden bir üzüm asması bitirir. Cemşit bu asmanın üzümlerini sıkarak, içki yapar ve çevresindekilere içirir. İran’da içkili toplantılarının kaynağı budur.</p>
<p><strong>SORU</strong> 95: İslam Kaynaklarında İçki Var mı?<br />
CEVAP: İçkinin İslam Kaynağı: Duruma bakılırsa, Hz. Muhammed döneminde içki yasak değildir. Yalnız insanlar özendirilmez de. Halife Ömer’in yönetimi döneminde komutanlardan Huzeyfe’nin şikayeti üzerine Ömer döneminde yasaklanarak içene “seksen değnek vurulması” cezası getirilir. Tarih, yaklaşık 638’lerdir.<br />
Kuran’da “şarap” sözü bilinen içki anlamında geçmez. Yalnız “hamr” sözcüğü ile, sarhoş edici nesne anlamında “sekr” geçer. Kuran’da içki yasağı yoktur. İçki keyf verici “güzel rızklar” arasında sayılır. İnsanlar bir tarımsal tekniğe, üretime özendirilir. Hurmadan ve üzümden şarap üretimi bunlardan biridir.<br />
“Hurma ağacının meyvalarıyla üzümlerden de şarap yaparsınız, güzel bir rızk elde edersiniz; şüphe yok ki bunda da akıl eden topluluğa bir delil var” (Nahl, 67).<br />
Kuran’da cennet tanımı ve betimlemesi yapılır. Her türlü güzellikler ve zevklerin burada olduğu, bu tür şeylere ancak cennetde ulaşılacağı yazılır. Ulaşılacak şeylerden biri de “şarap”tır.Bir bakıma “şarap” ödül olarak sunulur.<br />
“Çekinenlere vadedilen cennet, şöyledir âdeta; Orda su ırmakları var, bozulup kokmaz ve süt ırmakları var, lezzetleri bozulmaz ve şarap ırmakları var, içenlere sâfi lezzet ve bal ırmakları var, süzme ve onlara, orada bütün meyvalardan sunulur ve rablerinden yarğılama var; buna nail olan, o kişiye benzer mi ki ateşte ebedidir ve kaynar sularla sulanır da onların barsakları parçalanmaktadır” (Muhammed, 15).<br />
Şarap, cennete gidenlereTanrıca sunuluyor. Akla şu geliyor; şarap “kötü” ve “haram” olsaydıTanrı tarafından sunulmazdı.<br />
“Üstlerinde, ipincecik yeşil ve ipek elbiseler, kalın ipekten dokunmuş libaslar vardır ve gümüş bilezikler takınırlar ve rableri, onları tertemiz bir şarapla suvarır” (Al-Dahr, 21).<br />
Kuran’da ölçülü içme önerilmiştir. “Şarabın katresi haramdır” anlayışıyla tüm üzüm bağlarını bile söktürmeye kalkışan softa zihniyeti görülmez. “Haram”dır diye bir buyruk ta verilmemiştir.<br />
“Ve birbirlerine öyle bir kadeh sunarlar ki içtikleri şarabın sonucunda ne boş şeylerden bahsediş var, ne günaha giriş” (Al-Tûr, 23).<br />
Ölçülü olmayla, ama aynı zamanda içkinin de serbest oluşuyla ilgili şöyle bir ayet daha vardır.<br />
“Sana şarap ve kımızın hükümlerini soruyorlar. De ki: İkisinde de hem büyük günah var, hem insanlara faydalar var; fakat günahları, faydalarından daha çok. (…)” (Bakara, 219).<br />
Kuran, içmenin zarar ve yararları üzerinde durur. İçilmemesini önerir.Yasaklamaz, içmemeyi özendirir.<br />
“Namaza yaklaşmayın ne söylediğinizi bilmeyecek kadar sarhoşken (…)” (Nisa, 43).<br />
İçkiyi çok kullanmanın toplumda huzursuzlukların kaynağı olacağına değinilerek, ölçülü olma istenir.<br />
“Ey inananlar, şarap, kumar, tapınmak için dikilmiş olan taşlar, fal için kullanılan oklar, ancak Şeytan’ın işlerinden ve birer pisliktir bunlar. Bunlardan kaçının da muradına erenlerden olun” (Mâide, 90).<br />
“Şeytan şarap ve kumarla sizin aranıza düşmanlık ve kin salmak ve sizi Allah’ı anmaktan ve namazdan menetmek ister” (Mâide, 91).<br />
Kuran’da “cennetlikler” şarap içerler. Kendi halinde kimseye zarar vermeden içenlereKuran yasaklama getirmez, dahası hoşgörür. İçki içmenin ideal biçimini belirler.<br />
“Kaynakları meydanda, akıp duran şarap ırmaklarından taslar sunulur onlara, bembeyazdır o şarap, lezzetlidir içenlere, orada ne bir sersemlik var, ne de sarhoş olurlar” (Al-Sâffat, 46-47-4.<br />
İslami-Tasavvufi çevreler hiçbir zaman içkiye yasaklayıcı gözle bakmamıştır. İçki yasağı “ham sofu” çevrelerin anlayışıdır. “Vilayetname” Mevlana ileTebrizliŞems’in sohbetlerinde şarap içtiklerinden söz eder. Alevi-Sünni “Rum Abdallarının içkiye düşkünlükleri bilinir. Bayezıd-ı Bistami, Feriduddin-iAttar, Muhyiddin-i Arabi veŞems-iTebrizi gibi mutasavvıfların tütün ve benzeri şeyler kullandıkları çeşitli kaynaklarda belirtilmektedir.</p>
<p><strong>SORU</strong> 96: Aleviler’de-Bektaşiler’de İçki Var mı?<br />
CEVAP: Bektaşiler “Dem” denilen içkiyi (rakıyı) insanları ölçmek, denemek, ölçülü davranmalarını sağlamak amacıyla (“mihenk taşı”) Akyazılı Sultan’ın soktuğunu kabul ederler. Doç. Y.N. Öztürk’seBektaşilerde şarap içmenin (demlenme)Balım Sultan’la töreleştirilen “İslam dışı bir tavır” olduğunu yazar. Demek ki içki (dem) 16. yüzyılda Alevi-Bektaşi Cem’lerine girmiş olmalıdır.<br />
İlahiyat profesörü Fığlalı’nın da belirttiği gibi genel Alevi-Bektaşi topluluklarında dolu “ibadet hükmünde” sayılır. Eski Türk tarihindede içki “saçı” lokma sayılır. Cem’de büyük bir saygıyla” anılır. Kurban yenilmesi sırasında “kesinlikle dolu içilmez.” Orta Anadolu ve Doğu Anadolu’da dolu olarak şerbet verilir. Yörelere göre bu gelenek, farklı sürdürülür. Yozgat’ta Erkânlı köylerinde Cem’de yaşlılar adabına göre dolu içerler. “Pençeli” kesim içmez. Malatya, Erzincan veTunceli yöresinde de Cem’de dolu alınmaz.<br />
İçki Alevilerde “Kırklar Meclisi”nin bir anısı olarak kutluluk kazanmış ve dolu adıyla ayinin bir parçası durumuna sokulmuştur. Bilindiği gibi “Kırklar Meclisi”nde bir üzüm tanesinden çıkarılan şıra “Kırkları” esrik kılar. “Kırkı bir can olur”. Alevilik’teki paylaşımcılık ve birliktelik anlayışları bu tür mitolojik anılardan temellerini bulur.<br />
Alevi-Bektaşi Cem’lerinde dolu kullanımı İslami kaynaktan değil, Ortaasya kaynağından gelmektedir. EskiTürk örf ve adetlerinin İslami bir cila altında yaşatılmasıdır bu gelenekler OrtaasyaTürkleri’nde. Şamanlıkta kurbana “Tolu/Dolu” denilirdi. Günümüzde Alevi toplumlarındaki kurbanın “tığlanması”daŞamanilik kaynaklıdır. Asya gelenekleri Anadolu’da da sürdürülmüştür.<br />
İçki Alevilik’te bir eski geleneğin sürdürülmesidir. Yoksa, Aleviliğin temel ilkesi, kuralı değildir. İçki içme ve Cem’lerde dolu kullanma genel olarak yoktur. İçki, ölçülü olmanın bir yoludur. Yoksa “Üss-iZafer” kitabında yazarıMehmet Esat’ın 1826’lardaBektaşi tekkelerinin kapatılmasında bütün tekkelerde alkollü içkiler bulunduğu, “içki şişelerinin ağızlarına Kuran sayfalarının tıkaç yapıldığı” türündeki savları bir Alevi-Bektaşilik düşmanının suçlamalarıdır. Bilindiği gibi M. Esat Bey II. Mahmut’un, Yeniçeriliği ve Bektaşiliği kaldırmak için göreve getirdiği bir vakanivüstüdür.Bu olayların kuramcısı odur. Yansız ve nesnel yazacağı doğallıkla kuşkuludur.<br />
Alevi-Bektaşi şiirinde içki / dem / doluya yer verilir. Esriklikten, esrik olmaktan söz edilir. Fakat bu içip sarhoş olmak anlamında değildir. Sevdiklerinin aşkıyla mest olmak anlamındadır.Tanrısıyla birleşmek, peygamberiyle, çok sevip yücelttikleri Ali’yle tıpkı “Kırklar Meclisi”ndeki gibi özbenliklerini eritip, birleştirmek anlamındadır. Viranı, “Ali’dir kadehim, Ali’dir şişem”, Dertli, “Getir saki mey engürü, ki el tutmaz ayak tutmaz / Anı Zahid yasak ettiyse, aşk ehli yasak tutmaz”;Kararsız Veli, “Anun içün esürük sarhoşlaruz/içtiğimiz kadeh doludur bizim”;Pir Sultan, “Dolumuz içeliden ezelden / Münkir ne bilir evliya sırrından”;Teslim Abdal, “Doldurdu doldurdu bir dolu verdi / Ol Hızır’ın yeşil eli sabahtan”; PirMehmet, “Sun elinden içem kudret dolusun/Senin aşkın beniMecnun eyledi”, Kul Şukri; “Gerçekler Ali’den dolu içtiler / Yedi nefisten ruhların seçtiler” Harabi;<br />
“Biz içeriz bize yoktur vebali”,<br />
“Ehline helaldir, na ehle haram”.<br />
derlerken bunu amaçlamışlardır, yoksa sarhoşluğu değil.<br />
Dolu içmenin alışkanlık olduğu Alevi-Bektaşi yöreleri vardır. Genel bir kural olmamakla birlikte tüm Alevi-Bektaşi topluluklarında dolu “Hak dolusu”dur, “Hünkar HacıBektaş Veli dolusudur”, “Gerçek Erenler dolusudur”.Saygıyla alınır, edeple içilir. Ayinin bir bakıma kaçınılmaz bir öğesidir. Kutsal bir havada içilen doludan kötü bir sonuç beklenemez. Bir “günah” doğmasına olanak yoktur. Öylesi bir ortam da zaten yoktur.<br />
HacıBektaş Çelebileri’nden A. Celalettin Ulusoy’un gözlemleri ve değerlendirmeleri ilginçtir. Dem toplumda olumsuz değil, olumlu etki yapar. Toplantılarda “edep” içerisinde dem alınması toplumsal dostluk ve kardeşliği doğurur, kanısındadır. Şöyle diyor:<br />
“Alevi-Bektaşi yolunda, demin belli ölçüler içinde dostluğa ve kaynaşmaya yönelik muhabbet havası içinde içilmesi, toplumsal yaşantıda olumlu etkiler göstermiştir. Düğünlerde, özel ziyafetlerde ve benzeri törenlerde bir Alevi-Bektaşi’nin cana yakınlığı yanında, terbiyeli ve saygılı davranışı hemen dikkati çeker. Bu toplumsal yaşantıda yapılan eğitimle, toplumsal yapıda barış, kardeşlik yolunda gerçekleştirilen bir başarıdır. İnsanların vazgeçemediği içki içme eğilimi, terbiye ve ahlâk kuralları içinde, disiplin altına alınmıştır. Edep dışı, incitici hareketlere ve hafifliklere meydan verilmeden, insan yaşantısına hoş bir hava ve renk getirilmiştir.”<br />
İçki, Alevi-Bektaşiliği’nin bir kuralı, ilkesi değildir. Edep-Erkânı arasında da temel olarak yer almaz. Her Alevi-Bektaşi yöresinde de içilmez. Birçok Sünni veSünni yöresi de içki kullanır. Oysa, Alevi-Bektaşilerde içki kullanmanın (dem alma) bir adabı (kuralı, ilkesi) vardır. İçki, kişiler ve topluluklar için bir “mihenk taşı”, bir kişinin erdemlik ölçüsü olarak algılanır. Alevi-Bektaşiler içkiyi bir “nefis terbiyesi” olarak görürler. Dem, ayinlerde alınır ve kutsal bir saygınlığı vardır.Yerine göre sözü-sohbeti açar, insanları birbiriyle kaynaştırır. Toplumsal dostluk ve kardeşliği sağlar.Bu yanıyla da olumlu bir işlev üstlenmiş ve olumlu bir görevi yerine getirmektedir.<br />
Alevi-Bektaşiler içki kullanmada edepli ve ölçülüdürler. Dem içme geleneği Alevi-Bektaşi edebiyatında bir ekol yaratmıştır. Bir gelenek oluşturmuştur. “Üç K” ilkesini uygularlar. “Üç K”nın anlamı bu toplumca şudur. İçki alınırken eşin (karın), komşun ve kesen zarar görmeyecek ve olumsuz olarak etkilenmeyecektir. Bu ilke Alevi-Bektaşi toplumunu denetimli, kontrollü ve disiplinli kılar.<br />
Kadeh, avucun içine alınır. Bu, sevgiyle tutuştur. Baş parmak yukarıya doğrudur Tanrı’yı gösterir. “Allah-Muhammed-Ali” diyerek kadehte üç küçük yudum alınır. Hiçbir zaman kadeh tümden içilmez, boşaltılmaz. Kadehler tokuşturulurken, eller tokuşturulur ve “Cam cama değil, can cana olması”na özen gösterilir. Bunlar belli bir adap ve disiplin içerisinde yapılır.</p>
<p><strong>SORU</strong> 97: Aleviler Neden Tavşan EtiYemezler?<br />
CEVAP: Aleviler, tavşan eti yemez. Çünkü; tavşan, Alevilerce uğursuz sayılan hayvanların başında gelir. Alevi veSünni müslümanları ayıran en belirgin biçimsel öğelerdendir. Alevilerin; üzerinde tavşanın geçtiği tarlalarını yedi yıl ekmedikleri söylenerek, alay edilirler. Oysa tavşanın geçtiği her tarlanın ekilmemesi durumunda bir çiftçi toplumu olan Alevilerin köyleri beklememeleri, tüm arazilerini ham bırakmaları gerekirdi.Bir yabanıl hayvan olan tavşanın geçmediği arazi düşünülemez.<br />
Tavşan, İran Şiiliğinde de kirli kabul edilir. Etini Şiiler de yemezler.Yahudi inancı da tavşanı yasaklamıştır. Tavşan yememe hakkındaTevrat’ta kayıt vardır (Bab: 14, Ayet: VII). AleviTürkler arasında “Yahudiye bile helal demedi Musa” sözü söylenir. Fransız tarihçi ve doğubilimci J. P. Roux bu inancın Şii geleneğinden kaynaklanmış olacağına inanmaz. Olguyu yerel olarak görür. Ona göre, “tavşanı cezalandıran yasakçı anlayış evrensel olmayan, ama çok yaygın olan bir olgudur”.Tavşan, Hititler’de “tabu”dur, yasaktır. OysaKaşgar’daX. y. yılda kutsaldır.<br />
Aleviler’de Uğurlu-Uğursuz Kabul Edilen Hayvanlar:<br />
Keklik, kızıl ayaklıdır. AyaklarınıHüseyin’in kanına bulandırdığı inancıyla Aleviler kekliği sevmezler. Türkmenler’ce de keklik bir ünlü dedenin saklandığı yeri düşmanlarına bildirdiği, ihbarda bulunduğu inancıyla sevilmez. Katır da sevilmeyen hayvanlardandır. Tanrının lanetine uğradığından dölü olmadığına inanılır. Ayı da sevilmez, adı anılmaz. “Dağdaki”, “Kocaoğlan” gibi gönderme adlarla dile getirilir. Domuz ve hindi de sevilmez. Tavus kuşu makbul kabul edilir.<br />
Baykuş uğursuz, keklik müfsit, turna ise en hayırlı kuştur. Sesi, Hz. Ali’nin sesi gibi kabul edilir. Kırlangıç kutsal sayılır. Geyik, Hz. Muhammed’in sevdiği hayvan olduğundan avlanmaz, öldürülmez. Koyun, koç kurbanlık olarak “mübarek”tir. At, kardeş ve murat sayılır. Hızır bile “Bozatlı”dır ve “dar”da kalanlara bu atıyla yetişir. Hz. Ali de “düldül” denen atıyla birlikte Alevi’nin kafasında yer etmiştir. Alevilerce bülbül de çok sevilir. Güvercin Alevilerde kutsaldır. Avlanmaz, kesilmez ve yenmez. HacıBektaş’ın Sulucakarahöyük’e güvercin biçiminde (-donunda) geldiği inanışı (lejandı) vardır. Bir takım şoförlerin yoluna tavşan çıkmasını uğursuz saydıkları, yılan görmeyi de rahat yolculuk belirtisi olarak inandıkları bilinir.<br />
Tavşan Yasağının Totemik Kaynağı:<br />
Toplumbilimciler ve tarihçilerTürkler’in tarihinde insanlığın ilk dini olan totemciliğin varlığı konusunda çelişkiye düşer ve değişik görüşler getirirler. Prof. İ. Kafesoğlu, Prof. B. Ögel, Van Gennap, J. G. Frazier kendilerine özgü yorumlar geliştirerekTürkler’de totemciliğin olmadığını kanıtlamaya çalışırlar. Doğan Avcıoğlu’nun da belirttiği gibi; bozkır insanının dinine belki totemcilik denilemez. Totemcilik onun ancak bir parçasıdır. Şamanlık ve tengricilik bu dinin başka yanları, törevleridir.<br />
Kısaca, eskiTürk dininde totemcilik, şamanlık ve tengricilik gibi daha başka inanış biçimleri vardır. Totemcilik bozkır toplumsal yaşamının bir belirtisidir. EskiTürkler avcı, çoban, çiftçi ve genellikle göçebedirler. Gereksimelerini doğada, hayvanda sağlıyorlar. Bu durum, onu giderek doğayla, hayvanla ve canlıyla “kutsal akraba” durumuna götürmüştür.<br />
Yemesini-içmesini onlardan beklediği gibi, savunmasını-korunmasını, dahası geleceğini düzenleyebilmek için doğa ve doğaüstü güçlerin de denetimini bu öğelerden bekler. Böylece bu toplumsal yapı doğrultusunda bir inanış, düşünce ve davranış biçimi doğar. Bu insanlar için artık, özdekdışı güç çeşitli varlıkların içine girerek özdek biçime bürünmüş, yani cisimleşmiş bir kutsallık kazanmıştır. İşte totem budur.Bu nedenle Ortaasya bozkırında “kutsal” hayvancılık ve doğacılık, yalnızca totemciliğe indirgenemez, o çerçeveyi çok aşar. Birçok bilginin bozkır topluluklarına totemci etiketini yapıştıramayışının nedeni bu olsa gerek.<br />
Doğan Avcıoğlu: “BozkırdakiTürk boyları totemci saymamak için hiçbir temel engel bulunmadığını göstermeye yeterlidir. Hatta bu bozkır boylarının özünde ve temelinde totemci oldukları sonucuna varılabilir” der. Karşılaştırmalı kanıtlar Avcıoğlu’nu doğrulamaktadır. Kısaca eskiTürkler totemci topluluklardır. Sonradan Şamanlık aşamasına geçişleri eski totemik inanç izlerini silmez, daha da besleyerek İslami döneme aktarır.<br />
Türkler’in İslamlaşması bu eski inançları yok etmez, sona erdirmez. Alevilik geniş ölçüde eski Türk dininin İslamlaştırılmış biçimi olur. Ötede SünniYörük veTürkmenler’de de eski inançlar güçlü bir biçimde yaşar.<br />
Gerek Asya’da gerekse Anadolu’da totemik inançlara sıkça rastlamak olası. Çuvaşlar “kurt” adını ağıza almayı tabu sayarlar. Onun yerine “Peygamber iti” sözünü kullanırlar. Edremit Alevi Türkmenleri de kurda “Peygamber köpeği” derler. Alevi-SünniTürkmen ve Yörükler yolda kurda rastlamanın uğur getireceğine inanırlar.<br />
Adana yöresinde Sakız ağacı kutsal sayılır. Kertenkeleye dokunulmaz. Dersim’dekiMunzur suyundaki balıklarla, Urfa Halil İbrahim gölündeki balıklar kutsaldır, dokunulmaz.<br />
Oğuz destanlarında “altın gözlü” tavşandan sözedilir. OrtaasyaŞamanları tavşana “kozan”, onunla ilgili toteme “Kozantöz” derler. Radlof, Tatar veTeleüt’ler de tavşan totemine rastlar.<br />
Prof. J. P. Roux’e göre, “Ortaasya halklarında tavşanı hedef alan bir yasaklama” yoktur. Tavşanın eski adıTürk dillerinde (lehçelerinde) vardır. “Tawışyan” sözcüğü görülür. Eski Türk takviminde 4. ay tavşan ayıdır Yakutlar’da tavşan kuraklığın habercisi olduğu için gözden ırak tutulmaz. Uygur metinlerinde tavşan ayında yapılması sakıncalı görülen ve uğursuzluk kabul edilen tırnak kesme, traş olmak gibi durumlar vardır.<br />
EskiHunlar’da, Tatarlar’da, Şorlar’daKırgızlar’da, Yakutlar’da tavşan avlanırdı. Yakutlar’da tavşanların kuyruk ya da kulakları “kötü düşünceleri uzaklaştırıcı” olarak kullanılırdı. Tavşan Şamanlıkta yardımcı hayvanlardandır. Altay halk mitolojisinde de tavşan özel yeri olan dört hayvandan biridir. Tatarlar’da avda kendilerine yol gösteren tavşan kültürü vardır. Bu örnekleri daha da çoğaltmak olası.<br />
Sonuç olarak, tavşan yasağı İslam değil, Ortaasya kökenli. Türklerin Ortaasya tarihiyle ilgili. Tavşan yasağıyla ilgili Alevi-Sünni çevrelerde anlatılanlar İslami dönemde ve İslami çerçevede çıkmış, bir takım yakıştırmaların zamanla başka suçlamalarla pekiştirilmiş durumudur. Bunların, olayın özüyle bağı yoktur. Tavşan yasağı Türkler’in totemik döneminden Anadolu’ya kadar uzanmış izleridir. Yani birer totem kalıntılarıdır bunlar. Ne var ki tavşan toteminin olumsuz yanı Aleviler arasında gelişmiştir.Yemedikleri doğrudur.Bir takım gerekçeleri vardır. Bunu ileri sürüyorlar da.Yalnız, tavşanın uğradığı tarlaların ekilmediği biçimindeki bağnazlığı da hiçbir Alevi toplumunun ve bireyinin gösterdiğine ne rastlanmıştır ne de rastlamışızdır. Kısaca burası iftiradır.<br />
Tavşanın adet (hayız) gördüğü için yenmediği tezi biyolojiye ters düşer. Çünkü bütün dişi canlılar adet görürler.<br />
Alevi-Bektaşilerin Anadolu dönemlerinde tavşan yemedikleri 14. y.y. Arap gezgini İbniBatuta’ca (1304-1369) bildirilir. Hatta kendisine Sinop’ta tavşan sunularak Alevi olup olmadığı sınavından geçirilir. Maliki mezhebinde olan İbniBatuda, tavşan yiyerek sınavdan geçtiği gibi, “gerçekten Şiiler (Aleviler) tavşan eti yememektedirler” diyerek Anadolu’ya ilk gelen Türk-Türkmen topluluklarının Alevi olduklarını, henüz Ortaasya kültüründen kopmadıkları bu dönemlerinde tavşan yemeyerek totemik tavırlarını sürdürdüklerini kanıtlar.<br />
KısacaAlevilerin tavşan yememeleri İslami değil, Asya kökenlidir. Eski dinlerden, kültürlerden ve totem anlayışlarından kalmaktadır.</p>
<p><strong>SORU</strong> 98: Aleviler’e Neden Kızılbaş Derler?<br />
CEVAP: Aleviler İslamiyetiSünni İslama inananlara göre farklı savunduğu için, örneğin; yaşamlarında kadın-erkek ayrımı yapmadığı için, kadını ikinci sınıf insan kabul etmediği için, dini tutucu yorumlamadığı için, insanlara karşı eşitlikçi, özgürlükçü v.s. davrandıkları için bazı bağnaz kişiler tarafından aşağılamak, küçümsemek, alay etmek için “Kızılbaş” denir.<br />
Aleviler bu nitelemeleri kabul etmezler. Fakat İslami inançlarından dolayı küçümsendikleri, aşağılandıkları için savundukları islami anlayışa sahip çıkmak için; “siz bizim bunları savunmamızdan dolayı kızılbaş diyorsanız varın deyin. O zaman biz kızılbaşız” derler.<br />
Türk tarihine baktığımızda kızıl börk yani külah takma geleneği vardır. Bunların kızıl rengini takanlara bazıları “kızılbaş” der. Ayrıca Sıffın Savaşı’ndaHz. Ali’yi tutanlar kafalarına kızıl renkli bant bağlamışlardır. Bu savaşta Hz. Ali’yi tutanlara “kızılbaş” denmiştir.BirdeTürk tarihindeSafeviTürk Devleti hükümdarı Şah İsmail’in askerlerinin kafasına kızıl renkli külah takma geleneği varmış.Bu askerlere dışarda görenler “kızılbaş” derlermiş.<br />
Yani özetle; Alevileri küçümsemek, aşağılamak Türklüklerinin ve İslamiyeti savunmalarının değerini düşük göstermek için kullanılan Kızılbaşlık kavramının gerçek ile hiçbir ilişkisi yoktur.Bugün İslamiyet içinde farklı yorumlar olduğu gibi ki, sayıları mezhep olarak onlarca, tarikat olarak yüzlercedir.<br />
Bu yorumlardan birisi de İslam’ın Alevi yorumudur. Alevilere göre ise, kendi savundukları anlayış İslam’ın mezhepsiz, tarikatsiz, orjinal yorumudur.</p>
<p><strong>SORU</strong> 99: Çorum, Maraş, Sivas, Gazi Mahallesi Olayları Neden Oldu?<br />
CEVAP: Aleviler’e karşı İslam tarihinde, Selçuklular döneminde, Osmanlı döneminde ve Cumhuriyet döneminde toplu kitle katliamları olmuştur.Bunlardan biri; 680 yılında Kerbela’da yapılan katliamdır. Bu olay Aleviler arasında 1400 yıl geçmesine karşın dün olmuş gibi canlı bir şekilde yaşamaktadır. Bu olaya benzer bir olay ise Selçuklu döneminde Amasya’da olan Baba İshak Olayı’dır. Bu haklı başkaldırıda despot SelçukluSultanıAlaattin Keykubat’ın askerleri tarafından çok kanlı bir şekilde bastırılmıştır.<br />
Bu geleneği, daha sonraki tarihsel süreçte Osmanlı almış, O’da; 1512’de Şah İsmail bahane edilerek Anadolu’da resmi kayıtlara göre; 40.000 tahminlere göre ise 100.000 Türkmen Alevi Sadrazam KuyucuMuratPaşa gibi yöneticiler eliyle kuyulanarak katledilmiştir.Bu kırım yetmemiş Anadolu’daTürkmen Celali avına çıkılmış. Anadolu, Türkmen Aleviye yerle bir edilmiştir.<br />
Osmanlı bu yaptıkları ile kalmamış 2. Mahmut döneminde ise yeniçeri ocağını kaldırmak bahanesi ile onbinlerce Aleviyi katletmiş, Alevi dedelerini veBektaşi babalarının bir kısmını asmış bir kısmını da sürgün etmiştir.Yüzlerce Alevi-Bektaşi dergahını içindeki kütüphaneleri ve tarihi belgeleri ile birlikte yıkmış yakmıştır. Çeşitli nedenlerle yıkılmayan dergahlara ise cami ilave edilmiştir.<br />
Bu saldırıdan payını alan HacıBektaş VeliDergahı da talan edilmiş. Dergah dedesiHamdullah Ulusoy Amasya’ya sürülmüş orada 14 yıl sürgünde yaşamış, yedi deve yükü ile dergahtan giden belgeler bir yangın çıkarılarak yok edilmiştir.<br />
Çorum, Maraş, Sivas Olayları ise 1978-80 yılları arasında sadece Alevi oldukları için bazı güçlerin bazı fanatik islamcıları kışkırtarak yaptıkları Alevi katliamlarıdır. Aynı zihniyetin Selçuklu’da ve Osmanlı’da yapılan Türkmen Alevi katliamının Cumhuriyet döneminde yaptıkları katliamlardır. 2. Sivas Olayları ve GaziMahallesi olayları da 1992 yıllarındaAlevilere karşı yapılan yeni toplumsal provakasyon olaylarıdır.<br />
Bu olaylar, Türkiye’de istedikleri siyasi ortamı yaratmak isteyen dış ve iç güçlerin siyasi islamcıları kullanarak gerçekleştirdikleri toplumsal mühendislik çalışmasıdır. Toplumumuzun bu ve benzer olaylara karşı uyanık olması gerekir.Yoksa birileri bu geleneklerini sürgit sürdürebilirler.</p>
<p><strong>SORU</strong> 100: Aleviler’in Belirgin Toplumsal ÖzellikleriniKısacaAnlatır mısınız?<br />
CEVAP: İslam dünyasındaTürkiye’de yaşayan Aleviler’in özel ve ayırt edici bir özellikleri var.Dünya üstünde insan sevgisini, insanı, her tür sevgiyi inancının temeline koymuş bir islami yorum dersek abartı sayılmaz.<br />
Alevilik; eşitlikçi, özgürlükçü, bölüşümcü, insan haklarından yana, kadın haklarından yana bir inançtır. Alevilik; Allah’taki güzellikleri insanda bulan bir inançtır. Allahı sevmenin insanı sevmek ile başlayacağına inanır. Dünya üstündeki hiçbir kötülüğün Allah’tan gelmeyeceğine inanan bir İslami anlayıştır.<br />
Türkiye’deki Alevi toplum; en eski tarihlerinden beri; insan sevgisini kendine kıble yapmış, her tür haksızlığa karşı olmayı, kendine erdem edinmiş, insan haklarından, kadın haklarından, çocuk haklarından yana, çevreci, her tür eşitlikten, özgürlükten yana, laikliği kendine yaşam biçimi edinmiş, Atatürk’ü sevmeyi nerede ise inancının bir parçası haline getirmiş, Atatürk ilkelerini yaşam biçimi halinde yaşayan her tür bilimsel ve toplumsal yeniliğe açık, toplumsal duyarlılığı çok gelişmiş İslam’ın aydınlıkçı, insan sever, eşitlikçi, reformist aydınlanmacı bir yapılanmasıdır.<br />
İslam coğrafyasında bazı aksamaları olsada ülkemizin tek laik Cumhuriyet ile yönetilen ülke olmasında sanırım Alevi nüfusunun hatırı sayılır bir payı vardır.</p>
<h2>100 Soruda Alevilik</h2>
<figure id="attachment_4715" aria-describedby="caption-attachment-4715" style="width: 800px" class="wp-caption alignnone"><img loading="lazy" class="wp-image-4715 size-large" src="https://www.gelincanlar.com/wp-content/uploads/2019/10/alevilik-1024x512.jpg" alt="100 Soruda Alevilik" width="800" height="400" srcset="https://www.gelincanlar.com/wp-content/uploads/2019/10/alevilik-1024x512.jpg 1024w, https://www.gelincanlar.com/wp-content/uploads/2019/10/alevilik-300x150.jpg 300w, https://www.gelincanlar.com/wp-content/uploads/2019/10/alevilik-768x384.jpg 768w, https://www.gelincanlar.com/wp-content/uploads/2019/10/alevilik.jpg 1638w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px" /><figcaption id="caption-attachment-4715" class="wp-caption-text">100 Soruda Alevilik</figcaption></figure>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com/100-soruda-alevilik/">100 Soruda Alevilik</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com">Gelin Canlar Bir Olalım</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Alevilik Nedir ?</title>
		<link>https://www.gelincanlar.com/alevilik-nedir/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Gelin Canlar]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 29 Oct 2019 21:52:52 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Alevilik]]></category>
		<category><![CDATA[Alevilik Hakkında]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.gelincanlar.com.tr/?p=4558</guid>

					<description><![CDATA[<p>Ahmet Yesevi’nin torunları olarak bunca yıl Alevilik üzerinden rant sağlanmasına ve değişik yöntemlerle bu felsefenin yanlış yönlendirilmesine bir ölçüde dur demek istiyoruz. Tarihi yanlışları düzelterek, Alevi ve Bektaşi düşüncesinin gerçeklerini ortaya koymaya çalışacağız. Yaygın kanı, Alevilik ve Bektaşiliğin tarihcesinin Hz. Ali’ye ve ehlibeyte bağlı olduğu yönündedir. Oysa bu inanç, İslamiyet’den de çok önce var olan...</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com/alevilik-nedir/">Alevilik Nedir ?</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com">Gelin Canlar Bir Olalım</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Ahmet Yesevi’nin torunları olarak bunca yıl Alevilik üzerinden rant sağlanmasına ve değişik yöntemlerle bu felsefenin yanlış yönlendirilmesine bir ölçüde dur demek istiyoruz. Tarihi yanlışları düzelterek, Alevi ve Bektaşi düşüncesinin gerçeklerini ortaya koymaya çalışacağız.</p>
<p>Yaygın kanı, Alevilik ve Bektaşiliğin tarihcesinin Hz. Ali’ye ve ehlibeyte bağlı olduğu yönündedir. Oysa bu inanç, İslamiyet’den de çok önce var olan bir düşünce, sosyo-ekonomik olarak bir düzen ve yaşam biçimidir. Alevilikde Hz. Ali’nin yeri bir ayrıcalık yaratmıştır. Çünkü asırlardır var olan Türklerin inanç ve düşüncesini canı pahasına Arap dünyasıyla tanıştırmıştır. Bunun da ötesinde Hz. Hüseyin’in Yezid tarafından adaletsizce katledilmesi bu bağlılığı iyice pekiştirmiştir. Arap Aleviliği ve Türkiye Aleviliği arasında oldukca büyük farklar vardır. Hz. Ali’nin Arap aleminin İslamiyeti henüz kabul ettiği günlerde 40’lar Cemini kurmasıyla ona ve ehhlibeyte Türkler arasında ayrı bir sevgi seli doğmuştur.</p>
<p><strong>Ateş, Su, Gök ve Yer gibi eski Türk inançları </strong>öncelikle Şamanizm, Çin’lerin Taoism, Budizm ve Konfüçyus ardından Museviliğin Kabala, Hristiyanlığın Gnostik Manheism ve Yunan mitolojisinin inanç ve düşüncelerinden de etkilenmiştir. Son olarak da İslamiyetin zenginliğini de harmanlayıp heteredoks <strong>(dinler üstü) </strong>bir düşünce oluşturmuştur. Alevilik evreninin yüceliğine ve evrimsel oluşumunu asırlarca önce kabul etmiştir. Yani eski bir deyimle; Ne zamandan beri varsın diye sorulan bir soruya Aleviler &#8220;Galu Beladan Beri&#8221; diye cevap verir. Yani evrenin sonsuzdan buyana yokdan var olduğunu savunur. Bu bağlamda felsefi yanı oldukca güçlü olan bir düşüncedir.</p>
<p>Big Bang teorisinde bile Evrenin yaratılışı, bundan bir asır önce, astronomların önemli bir bölümü tarafından gözardı edilen bir kavramdı. Bunun nedeni ise, 19. yüzyıldaki bilim anlayışının, evrenin sonsuzdan beri var olduğu varsayımını benimsemesiydi. Alman felsefeci Immanuel Kant &#8220;sonsuz evren&#8221; iddiasını Yeni Çağ’da ilk kez gündeme getiren kişiydi.</p>
<p>Bu &#8220;sonsuzdan beri var olan evren&#8221; fikri, Batı düşüncesine materyalist felsefe ile birlikte girmişti. Eski Yunan&#8217;da gelişen bu felsefe, maddeden başka bir varlık olmadığını savunuyor ve evrenin sonsuzdan gelip sonsuza gittiğini öne sürüyordu. Aslında materyalizm, Ortaçağ&#8217;da Kilise&#8217;nin hakim olduğu dönemde rafa kaldırılmıştı. Ama Rönesans&#8217;tan sonra batılı bilim ve fikir adamlarının yeniden eski Yunan kaynaklarına merak sarmaları ile birlikte, materyalizm de yeniden kabul görmeye başladı.</p>
<p>Aleviliği yalnızca din olarak görmek son derece yanlıştır. Peki asırlarca var olan ve İslamiyetden de önce yaşayan bu düşünce neydi? İşte bir kaç örnek:</p>
<p>Herşeyden önce Alevilik yenilikçi bir felsefedir. Dünün reformu bu gün için yaşlanmış sayılır. Fıkh anlamıyla <strong>heteredoksi demektir.</strong> Düşünceye ve yeniliğe hem İslam dininde hem de semavi dinlerde sınır konmuştur. Bunun fıkh bağlamında tanıtımı ortoksidir. <strong>Ortodoksi din öğretisinin </strong>ilerisine gitmeyi yasaklar ve dinsizlik sayar. Oysa Alevilik, heteredoks yapısyıyla insanlığın sosyo-kültürel yapısı, medeni hali, sosyal adalet, paylaşım, doğanın korunması, inanç, bilim ve eğitime özellikle vurgu yapar. Çeşitli kurallarla donatılmış bir kültür, yaşam biçimi ve yönetim sistemidir. Asırlarca polis düzenine gerek duymadan yaşam süren bir <strong>rejim ve yönetim düzenidir.</strong> Bunun ötesinde, yazılı hurafe ve dinler insanın yaratıcılığına, yani yetenek gücüne sınır koyduğundan Alevilik farklı dinleri de kucak açar. Onlara ilimin sonu olmadığını gösterir.</p>
<p>922 yılında Mansur “Enel Hak” dediği için katledilmişti. Yaratıcının insanda bütünleştiğini ve insanı kamilde odaklandığını, varlığın bütünlüğünü üstün saydığı için asılmıştı.</p>
<p>Ahmet Yesevi 12.yy <strong>“Enel Hak”’</strong>dan hareketle yarattığı <strong>Divanı Hikmet</strong> düşüncesi ile, Türklerin eski inançlarına Türkçe’yi kullanarak <strong>akıl ve ilmi de</strong> eklemiş ve Hacı Bektaş ve 40 erenler aracılığıyla Anadolu insanının ayrılmaz inancı olmuştur.</p>
<p>Yine aynı bağlamda,  <strong>“Vahdeti’ Vücut”</strong> yani varlığın bölünmez bütünlüğü anlamına gelen “Ben ve Yaratıcı içimde bütünleşmiştir” felsefesini Anadolu’ya geldiğinde sistemli biçimde ilk anlatan, Muhittini Arabi olmuştur.</p>
<p>Ancak, Enel Hak ve Vahdeti Vücut<strong> aynı felsefe olsalar da</strong>, <strong>iki </strong>farklı <strong>dilde</strong> öğretilmiştir. Mansur’un Enel Hak’ı güncelleştirilip Divanı Hikmet kapsamında Hacı Bektaş tarafından öz Türkçe olarak öğretilirken, Vahdeti Vücut düşüncesi Nakşibendiciler tarafından farklı yöne çekilmiş ve Arapça olarak işlenmiştir.</p>
<p>Ne varki, Osmanlı Padişahı Yavuz Sultan Selim’le başlayan Kanuni ve II. Selim’le devam eden ve III Murat döneminde ivme kazanan 600 yıllık devlet baskısı, Aleviliğin gelişimini bir ölçüde engellemiş ancak yok edememiştir.</p>
<p>Bugün dünyanın değişik bölgelerinde yaşayan Alevilik geleneği farklılaşmalarla bir ölçüde erozyona uğramış olsa da özünü korumayı sürdürmüştür. Faklılık bir derece zenginlik oluşturmuş fakat devlet baskısı çoğu Alevileri kimlik değiştirerek yaşamaya yani, Kızılbaş, Tahtacılar, Cepniler, Boşnaklar,Mulhid ve Rafiziler (yani “Refusers” – kabul etmeyen anlamında) Sıraç ve daha birçok takma adlarla kendilerini tanımlamışlardır.</p>
<p>Son zamanlarda Alevilik ve bektaşiliğin farklı olduğu yönünde yorumlar yapılmaktadır. Şehirlerde yaşayanlar Bektaşi, taşra da yaşayanlar ise Alevidir denmektedir. <strong>Sosyolojik farklılaşmayla ayrı kimlikler oluşmasında Bektaşilik’de Hacı Bektaş’a endekslendiği için eşdaşdır</strong>, farklı düşünce değildir. Faklı olduğunu bile düşünmek yanlıştır.</p>
<p>Türkiye’de bilinçli olarak yaratılan farklı tarikatlar inancı tabulaştırmıştır. Alevilik de de bu tabulaşmanın içine çekilmeye çalışılımıştır. Oysa Alevilik tarikat ehlini çokdan aşmış, ilimin yolundan gitmeyen düşünce karanlığa saplanmak zorundadır ilkesini savunmuştur.</p>
<p>Alevilikde dört ayrı dedelik erkanı süregelir.</p>
<ul>
<li>Seyyit Evaldı Dedeler (Yani kan bağıyla Ehlibeyt soyundan olanlar) bu dedelere aynı zamanda Ocakzade denir.</li>
<li>Çelebiler</li>
<li>Kalenderiler</li>
<li>Dedebabalar</li>
</ul>
<p>Çelebiler ve Kalenderilerde Ocakzade evlatlarıdır. Ancak, Dedebabalar Ocakzadeler tarafından atanmış Alevilik düşüncesi konusunda eğitilmiş uzmanlardır.</p>
<p>Alevi Bektaşi kültüründe inancın temel taşını oluşturan dört kapı kırk makam asırlarca süregelen gelenektir. Ne varki, bunca yıl sünni kalem ustaları bunu iman, namaz ve niyazla karıştırmışlardır. Dedelik kurumunu bir çıkar, sömürü aracı olarak gören dedeler de sünni yazarlara malzeme sağlamışlardır. İşte bizce atamızdan yadigar kalan sözler&#8230;&#8230;.</p>
<p>Aleviliğin ilk temel taşı olarak şu sıralamayı yapabiliriz:</p>
<ul>
<li>Şeriat           &#8211;        Ateş,</li>
<li>Tarikat         &#8211;        Su,</li>
<li>Marifet         &#8211;        Gök,</li>
<li>Hakikat        &#8211;        Yer. (Topraktır)<br />
<strong><br />
Bir başka söyleyişle:</strong></li>
<li>Şeriat           &#8211;        Anadan doğmak;</li>
<li>Tarikat         &#8211;        İkrar verip, peyman almak;</li>
<li>Marifet         &#8211;        Nefsini Bilmek, ölmeden ölümü tadmak;</li>
<li>Hakikat        &#8211;        Özünü bilmektir.</li>
</ul>
<p>Yine bir başka deyişle, dualarımızda bile bizim yolumuz altıgendir diye geçer.<br />
Bu deyişe biz şu gözle bakarız.</p>
<ul>
<li>Şeriat           &#8211;        Ateş,</li>
<li>Tarikat         &#8211;        Su,</li>
<li>Marifet         &#8211;        Gök,</li>
<li>Hakikat        &#8211;        Yer. (Topraktır)</li>
<li>Hak için Hak aramak  &#8211;        Akıl</li>
<li>Hakla Bütünleşmek  &#8211;        İlimdir</li>
</ul>
<p>Görüleceği üzere; Alevi Bektaşi düşüncesi doğayla bütünleşmiş hakkı akılla aramış, ilim ışığıyla da düşüncesini hep yenilemiştir. Bu bağlamda biz dört kapıyı bir akedemik eğitim, kemale ulaşmak için bir sınav olarak görmekteyiz. O nedenle de, dört kapıya şu pencereden de bakarız:</p>
<ul>
<li>Şeriat           &#8211;       İlk Okul</li>
<li>Tarikat         &#8211;        Orta Okul</li>
<li>Marifet          &#8211;        Lise,</li>
<li>Hakikat ise     &#8211;        ÜniversiteHakı aramak   &#8211;        Lisans ve Üstlisans Yapmak</li>
<li>Hakla Bütünleşmek  &#8211;        Doktora yapıp  – Öğrenmenin  sonu olmadığına inanmak&#8230;..</li>
</ul>
<p>Doğrusu Alevilik, ilimin sonunun olmadığı ‘’Ebedin sonu, Ezelin de başlangıcıdır’’ düşüncesini savunan, yenilikci, halk yönetimi ve insana odaklanmış bir yönetim düzeni ve kültürel yaşam biçimidir.</p>
<p><strong>Hoşca kalın, Hakça kalın  &#8211; Veyis Haydardedeoğlu</strong></p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com/alevilik-nedir/">Alevilik Nedir ?</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com">Gelin Canlar Bir Olalım</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İran Konsolosluk çalışanlarıyla sahne alan Müslim Kaya kime hangi Aleviliği anlatıyor?</title>
		<link>https://www.gelincanlar.com/iran-konsolosluk-calisanlariyla-sahne-alan-muslim-kaya-kime-hangi-aleviligi-anlatiyor/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Gelin Canlar]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 29 Oct 2019 09:28:12 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haberler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.gelincanlar.com.tr/?p=5622</guid>

					<description><![CDATA[<p>Yol TV&#8217;de sahne alan ve &#8221;AL GÜLÜM-VER GÜLÜM&#8221; eksenli bir sunum ve programda konuşan Müslim Kaya&#160; &#8221;İç ve dış mihraklar&#8221; eksenli ve bol bol birlik ve beraberlik mesajlarıyla süslü bir savunma yaptı. Kendisine bir kez daha soruyoruz: &#8211; Kasdettiğiniz misyoner AABF ve AABK yöneticilerinin kim veya kimler olduğunu ismen neden açıklamıyormusunuz? &#8211; TİKA parasıyla beslenen...</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com/iran-konsolosluk-calisanlariyla-sahne-alan-muslim-kaya-kime-hangi-aleviligi-anlatiyor/">İran Konsolosluk çalışanlarıyla sahne alan Müslim Kaya kime hangi Aleviliği anlatıyor?</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com">Gelin Canlar Bir Olalım</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Yol TV&#8217;de sahne alan ve &#8221;AL GÜLÜM-VER GÜLÜM&#8221; eksenli bir sunum ve programda konuşan Müslim Kaya&nbsp; &#8221;İç ve dış mihraklar&#8221; eksenli ve bol bol birlik ve beraberlik mesajlarıyla süslü bir savunma yaptı.</p>
<p>Kendisine bir kez daha soruyoruz:</p>
<p>&#8211; Kasdettiğiniz misyoner AABF ve AABK yöneticilerinin kim veya kimler olduğunu ismen neden açıklamıyormusunuz?</p>
<p>&#8211; TİKA parasıyla beslenen AABF ve AABK yöneticileri kimlerdir?</p>
<p>&#8211; Alevi toplumu içinde misyonerlik yapanlar kimlerdir?</p>
<p>&#8211; Bahsettiğiniz misyonerler Alevileri kimler adına ve nereye çekmek için ne gibi çalışmalar yapmaktadırlar?</p>
<p>&#8211; Bir &#8221;Alevi Dedesi&#8221; olarak sayfanızda sizin gibi düşünmeyenlere küfür ve hakaret edilmesine neden müsade ediyor ve göz yumuyorsunuz?</p>
<p>&#8211; Eski bir Komünist olduğunuz biliniyor, inançsızken ne olduda Aleviliğinizi Caferilik temelli bir formatta keşfettiniz?</p>
<p>&#8211; <strong>Bielefeld AKM&#8217;de İran İslam Cumhuriyeti Konsolosluğu elemanlarıyla etkinliklerde sahne almışsınız, İran İslam Cumhuriyeti Konsolosluğu ile hangi temelde bir ilişkiniz var?</strong></p>
<p>&#8211; <strong>İran İslam Cumhuriyeti yurtdışı Konsolosluklarında görevli Din ataşalarıyla özel görüşmeleriniz oldu mu?</strong></p>
<p>&#8211; Özellikle AABF&#8217;yi ve genel olarak Alevileri Şiacı-Caferi bir kanala sürüklemeye çalışan güçler <strong>İran Başkonsolosluğu Ataşesi (resimde görünen kişi) Seyed Ali Moujani</strong>&#8216;nin maddi ve manevi desteğiyle koordineli bir şekilde çalışmalar içerisinde olduğunuz doğru mu?</p>
<h3><img loading="lazy" class="alignnone size-full wp-image-5625" src="https://www.gelincanlar.com.tr/wp-content/uploads/2019/11/muslim-kaya-bielefeld.jpg" alt="" width="960" height="540" srcset="https://www.gelincanlar.com/wp-content/uploads/2019/11/muslim-kaya-bielefeld.jpg 960w, https://www.gelincanlar.com/wp-content/uploads/2019/11/muslim-kaya-bielefeld-300x169.jpg 300w, https://www.gelincanlar.com/wp-content/uploads/2019/11/muslim-kaya-bielefeld-768x432.jpg 768w" sizes="(max-width: 960px) 100vw, 960px" /></h3>
<h3><strong>Alevi toplumunun bilinçaltına Şiilik empoze edilmektedir.</strong></h3>
<p>&#8220;Alevi-İslamcı&#8221; zihniyet kitlenin duygusallığını ve tarih bilincindeki eksikliğini kullanarak onları kandırıp Iran ve Irakta bulunan İslamcıların &#8221;kutsal mekanlarına&#8221; ziyaret turları organize etmektedirler.</p>
<p><strong>Bilinen çarpıcı bir gerçeklikte;&nbsp;Konsolosluklarda &#8220;ataşe&#8221; olarak görev yapanların birçoğunun istihbarat yapılanması elemanı olduğudur!</strong></p>
<p><img loading="lazy" class="alignnone size-full wp-image-5624" src="https://www.gelincanlar.com.tr/wp-content/uploads/2019/11/muslim-kaya.jpg" alt="" width="960" height="720" srcset="https://www.gelincanlar.com/wp-content/uploads/2019/11/muslim-kaya.jpg 960w, https://www.gelincanlar.com/wp-content/uploads/2019/11/muslim-kaya-300x225.jpg 300w, https://www.gelincanlar.com/wp-content/uploads/2019/11/muslim-kaya-768x576.jpg 768w" sizes="(max-width: 960px) 100vw, 960px" /></p>
<p>AABF İnanç Kurulu Başkanı <strong>Müslim Kaya</strong> ile İran İslam Cumhuriyeti Konsolosluğu ataşesini yanyana gelerek Alevi derneklerinde kime hangi Aleviliği anlatmaktadırlar?<br />
Tarihinde geçmişten günümüze yüz binlerce Yarsan (Ehli-haq) Alevisinin kanı olan; Kızılbaş katili bir devlet olan İran İslam Cumhuriyetinin memurlarından Aleviler ne öğrenebilir?<br />
Bu kirli ilişki nasıl ve kimler tarafından sağlanmıştır?<br />
Müslim Kaya ve etrafını sarmalayan ekibin İran ve Şia sevdasının arkasında neler yatmaktadır?</p>
<p>Bu misyonerliğin başını çekenler: Yüksel Bilgin, Hamza Kurnaz, Müslim Kaya, Derviş Tur, Mustafa Düzgün, Prof. Dr. Ali Yaman, Mozaik şirketi&#8217;nin kurucusu Cemalettin Özer ve onun yaveri Bielefeld Alevi Derneği başkanı olan Bahar Coşkun diye sıralayabiliriz.<br />
Bahar Coşkun&#8217;un Müslim Kaya ile sıkı bağlarının olduğu da bilinmektedir.</p>
<p>Görüldüğü gibi at iziyle it izi birbirine karışmış durumdadır.<br />
Ortada her iki farklı kanada dahil gibi görünen fakat aynı odağa ve amaca çalışan ortak bir akıl mevcuttur.</p>
<p>Bu durumda <strong>AABF/AABK</strong> ile <strong>Avusturya Alevi Birlikleri Federasyonu</strong> kendi hanesini temizledikten sonra ancak Avusturya&#8217;daki Şiacılara eleştiri getirme hakkına sahip olabilir, bu hakkı edinmesi için kurumlarının başına getirdiği, Aleviliği savunduğu ekseni gözden geçirip, derneklerinde konuk ettiği ataşe kılıklı ajanları, misyoner Dedeleri ve dernek başkanlarını kurumlarından uzaklaştırmalıdır.&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com/iran-konsolosluk-calisanlariyla-sahne-alan-muslim-kaya-kime-hangi-aleviligi-anlatiyor/">İran Konsolosluk çalışanlarıyla sahne alan Müslim Kaya kime hangi Aleviliği anlatıyor?</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com">Gelin Canlar Bir Olalım</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Alevi öğrencilere namaz baskısına tepki: MEB görevini yapsın</title>
		<link>https://www.gelincanlar.com/alevi-ogrencilere-namaz-baskisina-tepki-meb-gorevini-yapsin/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Gelin Canlar]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 28 Oct 2019 00:00:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haberler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.gelincanlar.com.tr/?p=827</guid>

					<description><![CDATA[<p>Adıyaman Belören Çok Programlı Anadolu Lisesi’nde Alevi öğrencilere namaz kıldırılması, kız öğrencilerin başlarının örtülmesi, kız ve erkek öğrencilerin birbirleriyle konuşmaması, kız öğrencilere beden eğitimi dersinin yasaklanması, menzil tarikatının kitaplarının dağıtılıp fiziki ve psikolojik şiddetin uygulanmasına tepkiler gelmeye devam ediyor. Eğitim Sen 2 No’lu Şube Bşakanı Hasan Ali Kılıç, Adıyaman’da yaşanan olayların tüyler ürperten nitelikte olduğunu...</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com/alevi-ogrencilere-namaz-baskisina-tepki-meb-gorevini-yapsin/">Alevi öğrencilere namaz baskısına tepki: MEB görevini yapsın</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com">Gelin Canlar Bir Olalım</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Adıyaman Belören Çok Programlı Anadolu Lisesi’nde Alevi öğrencilere namaz kıldırılması, kız öğrencilerin başlarının örtülmesi, kız ve erkek öğrencilerin birbirleriyle konuşmaması, kız öğrencilere beden eğitimi dersinin yasaklanması, menzil tarikatının kitaplarının dağıtılıp fiziki ve psikolojik şiddetin uygulanmasına tepkiler gelmeye devam ediyor.</p>
<p>Eğitim Sen 2 No’lu Şube Bşakanı Hasan Ali Kılıç, Adıyaman’da yaşanan olayların tüyler ürperten nitelikte olduğunu belirterek, “Bu ülkede bu kadar tekçilik bu kadar ileri boyutta uygulanamaz” dedi.</p>
<p>Devletin denetiminin olduğu bir okulda okul müdürünün ve rehber öğretmeninin bu kadar açık bir şekilde bir tarikatın kitaplarını orada yaymalarına ve okutmalarına tepki gösteren Kılıç, öteden beri Alevi çocukları üzerinde devlet eliyle bir asimilasyon politikasının uygulandığına dikkat çekti. Kılıç, Alevi çocuklarının Sünni mezhebinin gerekleri doğrultusunda eğitildiğini yani laiklik ilkesinin bu ülkede bir bütün olarak uygulanmadığını kaydetti.</p>
<p><strong>“MEB BU OKULLARI DENETLEMİYOR MU?”</strong></p>
<p>Adıyaman’da yaşanan Alevi çocuklarına uygulanan namaz baskısı ve dağıtılan tarikat kitaplarından da anlaşıldığı kadarıyla, “Bu kadar mı aleni bir şekilde devlet okullarında tarikat örgütlenmesi yapılıyor diye düşünüyor insan” diyen Kılıç, Milli Eğitim Bakanlığı bu okulları denetlemiyor mu ya da bu okul müdürü ve rehber öğretmen Milli Eğitim Bakanlığına bağlı çalışmıyor mu? sorularını sordu.</p>
<p>Kılıç, Milli Eğitim Bakanlığı’nı göreve çağırarak, bilimsel, laik ve demokratik, ana dilinde eğitimi savunduklarını MEB’in de bilimden, demokrasiden, insan haklarından yanayız diye bir söylem ile bir algı yaratmaya çalıştığını ancak bu söylemin boş olduğunun Adıyaman’da yaşananlardan anlaşıldığını kaydetti.</p>
<p><strong>“TARİKATLAR BUNA BENZER UYGULAMALARLA KENDİLERİNİ ÖRGÜTLÜYOR”</strong></p>
<p>Kılıç, son olarak sözlerini şöyle sonlandırdı;</p>
<p>“Zorunlu din derslerinin uygulanması, din dersi saatlerinin artırılmas vb. Yani Alevi vatandaş ya da gayri müslüman vatandaş diyor ki çocuğumun Sünni mezhebin gereklerine göre yetişmesini istemiyorum ya da çocuğumu din dersinden muaf tutmak istiyorum. Yıllardır bu talepler orta yerde duruyorken bunun gereği yapılmıyor ama Milli Eğitim Bakanlığı’nın bu din derslerini artıran politikalarını dayanak yapan bu tarikatlar da buna benzer uygulamalarla kendilerini örgütlüyorlar. Bildiğimiz gibi tarikat yurtları ve kurslarıyla MEB ile yaptıkları protokolle bu tür kendi ideolojilerini, o mezhepsel düşüncelerini halkın çocukları üzerinde uygulamaya çalışıyorlar.”</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com/alevi-ogrencilere-namaz-baskisina-tepki-meb-gorevini-yapsin/">Alevi öğrencilere namaz baskısına tepki: MEB görevini yapsın</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com">Gelin Canlar Bir Olalım</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Pir Hidayet Ulugerçek’in naaşı Diyarbakır’a getirildi</title>
		<link>https://www.gelincanlar.com/pir-hidayet-ulugercekin-naasi-diyarbakira-getirildi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Gelin Canlar]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 27 Oct 2019 00:00:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haberler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.gelincanlar.com.tr/?p=826</guid>

					<description><![CDATA[<p>Tedavi gördüğü hastanede sabah saatlerinde hakka yürüyen Ağuçan Ocağı piri Hidayet Ulugerçek’in naaşı Diyarbakır’a getirildi. Saat 20:30 civarında Diyarbakır’a getirilen Ulugerçek’in naaşı Yeniköy Mezarlığı morguna götürüldü. Ulugerçek, Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) Diyarbakır Cemevi’nde saat 15.00’de yapılacak hakka uğurlama erkanından sonra Sarabi Köyü’nde toprağa sırlanacak. &#160;</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com/pir-hidayet-ulugercekin-naasi-diyarbakira-getirildi/">Pir Hidayet Ulugerçek’in naaşı Diyarbakır’a getirildi</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com">Gelin Canlar Bir Olalım</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Tedavi gördüğü hastanede sabah saatlerinde hakka yürüyen Ağuçan Ocağı piri Hidayet Ulugerçek’in naaşı Diyarbakır’a getirildi.</p>
<p>Saat 20:30 civarında Diyarbakır’a getirilen Ulugerçek’in naaşı Yeniköy Mezarlığı morguna götürüldü. Ulugerçek, Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) Diyarbakır Cemevi’nde saat 15.00’de yapılacak hakka uğurlama erkanından sonra Sarabi Köyü’nde toprağa sırlanacak.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p style="text-align: center;">
<p><iframe loading="lazy" src="https://www.youtube.com/embed/47Hqmqk7ioY" width="560" height="315" frameborder="0" allowfullscreen="allowfullscreen"></iframe></p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com/pir-hidayet-ulugercekin-naasi-diyarbakira-getirildi/">Pir Hidayet Ulugerçek’in naaşı Diyarbakır’a getirildi</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com">Gelin Canlar Bir Olalım</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Din dersi öğretmeni ’Alevilerin yaptığı yemek yenmez’ demiş: Görevden alındı</title>
		<link>https://www.gelincanlar.com/din-dersi-ogretmeni-alevilerin-yaptigi-yemek-yenmez-demis-gorevden-alindi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Gelin Canlar]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 01 Oct 2018 00:00:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haberler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.gelincanlar.com.tr/?p=824</guid>

					<description><![CDATA[<p>İstanbul’un Arnavutköy ilçesinde bir ortaokulda din dersinde “Alevilerin yaptığı yemek yenmez” diyen ücretli öğretmen görevden uzaklaştırıldı. Birgün’den Mustafa Kömüş’ün haberine göre, olay geçen pazartesi günü Cumhuriyet Ortaokulu’nda 7/L sınıfındaki derste yaşandı. Dersteki öğrencilerden biri olayı ailesine şöyle anlattı: “Derse başladıktan sonra ders konusu oruçlara geldi. Mübarek aylar ve oruçlardan konu açılmıştı. Ramazan, Şaban, Recep aylarını...</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com/din-dersi-ogretmeni-alevilerin-yaptigi-yemek-yenmez-demis-gorevden-alindi/">Din dersi öğretmeni ’Alevilerin yaptığı yemek yenmez’ demiş: Görevden alındı</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com">Gelin Canlar Bir Olalım</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>İstanbul’un Arnavutköy ilçesinde bir ortaokulda din dersinde <strong>“Alevilerin yaptığı yemek yenmez”</strong> diyen ücretli öğretmen görevden uzaklaştırıldı.</p>
<p><a href="https://www.birgun.net/haber-detay/din-ogretmeninden-skandal-ifadeler-alevinin-yaptigi-yemek-yenmez-232021.html" target="_blank" rel="noopener noreferrer">Birgün’den Mustafa Kömüş’ün haberine göre</a>, olay geçen pazartesi günü Cumhuriyet Ortaokulu’nda 7/L sınıfındaki derste yaşandı.</p>
<p>Dersteki öğrencilerden biri olayı ailesine şöyle anlattı: <strong>“Derse başladıktan sonra ders konusu oruçlara geldi. Mübarek aylar ve oruçlardan konu açılmıştı. Ramazan, Şaban, Recep aylarını anlattı öğretmen. </strong>‘Muharrem orucunu da Aleviler tutar’<strong> dedi öğretmen ama</strong> ‘Alevilerin yaptığı yemek yenmez’<strong> dedi. Bir arkadaşım da kalkıp </strong>‘Hocam neden yenmez?’ <strong>diye sordu. Öğretmen de </strong>‘Aleviler peygamber efendimizi sevmezler, sadece torunları Hasan ile Hüseyin’i severler’ <strong>diye cevapladı.”</strong></p>
<p>Öğrenci, bunun ardından aynı zamanda komşusu olan ve kendilerinin aşure verdiği bir sınıf arkadaşının öğretmene <strong>“Ben Alevilerin ekmeğini yedim ama az yedim, bir şey olur mu?”</strong> diye sorması üzerine öğretmenin <strong>“Az yediysen bir şey olmaz”</strong> dediğini söyledi.</p>
<p>Konu Arnavutköy Cemevi’ne bildirilmesinin ardından Kent Konseyi’nde de gündeme getirildi.</p>
<p>Arnavutköy İlçe Milli Eğitim Müdürü Mehmet Dağ olayı doğrulayarak şunları söyledi:<strong> “Konu ortaya çıktığı anda müdahale ettik. Öğretmenin görevini sonlandırdık. Bir başkasını orada görevlendirdik. Zaten konunun içeriği itibariyle de maksadı aşan ve tecrübesizlikten kaynaklanan söylemler olmuş. Olay bu şekilde çözüldü”</strong> dedi.</p>
<p>Müdür Dağ, G.B.’nin ücretli öğretmen olduğunu aktararak <strong>“Çok öğretmen açığımız var. Bu çerçevede 863 öğretmen görevlendirdik. Bunların hepsini tanıma şansımız yok. Bilsek de hata yapılabilir. Biz de gereken şeyleri yaparız”</strong> ifadelerini kullandı.</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com/din-dersi-ogretmeni-alevilerin-yaptigi-yemek-yenmez-demis-gorevden-alindi/">Din dersi öğretmeni ’Alevilerin yaptığı yemek yenmez’ demiş: Görevden alındı</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com">Gelin Canlar Bir Olalım</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bir günlük gözaltına, 100 lira tazminat</title>
		<link>https://www.gelincanlar.com/bir-gunluk-gozaltina-100-lira-tazminat/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Gelin Canlar]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 10 May 2016 00:00:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haberler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.gelincanlar.com.tr/?p=823</guid>

					<description><![CDATA[<p>İZMİR&#8217;de 2 yıl önce, Sivas Madımak Oteli olaylarının 21&#8217;inci yıldönümü anma etkinliklerinde çıkan olaylara katıldığı iddiasıyla polis tarafından bir gün gözaltına alınan Ege 78&#8217;liler Derneği Başkanı ve Tükenmez Dergisi İzmir temsilcisi Servet Ali Çınar&#8217;ın, Maliye Bakanlığı&#8217;na karşı 5 bin lira tazminat istemiyle açtığı dava sonuçlandı. İzmir 6&#8217;ncı Ağır Ceza Mahkemesi Çınar&#8217;a 100 lira tazminat, avukatına...</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com/bir-gunluk-gozaltina-100-lira-tazminat/">Bir günlük gözaltına, 100 lira tazminat</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com">Gelin Canlar Bir Olalım</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>İZMİR&#8217;de 2 yıl önce, Sivas Madımak Oteli olaylarının 21&#8217;inci yıldönümü anma etkinliklerinde çıkan olaylara katıldığı iddiasıyla polis tarafından bir gün gözaltına alınan Ege 78&#8217;liler Derneği Başkanı ve Tükenmez Dergisi İzmir temsilcisi Servet Ali Çınar&#8217;ın, Maliye Bakanlığı&#8217;na karşı 5 bin lira tazminat istemiyle açtığı dava sonuçlandı. İzmir 6&#8217;ncı Ağır Ceza Mahkemesi Çınar&#8217;a 100 lira tazminat, avukatına 3 bin 600 lira vekalet ücreti ödenmesine karar verdi.</p>
<p>Sivas Madımak Oteli&#8217;nde aydınların yakılarak öldürüldüğü olayların 21&#8217;nci yıldönümü nedeniyle bir grup, 2 Temmuz 2014 tarihinde Basmane Meydanı&#8217;nda toplandı. Buradan yürüyerek Konak Meydanı&#8217;na gitmek isteyen gruba, polis izin vermedi. Çıkan arbedede gözaltına alınan 9 kişi, ifadelerinin ardından sabah saatlerinde serbest bırakıldı. Müdahale sırasında polisten dayak yediğini söyleyen Ege 78&#8217;liler Derneği Başkanı ve Tükenmez Dergisi Temsilcisi Servet Ali Çınar&#8217;a, olaydan 24 gün sonra İzmir Emniyet Müdürlüğü Güvenlik Şube Müdürlüğü&#8217;nden, &#8216;2911 Sayılı Kanuna Muhalefet, görevli memura mukavemet (etkin direnme), kamu malına zarar verme&#8217; suçlamasıyla hakkında soruşturma başlatıldığını bildirilerek, ifade vermesi için Emniyet Müdürlüğü&#8217;ne çağırıldı. Üniversite mezunu, sigortacı Servet Ali Çınar emniyete gidip ifade verdi.</p>
<p><strong>TRAFİK CEZASINI MAHKEME KARARIYLA KALDIRTTI</strong><br />
8 kişi ile birlikte Çınar hakkında 22&#8217;nci Asliye Ceza Mahkemesi&#8217;nde dava açıldı. Yargılama sonunda 9 kişi beraat etti. Çınar&#8217;a, ayrıca İzmir Emniyet Müdürlüğü Trafik Denetleme Şubesi tarafından, trafik levhalarını engellediği gerekçesiyle 356 TL idari para cezası kesildi. Servet Ali Çınar, avukatı Gül Kireçkaya aracılığıyla trafik cezasına itiraz etti ve mahkeme kararıyla kaldırttı.</p>
<p><strong>&#8216;ALEVİ DEĞİLSİN, KÜRT DEĞİLSİN NE İŞİN VAR?&#8217;</strong><br />
Avukat Gül Kireçkaya, müvekkili Ali Servet Çınar&#8217;ın bir gün gözaltında kaldığını belirtip, Maliye Hazinesi&#8217;ne karşı 5 bin lira manevi tazminat davası açtı. Kireçkaya dilekçesinde &#8220;20&#8217;ye yakın çevik kuvvet polisi &#8216;Alevi değilsin, Kürt değilsin, senin ne işin var burada&#8217; diyerek müvekkilime dayak atıp gözaltına aldı. Yargılanma sonunda da beraat etmiştir. Bir günlük gözaltına alınması kendisinin psikolojisini bozmuştur&#8221; dedi.</p>
<p><strong>ÖRNEK KARAR</strong><br />
İzmir 6&#8217;cı Ağır Ceza Mahkemesi&#8217;nde yapılan karar duruşmasına Ali Servet Çınar&#8217;ın avukatı Gül Kireçkaya dışında katılan olmadı. Cumhuriyet Savcısı Göksel Er, gözaltı süresi dikkate alınıp lehine bir miktar manevi tazminatın hükmedilmesini talep etti. Cevdet Ekizoğlu başkanlığındaki mahkeme heyeti de, davacının gözaltında geçen süre, duyduğu üzüntü ve elem birlikte değerlendirerek gözaltına alındığı tarihten itibaren yasal faiziyle 100 TL ödenmesine karar verdi. Mahkeme heyeti, davacının avukatına da 3 bin 600 lira vekalet ücretinin hazineden alınıp ödenmesine hükmetti. Çınar&#8217;ın avukatı Gül Kireçkaya, tazminat miktarını komik bulduklarını, ancak tutuklamalar dışında ilk kez gözaltına yönelik mahkemenin tazminata hükmetmesinin ise örnek olduğunu söyledi.</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com/bir-gunluk-gozaltina-100-lira-tazminat/">Bir günlük gözaltına, 100 lira tazminat</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com">Gelin Canlar Bir Olalım</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>AİHM, Alevilerle ilgili çok önemli kararlar verdi</title>
		<link>https://www.gelincanlar.com/aihm-alevilerle-ilgili-cok-onemli-kararlar-verdi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Gelin Canlar]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 10 May 2016 00:00:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haberler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.gelincanlar.com.tr/?p=822</guid>

					<description><![CDATA[<p>Türkiye’deki en önemli Alevi kuruluşlarından Cem Vakfı’nın, Alevilerin kamusal hakları konusunda 11 yıldır sürdürdüğü hukuk mücadelesi bugün AİHM tarafından açıklanan kararla sona erdi. Cem Vakfı 2005 yılında Başbakanlığa başvurup Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Alevi ve diğer inançları da kapsayacak şekilde kamu hizmeti vermemesinden şikayetçi olmuştu. Vakfın talepleri arasında, Aleviliğe hukuksal statü tanınması, cemevlerinin ibadethane (mabed) olarak...</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com/aihm-alevilerle-ilgili-cok-onemli-kararlar-verdi/">AİHM, Alevilerle ilgili çok önemli kararlar verdi</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com">Gelin Canlar Bir Olalım</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Türkiye’deki en önemli Alevi kuruluşlarından Cem Vakfı’nın, Alevilerin kamusal hakları konusunda 11 yıldır sürdürdüğü hukuk mücadelesi bugün AİHM tarafından açıklanan kararla sona erdi. Cem Vakfı 2005 yılında Başbakanlığa başvurup Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Alevi ve diğer inançları da kapsayacak şekilde kamu hizmeti vermemesinden şikayetçi olmuştu. Vakfın talepleri arasında, Aleviliğe hukuksal statü tanınması, cemevlerinin ibadethane (mabed) olarak tanınması, cemevi inşasına imkan tanınması, cemevlerinin işleyişi için kamusal fon öngörülmesi ve Alevi dedelerine devlet memuru statüsü kazandırılması da vardı.</p>
<p>Tüm bu talepler 19 Ağustos 2005 tarihinde Başbakanlık tarafından reddedildi. Başbakanlık, Diyanet İşleri’nin tüm dinlere “eşit” yaklaştığını, cemevlerine ibadethane statüsü verilemeyeceğini, Alevi dedelerinin devlet memuru olamayacağını, Alevilere özel kamu fonu aktarılamayacağını bildirdi. Başbakanlığın bu yanıtı üzerine Alevi inancına bağlı bin 919 vatandaş Başbakanlığı Türk mahkemelerine şikayet etti, ancak mahkemeler Başbakanlığın ret yanıtının yürürlükteki yasalarla uyumlu olduğuna hükmetti. Bu karar 2 Şubat 2010 tarihinde Danıştay tarafından da onandı.</p>
<p>Bunun üzerine Cem Vakfı Başkanı İzzettin Doğan, beraberinde 202 kişiyle birlikte konuyu 2010 yılında AİHM gündemine taşıdı. Dava AİHM tarafından 2013 yılında görülmeye başlandı. Davanın kapsam ve önemini göz önünde bulunduran mahkeme, dosyayı 7 yargıçlı küçük bir daire yerine, kararları nihai olan 17 yargıçlı Büyük Daire’ye gönderdi.</p>
<p>Davacı grup AİHM’ye sunduğu iddianamede, Alevilerin devletin sağladığı din hizmet ve olanaklarından yararlanamaması ve bu hizmetin sadece Sünni İslama mensup Müslümanlara verilmesinin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) din ve vicdan özgürlüğüyle ilgili 9’uncu maddesine aykırı olduğunu savundu. Aleviler, bu durumun AİHS’nin ayrımcılıkla ilgili 14’üncü maddesine aykırı olduğu tezini de işledi.</p>
<p>Türk hükümeti AİHM önünde kendini, Alevilerin kendi aralarında “homojen bir yapıya” sahip olmadıkları, devletin dinlere karşı “tarafsız ve yansız” olduğu, Diyanetin “İslam’ın Sufi yorumuna hizmet vermediği”, cemevlerinin cami, mescid, kilise ve sinagogların aksine ibadethane (mabed) kategorisine girmediği tezleriyle savundu. Alevilerin kendilerini “İslam’ın sufi, rasyonalist ve pratik bir yorumu” olarak gördüklerini belirten hükümet, Alevi inancının “ne tam olarak bir din olarak ne de İslam’ın bir dalı olarak görülemeyeceği, Sufi tarikatı olarak ele alınması gerektiği” tezini işledi.</p>
<p><b>&#8220;Din ve vicdan özgürlükleriyle ilgili 9&#8217;uncu madde ihlal edildi&#8221;</b></p>
<p>Ankara’nın bu tezleri AİHM&#8217;de kabul görmedi. Dini toplulukların ne olduklarına devlet veya ulusal yargının değil söz konusu toplulukların ruhani liderlerinin karar verebileceğine işaret eden AİHM, hükümetin Alevileri “Sufi tarikatı” olarak tanımlamasının Alevileri, dini inançlara yasaklar getiren 677 sayılı “Tekke ve Zaviyelerle Türbelerin Seddine ve Türbedarlıklar ile Bir Takım Unvanların Men ve İlgasına Dair Kanun” kapsamına aldığını hatırlattı. Türk hükümetinin “Aleviler kendi aralarında bölünmüş haldeler” tezine “ bu durum onların dini bir topluluk olarak hakları olduğu gerçeğini değiştirmez” yanıtını verdi.</p>
<p>AİHM; devletin Alevileri resmen tanınmaması ve hukuksal statü sağlamamasıyla, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin din ve vicdan özgürlükleriyle ilgili 9’uncu maddesinin ihlal edildiği sonucuna vardı.</p>
<p>Strasbourg Mahkemesi, Alevilerin hiçbir kamusal hizmetten faydalanamamalarını da “dini ayrımcılık” olarak tanımladı. Alevi inancını inkârın “laik devleti koruma” teziyle gerekçelendirilmesini de reddeden AİHM, Türkiye’de din ve inançlarla ilgili hukuksal yapının “nötr” kriterlere dayanmadığını ve bu durumun bazı inançların ayrımcılığa maruz kalmasına neden olduğunu not etti. Türkiye’de devletin din ve inançlara yaklaşımını “hedefle orantısız” olarak tanımlayan AİHM, Alevilere yönelik uygulamanın “akla uygun ve objektif temele dayanmadığına” ve bu nedenle Alevilere “dinsel ayrımcılık” yapıldığına hükmetti.</p>
<p>AİHM kararında 2009-2010 yıllarında Türkiye’de hükümetin Alevi kuruluşlarıyla birlikte düzenlediği Alevi çalıştaylarının sonuç raporları temel alındı. Karar 17 yargıçlı Büyük Daire tarafından alındığından temyiz olasılığı bulunmuyor. Karar sadece Aleviler değil, devletten kamu hizmeti alamayan tüm inançlar için de örnek oluşturuyor. Hukuksal açıdan bağlayıcı nitelikteki kararın Türkiye’de uygulanışıyla ilgili denetim sürecinin üç ay içinde Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi önünde başlaması bekleniyor.</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com/aihm-alevilerle-ilgili-cok-onemli-kararlar-verdi/">AİHM, Alevilerle ilgili çok önemli kararlar verdi</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com">Gelin Canlar Bir Olalım</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Özdağ cem törenine katıldı</title>
		<link>https://www.gelincanlar.com/ak-parti-genel-baskan-yardimcisi-ozdag-cem-torenine-katildi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Gelin Canlar]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 07 Mar 2016 00:00:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haberler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.gelincanlar.com.tr/?p=821</guid>

					<description><![CDATA[<p>AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Selçuk Özdağ, Ankara&#8217;nın Altındağ ilçesindeki Hüseyin Gazi Türbesi&#8216;ni ve cemevini ziyaret etti. Türbede dua eden Özdağ, cem töreniyle ilgili Hüseyin Gazi Cemevi yetkililerinden bilgi aldı. Özdağ, cemevi çıkışında gazetecilere yaptığı açıklamada, partideki görev ve sorumlulukları kapsamında Alevi Bektaşi ocaklarını ziyaret ettiklerini, Alevi vatandaşların isteklerini, beklentilerini ve çözüm önerilerini dinlediklerini belirterek,...</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com/ak-parti-genel-baskan-yardimcisi-ozdag-cem-torenine-katildi/">AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Özdağ cem törenine katıldı</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com">Gelin Canlar Bir Olalım</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Selçuk Özdağ</strong>, Ankara&#8217;nın Altındağ ilçesindeki <strong>Hüseyin Gazi Türbesi</strong>&#8216;ni ve <strong>cemevini </strong>ziyaret etti. Türbede dua eden Özdağ, <strong>cem</strong> töreniyle ilgili Hüseyin Gazi Cemevi yetkililerinden bilgi aldı.</p>
<p>Özdağ, <strong>cemevi</strong> çıkışında gazetecilere yaptığı açıklamada, partideki görev ve sorumlulukları kapsamında <strong>Alevi Bektaşi</strong> ocaklarını ziyaret ettiklerini, Alevi vatandaşların isteklerini, beklentilerini ve çözüm önerilerini dinlediklerini belirterek, sadece Türkiye&#8217;de değil Balkanlardaki dedeler, pirler ve mürşitlerle de teşrikimesaide bulunmak istediklerini bildirdi.</p>
<p>Alevi vatandaşların sorunlarını çok önemsediklerini ve bu konuda ciddi çalışmalar yapıldığına işaret eden Özdağ, kendisinin de Alevi akrabaları olduğunu dile getirdi. Özdağ şöyle devam etti:</p>
<p>&#8220;Hepimiz biriz, Hazreti Muhammet&#8217;in ümmetiyiz. Hazreti Ali&#8217;nin soyundan gelen Ehli Beyti seviyoruz. Anadolu topraklarında isimlerimiz farklı olabilir ama gayemiz bir. &#8216;Gelin canlar bir olalım&#8217; sözünü gerçekleştirmek isitiyoruz. Bu topraklar son kalemiz bizim. Son kalede beraberce herkes inanç sisteminde özgürce yaşayacak ve kültürel hayatını birlikte yaşatacak. Bu toprakları sonsuza kadar Alevi ve Sünni geleneğiyle birlikte yaşatacağız.&#8221;</p>
<p><strong>&#8220;Çalışmalarımızı bir noktaya getirdik&#8221;</strong></p>
<p>Bir gazetecinin &#8220;Cemevleri hukuki statü kazanacak mı?&#8221; sorusu üzerine Özdağ, bu konuyla ilgili çalışmaların Adelet Bakanlığı tarafından yürütüldüğünü vurgulayarak, &#8220;Türkiye&#8217;nin belli yerlerinde <strong>Alevi-Bektaşi</strong> çalıştayları yapmıştık. Bu çalıştaylarla Alevi-Bektaşi geleneğinden gelenler ne istiyorlar, talepler nedir, bunları dinlemiştik. Bu konuda çalışmalarımızı bir noktaya getirdik. Sayın Başbakanımız öyle tahmin ediyorum ki birkaç ay içerisinde çalışmaları açıklayacaktır&#8221; değerlendirmesinde bulundu.</p>
<p><strong>Hüseyin Gazi Türbesi Dernek ve Vakıf Başkanı Gülağ Öz</strong> de ziyaretten duyduğu memnuniyeti dile getirerek, &#8220;Hükümetin çalışmalarını yakından takip ediyoruz. Alevilerin istekleri doğrultusunda çalışmalar yapılsın. Yapılan çalışmalar dernek ve federasyon temsilcileri dinlenerek, görüşleri alınarak yapılsın. Alevilerin kırmızı çizgisi cemevi ve cem ibadetidir. Cemevlerine ibadethane statüsü verilmesi kimseye bir şey kaybettirmez. Cami de bizimdir, cemevi de bizimdir. Aleviler hiçbir zaman Sünni geleneğe ve ibadetine saygısızlık yapmamıştır&#8221; şeklinde konuştu.</p>
<p>Muhabir: Enes Duran</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com/ak-parti-genel-baskan-yardimcisi-ozdag-cem-torenine-katildi/">AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Özdağ cem törenine katıldı</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com">Gelin Canlar Bir Olalım</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yeni Alevi açılımı için hazırlık buluşması</title>
		<link>https://www.gelincanlar.com/yeni-alevi-acilimi-icin-hazirlik-bulusmasi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Gelin Canlar]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 07 Mar 2016 00:00:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haberler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.gelincanlar.com.tr/?p=820</guid>

					<description><![CDATA[<p>Hafta içinde TBMM’de milletvekilleriyle gruplar halinde görüşen Davutoğlu, son olarak Amasya,Tokat, Yozgat, Sivas, Çorum, Artvin, Kars, Ordu, Trabzon ve Rize milletvekillerini iki ayrı grup halinde kabul etti. Ak Parti kaynaklarının Milliyet’e aktardığı bilgiye göre milletvekilleri cemevlerine yasal statü tanınması başta olmak üzere atılacak adımlara desteklerini ifade etti. Alevilere yönelik dışarıdan müdahalelerin sözkonusu olduğunu da savunan...</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com/yeni-alevi-acilimi-icin-hazirlik-bulusmasi/">Yeni Alevi açılımı için hazırlık buluşması</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com">Gelin Canlar Bir Olalım</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Hafta içinde TBMM’de milletvekilleriyle gruplar halinde görüşen Davutoğlu, son olarak Amasya,Tokat, Yozgat, Sivas, Çorum, Artvin, Kars, Ordu, Trabzon ve Rize milletvekillerini iki ayrı grup halinde kabul etti.</p>
<p>Ak Parti kaynaklarının Milliyet’e aktardığı bilgiye göre milletvekilleri cemevlerine yasal statü tanınması başta olmak üzere atılacak adımlara desteklerini ifade etti. Alevilere yönelik dışarıdan müdahalelerin sözkonusu olduğunu da savunan bu vekiller, başta Almanya olmak üzere bazı Avrupa ülkeleri ile bu ülkelerdeki Alevi örgütlenmelerinin Aleviliği ayrı bir din gibi sunmaya çalıştığını ifade ettiler. Davutoğlu’nun ise “İslam kültürüne yakın duran Alevi cemaatleri” ile ilişkilerin daha sıkı tutulması, mümkünse partinin il ve ilçe yönetimlerinde bu kesimin temsilcilerine de yer verilmesi mesajını verdiği kaydedildi.</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com/yeni-alevi-acilimi-icin-hazirlik-bulusmasi/">Yeni Alevi açılımı için hazırlık buluşması</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com">Gelin Canlar Bir Olalım</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Seyit Rıza Elazığ’da idam edildiği yerde anıldı</title>
		<link>https://www.gelincanlar.com/seyit-riza-elazigda-idam-edildigi-yerde-anildi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Gelin Canlar]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 24 Nov 2015 00:00:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haberler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.gelincanlar.com.tr/?p=819</guid>

					<description><![CDATA[<p>Dersim isyanının lideri olduğu gerekçesiyle 15 Kasım 1937 tarihinde idam edilen Seyit Rıza ve arkadaşları, Elazığ&#8217;da idam edildiği yerde HDP ve DBP ve Emek Partisi üyeleri tarafından anıldı. Konuşmalarda, Seyit Rıza&#8217;nın mezar yerinin açıklanması ve idam edildiği meydanın isminin &#8216;Hakikatler Meydanı&#8217; olarak değiştirilmesi istendi. Dersim isyanının lideri olduğu gerekçesiyle 15 Kasım 1937 tarihinde Elazığ&#8217;daki Buğday...</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com/seyit-riza-elazigda-idam-edildigi-yerde-anildi/">Seyit Rıza Elazığ’da idam edildiği yerde anıldı</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com">Gelin Canlar Bir Olalım</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Dersim isyanının lideri olduğu gerekçesiyle 15 Kasım 1937 tarihinde idam edilen Seyit Rıza ve arkadaşları, Elazığ&#8217;da idam edildiği yerde HDP ve DBP ve Emek Partisi üyeleri tarafından anıldı. Konuşmalarda, Seyit Rıza&#8217;nın mezar yerinin açıklanması ve idam edildiği meydanın isminin &#8216;Hakikatler Meydanı&#8217; olarak değiştirilmesi istendi.</p>
<p>Dersim isyanının lideri olduğu gerekçesiyle 15 Kasım 1937 tarihinde Elazığ&#8217;daki Buğday Meydanı&#8217;nda idam edilen Seyit Rıza ve arkadaşları aynı yerde anıldı. HDP ve DBP ve Emek Partisi üyelerinin katıldığı anmada konuşan HDP İl Eş Başkanı Yunus Güneş, Seyit Rıza ve arkadaşlarını idamlarının 78&#8217;inci yıldönümünde saygıyla andıklarını belirterek, şöyle dedi:</p>
<p>&#8220;Seyit Rıza ve arkadaşları Dersim, Kürt halkının onurlu direnişine öncülük ettikleri için hedef alındı. Bu idamla halkın meşru isyanı, büyük direnişi kırılmak istendi. O dönemin yönetimi, 75 yaşındaki Seyit Rıza&#8217;yı idam edebilmek için yaşını küçülttü, oğlunu ise yaşını büyüterek idam etti. Son arzusunun aksine, Seyit Rıza&#8217;nın gözü önünde oğlunu idam ederek, Ona çok büyük bir acı yaşattı. Oğullarını kaybeden Seyit Rıza tüm bu acı ve zulme karşın egemenlerin önünde diz çökmemiştir. Aradan geçen 78 yıla rağmen Seyit Rıza ve arkadaşlarının mezar yeri belli değildir. Bu mezarların bir an önce bulunması, o mücadeleyi sahiplenenlerin en doğal hakkıdır. Dersim katliamını gerçekleştirenler, Alevi toplumuna karşı bu insanlık suçunu işleyenler, Kürt halkına asla unutmayacağı bu trajediyi yaşatanlar tarihin lanetli sayfasında yer aldı. Seyit Rıza ve arkadaşları ise, büyük direnişleriyle tarihin onurlu sayfalarında, halkların vicdanında ve zihninde her zaman hatırlanıyor ve hatırlanacak.&#8221;</p>
<p>Anma için Tunceli&#8217;den gelen bir grup adına konuşan Ferhat Güven ise, Seyit Rıza ve arkadaşlarının idam edildiği meydanın adının Hakikatler meydanı olarak değiştirilmesini istediklerini söyledi. Buğday meydanında gerçekleşen anmadan sonra anmayı gerçekleştiren grup daha sonra dağıldı</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com/seyit-riza-elazigda-idam-edildigi-yerde-anildi/">Seyit Rıza Elazığ’da idam edildiği yerde anıldı</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com">Gelin Canlar Bir Olalım</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İngiltere’den flaş cemevi kararı</title>
		<link>https://www.gelincanlar.com/ingiltereden-flas-cemevi-karari/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Gelin Canlar]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 06 Oct 2015 00:00:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haberler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.gelincanlar.com.tr/?p=818</guid>

					<description><![CDATA[<p>Cemevlerinin Türkiye&#8217;de resmen ibadethane olarak tanınması amacıyla açılan davada AİHM Büyük Dairesi, cemevlerinin statüsü hakkında nihai kararını duyurdu. Strasbourg&#8217;daki mahkeme, cemevlerinin statüsü konusunda açılan davada Alevileri haklı buldu. AİHM Büyük Daire&#8217;nin kararında, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi&#8217;nin din özgürlüğü hakkını belirleyen 9&#8217;uncu ve ayrımcılığı yasaklayan 14&#8217;üncü maddelerinin ihlal edildiği belirtildi. Alevilerin, hukuksal statülerinin olmaması nedeniyle din...</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com/ingiltereden-flas-cemevi-karari/">İngiltere’den flaş cemevi kararı</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com">Gelin Canlar Bir Olalım</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Cemevlerinin Türkiye&#8217;de resmen ibadethane olarak tanınması amacıyla açılan davada AİHM Büyük Dairesi, cemevlerinin statüsü hakkında nihai kararını duyurdu. Strasbourg&#8217;daki mahkeme, cemevlerinin statüsü konusunda açılan davada Alevileri haklı buldu.</p>
<p>AİHM Büyük Daire&#8217;nin kararında, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi&#8217;nin din özgürlüğü hakkını belirleyen 9&#8217;uncu ve ayrımcılığı yasaklayan 14&#8217;üncü maddelerinin ihlal edildiği belirtildi. Alevilerin, hukuksal statülerinin olmaması nedeniyle din özgürlüğü hakkını fiilen kullanamadıkları kaydedildi. AİHM, Türkiye&#8217;de kamu hizmetinin sadece bazı dini gruplara verilmesinin diğerleri açısından ayrımcılık anlamına geleceğine de işaret etti.Bu hizmetten yararlanamayan Alevilerin ayrımcılık gördüğü vurgulandı.</p>
<p>HUKUKSAL BAĞLAYICILIK TAŞIYOR</p>
<p>Karar AİHM&#8217;nin 17 yargıçlı büyük dairesi tarafından alındığı için temyiz olasılığı bulunmuyor. Karar, Ankara için hukuksal planda doğrudan bağlayıcılık taşıyor.</p>
<p>11 YILLLIK SÜREÇ BİTTİ</p>
<p>Cem Vakfı Başkanı İzzettin Doğan ve 202 Alevi vatandaş tarafından açılan davanın duruşması Haziran 2015&#8217;te yapılmıştı.Türkiye&#8217;de konuyla ilgili 11 yıl önce açılan davada iç hukuk yollarının tükenmesinin ardından dosya 5 yıl önce AİHM&#8217;ye taşınmıştı. Uygulamalarda ayrıcalık yapılmakta olduğu, eşit vatandaşlık kurallarının ihmal edildiği, bütçeden Alevilere de pay ayrılması gerektiği gibi iddia ve taleplerden AİHM’ye Prof. Dr. İzzettin Doğan önderliğinde 202 kişi tarafından dava açılmıştı.AİHM 18 Aralık 2014&#8217;te aldığı bir karar ile davayı Büyük Daire’de tarafların katılımı ile görüşmeye karar verdi. Dava 3 Haziran 2015 günü Strasbourg’da Büyük Daire’de görüldü.</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com/ingiltereden-flas-cemevi-karari/">İngiltere’den flaş cemevi kararı</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com">Gelin Canlar Bir Olalım</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yezid Fıtratlara Müsade Etmeyeceğiz, Sağduyulu Olun</title>
		<link>https://www.gelincanlar.com/yezid-fitratlara-musade-etmeyecegiz-sagduyulu-olun/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Gelin Canlar]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 16 Sep 2015 00:00:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haberler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.gelincanlar.com.tr/?p=817</guid>

					<description><![CDATA[<p>Şah-ı Merdan Alevi Bektaşi Eğitim ve Kültür Derneği Başkanı Şükrü Kılıç, son günlerde artan terör olaylarının ardından meydana gelen olaylarla ilgili toplumu sağduyulu olmaya davet etti. Kılıç, yezid fıtratlara, şeytan ve avanelerinin yapmak istediklerine müsade etmeyeceklerini söyledi. 7 Haziran seçimlerinin ardından tırmanan terör olaylarını protesto etmek isteyen vatandaşlara Aleviler&#8217;den sağduyu çağrısı geldi. Antalya&#8217;da 15 Sivil...</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com/yezid-fitratlara-musade-etmeyecegiz-sagduyulu-olun/">Yezid Fıtratlara Müsade Etmeyeceğiz, Sağduyulu Olun</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com">Gelin Canlar Bir Olalım</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Şah-ı Merdan Alevi Bektaşi Eğitim ve Kültür Derneği Başkanı Şükrü Kılıç, son günlerde artan terör olaylarının ardından meydana gelen olaylarla ilgili toplumu sağduyulu olmaya davet etti. Kılıç, yezid fıtratlara, şeytan ve avanelerinin yapmak istediklerine müsade etmeyeceklerini söyledi.</p>
<p>7 Haziran seçimlerinin ardından tırmanan terör olaylarını protesto etmek isteyen vatandaşlara Aleviler&#8217;den sağduyu çağrısı geldi. Antalya&#8217;da 15 Sivil Toplum Kuruluşu (STK) tarafından ortak bildiri yayınlandı. Şah-ı Merdan Alevi Bektaşi Eğitim ve Kültür Derneği&#8217;nde yapılan toplantıda Başkan Şükrü Kılıç, tarafından okunan açıklamada tüm kesimlere sağduyu çağrısında bulunuldu. Türkiye&#8217;nin dört bir yanının ateş çemberi olduğunu belirten Kılıç, karabulutların ülkenin etrafında dolaştığını söyledi. Hergün gelen şehitlerinin acısının Kürt, Türk, Çerkez, Laz, Alevi ve Sünni&#8217;siyle paylaşıldığının altını çizen Kılıç, &#8220;Bunu bahane ederek Kürt vatandaşlarımıza yapılan provekosyonlara karşı geliyoruz. Siz provekosyanlara gelmeyin. Yapılan hareketler toplumumuzu bölmek isteyen mihrakların ekmeğine yağ sürmek dışında başka birşey yapmakyacaktır. Antalya&#8217;da, Manavgat&#8217;ta, Alanya&#8217;da insaları çevirmek, yollarını kesmek Doğu&#8217;lu vatandaş olması hasabiyle kavga etmek, otobüslerin önünü kesip camlarını taşlamak masum insanlara sopolarla saldırmak hoş şeyler değildir.&#8221; dedi.</p>
<p><strong>&#8216;HER KÜRT PKK&#8217;LI, HER PKK&#8217;LI KÜRT DEĞİLDİR&#8217;</strong><br />
Şükrü Kılıç, toplumda oluşan &#8216;Kürt&#8217;ler PKK&#8217;lıdır&#8217; algısına da tepki gösterdi. &#8220;Her Kürt vatandaşımız PKK&#8217;lı değildir. Her PKK&#8217;lı da Kürt vatandaşı değildir.&#8221; diyen Kılıç, bu nedenle tüm Kürt halkını PKK ile aynı kefeye koymanın ahlaksızlık ve terbiyesizlik olduğunın altını çizdi. Bu yapılan insafsızlık olduğunu belirten Kılıç, şu ifadeleri kullandı: &#8220;Bizim mücadelemiz terörle, birbirimizle değil. Bizi karıştırmak birliğimizi bozmak isteyenlerin tuzağına düşmeyelim. 1980 öncesi yapılan faaliyetlerin şuan tekrar sahneye çıkarıldığını görüyoruz. Biz bu oyunu bozmak için bir araya geldik. Bu ülkede yaşayan her millet bu ülkenin asli unsururdur. Kim bu ülkeyi seviyorsa buranın vatadaııdır. Bu saldırıları yapanlar Anadolu topraklarında yıllarca yapılan bu kardeşliği bölmek istelerde biz bunlara müsade emeyeceğiz.&#8221;</p>
<p><strong>&#8216;YEZİD FITRATLARA MÜSAADE ETMEYECEĞİZ&#8217;</strong><br />
Kılıç, Türkiye&#8217;de ayrıştırma ve kutuplaştırma oluşturmak isteyenlerin olduğunu belirtti. &#8220;Yezid fıtratlara müsade etmeyeceğiz.&#8221; diyen Kılıç, şeytan ve avanelerinin yapmak istediklerine müsaade etmeyeceklerinin altını çizdi. Kılıç konuşmasını şöyle tamamladı: &#8220;Allah insanlar arasında ayrıştırma, kutuplaştırma ve çatışma çıkartmak isteyen Kabil torunlarına yüzyıllar boyunca fırsat vermedi, bundan sonrada fırsat vereceğini düşünmiyoruz. Diken üzerinde yaşadığımız şu günlerde yapılacak her türlü kışkırtmalara rağmen sukunet sağduyu çağrısında bulunuyoruz.&#8221;</p>
<p><strong>&#8216;SALTANATLARINI KORUMAK İÇİN NİFAKIN DEVAM ETMESİNİ İSTİYORLAR&#8217;</strong><br />
Toplantıya katılan Anadolu Dernek Federasyonu Başkanı Hıdır Turan da yaşananlara tepki gösterdi, birilerinin ülkeyi farklı yerlere götürmek için çaba sarfettiğine dikkat çekti. Eskiden bunların düşman fitnesi olarak sayıldığını vurgulayan Turan, şunları kaydetti: &#8220;Şimdi kendilerine &#8216;kardeş&#8217; dediğimiz, vatandaş dediğimiz idareciler olarak seçtiğimiz insanlar bu nifakta başrol oynamaya başladılar. Anarşi varsa bunun sebebini idare edenler bulacak. Çünkü siyaset sorun çözme yeridir. Sorun üretme merkezi değildir. Biz siyasetçileri kardeşçe, dostça birlik ve beraberlik nasıl sağlanacaksa öyle idare etmesini bekliyoruz. Bizim bu kardeşliğmze helal getirmenin, ayrıştırmanın, idare edenler tarafından böyle bir fitneye sebep olmak içler acısı.&#8221; Şu anda ülkede canların gittiğini ancak idarecilerin mesuliyet üstlenmediğini, çözüm aramadığını anlatan Turan, &#8220;Biz ülke için birşeyler yapma endişesi taşırken, birilerinin saltanatı kaybolmaması için bu nifakın devam etmesini faydalı görüyorlar. Bu ızıdırabın dinmesi için birşeyler yapılması lazım. Fedakarlıkta sınır olmaması lazım. Ne yapılması gerekiyorsa yapılması lazım. Ama bu yapılacaklar &#8216;bana kaç oy getirir&#8217; hesabını yaparsan bu ülkenin yarınından herkes endişe etsin.&#8221; dedi.</p>
<p>Anadolu Hemşeri Dernekleri Platformu Başkanı Deniz Akgün de terörün dili, dini ve ırkının olmadığını, her şekilde insanlık suçu olduğunu söyledi. Akgün, provokasyonlara gelip, bir yerlerin yakılıp yıkılmasının yanlış olduğunu, herkesin sağduyulu olması gerektiğini kaydetti.</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com/yezid-fitratlara-musade-etmeyecegiz-sagduyulu-olun/">Yezid Fıtratlara Müsade Etmeyeceğiz, Sağduyulu Olun</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com">Gelin Canlar Bir Olalım</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yargıtay, “Cemevi ibadethanedir” dedi</title>
		<link>https://www.gelincanlar.com/yargitay-cemevi-ibadethanedir-dedi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Gelin Canlar]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 14 Sep 2015 00:00:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haberler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.gelincanlar.com.tr/?p=816</guid>

					<description><![CDATA[<p>BEDAŞ, 10 elektrik faturasını ödemeyen Cem Vakfı hakkında dava açtı. Davayı kabul eden Bakırköy 5. Asliye Ceza Mahkemesi, Vakıf ile ilgili icra takibinin devamına karar verdi. Cem Vakfı ise &#8220;Cemevleri ibadethane kapsamında kaldığından elektrik faturalarının Diyanet İşleri Başkanlığı bünyesinden karşılanması gerektiği&#8221; iddiasıyla kararı temyiz etti. Temyiz istemini görüşen Yargıtay 3. Hukuk Dairesi, yerel mahkemenin kararını...</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com/yargitay-cemevi-ibadethanedir-dedi/">Yargıtay, “Cemevi ibadethanedir” dedi</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com">Gelin Canlar Bir Olalım</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>BEDAŞ, 10 elektrik faturasını ödemeyen Cem Vakfı hakkında dava açtı. Davayı kabul eden Bakırköy 5. Asliye Ceza Mahkemesi, Vakıf ile ilgili icra takibinin devamına karar verdi.<br />
Cem Vakfı ise &#8220;Cemevleri ibadethane kapsamında kaldığından elektrik faturalarının Diyanet İşleri Başkanlığı bünyesinden karşılanması gerektiği&#8221; iddiasıyla kararı temyiz etti.<br />
Temyiz istemini görüşen Yargıtay 3. Hukuk Dairesi, yerel mahkemenin kararını oy birliğiyle bozdu.</p>
<p><strong>GEREKÇEDEN&#8230;</strong></p>
<p>Yargıtay 3. Hukuk Dairesi’nin gerekçesinde, öncelikle cemevlerinin statüsü ve ibadethane kapsamında değerlendirmeye alınıp alınmayacağı konusunun açıklığa kavuşturulması gerektiği belirtildi.</p>
<p>Anayasa&#8217;nın 90. maddesine göre, milletlerarası anlaşmaların kanun hükmünde sayıldığı, milletlerarası anlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası anlaşma hükümlerinin esas alınacağı hatırlatıldı.</p>
<p>Anayasa&#8217;nın, eşitlik, din ve vicdan özgürlüğü ile Diyanet İşleri Başkanlığının görevlerine ilişkin maddelerine atıf yapılan gerekçede, Bakanlar Kurulu tarafından 18 Şubat 1935&#8217;te kabul edilen &#8220;Bazı Kisvelerin Giyilemeyeceğine Dair Kanunun Uygulanmasına İlişkin Nizamname&#8221;nin 3. maddesinin ibadethaneyi, &#8220;mabetler, her din ibadethane mahsus ve usule uygun teessüs etmiş kapalı mekanlar&#8221; olarak tanımladığı kaydedildi.</p>
<p><strong>&#8220;VERGİ VE HARÇTAN MUHAF&#8221;</strong></p>
<p>Türk hukukunda, &#8220;mabet veya ibadethane&#8221; statüsü elde edilmesine ilişkin özel bir usul düzenlenmediğine işaret edilen gerekçede, şu tespitler yapıldı:</p>
<p>&#8220;Uygulamada nizamnamenin, bir dine özgü ibadetler ile ibadethane arasında bir bağ kurduğu şeklinde yorumlanmaktadır. Bu konuya ilişkin metinlerde, yalnızca camiler, kiliseler, sinagoglar, mescitler ve küçük mahalle camileri, açıkça sırasıyla Müslümanlık, Hristiyanlık ve Musevilik dinlerinin ibadethaneleri olarak kabul edilmektedir. İbadethane nitelemesinin hukuk düzeni açısından pek çok önemli sonucu bulunmaktadır. Her şeyden önce ibadethaneler birçok vergi ve harçtan muaf tutulmaktadır. Buna ek olarak, elektrik faturaları Diyanet İşleri Başkanlığının ödeneği ile karşılanmaktadır. Nihayet imar planları yapılırken bazı yerler inşası birtakım koşullara tabi ibadethanelere tahsis edilmektedir.&#8221;</p>
<p>Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi&#8217;nin 14. maddesinde, &#8220;Sözleşmede tanınan hak ve özgürlüklerden yararlanma, hiçbir ayrımcılık gözetilmeksizin sağlanmalıdır&#8221; hükmüne yer verildiği belirtilen gerekçede, Sözleşmenin 9. maddesinin ise se herkesin din ve vicdan özgürlüğüne sahip olduğunun düzenlendiği hatırlatıldı.</p>
<p>Gerekçede, Cem Vakfı&#8217;nın da faaliyette bulunduğu binada Alevi yurttaşların ibadetini yaptığı, cem salonu, morgu, yoksul insanlara yemek verilen aşevi, kütüphane, konferans salonu olduğu, binadaki ana faaliyetin cem ibadeti olduğunu ileri sürdüğü belirtildi.</p>
<p><strong>“AİHM’İN KARARIYLA ÖRTÜŞÜYÜR”</strong></p>
<p>Alevilik ve Alevilerle ilgili sorunların, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinde (AİHM) yargılama konusu olduğu anlatılan gerekçede, Cem Vakfı-Türkiye davasının, somut olayla bire bir örtüştüğü vurgulandı.</p>
<p>Her iki davanın taraflarının aynı, konularının benzer olduğu ifade edilen gerekçede, bu davada Türkiye&#8217;nin, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşmenin 9 ve 14. maddelerini ihlal ettiğine hükmedildiği hatırlatıldı.</p>
<p>Gerekçede, &#8220;Tüm bu maddeler ve özellikle uluslararası sözleşme hükümleri ile normatif düzenlemeler kapsamında hukuki olgulara göre, cemevlerinin ibadethane kapsamında değerledirilmesi gerektiğine ilişkin AİHM&#8217;in Cem Vakfı kararı da dikkate alınarak, davalı vakıfta, alanında uzman bilirkişi marifetiyle keşif yapılarak, söz konusu vakfın ibadethane kapsamında değerlendirilecek bu bölüme ait aydınlatma giderleri tespit edilmeli ve sonucuna göre hüküm kurulması gerekir. Bu yönde bir araştırma ve inceleme yapılmaksızın davanın kabulü usul ve yasaya aykırı olup bozmayı gerektirmiştir&#8221; ifadesi kullanıldı.</p>
<p><strong>CEM VAKFI AVUKATI: KARAR: TARTIŞMAYI BİTİRDİ</strong><br />
Kararı değerlendiren Cem Vakfı Avukatı Erhan Arslaner, &#8220;Bu kararla artık cemevlerinin ibadethane olduğu tespiti açık ve net şekilde yapılmıştır. Tartışmaya bırakmayacak şekilde verilen bu karar evrensel hukuk normlarına uygun olarak verilmiştir. Bu yönü de önemli&#8221; dedi.</p>
<p>Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun daha önce cemevleriyle ilgili aldığı kararı anımsatan Aslaner, &#8220;Yargıtay bu kararla bir çığır zaten açmıştı. &#8216;Burada tespiti inanç gruplarına bırakın&#8217; demişti. Fakat bir belirlilik yoktu. Bu karar artık bir netlik sağladı. Cemevlerinin bir ibadethane olduğunu ve bu konudaki tespitin inanç mensuplarına ait olduğu yönünde bir belirleme var&#8221; diye konuştu.</p>
<p><strong>“YARDIMLARDAN CEMEVLERİ DE FAYDALANACAK”</strong><br />
Bundan sonra artık mevzuat gereği bütün ibadethanelere yapılan yardımlardan cemevlerinin de yararlanabileceğini kaydeden Arslaner, &#8220;Daha önce cami, kilise gibi ibadethane kabul edilen yerlere yapılan yardımlardan aynı şekilde cemevleri de faydalanacak. Belediyelerin yaptığı su yardımları, elektrik yardımı gibi. İmardan kaynaklı yer tahsislerinin de öne açılmış olacak. Eskiden belediyeler dolaylı yollardan yapıyorlardı, bu konuda önündeki engeller kalkmış oldu&#8221; değerlendirmesinde bulundu.</p>
<p><strong>“HAK ARAMA MÜCADELEMİZİ HUKUK YOLUYLA HALLETTİK”</strong><br />
Davayı, elektrik borcu ödenmediği için elektrik idaresi tarafından açıldığını hatırlatan Arslaner, &#8220;Bu davada davalıyız ama karar lehimize çıkmış oldu&#8221; dedi.<br />
Avukat Arslaner, cemevleriyle ilgili hak arama yollarını şiddete başvurmadan yaptıklarını belirterek, &#8220;Hak ararken kırmadan, dökmeden, yakmadan bu işlerin götürülmesi çok önemli. Hak arama mücadelemizi hukuk yoluyla halletmiş olduk&#8221; ifadelerini kullandı.</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com/yargitay-cemevi-ibadethanedir-dedi/">Yargıtay, “Cemevi ibadethanedir” dedi</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com">Gelin Canlar Bir Olalım</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Alevi tezi Türkiye’de bir ilki getirdi</title>
		<link>https://www.gelincanlar.com/alevi-tezi-turkiyede-bir-ilki-getirdi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Gelin Canlar]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 03 Mar 2015 00:00:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haberler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.gelincanlar.com.tr/?p=815</guid>

					<description><![CDATA[<p>Gazi Üniversitesi Senatosu, Edebiyat Fakültesi bünyesinde bulunan Sosyoloji, Tarih, Felsefe, Türk Halk Bilimi, Türk Dili ve Edebiyatı bölümlerinin ortak programı olarak ‘Alevi-Bektaşi Kültürü Tezli Yüksek Lisan Programı’ açılmasına karar verdi. Karara ilişkin bilgi veren Gazi Üniversitesi yetkilileri geçen hafta Almanya’da Hamburg Üniversitesi’nde Alevilik anabilim dalı açıldığını ancak ilgili coğrafyada bu konuda bilimsel çalışmaların çok yüzeysel...</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com/alevi-tezi-turkiyede-bir-ilki-getirdi/">Alevi tezi Türkiye’de bir ilki getirdi</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com">Gelin Canlar Bir Olalım</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Gazi Üniversitesi Senatosu, Edebiyat Fakültesi bünyesinde bulunan Sosyoloji, Tarih, Felsefe, Türk Halk Bilimi, Türk Dili ve Edebiyatı bölümlerinin ortak programı olarak ‘Alevi-Bektaşi Kültürü Tezli Yüksek Lisan Programı’ açılmasına karar verdi.</p>
<p>Karara ilişkin bilgi veren Gazi Üniversitesi yetkilileri geçen hafta Almanya’da Hamburg Üniversitesi’nde Alevilik anabilim dalı açıldığını ancak ilgili coğrafyada bu konuda bilimsel çalışmaların çok yüzeysel kaldığını belirtirken özellikle yedi bölümün ortak programı olarak açılan ‘Alevi-Bektaşi Kültürü Tezli Yüksek Lisan Programı’nın bu kültüre her yönüyle bakabilen akademisyenlerin yetiştirilmesinde rol üstleneceği öngörülüyor.</p>
<p>Yüksek lisans programının işleyişine göre doktora programının açılmasının da planlandığını aktaran üniversite yetkilileri, programın isminin çok açık ve net olarak belirlenmesinin önemli olduğu vurgulayarak şöyle konuştu:</p>
<p>“Ülkemizi ve yakın coğrafyamızı ilgilendiren Alevi-Bektaşi kültürünün daha rasyonel ve bilimsel ele alınması ve üzerinde projeler, tezler üretilmesi gerekiyor. Bu konu en çok bizi ilgilendiriyor ve bu konuda bilimsel gerçeği biz ortaya koyacağız. Suistimaller ancak kanıta dayalı bilgiyle önlenebilir.”</p>
<p>Alevi-Bektaşi kültürü ile ilgili önemli bilimsel çalışmaların yapıldığı Gazi Üniversitesi’nde ‘Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Veli Araştırma Merkezi adıyla 1987 yılında kurulan bir merkez de çalışmalarına tüm hızıyla devam ediyor.</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com/alevi-tezi-turkiyede-bir-ilki-getirdi/">Alevi tezi Türkiye’de bir ilki getirdi</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com">Gelin Canlar Bir Olalım</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Muharrem Orucu – İmam Hüseyin</title>
		<link>https://www.gelincanlar.com/muharrem-orucu-imam-huseyin/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Gelin Canlar]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 28 Nov 2014 00:00:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haberler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.gelincanlar.com.tr/?p=814</guid>

					<description><![CDATA[<p>Peygamber efendimizin torunu Hz.Hüseyinin kerbelada 10 Muharrem aşura günü yezidin emri ile şehid edildi. Orucun adı burdan gelmektedir. Alevilerde 12 imam orucu olarakta bilinen, muharrem ayın başlangıcında tutulan ve 12 gün süren bir matem orucudur. 12 günden maksat her imam için bir gün tutulan oruçtur. Ve orucun bitiminde aşure çorbası yapılır ve kurban kesilir. Bunun...</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com/muharrem-orucu-imam-huseyin/">Muharrem Orucu – İmam Hüseyin</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com">Gelin Canlar Bir Olalım</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Peygamber efendimizin torunu Hz.Hüseyinin kerbelada 10 Muharrem aşura günü<br />
yezidin emri ile şehid edildi. Orucun adı burdan gelmektedir. Alevilerde 12 imam orucu<br />
olarakta bilinen, muharrem ayın başlangıcında tutulan ve 12 gün süren bir matem orucudur.<br />
12 günden maksat her imam için bir gün tutulan oruçtur. Ve orucun bitiminde aşure çorbası yapılır ve kurban kesilir.<br />
Bunun manasıda şudur: Kerbelada imam Hüseyin ile beraberinde 72 kişi şehit edildi.<br />
Burda Allah ın nurları olan 12 imamların soyu kesilmedi, yani imam Hüseyinin oğlu<br />
imam Zeynel-abidin şehit edilmediği için bu soy devam etti. Ve bu kurban ve aşure sadece<br />
bu niyetledir. Allaha şükür lokmasıdır ki imamların soyu kerbelada kesilmedi.<br />
Aleviler bu ayda kerbela acısını paylaşmak unutturmamak ve anmak için 12 gün matem orucu tutarlar.<br />
Kendilerini yasa boğarlar, siyah giyerler. Zevki sefadan uzak durmaya çalışırlar.</p>
<p>Burda bazı konulara değinmemiz gerekecek:</p>
<p>1) Sünni kesimide muharrem ayında aşura gününde yani 10.muharremde imam hüseyinin şehit edildiği günde<br />
aşure çorbası yapıp birbirine dağıtırlar. Onlar bu günde Hz.Nuhun gemisinin karaya indiği gün olduğu için bu günü<br />
bayram havasında geçirirler. Bu, Ehli Beyt düşmanı olan emevilerin bir oyunudur. Yani Kerbela acısını bayrama<br />
çevirmek ve unutturmak. Ama tabi bundan sünni müslüman kesimin haberi yoktur maalesef. Ve emevilerde<br />
aşura günü (10 muharrem) 1 gün oruç tutmuşlardır. Bu tabi matem değil bir şükür orucu niyetiyle olmuştur ki haşa<br />
yezidler imam hüseyini mağlup etmişler diye sevinirler. Bu yüzden biz sadece bu 1 günü niyet etmeden aç susuz<br />
matemimizi sürdürmemiz gerekir. Cünkü islamiyette oruç şükür anlamna gelir. Biz bu yüzden muharremi oruç<br />
niyetiyle değil matem niyetiyle tutuyoruz.</p>
<p>2) Muharrem orucu islamiyette farz (yani tutulması mecbur) bir oruç değildir. Ama kerbelanın bugüne kadar<br />
alevilerin içinde unutulmaması için tutulması çok faydalı olan bir oruç olmuştur. Ve maksat bu oruçta bir araya<br />
gelmek, imam Hüseyini gelecek nesillerede anlatmak ve matem merasimini yaşatmak olmasıdır.</p>
<p>3) Bu matemde et yenmez su içilmez vb. şeyler söylensede bunların bir mecburiyeti yoktur. Maksat bu ayda fazla<br />
yememek, içmemek ve sefa sürdürmemektir. Burda bir ölçü yoktur.<br />
Imamlarımız buyurmuştur: Bizim matem meclislerimizi yapın ve sürdürün.</p>
<p>4) Ayrıca oruç gece yarısından sonra tutulur (yani seher vaktinde) ve güneş batımıyla açılır.<br />
Bu ayda eğlence aşırı zevk ve sefadan kaçınılır ve dua allaha olduğu için kalbinden geldiği şekilde yapılır.<br />
Hz. Muhammed`e (s.a.a) ve 12 Imamlara çok çok selam gönderilir ve düşmanlarına lanet okunur.</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com/muharrem-orucu-imam-huseyin/">Muharrem Orucu – İmam Hüseyin</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com">Gelin Canlar Bir Olalım</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Tunceli Valisi: Cemevleri Boş, İnanç Yerlerine Gençlerimiz Gitmiyor</title>
		<link>https://www.gelincanlar.com/tunceli-valisi-cemevleri-bos-inanc-yerlerine-genclerimiz-gitmiyor/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Gelin Canlar]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 30 Sep 2014 00:00:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haberler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.gelincanlar.com.tr/?p=813</guid>

					<description><![CDATA[<p>Tunceli Valisi Osman Kaymak, kentteki Alevi inanç merkezlerinin onarım ve bakımı için 650 bin lira para yardımı ile projeler hazırladıklarını belirterek, &#8220;Biz bu binaları yapacağız ama binalar ibadet yapmıyor. Bugün cemevleri boş, inanç yerlerimize gençlerimiz gitmiyor. Özellikle Alevi söz sahiplerinden bu kültürün yaşaması için gayret sarf etsinler. Devlet olarak biz bunu istiyoruz. Maddi yatırım yapıyoruz...</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com/tunceli-valisi-cemevleri-bos-inanc-yerlerine-genclerimiz-gitmiyor/">Tunceli Valisi: Cemevleri Boş, İnanç Yerlerine Gençlerimiz Gitmiyor</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com">Gelin Canlar Bir Olalım</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Tunceli Valisi Osman Kaymak, kentteki Alevi inanç merkezlerinin onarım ve bakımı için 650 bin lira para yardımı ile projeler hazırladıklarını belirterek, &#8220;Biz bu binaları yapacağız ama binalar ibadet yapmıyor. Bugün cemevleri boş, inanç yerlerimize gençlerimiz gitmiyor. Özellikle Alevi söz sahiplerinden bu kültürün yaşaması için gayret sarf etsinler. Devlet olarak biz bunu istiyoruz. Maddi yatırım yapıyoruz ama o cemevleri boşsa insanlar gitmiyorsa, insanlar ziyarete gitmiyorsa kültürümüz gençlere aktarılmıyorsa burada bir sorun var&#8221; dedi.</p>
<p>Tunceli Valisi Osman Kaymak, Tunceli Belediye Başkan Yardımcısı Hüseyin Tunç, Ticaret ve Sanayi Odası Başkanı Yusuf Cengiz, Alevi inanç önderleri, Alevi dedelerinin de katıldığı basın toplantısı düzenledi. Vali Kaymak, Tunceli&#8217;de yaşayan Alevilerin inançlarını daha rahat ve iyi ortamlarda yerine getirmesi için geçmişte de birçok çalışma yaptıklarını ve bu çalışmaların bugünde devam edeceğini belirterek, Alevilik kültürünün yaşatılması ve ibadet imkanlarının geliştirilmesi adına önemli çalışmalar yaptıklarını anlattı. Mazgirt, Ovacık, Pertek, Nazımiye ilçelerinde Kültür ve Dinlenme Evi Yapımı ve Onarımı adı altında cemevleri inşa edilerek halkın hizmetine açıldığını söyledi.</p>
<p>Tunceli&#8217;de Alevi inanç merkezlerinin onarım ve bakımı için 650 bin lira para yardımında bulunup projeler hazırladıklarını belirten Vali Kaymak, şunları söyledi:</p>
<p>&#8220;Genelde bugüne kadar hep şöyle bir algı vardı, devlet burada asimile yapıyor. Biz hukuk devletiyiz. Biz demokratik hukuk devleti olarak her vatandaşın inancını yaşama hakkını sağlamak durumundadır. Kişi kendini Alevi hissediyorsa biz de Alevi kültüründe yaşamasını ve korunması için elimizden gelen gayreti gösteriyoruz. Biz bu binaları yapacağız ama binalar ibadet yapmıyor. Bugün cemevleri boş, inanç yerlerimize gençlerimiz gitmiyor. Özellikle Alevi söz sahiplerinden bu kültürün yaşaması için gayret sarf etsinler. Devlet olarak biz bunu istiyoruz. Maddi yatırım yapıyoruz ama o cemevleri boşsa insanlar gitmiyorsa, insanlar ziyarete gitmiyorsa kültürümüz gençlere aktarılmıyorsa burada bir sorun var. Bugüne kadar asimile ettiği söylenen devlet her türlü katkıyı yapıyor. Cemevleri yapıyoruz inanç yerlerinin ihtiyaçlarını karşılıyoruz ama gençlerimiz hala Aleviliği, Ali&#8217;yi, Pir Sultan&#8217;ı bilmiyorsa Hacı Bektaş-ı Veli&#8217;yi bilmiyorsa burada bir sorun var. Gelin birlikte çalışalım. Sivil toplumdan bunu duyurmasını, Alevilik kültürünü yaşaması lazım.&#8221;</p>
<p>Alevilik merkezinin Tunceli olduğunu kendisinin de 3 aydır kentte görev yaptığını söyleyen Vali Osman Kaymak, &#8220;Gördüğüm kadarıyla cemevleri boş, cem yapılmıyor. İnsanlar Hz. Ali ve Hacı Bektaş Veli&#8217;yi</p>
<p>tanıyor. Büyükler sahip çıkmış maalesef gençler de bu yok. İnşallah bu yapacağımız çalışmalarla bu eksikleri gidereceğiz. Alevilikteki İslamı samimi yaşama, aşkla yaşama inancının gençlere öğretirsek bölgemiz huzur bölgesi olacak. Munzur bölgesi huzur bölgesi olsun diye dua ediyorum. İnşallah gelecek günlerde daha huzurlu olacağız. Tek hedefimiz Tunceli&#8217;yi daha güzel yarınlara taşırız gayreti içerisindeyiz&#8221; dedi.</p>
<p>Daha sonra Alevi inanç merkezleri ile Alevi ocaklarının onarım bakım ve çevre düzenlemesi için hazırlanan protokol vali Osman Kaymak ve Fırat Kalkınma Ajansı Genel Sekreteri Mesut Öztop tarafından imzalandı.</p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com/tunceli-valisi-cemevleri-bos-inanc-yerlerine-genclerimiz-gitmiyor/">Tunceli Valisi: Cemevleri Boş, İnanç Yerlerine Gençlerimiz Gitmiyor</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.gelincanlar.com">Gelin Canlar Bir Olalım</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
